Noam Chomsky’nin
ANARŞİZM, MARKSİZM ve GELECEK
Üzerine Düşünceleri
İlk
olarak Red & Black Revolution dergisinin 2. sayısında, 1996’da
yayınlanmıştır.
Noam Chomsky daha çok Amerikan dış politikasına yönelik eleştirileri
ve dilbilim üzerine çalışmalarıyla tanınmıştır. Daha az bilinen yönü
ise özgürlükçü sosyalizm konusundaki süregelen desteğidir.
İrlanda’da yayınlanan Red and Black Revolution’la yaptığı özel bir
röportajda Chomsky, anarşizm, marksizm ve mevcut koşullarda
sosyalizmin gerçekleşme olasılıklarına ilişkin görüşlerini açıklıyor.
Röportaj Mayıs 1995’te Kevin Doyle tarafından yapılmıştır.
RBR: Noam, öncelikle, bir süredir anarşist düşüncenin
destekçilerinden birisiniz. Birçok kişi 1970’te Daniel Guerin’in
Anarchism’ine yazdığınız girişi hatırlayacaktır, ancak en son,
Manufacturing Consent filminde anarşist düşünceyi ve anarşizmdeki
potansiyeli anlatma şansını tekrar yakaladınız. Sizi anarşizme çeken
nedir?
CHOMSKY: Anarşizme henüz genç bir delikanlıyken sempati duydum,
dünyaya sevimli dar bir pencereden bakmaya başladım ve o zamanlardan
beri ilk görüşümü değiştirecek fazlaca sebep göremedim. Bence
anlamlı olan tek şey yaşamın her alanında iktidar, hiyerarşi ve
tahakküm yapılarını araştırmak, tanımlamak ve onlara meydan
okumaktır; eğer onları meşru gösterecek bir şey yoksa geçersizdirler
ve özgürlük alanlarını genişletmek için söküp atılmalıdırlar. Bu
çaba, politik güç, mülkiyet ve yönetim, kadın-erkek ve ana
baba-çocuk ilişkileri, (bence, çevreci hareketin temel ahlak koşulu
olan) gelecek nesillerin kaderleri üzerindeki kontrolümüzü ve daha
birçok şeyi içerir. Kuşkusuz bu, büyük baskı ve kontrol kurumlarına
bir meydan okuma anlamına gelir: Devlete, ulusal ve uluslararası
ekonominin çoğunu kontrol eden sayısız kişisel tiranlıklara ve daha
bir çoğuna. Ancak yalnızca bunlara değil. Anarşizmin temeli olduğunu
düşündüğüm şey her zaman şu olmuştur: İktidarın gerekçe belirtme
sorumluluğuna olan inanç ve böyle bir sorumluluk yerine
getirilmediğinde yaşamdan sökülüp atılması. Bazen bu sorumluluğa
rastlanabilir. Torunlarımla yürürken işlek bir caddeye fırlamaya
kalkarlarsa onları durdurmak için sadece iktidar değil fiziksel güç
de kullanırım. Fiziksel güce tepki gösterilebilir ancak sanırım bu
tepkiye karşı da hazırlıklı olurum. Buna benzer daha pek çok başka
durum da vardır; yaşam karışık bir olay, insanlar ve toplumla ilgili
çok az şey anlıyoruz ve genellemelere başvurmak çoğu zaman yarardan
çok zarar getirir. Ancak anarşizm geçerli bir bakış açısı ve bana
kalırsa, bize oldukça uzun bir süre yol gösterebilir.
RBR: Şurası kesin ki, düşünceleriniz ve eleştirileriniz şu anda
eskiye oranla çok daha geniş ölçüde biliniyor. Aynı zamanda genel
olarak görüşlerinize saygı duyulduğunu da söyleyebiliriz. Bu
bağlamda, anarşizme yönelik desteğinizin nasıl algılandığını
düşünüyorsunuz? Özellikle politikayla ilk defa ilgilenmeye başlayan
ve sizin düşüncelerinize benzer sonuçlara varan insanlardan
aldığınız tepkilerle ilgileniyorum. Bu insanlar sizin anarşizmi
desteklediğinizi duyunca şaşırıyorlar mı? İlgi duyuyorlar mı?
CHOMSKY: Bildiğiniz gibi genel entellektüel kültür ‘anarşizm’i kaos,
şiddet, bombalar, karışıklık vb. ile özdeşleştirir. Bu yüzden
insanlar anarşizm hakkında olumlu şeyler söyleyince ve kendimi onun
içindeki önde gelen geleneklerden birisiyle tanımlayınca çoğunlukla
şaşırıyorlar. Ancak düşüncem o ki, bazı soru işaretleri
giderildiğinde temel düşünceler halkın geneli tarafından makul
görülebiliyor. Kuşkusuz, özel sorunlara geldiğimizde - diyelim ki,
aile kurumunun doğası veya daha özgür bir toplumda ekonominin nasıl
çalışılacağı vb. - sorular ve tartışmalar ortaya çıkıyor. Ancak
beklenen de budur. Fizik de aslında suyun musluktan lavabonuza nasıl
aktığını açıklayamaz. İnsanın doğasına ilişkin daha karmaşık
sorulara gelindiğinde, kavrayışımız çok zayıflar ve ufkumuzu
genişletmemize yardımcı olacak uzlaşmazlıklara, deneyimlere ve hem
düşünsel hem de gündelik yaşamdaki keşif olanaklarına daha çok yer
bulunur.
