Adaletsizliği Normalleştirmek

Arthur Neslen

05 Aralık 2007

Çeviren: Mustafa Korkmaz

Yazının orijinali için tıklayınız.

Condoleezza Rice’ın Riyad Zirvesi arifesinde Arap devletlerine İsrail’e “el uzatma” ve onu kabul ettiklerini gösterme çağrısında bulunduğu haberi üzerine diplomatik evrak çantalarının bir yana bırakılması daha da zor hale geldi. Savaş yorgunu İsrailliler arasında diğer uluslar gibi bir ulus olma arzusu çok güçlü. Filistinliler için ise sorun, İsrail’le ilişkilerin normalleştirilmesinin, aynı zamanda devam eden işgalin, buna yol açan koşulların ve İsrail içinde doğan ırkçılığın normalleştirilmesi anlamına geliyor olması. Ve bu daha müzakereler başlamadan önceki durum.

Öte yandan seküler Siyonistler için Yahudi futbol holiganları ve çevik kuvvetleriyle sıradan bir ulus olma isteğinin derin kökleri var. Siyonizm’in kurucu babası Theodore Herzl kendi devletine sahip olmanın Yahudi olmayan toplumlar tarafından kabul edilmenin garantisi olacağına inanıyordu. Haklı olabilirdi fakat bunun bir bedeli vardı. Manda yönetimi altındaki Filistin’de Yahudiler nüfusun yüzde 30’undan biraz fazlasını oluşturuyordu ve toprakların sadece 6% lık bir bölümüne sahiptiler. Kendi devletine sahip olma çabası bir başka halkın zalimce yerinden edilmesini gerektiriyordu.

Seküler önderler (Ashkenazi halutzim) arasındaki naif havayı teşvik eden şey, bu gerçekliğin sertliği olabilirdi. Herzl, “Eski-Yeni Ülke” (Altneuland) isimli ütopik romanında Raşit Bey adındaki mağrur Osmanlı Müslümanı karakterin Siyonist girişimi kucakladığı ve Yahudi arkadaşlarıyla gezi turlarına katıldığı bir müstakbel devlet tahayyül etmiştir.

Jezreel Vadisine yaptığı ziyaretlerden birinde Herzl, Bey’in gelişen Arap köylerini işaret ederek buraların Yahudilerin gelişinden önce yoksul düşmüş küçük köyler olduğunu hayretle ifade ettiğini vurgular. “Sizden hiçbir şey almayan ve bunun aksine size bir şeyler veren birine Hırsız der misiniz?” diye sorar Bey. “ Yahudiler bizi zenginleştirdi.”

Herzl’in vizyonu artık geçerliliğini yitirdi. Fakat Siyonizm’in “güzel çiçeklere bakın” olarak nitelenebilecek argüman geleneği devam etmekte. Geçtiğimiz yıl Lübnan Savaşı’nın öncesinde, İsrail Dışişleri Bakanı Tzippi Livni dünyada “daha davetkâr” bir İsrail imajı yaymak için bir halkla ilişkiler kampanyası başlattı. Şubat ayında, İsrail yanlısı bir internet sitesinin, haberlerimin hep olumsuz hikâyeler anlatarak İsrail’i işaret ettiği suçlamasıyla 700 okurunu beni çalıştığım Britanya basın grubuna şikâyet etmeye teşvik etmesiyle ben de bu lobi faaliyetinin muhatabı oldum. Şikâyetçiler kibar bir şekilde geri cevrildi.

Livni’nin kampanyasinın meyveleri geçtiğimiz hafta İsrail-İngiltere futbol maçının basında normal bir şekilde ele alınışı ve İsrail’in ABD konsolosluğunun, Maxim dergisini İsrail’in baş döndüren güzellikteki mankenleriyle ilgili bir haber vesilesiyle İsrail turizmini desteklemeye başarılı bir şekilde ikna etmesinde de görülebilir. Söylentilere göre Maxim su anda en iyi fotoğrafçılarından oluşan bir ekibi Tel Aviv ve Yafa sahillerine göndermekte.

