Avrupa Birliği
Robin Blackburn
19 Şubat 2004, Le Monde diplomatique
Avrupa sosyal kurumları ve dünya meselelerinde bağımsız bir rol
için duyulan arzular ABD’nin dizginsiz gücü, Anglo-Sakson ekonomi
ilkeleri ve Avrupa Birliği&nin genişlemesi tarafından tehdit
ediliyor. Tüm bunlar uzun vadeli kuvvetlerdir; ancak şimdiden
Avrupalı kurumları felç etmeye ve kıtayı içeride ulusötesi
şirketlerin önderliğindeki küreselleşmeyle ve dışarıda, şu anda
Beyaz Saray’ın ABD’nin emperyal rolü olarak adlandırdığı ABD
liderliğine tabi kılmaya yetecek güce sahiptirler. Dünyanın ihtiyaç
duyduğu Avrupa bu değil.
AB şu anda ABD’ninkine denk bir ekonomik etki ve politik potansiyele
sahip tek küresel varlık olduğu için, esas itibariyle ABD’ye karşı
koyma ihtimali en yüksek olan güçtür. Bu karşı koyuşun amacı,
Avrupa’yı ABD’ye daha çok benzer hale getirmek meselesi olmaktan
ziyade (daha şimdiden oldukça başarılı olan bir süreç), Avrupa’nın
toplumsal adalete dayanan ve uluslararası sahnede Başkan George
Bush’un savaş arabasının tekerleklerinin fetih politikalarından
kendisini kurtaran farklı bir modeli temsil etmesini sağlamak
olmalıdır.
Mevcut büyük sorunlara karşı Avrupa’nın yaratıcı bir karşılık verme
fırsatı vardır. ABD liderliği her şeyden önce Irak’ta ve Ortadoğu’da
ciddi güçlükler içerisindedir. Ve Avrupa’nın – tuhaf bir şekilde
Büyüme ve Denge Paktı olarak adlandırılan – kısır formülü Avrupa
Merkez Bankası’nın (AMB) yönetimi ve onun yıkıcı monetarist
dogmalarıyla ilişkisini kesen AB’nin iki çekirdek devleti tarafından
ihlal edildi.
Avrupalı liderlerin Irak’ta ABD stratejisinin açmazına ve AB’nin
parasal yönetim krizine bugünkü yanıtları fırsatları değerlendirmek
için yeterli özelliklere sahip değildir; ama bu Avrupa’yı zayıflatır
ve ABD üzerinde denetim kurulmasını isteyen dünyanın dört bir
yanındaki insanların umutlarına ihanet eder. Washington’un NATO
içerisindeki müttefikleri, ABD’nin tek taraflılığını açık ya da
gizli şekilde protesto ediyorlar; ancak daha sonra bu tek
taraflılığın sonuçlarını destekliyorlar. Bu devletler BM’de ABD’nin
Irak’ı işgal etmesi için, haklı gerekçelere dayanmayan ve meşruiyeti
sonradan bulunacak olgulara dayanan bir meşruiyet sağlamak için
lehte oy kullandılar.
ABD’nin başı daha ciddi bir şekilde belaya girdikçe, gönülsüz fakat
uysal müttefiklerinin askeri birlikler göndermesini, tehlikeli bir
durumu tahdit etmek için yurttaşlarını ateşin içine atmasını ve
Kasım’da Bush’un yeniden seçilmesine yardım etmesini tekrar
umacaktır.
Avurapa’nın kendi içinde, örtük özelleştirmeye daha da büyük bir
kapsam sağlanarak AMB’nin yönetimi kurtarılmış olacaktır –
böylelikle yurttaşları aç gözlü finans kurumlarının ve sigorta
şirketlerinin müşterileri olmaya zorlamak için kamu hizmetleri ve
sosyal güvenceler hor görülür.
Bununla birlikte, muhalefet yeniden canlanacaktır. Irak işgalinin
doğası daha bir netlik kazandıkça, 15 Şubat 2003’de zirveye ulaşan
savaş karşıtı hareket ikinci bir ivme kazanmalıdır. Benzer
seferberlikler, eğitim ve refahı savunmak amacıyla Avrupa’yı yanlış
yola sürükleyenleri zor duruma sokacak ve şu anda Gerhard Schröder
ve Jean Pierre Raffarin’i, Romano Prodi ve Jacques Chirac’ı, Sylvio
Berlusconi ve Tony Blair’i biraraya getiren olağanüstü ittifak
içerisinde ihtilaflara yol açacaktır.