RBR: Herhalde, bütün diğer düşünceler arasında çarpıtılma sorunundan
en çok çeken anarşizmdir. Anarşizm birçok insan için birçok anlama
gelebiliyor. Anarşizm derken neyi kastettiğinizi anlatma ihtiyacıyla
sıklıkla karşılaşıyor musunuz? Anarşizmin çarpıtılması canınızı
sıkıyor mu?
CHOMSKY: Bütün çarpıtmalar birer baş belasıdır. Çoğunun kökeni
anlamayı engellemekle uğraşan iktidar yapılarında bulunabilir,
oldukça açık nedenlerle. David Hume’un Principles of Government’ını
(Yönetim İlkeleri) hatırlayalım. Şaşkınlık içinde insanların
yönetenlere her zaman boyun eğdiğini belirtir. Bu yargıya şöyle
varır; güç her zaman yönetilenin tarafındadır, yönetenlerin
dayandıkları tek şey düşüncedir. Bu nedenle, yönetim yalnızca
düşünce üzerinde kurulur; ve bu kural en despotik ve
en militer yönetimlerden, en özgür ve en halkçı yönetimlere kadar
çeşitlilik gösterir. Hume oldukça zeki ve aklıma gelmişken
belirteyim, döneminin ölçülerine göre sıkı bir özgürlükçüydü.
Kuşkusuz iktidarın gücünü görmezlikten geliyor ancak tespiti bana
temelde doğru ve önemli görünüyor, özellikle kontrol etme sanatının
incelikle icra edildiği görece özgür toplumlarda. Çarpıtma ve diğer
yanıltma biçimleri birbirlerinin ayrılmaz parçasıdırlar.
Çarpıtmalar canımı sıkıyor mu? Elbette, ama bozuk hava da can sıkar.
Bu durum, iktidar odakları kendilerini savunacak bir çeşit komiser
sınıf oluşturduğu sürece devam edecek. Genellikle çok zeki
olmadıklarından ya da ancak gerçeklerin üstünü örtmenin daha iyi
olduğunu bilecek kadar zeki olduklarından, çarpıtmalara,
kötülemelere ve insanlara güçlülerin hizmetinde olan çeşitli
araçlarla korunacakları izlenimini veren yöntemlere başvuracaklardır.
Bütün bunların neden olduğunu anlamamız ve ortaya çıkarmamız
gerekiyor. Bu - kendimizi ve diğerlerini -özgürleştirme projemizin
bir parçasıdır; daha doğrusu başkalarıyla birlikte bu amaca ulaşmaya
çalışan herkesi özgürleştirme çabamızın bir parçası.
Kulağa basit geliyor ve öyledir de. Ancak insan yaşamı ve toplum
konusunda çok daha fazla yoruma ihtiyacımız var; saçmalıklardan ve
kendi kendine hizmet etme ‘görüntüsü’nden kurtulduğumuz zaman, bu
hiç de kolay bir iş değildir.
RBR: Peki ya anarşizmin tam olarak nerede durduğunu daha iyi
bilmesini bekleyebileceğimiz yerleşik sol çevreler? Bu çevrelerde
görüşleriniz ve anarşizme ilişkin desteğiniz konusunda
garipsendiğiniz oluyor mu?
CHOMSKY: Eğer yerleşik sol çevrelerle ne demek istediğinizi
anlayabildiysem, benim anarşizme ilişkin görüşlerim konusunda
fazlaca şaşkınlık yok, çünkü zaten benim herhangi bir konu
hakkındaki görüşlerim çok az biliniyor. Yine de benim ilgilendiğim
çevreler bunlar değil. Benim söylediklerim ya da yazdıklarım
konusunda hemen hemen hiç kaynağa rastlayamazsınız. Kuşkusuz,
bütünüyle de doğru değil bu. Şöyle ki, ABD’de (ancak Birleşik
Krallık ve başka yerler için daha az geçerli olmak üzere), yerleşik
sol çevreler de denilebilen bazı eleştirel ve bağımsız çevrelerde ne
yaptığımı bilenler bulabilirsiniz ve değişik yerlere dağılmış
kişisel dostluklarım ve bağlantılarım vardır. Ama kitaplara ve
dergilere bir bakın, ne dediğimi anlayacaksınız. Yazdıklarımın ya da
söylediklerimin bu çevrelerde, fakülte kulübünde ya da yayın yönetim
kurulu odasında olduğundan daha iyi karşılanmasını beklemiyorum -
yine bazı istisnalar dışında.
Soru oldukça uç bir noktadan yola çıkıyor, bu yüzden cevaplanması da
zor.
RBR: Bazıları ‘özgürlükçü sosyalist’ terimini ‘anarşizm’ sözcüğüyle
aynı bağlamda kullandığınızı belirtiyor. Bu terimleri aslında benzer
olarak mı görüyorsunuz? Size göre anarşizm bir çeşit sosyalizm mi?
Eskiden, tanımlama, anarşizm = sosyalizmle birlikte özgürlük olarak
kullanılmıştı. Bu temel denkleme katılıyor musunuz?
