Anarşizm Üzerine Notlar
Noam Chomsky
21 Mayıs 1970
Bu makale, Daniel Guérin'in Anarchism: From Theory to
Practice (Anarşizm: Teoriden Pratiğe) adlı kitabına yazılmış
sunuş metninin gözden geçirilmiş versiyonudur. Bundan biraz farklı
bir versiyonu, 21 Mayıs 1970'de New York Review of Books'ta
yayınlanmıştır.
Anarşizme sempati duyan bir Fransız yazar, 1890'da, "Anarşizm
hayli güçlü bir koruyucu zırha sahip; tıpkı bir kitabın sayfaları
gibi, kendi can duşmanlarından daha da yıkıcı olanların eylemleri de
dahil olmak üzere, her şeye karşın varlığını sürdürüyor" diye
yazıyordu. Bugüne değin, "anarşist" olarak nitelendirilen pek çok
düşünce ve eylem tarzı var oldu. Tüm bu birbiriyle çatışkılı
eğilimleri genel bir teori ya da ideoloji altında bir araya
getirmeye girişmek umutsuz bir çaba olur. Daniel Guérin'in Anarşizm
adlı kitabında yaptığı gibi liberter düşüncenin tarihinden canlı,
zaman içinde evrilen bir gelenek çıkarsak bile, o geleneğin
doktrinlerini toplumun ve toplumsal değişimin özgül ve belirli bir
teorisi olarak formüle etmek hiç de kolay olmaz. Guérin'in kıtabıyla
paralellik gosteren bir biçimde anarşist düşüncenin
anarko-sendikalizme doğru olan gelişiminin sistematik bir
kavranışını sunan anarşist tarihçi Rudolph Rocker, meseleyi yerinde
ifadelerle ortaya koyuyor: Anarşizm kalıcı biçimde belirlenmiş,
kendi içine kapalı bir toplumsal sistemi değil, insanlığın tarihsel
gelişimi içinde, dinsel ve idari kurumlarin entelektüel
koruyuculuğunun yaptığının aksine, bireyin ve yaşamın toplumsal
güçlerinin engellenmemiş, özgür gelişimini arzulayan belirli bir
gelişim doğrultusunu [trend] ifade eder. Özgürlüğün kendisi bile
mutlak değil, geniş kesimleri birden çok yoldan etkileyen göreli bir
kavramdır. Anarşist açısından, özgürlük soyut, felsefi bir kavramı
değil, fakat, her bireyin doğanın kendisine bahşetmiş olduğu güç ve
yeteneklerini tam olarak geliştirmesi ve bunlara toplumsal bir ifade
kazandırması anlamında somut, yaşamsal bir olanağı ifade eder.
İnsanın bu doğal gelişimi dinsel ya da siyasal koruyuculuktan daha
az etkilendiği oranda, insanın kişiliği daha etkin ve uyumlu hale
gelecek, içinde yasadığı toplumun entelektüel kültürü açısından daha
gerçek bir ölçüt durumuna gelecektir.
Özgül ve ayrıntılı bir toplumsal teoriyi açık biçimde sunmayan "insanlığın
tarihsel gelişimi içindeki belli bir gelişim doğrultusu"nu
incelemenin ne kadar anlamlı olduğu sorulabilir. Gerçekten, pek çok
yorumcu, anarşizmi, ütopik, biçimsiz, ilkel, ya da karmaşik bir
toplumun gerçekleriyle uyuşmaz bularak bir kenara iter. Oysa, soruna
farklı bir argümanla yaklaşmak ve şunu ileri sürmek de mümkün:
Tarihin her aşamasında, otorite ve baskının guvenlikten, veya yaşamı
idame ettirebilmekten, ya da ekonomik gelişimden kaynaklanan
gereksinimler dolayısıyla belki bir donem meşruluk kazanmış, fakat
bugün maddi ve kültürel yetersizliği azaltmak yerine bunu artırır
hale gelmiş biçimlerini yıkıp ortadan kaldırmak zorundayız. Eğer bu
doğruysa, bugüne ve geleceğe ilişkin sabit bir toplumsal değişim
doktrini, hatta, toplumsal değisimin mutlaka kendisine yonelmek
zorunda olduğu özgül ve sabit bir toplumsal amaçlar kavramı
olmayacaktır. Gerçekten, insanın doğasına ya da yaşayabilirliğe
sahip toplumsal biçimlere ilişkin kavrayışımız öylesine sinirli ve
eksik ki, nasıl "insan doğası" ya da "üretimsel verimliliğin
gerekleri" veya "modern yaşamın karmaşıklığı" yüzünden baskının ve
otokratik yonetimin şu ya da bu formuna gereksinim duyulduğu savını
işittiğimizde buna kuşkuyla yaklaşıyorsak, geniş kapsamlı her
doktrine de aynı kuşkuyla yaklaşmalıyız.
Her şeye karşın, belli bir zaman kesiti için ve kavrayışımız bize
izin verdiği ölçüde, insanlığın tarihsel gelişimi içindeki bu
belirli gelişim doğrultusuna ilişkin özgül bir kavrayış geliştirmek
ve içinde bulunulan anın gorevlerini değerlendirmek için ortada
yeterince neden var. Rocker'a göre, "bugün üstesinden gelinmesi
gereken sorun, insanlığı ekonomik sömürü, siyasal ve toplumsal
kölelik belalarından kurtarma sorunudur" ve bunun yöntemi, devlet
iktidarının ele geçirilmesi ve kullanılması, ya da insanı
aptallaştıran parlamentarizm değil, fakat "insanlarn ekonomik
yaşamını temelden ve Sosyalizm ruhuyla yeniden inşa etmektir".
Fakat, bu görevi yerine getirebilecek olanlar yalnızca
üreticilerdir; çünkü, bunlar, kendisinden yeni bir yarının doğup
gelişebileceği toplumda yegane değer yaratıcı oğedirler. Bunların
görevi, emeği ekonomik sömürünün kendisine vurduğu zincirlerden
kurtarmak, toplumu tüm siyasal iktidar kurumlarından ve iktidar
uygulamalarından ozgürleştirmek, özgür erkek ve kadın gruplarının
dayanışmacı emek ve toplumsal olguların topluluğun çıkarına planlı
yonetimi temeline dayanan bir ittifakına giden yola kapı aralamaktir.
Kentte ve kırda emekçi yığınları bu büyük amaca hazırlamak ve ve
onları militan bir guç olarak birbirlerine kenetlemek modern
Anarko-sendikalizmin hedefidir ve tüm enerjisini bu amaç için harcar.
