Siyasi Bir Aldatmacanın Sonu mu?
Adam Hanieh
31 Ocak 2006
132 sandalyeli Filistin Yasama Konseyi (FYK) için 25 Ocak’ta yapılan
seçimlerden Hamas’ın büyük bir zaferle galip çıkması hem Filistin hem
de daha geniş anlamda Ortadoğu politikası açısından benzeri görülmemiş
bir dönüm noktasıdır. Muhtemelen, İsrail’in 1948’de kurulmasından bu
yana ilk defa, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde İsrail’le Batı’nın çıkarlarının
doğrudan boyunduruğu altında olmayan yasal bir idari güç geniş tabanlı
güçlü bir halk desteğine ulaştı.
Seçim öncesi yapılan kamuoyu yoklamaları, sürekli olarak, Hamas’la yönetimdeki
parti olan El-Fetih arasında başa baş bir yarışın olacağına işaret ediyordu.
Hamas’ın FYK’deki sandalyelerin yaklaşık üçte birini kazanacağı, sandalyelerin
%40’nınsa El-Fetih’e gideceği tahmin ediliyordu. Batı Şeria’da önde
gelen bir sivil toplum örgütü ismi olan Mustafa Barghouti’nin Bağımsız
Filistin listesinin, solcu bir parti olan Filistin Halk Kurtuluş Cephesi
- FHKC (Popular Front for the Liberation of Palestine – PFLP)’nin oldukça
önünde, üçüncü en büyük parti olarak seçimden çıkması bekleniyordu.
Filistin Kurtuluş Örgütü (Palestine Liberation Organization - PLO)’nün
küçük gruplarından oluşan bir koalisyon olan Badil ile şuanki Filistin
Yönetimi (FY)’nin Ekonomi Bakanı olan Salman Fayyad ve bir Filistin
sivil toplum örgütü olan Miftah’ın başkanı Hanan Ashrawi’nin yönetimindeki
Üçüncü Yol (the Third Way) gibi daha küçük partilerin de mecliste birkaç
sandalye almaları bekleniyordu.
Seçim sonuçları, hem katılımcıların hem de gözlemcilerin tahminlerini
yanıltarak El-Fetih’e kazandığı 45 sandalyeye karşı Hamas’a 74 sandalye
getirdi. Filistin’e Özgürlük için Halkçı Cephe üç sandalye kazanırken,
ikişer sandalye Bağımsız Filistin, Badil ve Üçüncü Yol’a gitti. Bağımsız
adaylar 4 sandalye kazandı. Seçime katılımın %78 gibi yüksek bir oranda
olması Filistinli seçmenlerin çoğunun temsil edildiği anlamına geliyor.
Oluşan bu farkın önemini abartmak güç. Eylül 2000’de başlayan ayaklanmaları
takip eden dikkate değer birkaç istisna dışında El-Fetih idaresi altındaki
Filistin Yönetimi İsrail Hükümeti’yle genelde ağız dalaşından pek ileri
gitmemesiyle biliniyor. İsrail askerleriyle eşgüdümlü olarak çalışan
Filistin Yönetimi güvenlik güçleri siyasi muhalifleri ve aktivistleri
tutuklamış ve pek de akıl kârı olmayan ‘iki taraflı şiddet’ sloganını
sürekli olarak tekrar etmiştir. Bu rol Filistin’deki ulusal hareketin
dağılmasına ve kafa karışıklığına sebep olmuştur. Hamas’ın zaferinin
İsrail, ABD ve AB’ye saldığı büyük korku basitçe şöyle: ne kadar yeteneksiz
ve güvenilmez olursa olsun kendileriyle aynı pencereden Filistin’e bakan
eski FY çöktüğüne göre şimdi Filistin halkını kontrol altında tutmak
için kimden yardım alacaklar?
‘Siyasi bir Aldatmaca’nın Reddi.