CHOMSKY: Bu söylediğiniz, bir asır önce yaşayan ve anarşizm çok
geniş bir çerçevedir ve her şeye uydurulabilir diyen anarşist bir
sempatizandan yapılmış bir alıntıdır ve Guerin’in kitabının
girişinde kullanılmıştır. Geleneksel olarak vurgulanan temel unsur
‘özgürlükçü sosyalizm’ olmuştur. Bununla ne demek istediğimi orada
ve her yerde açıklamaya çalıştım, epeyce özgün olduğunu vurgulayarak
anarşist hareketin önde gelen kişilerinden aktarıyorum; devlet
gücünü toplumsal mücadele yararına kullanmak isteyen ve Bakunin’in
uyardığı şekilde lanetli (çoğunlukla ‘sosyalizm’ denildiğinde
anlaşılan şey olan) Kızıl bürokrasi’ye dönüşecek ‘yeni sınıf’
radikal aydınlarını sertçe suçlayarak, kendilerini çoğunlukla
tutarlı sosyalistler olarak tanımlamışlardır. Rudolf Rocker’ın
yansıttığı bu düşüncenin de ötesinde, anarşizmdeki bu (oldukça
merkezi) eğilimlerin Aydınlanma’nın ve klasik liberal düşüncenin en
iyilerinden alındığı görüşüne katılıyorum. Göstermeye çalıştığım
gibi, aslında bu düşünceler, Marksist-Leninist doktrin ve pratikle
olduğu kadar özellikle ABD ve Birleşik Krallık’ta moda olan
‘özgürlükçü’ doktrinlerle ve diğer çağdaş ideolojilerle de (hepsi
bana, şu veya bu biçimdeki gayrı meşru otoritenin, daha çok da
gerçek tiranlığın savunulmasına indirgeniyor gibi görünür) derinden
ayrılırlar.
İspanya Devrimi
RBR: Geçmişte, anarşizmden söz ederken, sıklıkla İspanya Devrimi
deneyimi üzerinde durdunuz. Size göre bu deneyimin iki önemli yanı
var. Bir yandan İspanya Devrimi ‘eylemde anarşizm’in iyi bir
örneğiydi diyorsunuz. Öte yandan aynı zamanda İspanya Devrimi’nin
işçilerin kendi çabalarıyla katılımcı demokrasiyi kullanarak
gerçekleştirebilecekleri şeylerin iyi bir örneği olduğunu
belirtiyorsunuz. Bu iki anlayış - eylemde anarşizm ve katılımcı
demokrasi - size göre tek ve aynı şey mi? Anarşizm halkın gücünden
temel alan bir felsefe mi?
CHOMSKY: Ortak değerlere ilişkin bir şeyden söz ettiğimde felsefe
gibi çok heceli imgeleri kullanmak istemem. Ayrıca sloganlardan da
hoşlanmam. Devrim ezilmeden önce, İspanyol işçi ve köylülerinin
başardığı şeyler birçok yönden etkileyiciydi. ‘Katılımcı demokrasi’
farklı bir bağlamda gelişmiş, daha yeni bir terim, ancak kuşkusuz
benzedikleri noktalar var. Bu kaçamak bir yanıt gibi görünüyorsa da
üzgünüm. Ancak bunun nedeni sanırım, ne anarşizm ne de katılımcı
demokrasi kavramlarının aynı şey olup olmadıkları sorusuna yanıt
verilebilecek kadar açık olmamalarından kaynaklanıyor.
RBR: İspanya Devrimi’nin başardığı en önemli şeylerden birisi de
demokrasi köklerinin sağlamlığıydı. 3 milyondan fazla insanı
içerdiği hesaplanıyor. Kırsal ve kentsel üretim işçilerin kendisi
tarafından idare ediliyordu. Sizce bireysel özgürlüğü savundukları
bilinen anarşistlerin, kollektif yönetim alanında başarılı olmaları
bir rastlantı mıydı?
CHOMSKY: Pek de rastlantı değil. Anarşizmin her zaman için en ikna
edici bulduğum eğilimler, emir verme konumundakiler tarafından değil
(yine iktidarın meşru görülebileceği bazı durumlardaki özel olaylar
dışında) katılanlar tarafından kontrol edilen, birçok farklı yapıyı
(işyeri, toplum ve başka gönüllü birliktelikleri) bütünleştiren, üst
düzeyde örgütlü bir toplum öngörenlerdir.
Demokrasi
RBR: Anarşistler demokrasinin köklerini oluştururken çoğu kez
oldukça büyük çaba harcamışlardır. Hatta çoğunlukla demokrasiyi uç
noktalara götürmekle suçlanırlar. Ancak buna rağmen, birçok anarşist
demokrasiyi anarşist felsefenin temel bir öğesi olarak tanımlamaya
hazır değildir. Anarşistler çoğunlukla politikalarını ‘sosyalizm’ ya
da ‘birey’le ilgili olarak tanımlarlar - anarşizm demokrasiyle
bağlantılıdır demekten hoşlanmazlar. Demokratik ideallerin
anarşizmin temel niteliklerinden birisi olduğu görüşüne katılır
mısınız?