[s. 108]
Rocker, bir sosyalist olarak şunu varsayar: "Işçilerin ciddi ve
nihai tam kurtuluşu, ancak bir koşula bağlı olarak gerçekleşebilir:
sermayenin mülksüzleştirilmesi, yani hammade ve toprak da dahil
olmak üzere tüm üretim araçlarının işçilerin kendi organlarının
eline geçmesi." Ve, bir anarko-sendikalist olarak, işçi örgütlerinin
devrim öncesi dönemde "yalnızca geleceğin fikirlerini değil, ayrıca
o geleceğin koşullarını da" yarattıklarını, bunların geleceğin
toplumsal yapısını kendilerinde cisimleştirdiklerini ileri sürüyor -ve
mülksüzleştirenleri mülksüzleştirecek ve devlet aygıtını parçalayıp
yıkacak bir toplumsal devrimi umutla bekliyor. "Devletsel yönetimin
yerine koyacağımız şey endüstriyel örgütlenmedir" diyen Rocker,
şunları söylüyor: Anarko-sendikalistler, sosyalist ekonomik düzenin
kararnamelerle ve hükümet yasalarıyla değil, ancak üretimin her
branşında işçilerin dayanışmayi temel alan maddi ve zihinsel
işbirliği ile; yani, ureticilerin -ayrı grupların, fabrikaların ve
endüstri kollarının genel ekonomik organizmanın bağımsız parçaları
oldukları ve ürünlerin üretimini ve bölüşümünü karşılıklı özgür
anlaşmalar temelinde sistematik olarak sürdürdükleri koşullarda- tüm
fabrikalarda yonetimi kendi ellerine almalarıyla yaratılabileceğine
inanırlar. [s. 94]
Rocker, bu tür düşüncelerin İspanyol Devrimi sırasında çarpıcı bir
biçimde yaşama geçirildiği günlerde yazıyordu. Devrimin patlak
vermesinden hemen önce, anarko-sendikalist ekonomist Diego Abad de
Santillan şunları yazmıştı: . . . toplumsal dönüşüm sorunuyla karşı
karşıya bulunan Devrim, devleti bir araç olarak göremez; Devrim,
üreticilerin örgütlerine dayanmalıdır.
Biz bu yaklaşıma bağlı kaldık ve yeni bir düzenin kurulabilmesi
için örgütlü emekten daha üstün bir iktidarın varlığının gerektiği
hipotezine gereksinim duymadık. Bize, özel mülkiyetin ortadan
kaldırıldığı, asalaklığın ve özel ayrıcalıkların kendisine yer
bulamadığı bir ekonomik yapılanmada devletin ne tür bir işleve sahip
olabileceğini gosterecek birisi olursa, ona bu yüzden teşekkür
ederiz. Devletin bastırılması, ağır ilerleyen bir iş olamaz; Devrim,
Devleti ortadan kaldırmalıdır. Ya Devrim toplumsal zenginliği
üreticilere verir -ki bu durumda üreticiler kendilerini kolektif
bölüşüm temelinde örgütlerler ve Devlete yapacak bir iş düşmez; ya
da, Devrim toplumsal zenginliği üreticilere vermez -ki bu durumda
Devrim koca bir yalandır ve Devlet varlığını sürdürmektedir.
Bizim federal ekonomi konseyimiz siyasal bir güç değil, ekonomik
ve idari açıdan duzenleyici bir güçtür. Kendi yönelimini aşağıdan
alır, bölgesel ve ulusal meclislerde alınan kararlara uygun biçimde
faaliyet yürütür. Bir irtibat organından başka hiçbir şey değildir.
Engels, 1883 yılında kaleme aldığı bir mektupta, bu yaklaşımla
hemfikir olmadığını şu şekilde ifade ediyordu: Anarşistler, meseleyi
tersyüz ediyorlar. Proleter devrimin ise devletin siyasal
örgütlenmesini yıkmakla başlaması gerektiğini ileri sürüyorlar. . .
Oysa, böyle bir anda devleti yıkmak, muzaffer proleteryanın henüz
ele geçirmiş olduğu kendi iktidarını uygulayabileceği, kapitalist
duşmanlarını bastırabileceği, toplumun ekonomik devrimini
sürdürebileceği yegane aracın yıkılması anlamına gelir ve bu aracın
yokluğunda bütün zafer yeni bir yenilgiyle, işçilerin Paris Komünü
sonrası olduğu gibi kitlesel biçimde boğazlanmasıyla son bulacaktır.
Buna karşılık, anarşistler -özellikle meseleyi en çarpıcı
ifadelerle dile getiren Bakunin, "içinde bulunduğumuz yüzyılın
yaratmış olduğu en iğrenç ve en korkunç yalan" anlamına gelecek "kızıl
bürokrasi" tehlikesine karşı uyarılarda bulunuyorlardi.
Anarko-sendikalist Fernand Pelloutier şunu soruyordu: "Kendisine
itaat etmek zorunda olduğumuz geçiş devleti zorunlu ve kaçınılmaz
olarak bir kolektif hapishane durumuna gelmek zorunda değil midir?
Devletin, tüm siyasal kurumların ortadan kalktığı, yalnızca üretim
ve tüketim gereksinimleriyle sınırlı özgür bir toplumsal
örgütlenmenin bir unsuru olamayacağı doğru değil midir?"
Bu soruların yanıtlarını biliyormuşum gibi davranmak istemiyorum.
Fakat, bu sorulara olumlu bir yanıt verilmediği sürece, solun
hümanist ideallerini gerçekleştirecek gerçek bir demokratik devrim
şansının pek büyük olmayacağı çok açık görünüyor. Martin Buber,
sorunu net bir biçimde ortaya koyuyor: "Kuru bir odun parçasına
dönuşmüş küçük bir ağaçtan yeşil yapraklar açmasını beklemek, onun
doğasına aykırı bir şey olur" Bakunin, devlet iktidarının fethi ya
da yıkımı sorununu, kendisini Marx'tan ayrı düşüren temel mesele
olarak görüyordu. Bu sorun, bu yüzyıl boyunca, şu ya da bu biçim
altında, "liberter" sosyalistlerle "otoriter" sosyalistleri
birbirinden ayırır şekilde tekrar tekrar su yüzüne çıktı.
Bakunin'in kızıl bürokrasi konusundaki uyarılarına ve bunun
Stalin diktatörlüğü altında cisimleşmesine karşın, bir yüzyıl
öncesinin tartışmalarını yorumlarken, günümüzün toplumsal
hareketlerinin savlarını kendi tarihsel kökenleri temelinde
açıklamaya girişmek büyük bir hata olur. Özellikle, Bolşevizmi 'pratik
icindeki Marksizm' olarak görmek bir yanılgıdır. Bolşevizmin Rus
Devrimi'nin içinde gerçekleştiği tarihsel koşullari dikkate alan sol
eleştirisi, sorunun özüne bundan çok daha yakın görünüyor.
Bolşeviklere karşı olan solcu işçi hareketi, Leninistlere,
Rusya'daki altüst oluşlardan proleteryanın amaçlarına tamamen uygun
biçimde yararlanma konusunda yeterince ileri gitmedikleri için karşı
çıktı. Leninistler, kendi koşullarının esiri durumuna geldiler ve
uluslararası radikal hareketi Rusya'nın kendi özgül gereksinimlerini
karşılamak icin kullandılar ve Rusya'nın gereksinimleri çok geçmeden
Bolşevik Parti-Devletinin gereksinimleriyle aynı anlama gelmeye
başladı. Rus Devrimi'nin 'burjuva' görünümleri şimdi Bolşevizmin
kendi içinde gözlenmeye başladı: Leninizm, artık kendisinden sadece
taktik meselelerde ayrıldığı uluslararasi sosyal demokrasinin bir
parçası durumundaydı.
Eğer anarşist gelenek içinde tek bir öncü fikir aranırsa, bu
fikrin, Paris Komünü üzerine yazarken kendisini aşağıdaki ifadelerle
tanımlayan Bakunin'in ifadelerinde bulunacağına inanıyorum: Ben,
insanın akıl, onur ve mutluluğunun serpilip gelişebileceği biricik
koşul olarak gördüğüm özgürlüğün fanatik bir tutkunuyum; bu,
devletin bahşettiği, ölçtüğü ve duzenlediği biçimsel özgürlük
değildir; bazılarının diğerlerinin köleliğine dayalı
ayrıcalıklarından başka hiçbir şeyi temsil etmeyen ebedi bir yalan
değil; J. J. Rousseau Okulu'nun ve herkesin hakkına sınırlamalar
getiren Devletin -ki bu kaçınlmaz olarak her bir hakkın sıfıra
indirilmesine yol açmaktadır- insanlara bahşettiği sözde hakları
özgürlük olarak kabul eden burjuva liberalizminin diğer okullarının
göklere çıkardığı bireyci, egoist, sefil, kurmaca özgürlük değildir.