Halkın çoğunun oylarının Hamas’a gitmesi temelde, 1993 yılında Oslo
Uzlaşması (Oslo Accords)’nın imzalanmasını takip eden ve Filistin halkı
açısından yıkıcı sonuçları olan müzakere sürecinin reddidir. Sayısız
kişi, Oslo Uzlaşması’nı, herkesçe bilinen tam bağımsız bir Filistin
Devleti hedefinden çok uzak, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nin süregiden
sömürgeleştirilmesinde kullanılan bir incir yaprağı olduğu yönünde eleştirmiştir.
İsrail, ‘barış’ görüşmeleri kisvesi altında, yerleşim birimleri ağı,
yollar ve denetim noktalarıyla Filistin köylerini ve şehirlerini çevreleyip
birbirinden ayırmaya devam etti. İsrail askerleri Filistinliler’in bölgelere
giriş çıkışını karmaşık bir izin ve hareket kısıtlaması sistemiyle kontrol
etti. Bu birbirinden ayrılmış insan adalarına özerklik süsü verildi;
ancak, geçerli kontrol hâlâ İsrail devletinin elindeydi. Oslo (ve bunu
takip eden anlaşmalar) Filistin halkının kendi kendisine polislik etmesni
amaçlarken Israil’in bu apartheid[1] sistemini derinleştimesine
izin verdi. Barış sadece apartheid planını maskeleyen muallak bir aldatmaca
görevi gördü.
Hamas’ın zaferi bu sözde ‘barış sürecinin’ çarpıcı bir şekilde sorgulanması
anlamına geliyor. Batılı hükümetler ve ana akım medyanın yalanlarıyla
şişirilmiş olan müzakereler efsanesi, Filistin Başkanı Abu Mazen (Mahmud
Abbas) ve Başbakan Abu Ala (Ahmed Kurey) gibi bireyler başta olmak üzere
Filistin Yönetimi tarafından tamamen destekleniyordu. Filistin Yönetimi’nin
liderleri, barışçıl müzakereler ve şiddetin içi boş bir şekilde kınanması
bayrağı altında boyun eğme ve teslim olmayı temsil eder hale gelmişlerdi.
Doğrusu, Yasama Konseyi seçimlerinin hemen öncesinde, Hamas lideri Halid
Meşal “elli yıllık tecrübe bize izlenen yolun boş olduğunu öğretti.
Hamas Filistin halkını bu siyasi almatmacayla kandırmaya devam etmeyecek”
dedi.
Yozlaşma: Kazara değil sistematik bir şekilde
Oslo sürecini anlamak Hamas’ın zaferini açıklamak adına merkezi bir
yerde duruyor. Çoğu yorum Hamas için oluşan geniş sempatinin, 90’ların
ortasında kurulmasından sonra El-Fetih partisinin yolsuzluk, adam kayırma
ve vurgunculuğunun reddedilmesine dayandığına işaret ediyor. Bu gerçek
aslen doğru olmasına karşın, mevcut yozlaşmanın kökeninde yatan sebebe
dair çok fazla açıklama sunmuyor. Genellikle ifade edilmeden geçen şey
bu sistemli siyasi yozlaşmanın Oslo sürecinin doğrudan ve kasıtlı bir
sonucu olduğudur.
Oslo, Filistin Yönetimi’nin varlığını devam ettirmek için dış kaynaklara
tamamen bağımlı bir hale geldiği bir sistem kurmuştur. İsrail, Filistin
tarımını mahveden, Kudüs’ü (Filistin ekonomisinin %40’ını sağlayan şehri)
Batı Şeria iç bölgesinden ayıran ve devasa bir bölgeye el koyma kampanyası
olan sınır geçişlerine ve şehirlerarası seyahate koyduğu denetlemelerle
Filistin Yönetimi’nin körü körüne itaatini garanti altına almıştır.
Elektrik, su ve iletişim sıkı bir şekilde İsrail’in denetiminde olmuştur.
Bu denetleme, Filistinliler’in hangi malları ithal edip hangilerini
ihraç edebileceğine dair kıstlamalar getiren 1994 Paris Ekonomi Protokolü
gibi anlaşmalarda kanunlaştırıldı.