CHOMSKY: Anarşistlerin ‘demokrasi’ eleştirisi çoğunlukla yoğun baskı
uygulanan toplumlarda ortaya çıktığından, parlamenter demokrasi
eleştirisi olmuştur. Kökensel olarak hepsinden özgür olan ABD’yi
alalım. Amerikan demokrasisi 1787’de Anayasa Kongresi’nde James
Madison’ın vurguladığı şekilde, hükümetin başlıca görevinin zengin
azınlığı çoğunluktan korumak olduğu ilkesi üzerine kurulmuştur. Bu
nedenle, o dönemin tek yarı-demokratik ülkesi olan İngiltere’yi
örnek vererek toplumun geneline kamusal işlerde söz hakkı verilirse,
halkın eşitliğe yönelik reformları veya başka canavarlıkları
gerçekleştirebileceği konusunda uyarıyor ve Amerikan sisteminin,
savunulması (aslında hakim olması) gereken mülkiyet haklarına
yönelik saldırılar karşısında uyanık olması gerektiğini söylüyordu.
Parlamenter demokrasi bu çerçevede gerçek özgürlükçüler tarafından
keskin bir eleştiriyi hakketmiştir ve - sadece bir tanesinden söz
etmek gerekirse, kölelik ya da ücretli kölelik gibi 19. yy ve
sonrasına kadar anarşizm veya komünizmi hiç duymamış çalışanlar
tarafından şiddetle eleştirilen başka birçok özelliğine de burada
değinmiyorum.
Leninizm
RBR: Toplumdaki herhangi anlamlı bir değişiklik için demokrasi
köklerinin önemi açık görünüyor. Ancak geçmişte sol bu konuda
muğlaktı. Genel olarak konuşuyorum, sosyal demokrasinin yanı sıra
Bolşevizm gibi sol geleneklerin, tam demokratik pratikten ziyade
seçkinci düşünceyle ortak noktası var görünüyor. İyi bilinen bir
örnek vermek gerekirse Lenin anladığım kadarıyla, sendika
bilincinden daha fazla bir şey geliştirebileceklerinden şüphe ederek,
işçilerin mevcut durumlarından ötesini göremeyeceklerini söylemek
istiyordu. Benzer şekilde, İngiltere’deki İşçi Partisi’nde çok
etkili olan Fabiancı sosyalist Beatrice Webb’in görüşü de, işçilerin
yalnızca at yarışı tahminleriyle ilgilendiği yönündeydi! Bu seçkinci
yaklaşımın kaynağı nedir ve solda ne işi var?
CHOMSKY: Korkarım benim için bunu yanıtlamak zor. Eğer soldan
kastedilen ‘Bolşevizm’i de ona dahil etmekse kendimi kesin olarak
soldan ayırırım. Benim görüşüme göre, ortaya koyduğum nedenlerden
dolayı Lenin, sosyalizmin en büyük düşmanlarından birisiydi.
İşçilerin yalnızca at yarışlarıyla ilgilendiği düşüncesi, işçi
tarihine yüzeysel bir bakışla ya da yazdığım yerden çok uzakta
olmayan New England’ın sanayi kasabaları da dahil birçok yere
dağılmış canlı ve bağımsız işçi sınıfı basınıyla bile uyuşmayan bir
saçmalıktır - eziyet ve baskıya uğramış insanların geçmişten
günümüze uzanan heyecan verici, cesur mücadele tarihlerinden
bahsetmiyorum bile. Bu yarı kürenin en zavallı köşesi, Avrupalı
fatihlerce bir cennet ve Avrupa hazinesinin bir kaynağı sayılan,
ancak iyileşmenin ötesinde harap edilen Haiti’yi ele alalım. Zengin
ülkelerde yaşayan çoğu insanın hayal bile edemeyeceği kadar sefil
koşullarda yaşayan köylüler ve gecekondulular birkaç yıl içinde,
bugüne dek gördüklerimden çok daha üstün temel örgütlenmelere
dayanan demokratik bir halk hareketi oluşturdular; Amerikan
aydınları ve siyasi liderlerinin, ABD’nin Haitililere demokrasi
dersi vermesi gerektiği konusundaki tumturaklı açıklamalarını
duyduklarında, konuyla derinlemesine uğraşan kişiler gülmekten
yerlere yatmışlardır. Güçlü olan taraf açısından kazanımlar öylesine
önemli ve korkutucuydu ki, ABD’nin tahmin edilenden çok daha fazla
desteğini alan yeni iğrenç bir terör dalgasıyla karşı karşıya
kaldılar ve hala teslim olmadılar. Yalnızca at yarışlarıyla mı
ilgileniyorlar?
Rousseau’dan ara sıra aktardığım birkaç satırı hatırlatmak istiyorum:
Avrupalılar tarafından duygusuzca aşağılanan ve yalnızca
özgürlüklerini korumak için açlığa, ateşe, kılıca ve ölüme katlanan
tamamıyla çıplak köle kalabalıklarını gördüğümde, kölelere bu
şekilde davranmanın özgürlükle bağdaşmayacağını hissediyorum.
RBR: Tekrar genel olarak konuşacak olursak, kendi çalışmalarınızda -
Deterring
Democracy, Necessary Illusions, vs. (Caydırıcı Demokrasi, Zorunlu
Yanılsamalar vb.) - ağırlıklı olarak bizim gibi toplumlardaki
seçkinci düşüncelerin rolü ve yaygınlığıyla ilgilendiniz. ‘Batı’
demokrasisinde (veya parlamenter demokraside) zenginlerin lehine
olan servetin eşitsiz paylaşımını tehdit edeceği korkusuyla, halk
kitlelerinin belirleyici bir rolüne ya da katkısına karşı, derin bir
düşmanlık olduğunu anlattınız. Çalışmanız burada oldukça inandırıcı
görünüyor ama bunu bir kenara bırakırsak, bazıları iddialarınızla
sarsıldı. Örneğin, Başkan John F. Kennedy’le Lenin’in politikalarını
aşağı yukarı eşit olan iki şey gibi karşılaştırdınız. Vurgulamam
gerekiyor ki, her iki tarafın destekleyicilerini de sarstı!