Hayır, ben sadece özgürlük sözcüğüyle nitelenmeyi hak eden özgürlüğü
kast ediyorum; her bireyde sakli bulunan tum maddi, zihinsel ve
moral güçlerin tam gelişimini içeren özgürlük; kendi bireysel
doğamızın yasalarının belirlediği kısıtlamalar dışında -yani, bizim
yanımızda veya üstümüzde duran dışsal bir yasa koyucu tarafından
dayatılmadıkları, kendi doğamızda içkin oldukları, kendi maddi,
zihinsel ve moral benliğimizin temelini oluşturdukları için aslında
kısıtlama olarak görülmemesi gereken ve gerçekte özgürlüğümüzün
gerçek ve dolaysız koşullarını oluşturan kısıtlamalar- hiçbir
kısıtlama tanımayan özgürlük.
Bu fikirler, Aydınlanma'dan doğmuşlardır; bunların kökleri,
Rousseau'nun Eşitsizlik Üzerine Söylev, adlı eserinde, Humboldt'un
Devletin Eyleminin Sınırları başlıklı kitabında ve Fransız
Devrimi'ni savunurken özgürlüğün olgunluğa ulaşıldığında bahsedilen
bir armağan değil, olgunlaşmanın önkoşulu olduğunu ileri süren
Kant'ın bu ısrarcılığında yatıyor. Endüstriyel kapitalizmin, önceden
kestirilmemiş bu yeni adaletsiz sistemin gelişmesiyle birlikte,
Aydınlanma'nın radikal hümanist mesajının ve yolundan saptırılarak
ortaya çıkan toplumsal düzenin destekçisi bir ideoloji haline
dönüştürülen klasik liberal ideallerin koruyuculuğu ve
geliştirilmesi, liberter sosyalizm tarafindan üstlenilmiştir.
Gerçekte, kapitalist toplumsal ilişkilerin kabul edilmezliği tezi,
klasik liberalizmin devletin toplumsal yaşama müdahalesine karşı
çıkmasına yol açmış olan gerekçelere de dayanır. Bu, örneğin,
Mill'in öncülü ve belki de esin kaynağı olan Humboldt'un Devletin
Eyleminin Sınırları adlı klasik eserinde çok açıktır. 1792'de nihai
sınırına ulaşmış olan bu klasik liberal düşünce, özunde, her ne
kadar embriyon halinde olsa da, büyük olçüde anti-kapitalist bir
niteliğe sahiptir. Onun ortaya koyduğu fikirlerin, tanınamayacak
olçüde değistirilerek endüstriyel kapitalizmin bir ideolojisi haline
dönüştürülmüş olduğunu düşünmek yanlış olmaz.
Humboldt'un içinde toplumsal engellerin yerlerini toplumsal
sözleşmelere bıraktığı ve emeğin bireyin tercihine bağlı olarak
özgürce gerçekleştirildiği bir toplum öngörüsü, emeğin
yabancılaşması olgusunu tartışan genç dönem Marx'ın düşüncelerini
anımsatır; "işçi, yaptığı işi kendi doğasının bir parçası değil
fakat dışsal bir olgu olarak görmeye başlayarak kendi emeğine
yabancılaşır. . . [böylece] emek sürecinde kendisini gerçekleştirmez,
fakat kendi kendini yadsımıs olur. . . fiziksel tükenmişliğe ve
zihinsel gerilemeye uğrar"; yabancılaşmıs emek, "işçilerin bir
kısmını barbarca bir emek sürecine geri götürürken, diğerlerini
birer makine haline getirir", böylece, insanı "kendisini diğer
canlılardan ayırt eden özgur bilince dayalı faaliyet" yeteneğinden
ve "üretken yaşam"dan yoksunlaştırır. Benzer şekilde, Marx, "kendi
kardeşlerine gereksinim duyan yeni tipte bir insan"ın varlığını ve
işçilerin birliğinin "gelecekteki insan ilişkilerinin toplumsal
dokusunu yaratacak gerçek yapıcı çaba" niteliğine bürünüşünü
gözlemler. Klasik liberter düşünce, insanın özgürlüğe, farklılaşmaya,
özgür birlikler kurmaya duyduğu gereksinime ilişkin daha derin bir
kavrayışın sonucu olarak, devletin toplumsal yaşama müdahalesine
karşıdır. Aynı kavrayışlar temelinde, kapitalist üretim ilişkileri,
ücretli emek, rekabet, "mülkiyetçi bireycilik" ideolojisi esas
itibarıyla insanlık-karşıtı [antihuman] olarak görülmelidir. Bu
bağlamda, liberter sosyalizmi, Aydınlanma'nın liberal ideallerinin
mirasçısı olarak görmek yanlış olmaz.
Rudolf Rocker, modern anarşizmi, "Fransız devrimi sırasında ve
sonrasında Avrupa'nın entelektüel yaşamında Sosyalizm ve Liberalizm
gibi karakteristik ifadeler kazanmış olan iki büyük akımın kesişmesi"
olarak tanımlıyor. Rocker, klasik liberal ideallerin kapitalist
ekonomik biçimlerin gerçeklerine çarpıp parçalandığını söylüyor.
Rocker'a göre, anarşizm, "insanın insanı sömürmesi"ne karşı çıktığı
için, zorunlu olarak anti-kapitalisttir. Fakat, anarşizm, "insanın
insan uzerindeki egemenliği"ne de karşı çıkar: "Anarşizm,
sosyalizmin ya özgür olacağını, ya da asla var olmayacağını ileri
sürer. Anarşizmin varlık nedeni, bu anlayış içinde gerçek ve derin
bir haklılık kazanır."
Bu açıdan bakıldığında, anarşizm, sosyalizmin özgürlükçü kanadı
olarak görülebilir. Daniel Guérin, Anarşizm adlı eserinde ve kaleme
aldığı diğer çalışmalarında, anarşizmi böyle bir yaklaşımdan hareket
ederek irdelemiştir. Guérin, "her anarşist sosyalisttir, fakat her
sosyalistin mutlaka anarşist oldugu söylenemez" diyen Adolph
Fischer'in sozlerini alıntı olarak aktarır. Benzer şekilde, Bakunin,
öngördüğü uluslararası devrimci kardeşlik için bir program olarak
kaleme aldığı "Anarşist Manifesto"da, her üyenin her şeyden önce bir
sosyalist olması gerektiği ilkesini geliştirmiştir.