Çoğunlukla ABD ve AB kaynaklı dış para akışı Filistin Yönetimi’nin tek
likidite kaynağı haline geldi. Ancak, bu kaynaklar, siyasi bir bedelle
gelmiştir ve devam eden sömürgeleştirme sürecinde, parayla itaati satın
almak için tasarlandı. İltimas ve yolsuzluk böyle bir sistemin açık
ve doğal birer sonucu oldu. Hayatlarını devam ettirebilmek adına çok
az maddi kaynağa sahip olan bireyler hayatta kalmak için Filistin Yönetimi
ya da El-Fetih’in yapacağı dağıtıma bağımlı kalmak ve yönetimle kişisel
temaslarda bulunmak zorunda kaldılar. Yaklaşık yarım milyon Filistinli
geçimini sağlamak için Filistin Yönetimi’ne bağımlı durumda.
Üstelik, Filistin Yönetimi’ndeki belirgin isimler İsrailli ve yabancı
şirketlerle doğrudan iş yapan Filistinli büyük tekel şirketleri üzerinde
doğrudan denetime sahiptiler. Bunların yaptığı vurgunlar verili durumun
devamına bağlıydı. Belki de, bunun en bilinen örneği Filistin Başbakanı
Abu Ala’nın, sonraları ayrım duvarının inşasına doğrudan adı karışmış
olduğu anlaşılan, çimento şirketleridir.
Nüfusun büyük bir çoğunluğuyla Filistin Yönetimi içinde ve etrafındaki
zengin elit arasındaki gittikçe artan büyük fark, Eylül 2000’deki ayaklanmanın
başlamasıyla birlikte çok derin bir yarığa dönüştü. Gittikçe küçülen
elit bir tabakanın göze çarpan harcamaları, halka Filistin toplumuna
yönelik İsrail saldırılarının yükünün eşit bir şekilde taşınmadığını
hatırlatırken, Gazze Şeridi gibi yerlerde yoksulluk seviyeleri %70’lere
vuruyordu.
Buna karşın, Hamas aktivistleri dürüst, güvenilir ve fakirlerin çıkarlarına
sadık olarak görülmektedir. Seçimlerde iki farklı oy kullanılmıştır:
bir oy Batı Şeria/Gazze Şeridi geniş parti listesi için (66 sandalye)
ve bir oy da bölgesel seviyede yarışan bireysel adaylar için (66 sandalye).
Bölgesel oylar onlara yakın gruplar tarafından Hamas’ın nasıl algılandığını
çarpıcı bir şekilde teyit ediyor. Hamas, bölgesel seviyedeki 66 sandalyenin
45’ini aldı.
Şimdi ne olacak?
Seçimler, eğer Hamas öncülüğünde bir Filistin Yönetimi halkın çıkarları
doğrultusunda hareket etme sözünü yerine getirirse, muazzam bir değişimi
müjdeliyor. Çok somut bir örneği ele almak gerekirse: şu sıralar, yaklaşık
100 Filistinli, Filistin Yönetimi tarafından Eriha hapishanelerinde
siyasi tutuklu olarak tutuluyorlar. Bu aktivistler tüm siyasi gruplardan
geliyor. Belki de en göze çarpan liderler, FHKC Lideri Abu Ali Mustafa’nın
öldürülmesine cevaben İsrail’in aşırı sağ kanat turizm bakanı Ze’evi’yi
öldürmekten tutuklu FHKC liderleridir. Bu kişilerin tutuklanması İsrail,
ABD ve İngiliz hükümetleri tarafından emredilmiş ve bu durum Batı Şeria
ve Gazze Şeridi’nde geniş bir kitle tarafından tepkiyle karşılanmıştır.
Doğrusu, FHKC’nin Genel Sekreteri olan Ahmet Saadet, Eriha hapishanesinde
tutuklu haldeyken FHKC’nin liste başı olarak Yasama Konseyi’nde sandalye
kazandı[2]. Hamas’ın bu gibi önlemlere boyun eğmeye devam
etmesi hiç de olası görünmüyor ve zaten seçim zaferini müteakiben Hamas’ın
yaptığı ilk beyanlardan birisi Saadet’in serbest bırakacağı oldu.