Hazır oradayken Yafa’nın Arapların çoğunlukta olduğu son bölge olan Ajami’de yıkım için seçilen 497 meskûn emlakin son günlerini de kaydedebilirler. Arap-Yahudi örgütü Sadaka-Reut (Arkadaşlık) çalışanlarından Fady Shbita’ya göre bu yıkımdan 2000 civarında insan etkilenebilir. Shbita ”eğer başarılı olursa Yafa’nın tüm yapısını değiştireceği için bununla ilgili ciddi bir mücadele olacaktir” dedi. “Ben bunu etnik temizlik, nakil ve centrifikasyon[1] bileşimi bir hareket olarak nitelendiriyorum” diye de ekledi.

Ajami’de yaşayan Filistin asıllı İsraillilere Tel Aviv’de yeni evler tahsis edilmeyecek. Kiraları karşılayabilseler dahi bu şehrin pek çok bölgesinde Arapların yaşayabilmesi mümkün değil. On yıllar boyunca Ajami’de teknik olarak “yasadışı” bir şekilde yaşadıkları için tazminat da almayacaklar. 1948’den önce Yafa’da 70.000’in üzerinde Filistinli yaşıyordu. Naqba[2] sırasında çoğunluk kaçmak zorunda kaldı ve geri dönmelerine izin verilmedi. 1950 tarihli Göç Edenlerin Mülkleri Yasası (Absentee Property Act) dâhilinde terk edilmiş evlere yeni İsrail devleti el koydu ve bu evleri Yahudilere kiraladı. Kalan az sayıda Arap ise Ajami’deki bir duvarın arkasında toplandı.

Ama zaman değişti. Duvar yıkıldı ve 1970’li yıllarda Tel Aviv Belediye Başkanı Shlomo Lahat sahile nazır emlak fiyatlarının artmasıyla Yafa’yı Yahudileştirme politikasını açıkladı. Ajami’de inşaat izinleri donduruldu ve devam eden yıkımlar burada yaşayanları Lyd ve Ramle’nin kenar mahallelerine sürükledi. Yafa’da kalan 15,000–20,000 Filistinlinin çoğu evlerine izinsiz olarak ek inşaat yapmaya zorlandı. Bu uygulama şu anda eski Yafa’nın içini boşaltan türde yeni bir dalga ruhsuz centrifikasyon ve nâkilin bahanesi olarak kullanılmaktadır.

Ev yıkımları ile boşaltılan arazinin büyük bir bölümü, kendi internet sitesinin ifadesiyle, “bir duvarla çevrili ve 24 saat korunan şehir içinde bir sanal şehir” olan Andromeda Tepesi’nin kapılı cemaati gibi lüks yapılanmalar için mütemadiyen satılmaktadır. Bölgenin yerlileri Andromeda Tepesinin, zengin Yahudiler Yafa’da günbatımının büyüsünün keyfini Arapları görmeden çıkarabilsin diye, eskiden Yunan Ortodoks Patrikhanesi’nin sahip olduğu araziye inşa edilmesinden şikayetçiler.

Yafa’da gün batımı gerçekten görülmeye değer olabilir fakat İsrail halkla ilişkiler aygıtının fotoğrafçıların bu manzarayı yolun birkaç metre aşağısına inerek Ajami’den yakalamasını teşvik etmesi ihtimal dâhilinde değil. Dünyanın bu bölgesi için normalleşme çiçeklerinin altında yıkılmış evlerin molozlarının olduğunu iddia etmek mümkün.



[1] Türkçe tam karşılığı konusunda tartışmalar devam etse de soylulaştırma, nezihleştirme, seçkinleştirme gibi karşılıklar kullanılmaktadır.
[2] Arapça felaket anlamına gelen kelime Filistinliler tarafından İsrail’in 1948’deki kuruluşu için kullanılıyor.