Tutarlı bir anarşist, üretim araçları üzerinde özel mülkiyete, bu
sistemin ayrılmaz bir öğesi olan ve emeğin üreticinin kendi kontrolü
altında özgürce gerçekleştirilmesi gerektiği ilkesiyle bağdaşmayan
ücret koleliğine karşı çıkmak zorundadır. Marx'ın belirtmiş olduğu
gibi, sosyalistler, içinde emeğin "yalnızca geçim aracı değil, fakat
ayrıca yaşamın en yüksek değeri haline geleceği" bir toplumu
arzularlar; işçi kendi itkileri değil, dişsal bir otorite ya da
gereksinim tarafindan yönlendirildiği sürece, bu olanaksızdır: "Ücretli
emeğin aldığı biçimlerden hiçbiri, diğerlerinden daha az
tiksindirici olsa bile, ücretli emek sefaletinin kendisini ortadan
kaldıramaz." Tutarli bir anarşist, yalnızca yabancılaşmış emeğe
değil, fakat ayrıca, emeğin insanı aptallaştıran uzmanlaşmasına da
karşı çıkmak zorundadır; söz konusu uzmanlaşma, üretimi geliştiren
araçlar işçiyi salt bir insan parçasi haline getirerek kötürüm
bıraktığı, onu makinenin basit bir uzantısı durumuna düşürdüğü,
emeğini onun esas anlamını yıkıma uğratan bir biçimde kendisi için
eziyet haline getirdiği, bilimin bağımsız bir güç olarak üretim
sürecine katıldığı oranda onu emek sürecinin zihinsel süreçlerine
yabancılaştırdığı. . . koşullarda yaşanır.
Marx, bu durumu [emeğin uzmanlaşmasını -ç.n.], sanayileşmenin
kaçınılmaz olarak beraberinde getirdiği bir olgu olarak değil, fakat,
kapitalist üretim ilişkilerinin bir özelliği olarak görmuştür.
Geleceğin toplumu, "bütünüyle gelişmiş, çeşitli emek süreçlerine
uyum sağlayabilen, farklı toplumsal işlevlerin ... kendi doğal
güçlerine geniş bir hareket alanı kazandırdığı bir bireyi, bugünün
bir ayrıntı ... salt bir insan parçası durumuna indirgenmiş
işçisinin yerine geçirme" hedefi uzerinde yoğunlaşmalıdır. Bunun
önkoşulu, sermaye ve ücretli emeğin birer toplumsal kategori olarak
ortadan kaldırılmasıdır ('işçi devleti'nin endüstriyel ordularının
ya da kapitalizmin büründüğü modern totaliteryanizm biçimlerinin de
bunlara dahil olduğunu belirtmek gereksiz). Insanın makinenin basit
bir uzantısı, özel bir üretim aleti durumuna indirgenmesi, ilkesel
düzeyde, teknolojinin uygun gelişimi ve kullanımıyla belki
aşılabilir; fakat, bu, insanı kendi amaçlarına hizmet eden bir alet
durumuna getirenlerin - Humboldt'un ifadesiyle söylersek, onun kendi
bireysel amaçlarını hor görenlerin - üretimi otokratik olarak
kontrol ettikleri koşullarında gerçekleşmez.
Anarko-sendikalistler, kapitalizm koşullarında bile, militanca
bir mücadele verecek ve üretimin demokratik bir temelde
örgütlendirilmesi işinin sorumluluğunu kendi üzerine almaya
hazırlanacak olan "özgür üreticilerin özgür birlikleri"ni yaratmaya
çalışmışlardır. Bu birlikler, "anarşizmin pratik okulu" işlevi
göreceklerdir. Eger, üretim araçlarının özel mülkiyeti Proudhon'un
sık sık alıntılanan ifadesinde söylendiği gibi salt bir 'hırsızlık'
- yani 'zayıf olanın güçlü olan tarafindan sömürülmesi' - ise,
üretimin bir devlet bürokrasisi tarafindan kontrolü, o devlet
bürokrasisi ne kadar iyi niyetli olursa olsun, kol emeği ve zihinsel
emeğin en yüksek değer haline gelebileceği koşulları yaratmaz. Şu
halde, bunların her ikisi birden ortadan kalkmalıdır.
Anarşist, üretim araçları üzerindeki özel ya da bürokratik
kontrole saldırırken, "tarihin üçüncü ve son kurtuluş aşaması"nı
gercekleştirmek icin mucadele edenlerin safında yer alır -birinci
aşama, kölelerin serf durumuna, ikinci aşama ise serflerin
ucretliler durumuna gelmesini sağlamıştır, ücüncü aşama,
proleteryanın, kurtuluşun nihai eylemini gercekleştirerek ekonominin
kontrolünü üreticilerin özgur ve gönüllü birliklerinin eline teslim
etmek üzere ortadan kaybolacağı aşama olacaktır (Fourier, 1848).
Yine 1848 yilinda, de Tocqueville, 'uygarlık' önündeki yakın
tehlikeye değiniyordu:
Mülkiyet hakkı, diğer pek çok hakkın kökeni ve temeli olduğu
sürece, kolayca savunulabiliyordu -ya da, pek saldırıya uğramıyordu;
o zamanlar toplumun kalesi durumundaydı ve tüm diğer haklar onun dış
istihkamı gibi görünüyorlardı. Saldırı altında kalmak gibi bir
sıkıntı çekmiyordu, çünkü, gerçekten de kendisine yönelik ciddi bir
saldırı söz konusu değildi. Fakat, mülkiyet hakkının, aristokratik
dünyanın yıkıma uğratılmamış son kalıntısı olarak göründüğü ve
eşitlikçi kılınmış bir toplumda yegane ayrıcalık olarak tek başına
durduğu bugün, mesele bir hayli farklı görünüyor. Henüz sessiz ve
sakin olduklarını itiraf etmekle birlikte, çalışan sınıfların
yüreğinde neler olup bittiğini dikkate almanızı öneririm. Yerinde
sözcuklerle söylemek gerekirse, onların siyasal arzular açısından
geçmişte olduğundan daha az ateşli oldukları doğru; ama, onların
siyasal olmanın çok uzağındaki bu tutkularının toplumsal bir
niteliğe bürünmüş olduğunu görmüyor musunuz? Yalnızca şu ya da bu
yasanın, veya şu ya da bu bakanın ya da hükümetin değiştirilmesini
değil, toplumun temellerinin parçalanmasını amaçlayan düşüncelerin
bunlar arasında azar azar yayıldığını görmüyor musunuz?
Parisli işçiler, 19871'de bu sessizliği bozdular ve mülkiyeti,
tüm uygarlığın temelini yıkmaya giriştiler! Evet, baylar, Komün, pek
çok insanın emeğini bir avuç insanın zenginliği haline getiren sınıf
mülkiyetini ortadan kaldırmaya niyetlenmiştir. Mülksüzlestirenleri
mülksüzleştirmeyi amaçlamıştır. Bugün emeği köleleştirmenin ve
sömürmenin başta gelen aracı olan üretim araçlarını, toprağı ve
sermayeyi özgür ve birleşmiş emeğin birer aletine dönüştürerek,
bireysel mülkiyeti tarihe gömmek istemiştir.
Komün, umulabileceği gibi kana bulandı. Versailles hükümeti
askerleri Paris'i halkın elinden geri aldığı zaman, Parisli
isçilerin "toplumun temelleri"ne yönelik saldırılarıyla yıkmak
istedikleri 'uygarlığın' gerçek niteliği bir kez daha gözle görülür
hale geldi. Marx'ın acı ama gerçeği çarpıcı biçimde dile getiren
ifadelerle yazdığı gibi: Burjuva düzenin uygarlığı ve adaleti, bu
düzenin köleleri ve esirleri efendilerine baş kaldırdikları zaman, o
tüyler urpertici ışığı içinde açıkça gözlenir hale geliyor. O zaman,
bu uygarlik ve adalet, üstü örtülmemiş bir barbarlik ve yasa tanımaz
bir kin olarak ortaya çıkıyor. . . Askerlerin tiksindirici bir
vahşetle giriştikleri eylemler, paralı askerleri oldukları o
uygarlığın gerçek doğasını yansıtıyor. . . Savaşın ardından
girişilen topyekün katliamı büyük bir hoşnutlukla izleyen tüm dünya
burjuvazisi, enkaz yığını haline gelmiş binalar karşısında dehşete
düşüyor. [Ibid, s. 74, 77]
Komün'un şiddete başvurularak yıkılmasına karşın, Bakunin,
Paris'in yeni bir çağı başlattığını yazar: "Halk yığınlarının kesin
ve tam kurtuluşu, onların devlet sınırlarına rağmen. . .
uluslararası nitelik kazanacak gelecekteki gerçek dayanışması,
insanlığın bir sonraki devrimi, Paris'in yeniden ortaya çıkışı
olacaktır". Dünya, hala Bakunin'in sözünü ettiği bu devrimi bekliyor.