Eğer Hamas bu işgal yapısını daha fazla devam ettirmemek adına vaat
ettiklerini yerine getirirse, bu İsrail’le ABD’nin bölgedeki çıkarlarını
büyük bir sekteye uğratacak. Gelgelelim, durum tüm Flistin Yönetim organı
boyunca yerleşmiş labirentimsi gruplar ve çıkarlar ağı nedeniyle o kadar
da basit görünmüyor. Yasama Organı zayıf bir organ ve önemli bir güç,
resmi olarak Abu Mazen ve Başkanlık Dairesi’’nin elinde bulunuyor. Güvenlik
güçleri - özellikle de Önleyici Güvenlik birimi – Abu Mazen’in sözde
denetimi altında El-Fetih’in yönettiği bir organ olarak duruyor. Hamas
ise özellikle Gazze Şeridi’nde askeri bir kadro ağına sahip bulunuyor.
Bazı yorumcular, seçim sonuçlarının, 1991’deki Cezayir tecrübesinin
tekrarı olabileceği korkusunu dile getirdi.1991 yılında seçimle işbaşına
gelen İslamcı bir parti olan FIS askeri bir darbeyle devrilmiş ve ülkede
uzun süreli bir iç savaş başlamıştı. Filistin bağlamında böyle bir tekrarın
yaşanması, şüphesiz İsrail askeri ve güvenlik aygıtının silahlı iç çatışmanın
hem kışkırtılması hem de devam ettirilmesinde işin içine girmesine tanık
olacaktır. Sürekli bir ulusal birlik meclisini desteklediğini ve diğer
Filistinli gruplarla silahlı çatışmanın içine çekilmeyi reddettiğini
belirten Hamas hiç şüphe yok ki bu tehditin farkında. Gene de böyle
bir olasılık için gizliden gizliye İsrail desteği gerçek ve somut bir
ihtimal.
Filistin güvenlik güçlerini Abu Mazen’in denetimi altında tutmaya zorlamak
böyle bir senaryonun temelini atabilir. Muhammed Dahlan ve Cibril Recep
gibi FY’nin anahtar güvenlik şeflerine ABD’nin desteği açık bir gerçek
ve isimlerin her ikisi de Gazze ve Batı Şeria’daki seçim sonrası silahlı
gösterilerde başı çeken isimler oldular. Bu gösteriler Hamas’ın zaferini
kınadılar ve Abu Mazen’le El-Fetih’in merkez komitesini istifaya davet
ettiler. Bununla birlikte, 28 Ocak’ta yayınlanmış bir bildiride, El-Fetih’in
silahlı kanadı olan El Aksa Şehitleri Tugayı bu gösterileri belli Fetih
liderleri tarafından güç elde etmek için düzenlenen popülist gösteriler
olarak tarif etti. Hiç de dolaylı olmayan bir yolla Muhammad Dahlan’a
yapılan bir göndermede, El Aksa Şehitleri Tugayı gösterileri düzenleyenleri
“yolsuzluğu yayanlar ve El-Fetih’in küçük düşürücü mağlubiyetini daha
da kötüleştirenler” olarak sert bir dille eleştirdi.
Anahtar soru, Hamas’ın ulusal mücadeleye bağlılıkla Filistin Yönetimi’nin
yapısını korumak arasındaki çelişkiyle nasıl başa çıkacağıdır. Bu ilişkinin
siyasi karakteri ABD ve AB tarafından kaynakları kesmek yönünde tehditlerle
çarpıcı bir şekilde aşikar hale gelmesine rağmen, FY’nin ekonomik bağımlılığı
Hamas zaferiyle birlikte ortadan kalkmayacak. Hamas’ın alternatif destek
kaynakları bulup bulamayacağı, zenginliğin yeniden dağıtımı ya da geniş
tabanlı bir güven stratejisi kurmaya kalkışıp kalkışmayacağı, ya da
politikalarını Batı için daha kabul edilir hale gelecek şekilde yeniden
tanımlayıp tanımlamayacağı görülmeyi bekliyor. Bu son seçenek bu aşamada
olası görünmese de, durumun durağan seyretmesi hiç olası değil.
