AHLAKİ İLKELER VE ULUSLARARASI HUKUK HAKKINDA BAZI SORULARA
YANITLAR Noam Chomsky
9 Mayıs 1999
Geçerli ahlaki ilkelerin temeli nedir?
Bombardıman uluslararası hukukun bir ihlali değil mi?
Bu nedenle yasal suçlamalarda bulunan birileri var mı?
Bu konuda ABD’deki tepkiler nelerdir?
Pek başarılı olamasa da, binlerce yıldır bu konularda en azından bir şeyler söylemeye
çaba gösteren devasa bir literatür olduğunu biliyoruz. Ama yine de, korkarım ilk soru “sahici bir soru” değil.
Ciddiyetle ele almak için çok fazla geniş ve çok az anlaşılır
“neden şeyler meydana gelmektedir” gibi güya-sorulardan daha fazla “sahici bir soru” değil.
Fakat, ele aldığımız
meseleyle ilişkili az sayıda ahlaki bildik doğrudan söz edebiliriz. Bu bildik
doğrular herkes için geçerlidir. Her hangi bir kişi düşünelim ve ona X diyelim.
İlk bildik doğru şudur: X kendi eylemlerinin ya da eylemsizliğinin muhtemel
sonuçlarından öncelikle sorumludur. İkincisi şudur: X’in ahlaki konulardaki
(suçlar, vs.) sorumluluğu -elbette tek faktör olmamasına karşın- X’in bir etkiye
sahip olma yeteneğine göre değişmelidir. İki ilke X’in çıkartacağı sonuçlarda
birbirleriyle bağıntı içinde olma, hatta çakışma eğilimi gösterir -yani, eğer X
ahlaki bir eyleyiciyse, dikkate alınmaya değer birisiyse.
Örnek vermem gerekirse,
Cengiz Han’ın suçlarını incelemek çaba harcamaya değebilir, ama bunun pek az
ahlaki önemi vardır. Diğer yandan, benzer bir akıl yürütmeyle, ABD destekli
zulümle (örneğin, Türkiye’de veya Kolombiya’da veya Doğu Timor’da veya Irak’ta
veya başka pek çok yerde) ilgilenmek son derece önemli bir çabadır, diyebiliriz.
Çünkü, bu suçlardan sorumluyuz ve hiç zorlanmadan pek çok şey yapabiliriz;
örneğin, sık sık tayin edici olduğu gibi, desteğimizi çekerek. Ama Pol Pot’un
suçlarına dikkat göstermek -eğer dürüst bir biçimde yapılırsa ki bu çok
enderdir- değerli bir girişim olmasına karşın, ahlaki öneme sahip olmuşsa bile
çok az olmuştur; çünkü bu suçlar hakkında ne yapılması gerektiğine dair bir
önerinin ipuçları hiç yoktur. Bu suçlar sona erdirildiğinde, ABD çileden çıkmış
ve İkinci Dünya Savaşından bu yana “insani müdahalenin” en açık örneğini
gösteren suçluları (Vietnamlıları) sert bir biçimde cezalandırmıştır.
Başkalarını düşündüğümüzde
bu bildik doğruları çok iyi anlıyoruz. Bu nedenle, Sovyet komiserleri ABD’nin
suçları hakkında şikayette bulunduklarında, ABD’de hiç kimse bundan
etkilenmemişti. Fakat, SSCB’deki muhalifler Sovyetlerin suçlarını mahkum
ettiklerinde çok etkilenmiştik. Böyle olmasının nedenleri yukarıda belirtilen
iki ahlaki bildik doğruydu (ve bunlar, genelde olduğu gibi, sonuçları itibariyle
çakışmışlardı.)