Şu halde, tutarlı bir anarşist, sosyalist, ama belli türden bir
sosyalist olmak zorundadır. Tutarlı anarşist, yalnızca yabancılaşmış
ve uzmanlaşmış emeğe karşı çıkmakla ve umutla işçi organlarının
sermayeyi mülksüzlestireceği günü beklemekle yetinmeyecek, fakat,
bunun yanısıra, proleterya adına hareket eden bir seçkinler grubunun
varlığına da karşı çıkacaktır. Kısacası, tutarlı anarşist,
üretimin Devlet tarafindan yapılandırılmasına karşı çıkar. Bunun
anlami, üretimde yönetimin Devlet görevlilerinin, menejerlerin,
bilim adamlarının, işletmelerde işletme yöneticilerinin elinde
olduğu Devlet-sosyalizmidir. . . İşçi sınıfının amacı, sömürüden
kurtulmaktır. Bu amaca, burjuvazinin yerine kendisini koyan yeni bir
yönetici sınıfla ulaşılamaz. Söz konusu hedefe, ancak işçilerin
üretim üzerinde kendi yönetimlerini kurmalarıyla varılabilir.
Bu ifadeler, konseyci komünist hareketin önde gelen
teorisyenlerinden olan sol Marksist Anton Pannekoek'un "Sinif
Mucadelesi Üzerine Beş Tez" başlıklı çalışmasından alınmıştır.
Aslında, radikal Marksizm anarşist akımlarla içiçe geçmiştir.
Daha net bir fikre ulaşmak için, "devrimci Sosyalizm"in aşağıdaki
tanımlamasını irdeleyin:
Devrimci Sosyalist, bürokratik despotizmden başka hiçbir şeye yol
açmayan Devlet mülkiyetini reddeder. Devletin neden endüstriyi
demokratik olarak kontrol edemeyeceğini gördük. Endüstrinin
demokratik olarak kontrol edilmesi, ancak isçiler tarafindan mülk
edinilmesi ve onların doğrudan kendi içlerinden seçtikleri
endüstriyel idari komiteler tarafindan kontrol edilmesi durumunda
mümkündür. Sosyalizm, esas olarak bir endüstriyel sistem olacaktır;
ve bu sistemin organlarının seçmenleri endüstriyel bir niteliğe
sahip olacaktır. Böylece, toplumda toplumsal ve endüstriyel
faaliyetleri yürütenler, toplumsal yönetimin yerel ve merkezi
konseylerinde doğrudan temsil edileceklerdir. Bu durumda, bu
delegeler, güçlerini, endüstriyel ve toplumsal faaliyeti yürüten ve
topluluğun gereksinimleri konusunda doğrudan bilgi sahibi olanlardan
alacaklardır. Merkezi endüstriyel idari komite toplandığı zaman,
toplumsal faaliyetin her bir aşamasını temsil edecektir. Bu yüzden,
kapitalist siyasal ya da coğrafi devletin yerini, Sosyalizmin
endüstriyel idari komitesi almış olacaktır. Bir toplumsal sistemden
diğerine geçis, toplumsal devrimi ifade edecektir. Siyasal Devlet,
tarih boyunca, egemen sınıfların hükümeti olmustur; Sosyalist
Cumhuriyet ise, tüm toplum adına endüstriyi yönetenlerin hükümeti
olacaktır. Bunlardan birincisi ezici çoğunluğun ekonomik ve siyasal
bağımlılığı anlamına gelmişken, ikincisi, herkesin ekonomik
özgürlüğünü ifade edecektir -dolayısıyla, bu, gerçek demokrasi
olacaktır.
Bu programatik ifadeler, William Paul'un 1917 yılı başlarında -Lenin'in
belki de en liberter eseri olan Devlet ve Devrim adlı çalışmasından
(bkz. 9. dipnot) hemen önce- kaleme almış olduğu Devlet, Kökenleri
Ve Işlevleri (The State, its Origins and Functions) başlıklı
kitabında geçer. W. Paul, Marxist-De Leonist Socialist Labor
Party'nin bir üyesiydi ve daha sonraları İngiliz Komünist
Partisi'nin kurucuları arasında yer alacaktı. W. Paul'un devlet
sosyalizmine yönelik eleştirileri, devlet mülkiyeti ve yönetimi
bürokratik despotizme yol açacağı için, toplumsal devrimin, doğrudan
işçi kontrolu temelinde toplumun endüstriyel örgütlenmesini bunun
yerine geçirmesi gerektiğini ileri süren anarşistlerin liberter
doktrini ile benzerlik gösteriyor. Bunun dışında buna benzer daha
pek çok ifade aktarmak mümkün.
Bundan çok daha önemli olan şey şu ki, bu fikirler kendiliğinden
devrimci eylem içinde hayata geçirildiler -örneğin, Birinci Dünya
Savaşı sonrasında Almanya ve İtalya'da, 1936 yılında İspanya'da (yalnızca
kırsal kesimde değil, fakat ayrıca Barselona'da endüstri alanında).
Konsey komünizminin bir biçiminin, endüstriyel bir toplumda devrimci
sosyalizmin alacağı doğal biçim olduğu ileri sürülebilir. Bu,
endüstriyel sistem otokratik bir seçkinler grubu tarafindan kontrol
edildiği sürece (bunun mülk sahipleri, menejerler ve teknokratlar ya
da bir 'öncü parti' veya devlet bürokrasisi olması bir şey
değiştirmez) demokrasinin muazzam biçimde sınırlandırılmış olacağı
fikrinin sezgisel düzeydeki bir kavranışını ifade eder. Otoriter
kontrolun söz konusu olduğu koşullarda, Marx, Bakunin ve tüm gerçek
devrimciler tarafindan daha da geliştirilmiş olan klasik liberter
ideallerin gerçekleştirilmesi mümkün değildir; söz konusu koşullarda,
insan kendi potansiyellerini özgür biçimde ve tam olarak geliştirme
olanağından yoksun kalacak, üretici, yukarıdan dayatılan üretim
süreci içinde, bir alet konumuna indirgenmiş "salt bir insan parçası"
durumunda kalacaktır.
Burada, "kendiliğinden devrimci eylem" ifadesi yanıltıcı olabilir.
En azından, Anarko-sendikalistler, Bakunin'in işçi örgütlerinin
devrim öncesi dönemde "sadece fikirleri değil fakat geleceğin
kendisini de" yaratmalari gerektiği uyarısını çok ciddiye
almışlardır. Özellikle İspanya'daki halk devriminin [popular
revolution] kaydettiği başarılar, uzun yıllara yayılan ve davaya
bağlılık ve militanlık geleneğinin bir bileşenini oluşturan sabırlı
bir örgütlenme ve eğitim çalışmasına dayanıyordu. 1931 yılı Haziran
ayında toplanmış olan Madrid Kongresi ile Mayis 1936'daki Saragosa
Kongresi kararları, pek çok açıdan, yakın geleceğin devrimci
eylemlerinin habercisi niteliğini taşıyorlardı -aynı şey,
Santillan'ın (bkz. 4. dipnot) devrim tarafindan yapılandırılacak
toplumsal ve ekonomik örgütlenme üzerine kaleme aldığı, az çok
benzer fikirler ileri sürdüğü özgul çalışması için de söylenebilir.