Karşılaştırmanın doğruluğu konusunda biraz ayrıntıya girebilir
misiniz?
CHOMSKY: Aslında Kennedy yönetiminin liberal aydınlarıyla
Leninistlerin doktrinlerini eşitlemedim, ama - daha çok Bakunin’in
bir asır önce yeni sınıf hakkındaki öngörülü yorumlarında tahmin
ettiği gibi - dikkat çeken noktalardaki benzerliği gösterdim.
Örneğin, McNamara’dan gerçekten özgür olacaksak idari kontrolün
arttırılması gerekliliği ve yönetim yetersizliğinin demokrasi için
nasıl gerçek bir tehdit, aklın kendisine bir saldırı olduğuna
ilişkin pasajlar aktardım. Bu pasajlardan birkaç sözcüğü değiştirin;
işte size standart Leninist doktrin. Kökenlerinin daha derin
olduğunu belirttim, iki durumda da. İnsanların neyi sarsıcı bulduğu
üzerine daha fazla açıklama olmadan, bundan öte yorum yapamam.
Karşılaştırmalar kendine özgü, ama sanırım hem doğru hem de uygun
içerikte. Öyle değilse, bu bir hatadır ve bu konuda aydınlatılmak
isterim.
Marksizm
RBR: Leninizm özel olarak, V.I. Lenin’le ortaya çıkan bir marksizm
biçimini tanımlıyor. Özgün Lenin eleştirinizde ‘Leninizm’ terimini
kullanırken Marx’ın çalışmalarını kesin olarak ayırıyor musunuz?
Marx’ın düşünceleri ve Lenin’in sonraki pratiği arasında bir
süreklilik görüyor musunuz?
CHOMSKY: Bakunin’in bütün despotik hükümetlerin en kötüsünü
kurabilecek olan Kızıl bürokrasi hakkındaki uyarıları Lenin’den çok
önceydi ve Bay Marx’ın takipçilerine yönelikti. Aslında çok farklı
türde takipçiler vardı; Pannekoek, Luxembourg, Mattick ve diğerleri
Lenin’in çok uzağındaydı ve çoğunlukla görüşleri
anarko-sendikalizmin öğelerine yakındı. Gerçekte, Korsch ve
diğerleri İspanya’daki anarşist devrimle ilgili olumlu şeyler
yazdılar. Marx’tan Lenin’e bir süreklilik vardır, ama aynı zamanda
Lenin ve Bolşevizm’i sertçe eleştiren Marksistler de vardır. Teodor
Shanin’in, Marx’ın son zamanlarında köylü devrimine yönelik tavrına
ilişkin geçen senelerdeki çalışması yine bununla ilgili. Bir Marx
uzmanı olmaktan uzağım ve bu sorunun bir yanıtı varsa bile, bu
geleneklerden hangisinin ‘gerçek Marx’ı yansıttığı konusunda ciddi
bir yargıda bulunma riskini göze alamam.
RBR: En son sizin (geçen sene ABD’de Discussion Bulletin tarafından
tekrar basılan) Notes On Anarchism (Anarşizm Üzerine Notlar)
çalışmanızdan bir tane elimize geçti. Burada genç Marx’ın
görüşlerinden, özellikle de kapitalizm içinde yabancılaşmadan
bahsediyorsunuz. Genel olarak Marx’ın yaşamı ve çalışmaları
konusunda şu ayrıma katılır mısınız - gençken daha özgürlükçü bir
sosyalist, ancak sonraki yıllarda, katı bir otoriter?
CHOMSKY: Genç Marx içinde yaşadığı ortamdan çok şey almıştır ve
klasik liberalizmle, Aydınlanma’nın bazı yönlerini ve Fransız ve
Alman Romantizmi’nin çeşitli görüşlerini canlandıran düşünce
tarzıyla birçok benzerlikler bulunabilir. Yine otoriter bir yargıyla
iddiada bulunacak kadar Marx uzmanı değilim. Neye mal olursa olsun
izlenimim o ki, genç Marx daha çok geç Aydınlama’nın bir örneğiydi
ve sonraki Marx, sosyalist alternatifler konusunda söyleyecek az
şeyi olan, kapitalizmin eleştirel bir analizcisi ve çok otoriter bir
eylemciydi. Ancak bunlar izlenimlerimdir.
RBR: Anladığım kadarıyla, düşüncelerinizin temeli insan doğası
kavramından besleniyor. Geçmişte insan doğası, sanırım, geriletici
hatta sınırlayıcı bir şey olarak görülüyordu. Örneğin, insan
doğasının değişmediği görüşü çoğunlukla, olguların neden temelden
anarşizm yönünde değişmediği konusunda bir argüman olarak kullanıldı.
Siz farklı bir görüşe sahipsiniz. Neden?