Avrupalı liderler itaat ettikleri ABD liderliğinin Amerika’da halk
desteğini kaybettiğini fark edemediler. Bush’un popülaritesi Saddam
Hüseyin ele geçirilmeden önce belirgin bir şekilde düşmüştü.
Demokrat parti içerisinde Howard Dean’in arkasındaki militan bir
hareket adaylığı kazanma şansı elde etti. Dean’in gücü, savaşa karşı
olmasından geliyordu, fakat bu konuda fazla bir etkinlik
gösterilmesine izin verilmedi. Çünkü Avrupa, ABD askeri
birliklerinin geri çekilmesi için çağrıda bulunmadı ve kendisinin
ikincil bir role çekilmesine müsaade etti. Eğer Avrupa –belki de
Arap Birliği ya da BM’nin himayesi altında – işgal güçlerinin
tahliyesi için bir planla ortaya çıkarsa bu milyonlarca Amerikalının
kendi askerlerinin eve döndüğünü görme arzusuna uygun düşecektir.
Avrupalı seçkinler, zaten öykünmeye değer bir yanı olmayan ABD
ekonomik modelinin zorluklarla kuşatıldığı gerçeğiyle yüzleşmeyi
reddediyor. Enron’un çökmesi Wall Street’deki başlıca bütün mali
kurumları içine alan bir dizi skandal başlattı. New York baş savcısı,
Eliot Spitzer, büyük ABD bankaları ve fonlarının, hedge fonların 90
milyondan fazla tasarrufçunun emekli aylığı hesaplarının kaymağını
yemesine izin verdiğini – ki bu da deregülasyonun(1) bir sonucudur –
ileri süren araştırmalar ortaya koydu ve ithamlarda bulundu.
ABD kamuoyu tedirginlik duyarak, gelecek yirmi yıl zarfında nüfusun
beşte birini dışlayan ticari tahsisat rejiminin, kapsadıkları bile
dahil olmak üzere, sonunun geleceğinin farkına varıyor.
Tahsisatların bireylere uyarlanması hantal ve pahalıyken, rekabetçi
pazarlama muazzam miktarda parayı çarçur ettiği için özel emekli
aylıkları ve sağlık hizmeti ağır bir “maliyet ihastalığından”
muzdarıptir.
ABD solundaki birçok kişi alternatif bir olarak Avrupa’ya baktı,
ancak böyle hareket ettiğinde düş kırıklığına uğradılar. Avrupa’da
sosyal güvence hala çok daha iyi durumdadır. Ancak, Sosyal
Demokratlar ve Almanya’daki Yeşiller gibi, sol hükümetler bile
cesaret ve hayal gücünden yoksunlar: toplumsal refahı finanse etmek
için daha iyi yollar bulmak yerine, sosyal yardım paralarını
keserler.
Avrupa’nın yurttaşlarını koruma yeteneğinin gözle görülür şekilde
çöküşü dünya meselelerinde Avrupa’nın rolünü zayıflatıyor.
Avrupa’nın çöken toplumsal modelini kurtarmak için kararlı bir çaba
ancak eğer AB en azından bütün yurttaşları için bazı yeni sosyal
ödenekleri desteklemiş olsaydı başarılı olabilirdi. Bu, ABD’nin en
ciddi toplumsal kriziyle karşılaştığı 1930’larda, Başkan Franklin
Roosevelt’in yaklaşımı olmuştu. 1935’in Sosyal Güvenlik Yasası
nihayetinde herkesi kapsadı ve sosyal güvenlik kartı yurttaşlık
kimliğinin simgesi haline geldi.
AB de benzer programları göz önünde bulundurmalıdır. AB şu anda yeni
üyeleri hedef alan Ortak Tarım Politikası ve projelerin yanı sıra
yapısal ve birleşik fonlara sahiptir.(2) Fakat bunlar ülkelere,
bölgelere ve çiftçilere gider – Avrupalı devletlerin yurttaşları
arasında bir bağ yaratmanın yolu olarak sıradan insanlara ulaşmaz.
Üç iktisatçı, James Galbraith, Pedro Conceicao ve Pedro Ferreira,
“kıtasal bir emeklilik programını destekleyen hakiki bir refah
devleti”; “Avrupa’nın daha düşük gelirli, güzel çevre
bölgelerinde...birinci sınıf, esaslı yeni üniversitelerin
yaratılması”; ve “öğrencilerin bunlara devam etmesi için sütünüyle
finanse edilmesini” ileri sürdüler.(3) Avrupa çapında bir refah rejimi
örgütlenmeli ki her ülkeden yurttaşlar belirli bir sosyal yardım
alabilsin. Bu, gerekli olduğu durumlarda, aynı zamanda bir Avrupa
fonundan acil yardım için finansman temin edebilecek ulusal refah
politikalarına bir ek olmalıdır; bu politikaların yerine geçen bir
şey değil.