Guérin, "İspanyol devrimi, halkın bilincinde olduğu gibi, liberter
düşünürlerin zihinlerinde az çok olgunlaşmış durumdaydi" diye
yazıyor. Diğer yandan, Franco darbesiyle 1936 yılında yaşanan o
toplumsal karışıklık toplumsal devrime dönüştüğü zaman, işçi
örgütleri, belli bir örgütsel yapilanmaya, deneyime ve toplumsal
yeniden inşa görevini üstlenmeye yönelik bir kavrayışa erişmiş
bulunuyorlardı. Anarşist Augustin Souchy, İspanya'daki
kolektifleştirmeyi konu alan belgeleri bir araya getirdiği derlemeye
yazdığı sunuş yazısında şunları söylüyor:
Uzun yillar, Ispanya'daki anarşistler ve sendikalistler, toplumun
toplumsal dönüşümünü gerçekleştirmeyi en yüce görev saydılar.
Toplumsal devrim sorunu, sendikalarının ve gruplarının
toplantılarında, gazete, broşür ve kitaplarında sürekli olarak ve
sistematik bir biçimde tartışıldı.
Bütün bunlar, İspanyol Devrimi'nin yapıcı eylemlerinin,
kendiliğinden erişilen başarıların arkaplanını oluşturur.
Liberter sosyalizmin fikirleri, yukarıda tanımlanan anlamında,
geride kalan yarım yüzyıllık dönemde endüstriyel toplumlara nüfuz
etmiş bulunuyor. Bugüne değin, egemen ideolojiler, devlet
sosyalizminin ve (açıkça gözlenir nedenlerden dolayı Amerika
Birleşik Devletleri'nde giderek militarist bir nitelik kazanmakta
olan) devlet kapitalizminin ideolojileri idi. Fakat, son birkaç yıl
içinde liberter sosyalist fikirlere yönelik artan bir ilgi
gözleniyor. Yukarıda Anton Pannekoek'tan aktarmış olduğum tezleri,
radikal bir Fransiz işçi grubunun (Informations Correspondance
Ouvrière) son zamanlarda yayınladığı bir broşürden aldım. William
Paul'un devrimci sosyalizme ilişkin görüşleri, Walter Kendall
tarafindan 1969 yılında Ingiltere'nin Sheffield kentinde toplanan
İşçi Kontolu Üzerine Ulusal Konferans'a sunulmuş bir tebliğde alıntı
olarak yer alıyordu. İşçi kontrolu hareketi, son birkaç yıl içinde
İngiltere'de dikkate değer bir güç konumuna erişti. Hareket, çesitli
konferanslar düzenledi, çok sayıda broşür yayınladı; hareketin aktif
taraftarları arasında en önemli işçi sendikalarından temsilciler de
yer alıyor. Örneğin, Alaşım Ve Döküm İşçileri Sendikası (The
Amalgamated Engineering and Foundryworkers' Union), önde gelen
endüstrilerin "tüm düzeylerde işçi kontrolü temelinde"
kamulaştırılmasını öngören bir programı sendikanın resmi politikası
olarak benimsedi. Avrupa kıtasında da benzeri gelişmeler gözleniyor.
1968 Mayısı'nın, İngiltere'de olduğu gibi Fransa ve Almanya'da
konsey komünizmine ve bununla ilişkili fikirlere yönelik artan
ilgiyi daha da hızlandırdığı kuşkusuz.
İçinde yaşadığımız ideolojik toplumun son derece muhafazakar
atmosferi düşünülürse, Amerika Birleşik Devletleri'nin bu
gelişmelerden görece etkilenmemiş olmasına pek şaşırmamak gerekir.
Fakat, benzeri bir gelişmenin burada yasanması da muhtemel. Soğuk
Savaş mitolojisinin erozyona uğraması, bu tür soruların az çok geniş
insan kümeleri arasında öne çıkmasına olanak tanıyor. Eğer bugünkü
baskı dalgası geri itilebilirse, eğer sol intihar anlamina gelen
kendi içindeki bir dizi eğilimi aşabilir ve kendisini son on yılda
başarılmış olanlar uzerine inşa edebilirse, endüstriyel toplumun
işyerinde ve toplulukta demokratik kontrol temelinde gerçekten
demokratik hatlar boyunca nasıl yapılandırılacağı sorununun günümüz
toplumunun sorunlarına duyarlı insanlar açısından başta gelen
entelektüel konu durumuna gelmesi, liberter sosyalizmin bir yığın
hareketi olarak gelişmesi, teorik spekülasyonların eyleme dönüşmesi
pekala olasıdır.
Bakunin, 1865 tarihli manifestosunda, toplumsal devrimdeki
öğelerden birinin, "gençliğin aydın ve gerçekten asil kesimi"
olacağını öngörmüştü; gençliğin bu kesimi, "doğuştan ayrıcaliklı
sınıflardan gelmekle birlikte, sahip olduğu yüce gönüllü inançlar ve
radikal özlemler içinde, halkın davasını benimseyecektir". Belki de,
1960'larda yükselen öğrenci hareketi, bu dahice öngörünün
gerçekleşmesine doğru atılmış bir adımı ifade ediyor.
Daniel Guérin, kendisinin "rehabilitasyon süreci" olarak
tanımladığı bir misyonu üstleniyor. Benim ikna edici olduğuna
inandığım bir yoldan şunu ileri sürüyor: "Anarşizmin yapıcı
düşünceleri yaşamsallığını koruyor; bu düşünceler, yeniden gözden
geçirilip elendikleri zaman, çağdaş sosyalist düşüncenin yeni bir
ileri atılımına yardımcı olabilirler. . . [ve] Marksizmin
zenginleşmesine katkıda bulunabilirler." Guérin, titiz bir şekilde,
Anarşizmin "geniş yelpazesi"nden liberter sosyalist olarak
tanımlanabilecek fikir ve deneyimleri seçiyor. Yaptığı şey doğal ve
yerinde. Bu çerçeve, anarşizmin önde gelen sözculerinin yanısıra,
anarşist duygu ve ideallerin harekete geçirdiği yığın eylemlerini de
içeriyor. Guérin yalnızca anarşist düşünceyi değil, fakat aynı
zamanda halkın devrimci mücadelesinin kendiliğinden eylemlerini de
irdeliyor. Entelektüel yaratıcılık kadar toplumsal yaratıcılığa da
ilgi gösteriyor. Dahası, geçmişte başarılmış olanlardan toplumsal
kurtuluş teorisini zenginleştirecek dersler çıkarmaya girişiyor.
Guérin'in kitabı, sadece dünyayı anlamakla yetinmeyip ayrıca onu
değistirmek isteyenler açısından, anarşizmin tarihini incelemek için
uygun bir başlangıç.