Bu noktada, psikolojik
bir bildik doğruyu hatırlamak yararlıdır. Yapması en güç şeylerden
birisi aynaya bakmaktır. Bu, aynı zamanda, ahlaki bildik doğrular
nedeniyle ekseri yapılması gereken en önemli şeydir. Ve insanları bu
güç ve kritik göreve girişmekten korumayı hedefleyen çok güçlü
kurumlar (tüm görünümleriyle bütün bir doktriner sistem) vardır. Her
toplumun kendi muhalifleri ve kendi komiserleri vardır ve toplum
içinde komiserlerin övgüye boğulması ama muhaliflerin yerin dibine
batırılması neredeyse tarihsel bir yasadır. Diğer yandan, resmi
düşmanlar söz konusu olduğunda durum tersine döndürülür.
Başka psikolojik bildik
doğruları hatırlamak da önemlidir. Dikkatlerin başkalarının suçları
üzerinde odaklanması genellikle bize “iyi insanlar” olmanın, o “kötü
insanlardan” bu kadar farklı olmanın hoş ve sıcak duygusunu tattırır.
Bu özellikle belli bir mesafeden, başkalarının suçlarının daha kötü
hale gelmesine yardımcı olmak dışında yapılabilecek pek fazla şey
olmadığında doğrudur. Bu durumda, herhangi bir bedel ödemeden
yalnızca feryat figan edebiliriz. Kendi suçlarımıza bakmak çok daha
güçtür ve bunu yapmak isteyenler ekseri bedeller, bazen çok ciddi
bedeller ödemek zorunda kalırlar. Bu, El Salvador’da katledilen
Cizvit entelektüeller örneğinde görüldüğü gibi, ABD himayesindeki
devletlerin muhalifleri için tipik bir durumdur. Yararlı bir deney,
arkadaşlarınıza bu entelektüellerin isimlerini ya da yazdıkları
şeylerin ne kadarını okuduklarını sormak ve sonra sonuçları, Stalin-sonrası
dönemde hiçbir yerde bu kadar sert muamele görmemiş olan Sovyet
muhalifleriyle ilgili aynı soruların sonuçlarıyla karşılaştırmaktır.
Bu, kendimiz ve kendi kurumlarımız hakkında bir dolu şey
öğretebilecek aynaya bakmanın bir yoludur.
Bunlar sonu gelmez
biçimde tartışılmış olan konulardır.* O kadar önemsizdirler ki,
tekrar etmeyi sürdürmek can sıkıcı olmaktadır. Fakat, belki aynı
zamanda yararlıdırlar. Bu bildik doğruların uygulanma alanı son
derece geniştir. Kolaylıkla örnekler bulabileceğinizi düşünüyorum.
Bombardımanların
uluslararası hukukun ve NATO’nun BM Anlaşması’na tabii kılındığı
kendi kuruluş belgelerinin ağır bir ihlali olduğu ciddi olarak inkar
edilmemektedir. Yasal bir soruşturma önergesine gelince, birisi
Yugoslavya tarafından Dünya Mahkemesi’ne sunulmuştur. Benzer biçimde
Hindistan hukukçular komisyonu, yine uluslararası hukukun ağır
ihlali olduğu gerekçesiyle ABD/İngiltere’nin Irak’ı bombalaması
hakkında Dünya Mahkemesi’ne bir soruşturma önergesi verdiler. Sudan
ilaç ve gübre tedariklerinin yarısının ABD tarafından -yine açıkça
yasadışı- terörist bombardımanla imha edilmesi hakkında bir Güvenlik
Konseyi soruşturması talep etmiştir. Ama ABD baskısı konuyu
gündemden düşürmeyi başarmıştır.