CHOMSKY: Hepimizin bakış açısının temelinin bir kısmı insan doğası
kavramından oluşur, ancak bunun bilincinde olmaktan uzak veya bunu
ifade etmekten yoksun olunabilir. En azından, kendilerini canavarlar
değil iyiliğin temsilcisi olarak gören insanlar için bu doğrudur.
Canavarlar bir yana, reform veya devrim, ya da durağanlık veya eski
devirlere dönme, ya da basitçe herkesin kendi tarlasını sürmesi
yanlısı bir kişi bile bunun ‘insanlar için iyi’ olduğu temelinden
güç alır. Ancak bu yargı,
mantıklı bir insanın yalnızca iyice değerlendirdikten sonra
olabildiğince açıklıkla ortaya koyabileceği bir çeşit insan doğası
kavramına dayanır. Bu anlamda herhangi bir insandan farklı değilim.
İnsan doğasının ‘geriletici’ bir şey olarak görüldüğü konusunda
haklısınız, ancak bu derin bir karışıklığın sonucu olmalı. Torunum
bir kaya, bir semender, bir tavuk, bir maymundan farksız mı? Bu
saçmalığı saçma bularak bir yana bırakan birisi, farklı bir insan
doğası olduğunu kabul eder. Bunun ne olduğuna ilişkin büyük bir
bilimsel ilgi ve insani önemiyle birlikte oldukça önemli ve
büyüleyici bir soruyla baş başa kalıyoruz. Bazı yönlerini iyi
biliyoruz, ancak insanın önemine ilişkin başlıcalarını değil.
Bunların ötesinde, umutlarımız ve dileklerimiz, sezgilerimiz ve
tahminlerimizle baş başa kalıyoruz.
Bir insan embriyosunun kanatlar çıkaramadığı veya görünürdeki
sisteminin bir böceğinki gibi görev yapamadığı veya güvercinlerin ev
yapma içgüdülerinden yoksun olduğundan, sınırlı olduğu gerçeğinin
geriletici hiçbir tarafı yoktur. Organizmanın gelişimini sınırlayan
bazı etkenler aynı zamanda zengin ve olağanüstü yeteneklerdeki
çeşitli türlerle temel yönlerden benzerlik taşıyan, zengin, karmaşık
ve yüksek düzeyde gelişmiş bir yapıya ulaşılmasına da olanak
sağlarlar. Böylesi belirleyici karmaşık yapılardan yoksun bir
organizma, kuşkusuz baştan gelişme evrelerini sınırlar, amip benzeri
bir tür yaratık olabilir, (bir şekilde yaşamını sürdürebilse bile)
acınacak bir şey olur. Gelişme alanı ve sınırları mantıksal açıdan
birbirlerine bağlıdır.
Hakkında çok şey bilinen az sayıdaki ayırt edici insan
yeteneklerinden birisi olan dili ele alalım. Olası tüm insan
dillerinin çok benzer olduğuna inanmak için çok güçlü nedenlerimiz
var; insanları inceleyen Marslı bir bilim adamı dünyada ufak
değişikliklerle yalnızca tek bir dil olduğuna karar verebilir. Bunun
nedeni, insan doğasının dilin doğuşunun altında yatan özel yönünün
çok sınırlandırıcı seçeneklere izin vermesidir. Bu kısıtlayıcı mı?
Elbette. Bu özgürleştirici mi? Yine elbette. Düşüncenin zengin ve
karmaşık bir şekilde ifade edilmesi sisteminin çok eksik, dağınık ve
farklı deneyimler temelinde benzer yollarla gelişmesini sağlayan da
bu sınırlamalardır.
Peki ya biyolojik açıdan belirlenmiş insan farklılıkları konusu?
Bunların varlığı kuşkusuz doğru ve korku ya da pişmanlık değil,
mutluluk kaynağıdır. Benzerlerinin arasında bir yaşam çekilecek gibi
değildir ve aklı başında bir insan yalnızca kendisinde olmayan
yeteneklere sahip olan bir başkasını gördüğünde sevinir. Bunu
anlamak kolay olmalı. Düşünceme göre, bu konulardaki genel inanış
aslında tuhaftır.
İnsan doğası, nasıl bir şeyse, anarşist yaşam biçimlerine izin verir
mi ya da bunlara bir engel midir? Öyle ya da böyle, bunları
yanıtlayacak yeterlilikte bilmiyoruz. Bunlar boş konuşmaların değil
deneyim ve keşiflerin konusudur.
Gelecek
RBR: Sona yaklaşırken, size kısaca solun gündeminde olan bazı
konularla ilgili şeyler sormak istiyorum. ABD’de durum aynı mı
bilmiyorum, ancak burada Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra
solda belli bir moral bozukluğu ortaya çıktı. Bu, insanların
Sovyetler Birliği’nde var olan şeyin o kadar da samimi destekçileri
olmasından çok Sovyetler Birliği’nin ölümüyle birlikte sosyalizm
düşüncesinin de geride kaldığına ilişkin genel bir duyguydu. Bu
çeşit bir moral bozukluğuyla karşılaştınız mı? Buna yönelik tepkiniz
nedir?