Guérin, ondokuzuncu yüzyil anarşizmini esas itibarıyla doktriner
olarak nitelendirirken, yirminci yuzyılın anarşistler açısından bir
"devrimci pratik" dönemi olduğunu söylüyor. Anarşizm, bu
değerlendirmeyi yansıtıyor. Guérin'in anarşizm yorumu bilinçli
olarak geleceğe işaret ediyor. Arthur Rosenverg, halk devrimlerinin,
karakteristik olarak, "toplumu zora dayanan yöntemlerle idare eden
feodal ya da merkezi bir otorite"yi, "eski Devlet biçiminin yıkımını
ve ortadan kaldırılmasını ima eden" bir tur komünal sistemle
değiştirme arayışı gösterdiklerine işaret etmiştir. Böyle bir sistem,
ya sosyalist, ya da, "Sosyalizm ancak bireysel özgürlüğün azami
düzeye eriştiği bir dünyada gerçekleştirilebileceğine göre,
demokrasinin Sosyalizmin önkoşulu olan aşırı biçimi" olacaktır.
Rosenberg, bu idealin Marx ve anarşistler tarafindan ortaklaşa
paylaşılmış olduğunu belirtir. Bu doğal kurtuluş mücadelesi,
ekonomik ve siyasal yaşamın merkezileşmesi eğilimine aykırı
düşmektedir.
Bundan bir yüzyıl önce, Marx, Parisli işçilerin "Komün ya da -hangi
isim altında ortaya çıkarsa çıksın- imparatorluk arasında bir seçim
yapmaktan başka bir seçenekleri olmadığını hissettiklerini"
söylüyordu: İmparatorluk, halkın zenginliğine darbe indirerek,
topyekün mali dolandırıcılığı besleyip büyüterek, sermayenin yapay
olarak hızlandırılmış merkezileşmesini sağlayarak, ekonomik olarak
kendilerini çökertmişti. Onları siyasal olarak baskı altına almış,
aşıladığı zevk ve sefahat duşkünlüğü ile onları ahlaki olarak
sarsmış, kendi çocuklarını cehaletin kardeşleri (frères Ignorantins)
haline getiren eğitim sistemiyle sahip oldukları kuşkucu
eleştirelliği [Voltairianizm] aşağılamış, onları imparatorluğun
ortadan kaybolmasından başka bir anlama gelmeyecek felaket getiren
bir savaşın içine paldır küldür sürükleyerek birer Fransız olarak
sahip oldukları ulusal duyguların ayaklanmasına yol açmıştı.
Sefalet içindeki İkinci İmparatorluk, "burjuvazinin ülkeyi
yönetme yeteneğini halihazırda kaybettiği ve işçi sınıfının bunu
henüz kazanamadığı o gunlerde, mümkün olan yegane yönetim biçimiydi".
1970'li yılların imparatorluk sistemleri açısından da anlamlı
oldukları için, sanırım bu ifadeleri burada yinelemekte yersiz değil.
"İnsanlığı ekonomik sömürü, siyasal ve toplumsal kölelik belasından
kurtarma" sorunu, çözüm bekleyen bir sorun olarak varlığını bugün de
sürdürüyor. Bu durum devam ettiği sürece, liberter sosyalizmin
doktrinleri ve devrimci pratiği bir ilham kaynağı ve yol gösterici
olarak insanlığa hizmet edecektir.
Bibliyografya
• Avineri, Shlomo.
The Social and Political Thought of Karl Marx. London: Cambridge
University Press, 1968.
• Bakunin, Michael. Bakunin on Anarchy. Çeviren ve yayına hazırlayan
Sam Dolgoff. New York: Alfred A. Knopf, 1972.
• Buber, Martin. Paths in Utopia. Boston: Beacon Press, 1958.
• Chomsky, Noam. Cartesian Linguistics. New York: Harper & Row,
1966.
• ------. American Power and the New Mandarins. New York: Pantheon
Books, 1969.
• ------. At War with Asia. New York: Pantheon Books, 1970.
• Collectivisations: L'Oeuvre constructive de la Révolution
espagnole. 2nd ed. Toulouse: Editions C.N.T., 1965. First edition,
Barcelona, 1937.
• Daniels, Robert Vincent. "The State and Revolution: a Case Study
in the Genesis and Transformation of Communist Ideology." American
Slavic and East European Review, vol. 12, no. 1 (1953).
• Guérin, Daniel. Jeunesse du socialisme libertaire. Paris:
Librairie Marcel Rivière, 1959.
• ------. Anarchism: From Theory to Practice, çeviren Mary Klopper.
New York: Monthly Review Press, 1970.
• ------. Pour un marxisme libertaire. Paris: Robert Laffont, 1969.
• ------, ed. Ni Dieu, ni Maître. Lausanne: La Cité Editeur, n.d.
• Jackson, J. Hampden. Marx, Proudhon and European Socialism. New
York: Collier Books, 1962.
• Joll, James. The Anarchists. Boston: Little, Brown & Co., 1964.
• Kendall, Walter. The Revolutionary Movement in Britain 1900--1921.
London: Weidenfeld & Nicolson, 1969.
• Kidron, Michael Western Capitalism Since the War. London:
Weidenfeld & Nicolson, 1968.
• Mattick, Paul. Marx and Keynes: The Limits of Mixed Economy.
Extending Horizons Series. Boston: Porter Sargent, 1969.
• ------. "Workers' Control." In The New Left: A Collection of
Essays, editor Priscilla Long. Boston: Porter Sargent, 1969.
• Marx, Karl. The Civil War in France, 1871. New York: International
Publishers, 1941.
• Pelloutier, Fernand. "L'Anarchisme et les syndicats ouvriers." Les
Temps nouveaux, 1895. Reprinted in Ni Dieu, ni Maître, edited by
Daniel Guérin. Lausanne: La Cité Editeur, n.d.
• Richards, Vernon. Lessons of the Spanish Revolution (1936--1939).
Enlarged ed. London: Freedom Press, 1972.
• Rocker, Rudolf. Anarchosyndicalism. London: Secker & Warburg,
1938.
• Rosenberg, Arthur. A History of Bolshevism from Marx to the First
Five Years' Plan. Translated by Ian F. Morrow. New York: Russell &
Russell, 1965.
• Santillan, Diego Abad de. After the Revolution. New York:
Greenberg Publishers, 1937.
• Scanlon, Hugh. The Way Forward for Workers' Control. Institute for
Workers' Control Pamphlet Series, no. 1, Nottingham, England, 1968.
• Tucker, Robert C. The Marxian Revolutionary Idea. New York: W. W.
Norton & Co., 1969.
-------------------------
[I]
Octave Mirbeau, aktaran James Joll, The Anarchists, s. 145-6.
[II]
Rudolf Rocker, Anarchosyndicalism, s. 31.
[III]
Aktaran Rocker, ibid., s. 77. Bu alıntı ve onu izleyen cümle,
Michael Bakunin'in "The Program of the Alliance," baslıklı
çalışmasında geçer; bkz. Sam Dolgoff (yayına hazırlayan ve çeviren)
Bakunin on Anarchy, s. 255.
[IV]
Diego Abad de Santillan, After the Revolution, s. 86. Santillian,
devrim başladıktan birkaç ay sonra yazılmış olan son bölümde, bu
açıdan o zamana kadar kat edilmiş mesafeden duyduğu tatminsizliği
ifade eder. İspanya'da toplumsal devrimin gerçekleştirebildikleriyle
ilgili olarak, benim American Power and the New Mandarins adlı
çalışmamın 1. bölümüne ve oradaki referanslara bkz.; diğer bir
önemli çalışma için, bkz. Broué and Témime. Bu konuda
yararlanılabilecek diğer kaynaklar: Frank Mintz, L'Autogestion dans
l'Espagne révolutionaire (Paris: Editions Bélibaste, 1971); César M.