Bu çelişki Hamas’ın meydana getirdiği bir şey değil ve tam olarak Oslo
süreci tarafından konan yapısal sınırlamaların bir sonucu. Bu düğümü
çözmenin tek yolu, Filistin mücadelesinin sadece Batı Şeria ve Gazze
Şeridi’nde ne olup bittiğine dair var olan algılayışın kırılmasıyla
mümkün. Oslo sürecinin bilinçli bir amacı da Filistin mücadelesini,
Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki toprak oranları üzerine kurulan bir
tartışmaya indirgemek, Batı Şeria/Gazze Şeridi’ndeki Filistinler ile,
yani 1948 yılında Tarihi Filistin’de kalıp İsrail vatandaşı olanlar
ile buradan sürgün edilenler arasında herhangi bir bağ bırakmamak olmuştur.
Bu anlamda anahtar, bir ulusal kurtuluş hareketi olarak Filistin Kurtuluş
Örgütü’nü yok etmek ve yerine Filistin Yönetimli bir devlet inşa etme
projesini koymak olmuştur.
Filistin Kurtuluş Örgütü’nün 1960’da kurulması, nesiller ve ülkeler
boyunca dağılmış olan Filistin ulusunu birleştirdiği için önemli bir
ileri adımdı. Bu mücadelenin temel talebi geri dönme hakkıydı: Filistinliler’in
sürüldükleri evlerine ve topraklarına dönmeye hakları olduğunda ısrar
etmek. Oslo’dan bu yana yaşanan tüm müzakerelerin benzer bir özelliği,
bunu birkaç bin Filistinlinin sembolik olarak Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ne
dönmelerine indirgeyerek bu talebin altını boşaltma girişimleri olmuştur.
Gene de Abu Mazen gibi bireylerin böyle girişimlere boyun eğmeye açıkça
gönüllü olmalarına rağmen, dünyanın dört bir yanındaki Filistinliler,
Tarihi Filistin bölgesine tümüyle geri dönüş amacında hâlâ birleşmiş
bir durumdalar.
Hamas zaferini takiben, trajik bir alaycılıkla, Abu Mazen İsrail’le
müzakereleri FY çatısı altında değil FKÖ çatısı altında devam ettireceğini
iddia etti. Teknik açıdan durum her zaman böyle olmuş olmasına rağmen,
Oslo’nun ardından FKÖ’nün yapısının nötürleştirilmesi müzakerelerin
yönünün demokratik ve geniş tabanlı denetimden çok uzak olduğu anlamına
geliyor.
Önümüzdeki dönemde merkezi öneme sahip olacak olan şeyler, daha geniş
anlamda Filistin ulusal yapısına ne olacağı ve eve dönüş hareketinin
muhtemelen yeniden hayata sokulması olacaktır. Hem Hamas hem de FHKC,
Batı Şeria ve Gazze Şeridi dışında kalan Filistin yapılarını yenilemenin
önemi üzerinde duran seçim kampanyaları düzenlediler. Doğrusu, FHKC’nin
seçim programı, Yasama Meclisi seçimlerinin, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nin
Filistin Ulusal Konseyi (FUK) ’nde temsil edilmesi için bir vekalet
oluşturulması gerektiği maddesini içeriyordu. Sürgündeki Filistin parlamentosu
olarak FUK, FKÖ’nün en üst düzey yönetim organıdır ve dolayısıyla sürgündeki
tüm Filistinlileri temsil etmesi beklenir – ancak, FKÖ son 10-20 yıldır
ölüm döşeğinde can çekişmektedir. FHKC, FUK’nin geri kalan kısmını seçmek
ve onu Filistin adına karar almada başlıca güç durumuna yeniden getirmek
için tüm dünyadaki Filistinliler’in oy kullanacağı bir seçim yapılması
çağrısında bulunmuştu.