CHOMSKY: Benim Sovyet tiranlığının sonuna tepkim Hitler ve
Mussolini’nin yenilgisine tepkimin benzeridir. Her koşulda bu insan
ruhu adına bir zaferdir. Sosyalizmin büyük bir düşmanı çöktüğünden,
özellikle sosyalistlerce iyi karşılanmalıdır. Tiranlığın çöküşüyle
birlikte - kendilerini anti-Stalinist ve anti-Leninist olarak
düşünenler de dahil olmak üzere - insanların morallerinin
bozulduğunu görmek sizin gibi benim de ilgimi çekti. Bunun açığa
çıkardığı şey şu ki, bu insanlar Leninizm’e düşündüklerinden daha
derinden bağlanmışlardı. Ancak, aynı ölçüde demokratik ve sosyalist
olan (ikisi birden olma iddiasında bulunduğunu ve ilk iddia Batı’da
alaya alınırken, ikincisinin - Batılı aydınların iktidara
hizmetlerinin örneklerinden birisi şeklinde - sosyalizme karşı bir
silah olarak gönülden kabul edildiğini anımsayalım) bu vahşi ve
zorba sistemin yok olması konusunda düşünülmesi gereken başka
nedenler vardır. Nedenlerden birisi Soğuk Savaş’ın doğasına
ilişkindir. Düşünceme göre Soğuk Savaş önemli ölçüde, Avrupa’nın
dünyanın büyük bölümünü işgali için kullanılan halihazırdaki daha
nazik terimi kullanırsak, ‘Kuzey-Güney anlaşmazlığı’nın özel bir
durumuydu. Doğu Avrupa orijinal ‘üçüncü dünya’ olmuştu ve bu durumda
ölçek farklılıkları anlaşmazlığa kendine özgü bir yaşam vermiş olsa
da, 1917’den beri Soğuk Savaş’ın üçüncü dünyanın diğer kesimlerinin
bağımsız bir rota izleme çabalarıyla benzer bir tarafı yoktu. Bu
nedenle, mantıklı olan tek şey bölgenin önceki durumdaki statüsüne
geri dönmesini beklemekti: Çek Cumhuriyeti ya da Batı Polonya gibi
Batı’nın parçalarının Batı’ya katılması beklenirken, diğerleri
geleneksel hizmet rollerine dönüyorlardı ve (genel olarak onu diğer
alternatiflere tercih eden Batılı devlet kapitalizmi gücünün
onayıyla) eski Nomenklatura (1) da standart üçüncü dünya elitine
dönüşüyodu. Bu hoş
bir manzara değildi ve çok büyük acılara yol açtı.
Üzerinde durulması gereken başka bir konu da, caydırıcılık ve
bağlantısızlık sorunuyla ilgilidir. Sovyet imparatorluğu her ne
kadar grotesk olsa da, varlığı bağlantısızlar için belli bir hareket
alanı sunuyordu ve tamamen sinik nedenlerle Batılı saldırıların
kurbanlarına bazen yardım sağlıyordu. Bu seçenekler kayboldu ve
Güney bu sonuçlar yüzünden ıstırap çekiyor.
Üçüncü bir neden ticari basının lüks yaşam biçimiyle şımartılmış
Batılı işçiler dediği şeyle ilgilidir. Doğu Avrupa’nın çoğunun ağıla
dönmesiyle birlikte, mülk sahipleri ve yöneticilerin çalışan
sınıflar ve evde oturan yoksullara karşı yeni, güçlü silahları var.
GM ve VW (2) üretimi yalnızca Meksika ve Brezilya’ya değil,
maliyetin bir parçası olacak vasıflı ve eğitimli işçiler
bulabilecekleri Polonya ve Macaristan’a da transfer edebilir (ya da
en azından çoğunlukla aynı şey demek olduğundan bununla tehdit
edebilir). Yol gösterici değerler yarattıkları için beklenileceği
biçimde bundan zevk alıyorlar. Kimin alkışladığına ve kimin
bitişinden sonra mutsuz olduğuna bakarak Soğuk Savaş’ın (ya da
herhangi bir başka anlaşmazlığın) neyle ilgili olduğu konusunda çok
şey öğrenebiliriz. Bu açıdan Soğuk Savaş’ın galipleri, şimdi en
vahşice rüyalarının ötesinde zengin olan, Batılı seçkinleri ve eski
Nomenklatura’yı, mağlupları ise Doğu’daki nüfusun önemli bir
kısmıyla beraber Batılı çalışanları ve yoksulları, buna ek olarak da
bağımsız bir yolu tercih etmiş olan Güney’deki halk kesimlerini
kapsar.
Böylesi düşünceleri algılayabildikleri zaman bile, ki bu nadir
görülen bir şeydir, bu düşünceler Batılı aydınlar arasında histeriye
yakın bir duygu doğuruyor. Bunu açıklamak kolay. Aynı zamanda
anlaşılabilir bir şey. Bu gözlemler gerçekten de geçerli; ve güç ile
imtiyazları altüst edici bir niteliğe sahip, histeri de bu yüzden.
Genel olarak, dürüst bir kişinin Soğuk Savaş’ın sonuna tepkisi,
yalnızca vahşi tiranlığın çöküşüne yönelik bir memnuniyet olmaktan
daha karmaşık olacaktır ve düşünceme göre, yaygın olan tepkiler
aşırı ikiyüzlülükle doludur.