Lorenzo, Les Anarchistes espagnols et le pouvoir, 1868-1969 (Paris:
Editions du Seuil, 1969); Gaston Leval, Espagne libertaire,
1936-1939: L'Oeuvre constructive de la Révolution espagnole (Paris:
Editions du Cercle, 1971). Ayrica bkz. Vernon Richards, Lessons of
the Spanish Revolution, genişletilmiş 1972 basımı.
[V]
Aktaran Robert C. Tucker, The Marxian Revolutionary Idea, Marksizm
ve anarşizmi tartıştığı bölüm.
[VI]
Bakunin,1866'da Herzen and Ogareff'e yazdığı mektup. Aktaran Daniel
Guérin, Jeunesse du socialisme libertaire, s. 119.
[VII]
Fernand Pelloutier, aktaran Joll, Anarchists içinde. Kaynak ise "L'Anarchisme
et les syndicats ouvriers," Les Temps nouveaux, 1895. Metnin bir
bütün olarak geçtiği yer: Daniel Guérin, ed., Ni Dieu, ni Maître,
anarşizmin eşsiz bir tarihsel antolojisi.
[VIII]
Martin Buber, Paths in Utopia, s. 127.
[IX]
Bakunin şunları yazar: "Ne kadar demokratik olursa olsun, hiçbir
devlet, hatta en kızıl cumhuriyet bile, insanlara gerçekten
istedikleri şeyi, yani kendi işlerini tepeden tırnağa kendi özgür
özörgütlenmeleri ve özyönetimleri altında, tepeden herhangi bir
müdahale ya da baskı görmeden örgütleme özgürlüğünü asla vermez;
çünkü, her devlet, Bay Karl Marx'in uydurduğu o sözde Halk Devleti
de dahil olmak üzere, özunde, yığınların, halkın neye gereksinim
duyduğunu ve ne istediğini halktan daha iyi bildiğini düşünen bir
grup ayrıcalıklı, kendini beğenmiş aydın tarafindan tepeden
yönetilmesinin aygıtıdır. . . " "Fakat, halk, 'halkın sopasi' diye
isimlendirilen değnekle sopalandığı zaman kendisini daha iyi
hissetmeyecektir" Statism and Anarchy [1873], Dolgoff, Bakunin on
Anarchy, s. 338 içinde -burada geçen 'halkın sopası' ifadesi ile
kast edilen şey demokratik cumhuriyettir. Kuşkusuz Marx meseleye
farkli yaklaşmıstır. Paris Komünü deneyiminin bu tartışma üzerindeki
etkisiyle ilgili bir yorum için, bkz.Daniel Guérin, Ni Dieu, ni
Maître; buradaki yorumlarin biraz daha genişletilmiş versiyonları
için, Guérin, Pour un marxisme libertaire. Ayrica, bkz. 24. dipnotu.
[X]
Lenin'in 1917 sırasındaki 'entelektuel sapmasi' ile ilgili olarak,
bkz. Robert Vincent Daniels, "The State and Revolution: a Case Study
in the Genesis and Transformation of Communist Ideology," American
Slavic and East European Review, cilt 12, sayı 1 (1953).
[XI]
Paul Mattick, Marx and Keynes, s. 295.
[XII]
Michael Bakunin, "La Commune de Paris et la notion de l'état," yeni
basım Guérin, Ni Dieu, ni Maître içinde. Bakunin'in özgürlüğün
koşulu olarak bireyin doğasından kaynaklanan yasalara ilişkin nihai
düşünceleri, rasyonalist ve romantik gelenekler içinde gelişmiş
yaratıcı düşünce ile karşılaştırılabilir. Bkz. benim Cartesian
Linguistics ve Language and Mind adlı çalışmalarım.
[XIII]
Shlomo Avineri, The Social and Political Thought of Karl Marx, s.
142, The Holy Family [Kutsal Aile]'deki yorumlara göndermeler.
Avineri, sosyalist hareket içinde, 'mevcut toplumsal örgütlenişin
tarz ve formunun gelecekteki toplumun yapısını belirleyeceğini
kavrayabilmiş' olanların yalnızca Israillilerin kibbutizmi olduğunu
söyler. Oysa, daha önce belirtildigi gibi, bu, anarko-sendikalizmin
karakteristik göruşlerinden biridir.
[XIV]
Rocker, Anarchosyndicalism, s. 28.
[XV]
Guérin'in yukarıda sözü geçen eserlerine bkz.
[XVI]
Karl Marx, Critique of the Gotha Programme [Gotha Programinin
Eleştirisi].
[XVII]
Karl Marx, Grundrisse der Kritik der Politischen Okonomie, aktaran
Mattick, Marx and Keynes, s. 306. Bu konuyla iliskili olarak, ayrıca
bkz. Mattick'in "Workers' Control" başlıklı makalesi, Priscilla
Long, ed., The New Left içinde; ve Avineri, Social and Political
Thought of Marx.
[XVIII]
Karl Marx, Capital, aktaran Robert Tucker; Tucker, haklı olarak,
Marx'ın devrimciyi bir "tatminsiz tüketici"den çok "düşkirikliğina
uğramış üretici" olarak gördüğünü söylüyor (The Marxian
Revolutionary Idea). Kapitalist üretim ilişkilerinin bu daha radikal
eleştirisi, Aydinlanma'nin liberter düşüncesinin dolaysız bir
uzantısını ifade ediyor.
[XIX]
Marx, Capital, aktaran Avineri, Social and Political Thought of
Marx, s. 83.
[XX]
Pelloutier, "L'Anarchisme."
[XXI]
"Qu'est-ce que la propriété?" Marx, "Mülkiyet hırsızlıktır"
ifadesinden hoşnutsuzluk duyuyordu, çünkü, hırsızlık mülkiyetin
varlığının meşruiyetini varsaydığı için ifadenin kullanımında
mantıksal bir sorun görüyordu. Bkz. Avineri, Social and Political
Thought of Marx.
[XXII]
Aktaran Buber, Paths in Utopia, s. 19.
[XXIII]
Aktaran J. Hampden Jackson, Marx, Proudhon and European Socialism,
s. 60.
[XXIV]
Karl Marx, The Civil War in France [Fransa'da Iç Savas], s. 24.
Avineri, Marx'in Komün üzerine yaptiği bu ve diğer yorumların
niyetlere ve planlara ilişkin göndermelerde bulunduğunu söyler.
Marx'in başka bir yerde açıkça ifade ettiği gibi, onun bu
değerlendirmesi burada olduğundan daha eleştireldi.
[XXV]
Bir arkaplan için bkz. Walter Kendall, The Revolutionary Movement in
Britain.
[XXVI]
Collectivisations: L'Oeuvre constructive de la Révolution espagnole,
s. 8.
[XXVII]
Bir tartışma için, bkz. Mattick, Marx and Keynes, ve Michael Kidron,
Western Capitalism Since the War. Tartışma ve referanslar için,
ayrıca bkz. benim At War With Asia, 1. Bölum, s. 23-6.
[XXVIII]
Bkz. Hugh Scanlon, The Way Forward for Workers' Control. Scanlon,
Ingiltere'nin en büyük sendikalarından biri olan AEF'in başkanıdır.
İşçi Kontrolu Altıncı Konferansı'nin bir sonucu olarak Mart 1968'de
kurulan enstitü, araştırmaları teşvik eden bir bilgi merkezi olarak
hizmet vermektedir.
[XXIX]
Guérin, Ni Dieu, ni Maître, sunuş bölümü.
[XXX]
Ibid.
[XXXI]
31 Arthur Rosenberg, A History of Bolshevism, s. 88.
[XXXII]
Marx, Civil War in France, s. 62-3
|