Avrupa Sendika Federasyonları verimli istihdam yaratmak ve
gelecekteki sosyal devlet harcamalarının finansmanının üstlenilmesi
için yatırım yapılacak kaynakları olan gerçek bir Avrupa sosyal
fonunun oluşturulması için uzun süredir çağrıda bulundular.(4) 1959’da
o zamanki Avrupa Ekonomik Topluluğu merkez bankalarının gücünü
dengelemek için Avrupa Yatırım Bankasını (AYB) kurmuştu (5). Büyüme ve
Denge anlaşmasının yontulmasıyla birlikte, AYB hiç olmadığı kadar
önemli bir rol kazandı. Üç Cambridge iktisatçısı AYB’nın AMB’nin
karşısında, onu dengeleyecek bir güç olarak yapılandırılması
gerektiğini öne sürdüler. (6)
Sosyal fonlar refahın bölüştürülmesiyle ilgili olduğu kadar
üretilmesiyle de ilgili olacaktır. Borsaların büyük önem teşkil
ettiği bir kıtada bu tarz fonlar üretici işletmeleri mali sömürüden
korunmasına, toplumsal bakımdan sorumlu girişim hedeflerini
desteklenmesine ve servet birikimi üzerinde belirli bir halk
denetiminin gerçekleştirilmesine yardımcı olabilir.
Eğer Avrupa ABD askeri gücünün büyümesinin peşinden sürüklenmeyi
reddederse, kendisini refah düzenlemelerinin kurtarılması ve
geliştirilmesine daha iyi adayabilecektir. ABD’nin savaşçılığını,
ABD yurttaşlarının dikkatini ciddi toplumsal sorunlardan ve yurt
içinde gittikçe büyüyen eşitsizlikten başka yöne çekme arzusu teşvik
eder. Avrupa kendi insanları ve dünyayla ilişkileri açısından daha
eşitlikçi ve sorumlu bir modeli arzulamalıdır. Avrupa çapında bir
refah sözleşmesinin geliştirilmesi daha bağımsız bir Avrupa dış
politikasına güç kazandırabilecek ortak yurttaşlığın inşasına
yardımcı olacaktır.
* Robin Blackburn, New York, New School Üniversitesi Yüksek
Lisans Fakültesinde profesördür. New Left Review dergisinin editörü
ve “Banking on Death or Investing in Life: the History and Future of
Pensions” (Verso) (“Ölüme Güvenmek ya da Yaşama Yatırım Yapmak:
Emekli Aylıklarının Tarihi ve Geleceği”) kitabının yazarıdır.
Orijinal metin İngilizce’dir.
----------------------------------
(1) Devletin sosyal kurum ve yatırımlardan elini çekmesi,
(2) Yapısal fonlar AB bütçesinin üçte birlik hesabını oluşturur ve
eşitsiz bir şekilde de olsa, bütün üyeleri bundan faydalanır;
kalkınma, tarım, balıkçılık ve sosyal fonlarla bağlantılıdır.
Birleşik fon en az gelişmiş dört üyeye, Portekiz, İspanya,
Yunanistan ve İrlanda, yardım eder.
(3) James K. Galbraith, Pedro Conceicao ve Pedro Ferreira,
“Inequality and Unemployment in Europe”, New Left Review, London,
Eylül-Ekim 1999.
(4) 1957 Roma Antlaşması’ya meydana getirilen mevcut Avrupa sosyal
fonu, üye devletlerle işbirliği yaparak, AB yurttaşlarının
profesyonel becerilerini ve fırsatlarını geliştirmek için
programlara yatırım yapar. Ancak 2000-2006 için bütçesi – (birleşik
fonlar hariç) yapısal fonların üçte biri – sadece 62,5 milyardır
Euro’dur; ki bu gerçek ihtiyaçları karşılamaktan uzaktadır. (5) Kasım
1993’de, Maastricht Antlaşması yürürlüğe konulduğunda, AET adını
Avrupa Birliğine çevirdi.
(6)
Philip Arestis, Kevin McCauley ve Malcolm Sawyer, “An Alternative
Stability Pact for the European Union”, Cambridge Journal of
Economics, sayı 25 No. 1, 2001 (bu makalenin
http://ideas.repec.org/p/wpa/wuwpma
adresinde bulunan pdf dosyasını indirebilirsiniz)
|