Kapitalizm
RBR: Birçok açıdan sol bugün kendisini yeniden geçen yüzyıldaki
başlangıç noktasında buluyor. Bunların ötesinde şimdi, yükselmekte
olan yeni bir kapitalizm biçimiyle karşılaşıyor. Bugün kapitalizmin,
servetin artan haksızca bölüşümüne rağmen, olası tek geçerli
ekonomik örgütlenme olduğu konusunda tarihin herhangi bir zamanında
olduğundan daha büyük bir ‘konsensüs’ var görünüyor. Bu arka plan
karşısında solun nasıl ilerleyeceğinden emin olmadığı iddia
edilebilir. Şu anki döneme nasıl bakıyorsunuz? Bu bir ‘köklere dönüş’
sorusu mu? Şimdiki çaba sosyalizm içindeki özgürlükçü geleneği
ortaya çıkarma ve demokratik düşüncelere önem verme yönünde mi
olmalı?
CHOMSKY: Bence bu büyük ölçüde propagandadır. ‘Kapitalizm’ denilen
şey temel olarak ulusal ekonomi ve uluslararası topluma müdahale
eden güçlü devletlerle yakın işbirliği içinde çalışan, ekonomi,
politik sistemler ve sosyal ve kültürel yaşam üzerinde geniş kontrol
uygulayan, büyük ölçüde sorumsuz dev özel tiranlıklardan kurulu bir
şirketler merkantalizmi sistemidir. Bu durum bütün yanılsamalara
rağmen Birleşik Devletler açısından çarpıcı biçimde doğrudur. Zengin
ve ayrıcalıklılar, her ne kadar toplumun geneli için iyi olduğunu
düşünseler de, artık piyasa disipliniyle geçmişteki
kadar yüz yüze gelmek istemiyorlar. Yalnızca birkaç örnek aktarmak
gerekirse, serbest piyasa retoriğiyle dalga geçen Reagan yönetimi,
ticari topluma bunun aynı zamanda savaş-sonrası ABD tarihindeki en -
aslında diğer hepsinin birleşiminden daha fazla - korumacı yaklaşım
olduğunu söyleyerek övünüyordu. Şimdiki haçlı seferine önderlik eden
Newt Gingrich, federal yönetimden sonra ülkedeki diğer bütün banliyö
bölgelerinden daha fazla federal yardım alan bir zengin kasabasını
temsil ediyor. Aç çocuklar için okullarda akşam yemeği verilmesine
son verilmesini söyleyen bu ‘muhafazakarlar’ aynı zamanda bütçede
Pentagon’a ayrılan payın arttırılmasını savunuyorlar. Pentagon şu
anki şekliyle 1940’ların sonunda tesis edildi çünkü - ticari basının
yeterince nazikçe belirttiği gibi - yüksek teknolojili sanayi saf,
rekabetçi, teşvikler içermeyen, bir ‘serbest girişim’ ekonomisinde
yaşayamaz ve devletin onun kurtarıcısı olması gerekir. Kurtarıcı
olmasaydı, Gingrichli seçmenler (eğer şanslıysalar) zavallı çalışan
insanlar olabilirlerdi. Bilgisayarlar, elektronik eşyalar, genel
olarak havacılık endüstrisi, metalurji, otomasyon, vb. vb. listedeki
diğerleri olmayabilirdi. Hiçbir anarşist bu geleneksel
sahtekarlıklara kanmaz.
Özgürlükçü sosyalist düşünceler, her zamankinden daha fazla geçerli
ve toplum onlara oldukça açık. Muazzam bir toplu propaganda
furyasına rağmen, eğitimli çevrelerin dışında, insanlar geleneksel
davranış biçimlerini hala oldukça yoğun biçimde sürdürüyorlar.
Örneğin, ABD’de nüfusun %80’den fazlası, ekonomik sistemi doğuştan
adaletsiz ve politik sistemi, insanlara değil özel çıkarlara hizmet
eden bir sahtekarlık olarak kabul ediyor. Karşı konulmaz çoğunluklar
(aynı şey İngiltere için de geçerli) çalışan insanların kamusal
işlerde sesi çok az çıktığından, devletin aslında insanlara yardım
etme sorumluluğunu alması gerektiğini, eğitim ve sağlık
harcamalarının bütçe ve vergi kesintilerinden önce gelmesini,
Cumhuriyetçilerin Kongre’ye sunduğu son önerilerin zenginlere fayda
sağlayıp toplum geneline zarar verdiğini vb. sayısız şeyi
düşünüyorlar. Aydınlar farklı bir hikaye anlatabilirler, ama
gerçekleri ortaya çıkarmak o kadar da zor değil.
RBR: Anarşist düşünceler Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte
bir noktaya kadar aklanmış oldu - Bakunin’in tahminlerinin doğru
olduğu kanıtlandı. Anarşistlerin bu gelişmelerden ve Bakunin’in
öngörülü analizinden cesaret almaları gerektiğini düşünüyor musunuz?
Anarşistler önümüzdeki döneme düşüncelerine ve tarihlerine daha
fazla güven duyarak bakabilirler mi?
CHOMSKY: Sanırım - en azından umarım - yukarıdaki yanıt tamdır.
Sanırım mevcut döneme ilişkin uğursuz kehanetler ve umut vadeden
gelişmeler var. Sonucun hangisi olacağı bizim fırsatları nasıl
değerlendireceğimize bağlı.
Dipnotlar:
1) Sosyalist ülkelerde komünist partilerin üretim ve bölüşüm
ilişkilerini kontrol eden ve seçkin bir sınıf oluşturan bürokrasisi.
2) General Motors ve Volkswagen
|