Buradaki tepkilere
gelince, ilgi çekicidirler. ABD uluslararası hukuka radikal biçimde
karşı çıkmıştır, çünkü uluslararası hukukun modern kurumları 1945’te
ABD’nin inisiyatifi altında kurulmuştu. İlk günlerde, bu inisiyatif
şimdi açıklanan belgelerde saklanmıştı. Örneğin, yeni oluşturulmuş
Ulusal Güvenlik Konseyi’nin ilk memorandumu (NSC 1/3) , eğer sol
seçimleri kazanırsa İtyalya’ya askeri müdahale çağrısı yapmıştır.**
Kennedy yönetimiyle birlikte uluslararası hukukun horlanması, özelde
Kennedy’nin baş danışmanı Dean Acheson’un konuşmalarında hayli aleni
hale geldi. Clinton/Reagan yıllarının başlıca yeniliği bu hor
görmenin önündeki tüm engellerin kaldırılmasıydı. Gerçekte, ABD
bütün devletleri uluslararası hukuku gözetmeye çağıran bir Güvenlik
Konseyi kararını veto eden tek ülkedir. Bu kararı hangi devletin
veto ettiği belirtilmemişti, ama herkes kimin kastedildiğini
anlamıştı. Z Magazine’in Mayıs sayısında bu konuyu kısaca gözden
geçiren bir makalem var.
Niçin kudretli olanın
uluslararası hukuku küçümsemek ve niçin zayıf olanın (özellikle eski
sömürgelerin) genellikle desteklemek durumunda olduğu tamamen
açıktır. Kudretli olanlar istediklerini nasıl olsa yapıyorlar;
anlaşmalar ve dünya düzeninin sistemleri onlara hiçbir koruma
sağlamıyor. Fakat bunlar zayıf olanlar için en azından sınırlı bir
koruma sağlıyor. İşte bu nedenle gerçek “uluslararası cemaat”, hayli
ileri düzeyde ortak tavır içinde, ABD/İngiltere (ve şimdi NATO’daki
ortakları) tarafından şiddete başvurulmasına karşı çıkıyor. ABD’de
“uluslararası cemaat” terimi NATO’ya atıf yapmak için kullanılır,
ama kuşkusuz biz kendimizi bu ırkçı/emperyalist jargondan
kurtarabiliriz.
Soğuk Savaş sonrası
sahnenin çok ilginç bir görünümü, ABD’nin BM’ye, Dünya mahkemesi ve
anlaşma yükümlülüklerine, vs. saldırısının -sömürgelerin kurtuluşu
ve Washington’un 60’larda kontrolü yitirmesinden bu yana sürmektedir-
çok daha kapsamlı hale gelmesidir. Nedeni dolaysız biçimde açıktır:
Eski gerekçeler (“Ruslar geliyor”) artık işe yaramıyor, ve caydırıcı
bir engelin yokluğunda, ABD eskiye göre şiddete başvurmakta çok daha
özgür hale gelmiştir. Bu bir zamanlar açıktı ve şimdi tamamen açık.
Harikulade bir “yeni paradigma” bile deniyor..
Solun büyük çoğunluğunun
dahi görmezden gelmeyi tercih ettiği bir şeyi akılda tutmak
önemlidir. Dünya düzeninin zayıf, kırılgan ve birçok bakımdan
kusurlu sisteminin yalnızca bir tek “gerçekten mevcut alternatifi”
var: Kudretli olanlar diledikleri gibi yapacaklardır. Alexander
Soljenistin dünya işlerinde benim tam olarak beğendiğim bir yorumcu
değildir, fakat bu kez temelde haklıdır: “NATO bütün dünyaya ve
gelecek yüzyıla eski bir yasayı dayatmaktadır (...) güçlü olan
haklıdır.” O halde, en güçlünün “yeni paradigmanın” en coşkulu
amigosu olması pek şaşırtıcı değildir.
Geriye yalnızca bir fiili
bildik doğruyu eklemek kalıyor: Her zaman olduğu gibi saygın
entelektüellerin görevi, olan biteni koruyucu bir meleğin işleri
gibi betimlemektir. Veya muhtemelen anlaşılabilir bir “hata” olarak
betimlemektir -eğer sonuçları örtbas etmek hiç de kolay değilse. Bu,
yazılı tarih kadar eskidir.
Chomsky sayfası ►
|