Yürekleri cesaretlendirecek bir şekilde Hamas Lideri Halid Meşal, 31
Ocak tarihinde Guardian gazetesinin başyazısında bunu Hamas’ın önemli
bir stratejik amacı olarak açıkça belirtiyor. Diyor ki: “Bizim Filistinlilere
mesajımız şu: bizim halkımız sadece Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde kuşatma
altında yaşayanlar değil, ayrıca Lübnan, Ürdün ve Suriye’de mülteci
kamplarında zayıf düşen milyonlarca Filistinli’yle, dünyanın dört bir
tarafına dağılıp evlerine dönemeyen milyonlarca Filistinlidir. Size
söz veriyoruz ki dünyada hiçbir şey bizi özgürlük ve Filistin’e dönüş
amacımızdan alıkoyamaz. Yurdumuz Filistin’i düzene sokmak için tüm gruplar
ve kurumlarla çalışmak için hiçbir çabadan kaçınmayacağız. Parlamento
zeçimlerini kazanırsak, bizim orta vadeli amacımız FKÖ’yü reformdan
geçirip, onun tüm Filistin halkının, hiçbir istisna ve ayrım yapmadan,
gerçek temsilcisi rolünü yeniden canlandırmak olacaktır.”
Bu bağlamda, Filistin dayanışma hareketi önemli güçlüklerle yüz yüze
gelmiş durumda. Hamas’ın beklenmedik zaferinin İsrail ve ABD’nin bölgeye
dair planları açısından yarattığı karışıklığa bakılırsa, Hamas’a karşı
anaakım medyada sürekli bir ideolojik saldırıyı beklemek durumundayız.
Bu kampanya, Filistin toplumunun olması yakın bir Talibanlaşma sürecine
gireceği hikâyeleriyle başlamış durumda bile. Ancak, bu iddalara şüpheyle
yaklaşılmalı. Hamas’ın zaferi Oslo’da giydirilen deli gömleğini yırtmak
adına siyasi bir his ve isteği ifade etmektedir. Hamas’ın liderleri
açıkça bunu bilmekte ve dini bir çizgide çok uzak sosyal değişimler
inşa etmek yöününde neredeyse hiçbir eğilim göstermemektedirler.
Hamas’ın zaferi geçen on yılın müzakerelerini çevreleyen efsaneleri
dağıtmaya yardımcı olacak. Batı Şeria’da ve Gazze Şeridi’ndeki Filistin
nüfusu, ezici bir çoğunlukla bu müzakere sürecinin İsrail’in uyguladığı
apartheid politikasının derinleştirilmesi için sadece bir bahane olduğunu
ortaya koydu. Seçimleri takip eden hafta içerisinde Hamas’lı temsilcilerin
açık mesajı şuydu: İsrail ve Batılı güçler tarafından anlaşıldığı ve
anaakım medya tarafından defelarca tekrar edilmiş şekliyle uygulanmış
barış sürecinin gerçek ve adil bir barış süreciyle uzaktan yakından
bir alâkası yoktur. Dünyanın geri kalan kısmının bu mesajı dikkate alıp
almayacağı ise merak konusudur.
1. Güney Afrika
Cumhuriyeti'nde 1994 yılına kadar yürürlükte kalan ve beyaz olmayan
ırklar arasında yasal olarak bir ayrımı öngören politika. Apartheid
rejimi ile beyaz yönetim, beyaz olmayanların siyasi haklarını meslek
seçme, ibadet ve evlenme özgürlüklerini kısıtlıyordu. Siyahlar devletçe
belirlenen özel bölgelerde yaşamaya zorlanıyordu. 27 Nisan 1994'te yapılan
seçimlerde Nelson Mandela Güney Afrika Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı
olduğunda yeni anayasa ve haklar anayasası ile Apartheid rejime son
verdi.
2. 14 Mart 2006 günü İsrail ordusu ABD ve İngiltere’nin kontrolündeki
Eriha Hapishanesine operasyon düzenledi. Operasyon sonucu Ahmed Saadet
ile birlikte çok sayıda Iraklı mahkum, İsrail askerleri tarafından esir
alındı.
Çeviren: Kadir Gökgöz
|