Anarşizm Üzerine
Tom Wetzel’in Michael Albert ile Yaptığı Söyleşi
Tom Wetzel ve Michael Albert
29 Ağustos 2003
;
(1) Günümüzdeki anarşizmi konumlandırmaya çalışarak başlayalım.
Anarşizmin bütününü oluşturan ana akımlar olduğunu düşünüyor musunuz?
Anarşizm oldukça bulanık bir terim, çeşitli anti-otoriter
tutumları kapsıyor ve sonuçta karışıklığa yol açabilir. Irak’taki
savaş sözkonusu olduğunda, ya da WTO (Dünya Ticaret Örgütü) gibi
kurumlara veya Amerika Kıtası Serbest Ticaret Bölgesi gibi
tekliflere karşı sivil itaatsizlik gösteren insanların önemli bir
bölümü muhtemelen anti-otoriter, doğrudan harekete geçmeyi savunan,
dolaysız demokrasi hakkındaki fikirlerden etkilenmişlerdir. Zaten bu,
protestocuların örgütlenme biçimlerine de belli bir ölçüde yansıyor;
burada, San Francisco’daki savaş karşıtı eylemliliklerde kurulan
Dayanışma Grupları(1) ve Sözcü Konseyleri(2) gibi.
En uçta, tabi ki, primitivistler ve aşırı anti-örgütlülükçüler
var - ama etkileri sınırlı. Çünkü kendilerini daha geniş tabanlı bir
“sol”un parçası olarak görmek istemiyorlar ve daha geniş tabanlı bir
mücadeleye katılımları oldukça sınırlı. Bu fikirlerin asıl etki
alanları, egemen görüş oldukları köklü iki anti-otoriter yayın,
“Anarchy” ve “Fifth Estate”(3) .
Aşırı bireycilik anarşizmin her biçiminde asli bir unsur değil –
sosyal anarşizmde böyle değil – ama anarşist çevrede varolan birkaç
gerilim veya çelişki noktasından biri. Anarşizmin görece daha
bireyci kanadından etkilenenlerde bu anti-örgütlülükçülük, nihilist
bir tarz veya oy vermeyi reddetme gibi şeylerle kendini açığa
vuruyor.
Bireycilik aynı zamanda, anarşizmi kollektif bir toplumsal
mücadelenin metodu veya hedefi olarak değil, daha ziyade bireyin
kendi yaşamını ne derece kontrol edebildiği, yani yaşam tarzına dair
bir önerme olarak düşünenler arasında kendini gösteriyor.
Kimi anarşistler “her türlü otoriteye” karşı olduklarını söylüyor,
peki, mesela, bir topluluk kendi ortak ekonomisinde özyönetim
uygulayacak olursa ne olacak? Kendi üyeleri üzerinde “otorite”
kurmuş olmayacak mı? Bu durumda, “her türlü otoriteye karşı olma”
söylemi bireyci bir yönde yorumlanabilir – ya da devlet, sınıf
yapısı veya ataerkillik gibi yukarıdan aşağı iktidar hiyerarşilerine
karşı olma anlamına gelebilir. Sosyal anarşistler ikinci seçenekte
konumlanacaklardır, ama bir aşırı bireyci, birey üzerindeki her
türlü kontrole karşı çıkacaktır. İşte anarşizmdeki belirsizliklere
bir örnek.
Sınıf mücadelesini toplumsal dönüşümün asli unsuru olarak
görenler örgütlü olmaya daha yatkınlar. Sendikalistler,
platformcular ve Avrupa otonomizmiyle konsey komünizmi’nden
etkilenenler bu kanadı oluşturuyor.
Platformcular Amerika’daki nüfuzlarını son yıllarda arttırdılar.
Platformcular, 20’lerde Ukraynalı anarşist Nestor Makhno ve
çevresindekiler tarafından geliştirilen “liberter komünist platform”
tezine inanıyorlar. Anti-otoriterlerin Rus Devrimi’nde yenilmelerine
yolaçan örgütsüzlüğü dikkate alan “Platform”, disipline olmuş,
demokratik bir çekirdek örgütü savunuyor; daha geniş bir mücadele
alanında etki sahibi olmak için, grupların yatay olarak örgütlendiği
bir federasyon.
Leninizm’den ayrıştıkları noktaların başında, “Platform”un,
toplumun yönetimini eline alması gerekenlerin halk kitleleri olduğu
ve halkın bunu işçi konseyleri gibi özyönetime dayalı kitle
kuruluşları yoluyla yapması gerektiğini savunması geliyor. Anarşist
aktivist örgütlenmenin görevi bu sürece yardımcı olmak. Politik
çekirdek örgütün iktidarı eline almasını savunan Leninist düşünceyi
devretmeci buluyorlar, yani, ipleri halk kitlelerine değil parti
elitlerinin eline verdiğini düşünüyorlar.
Amerika’daki en büyük Platformcu grup, “Kuzeydoğulu Anarşist”i
yayınlayan Kuzey Doğu Anarko-Komünistler Federasyonu (NEFAC). Benzer
ama daha küçük gruplar başka yerlerde de var. NEFAC çeşitli çiftçi
ve sendika mücadelelerinde boy gösteriyor. Sanıyorum NEFAC’taki
insanların önemli bir bölümü şirketlere karşı yürütülen
globalizasyon karşıtı protesto hareketlerine katıldı ve yerel
mücadeleler ve hareketler kurmaya karar verdi.
Bir de anti-otoriter sendikalistler var. Sendikalizm, anti-otoriter
yönde bir toplumsal dönüşümün, alt tabakadaki işçilerin doğrudan
kendilerini yönettikleri kitle endüstri kuruluşları geliştirerek
ortaya çıkacağını savunan bir tez; yalnızca varolan mücadeleyi
güçlendirme anlamında değil, son kertede özyönetime dayanan bir
ekonomik sistemin yaratılması anlamında.
Ve IWW(4) ’yi buraya dahil etmeliyiz - şu anda bin kadar üyesi
bulunan wobbly(5) ’ler. IWW kendini “anarşist” olarak adlandırmıyor
– üyeleri tarafından yönetilen, kendini anti-kapitalist bir programa
adamış ve işçilerin er ya da geç endüstrinin yönetimini eline alması
gerektiğini savunan bir sendika olarak tanıtıyor.
Bundan sonra, kendini bir sendikadan ziyade anti-otoriterlerden
oluşan bir grup olarak tanımlayan Dayanışmacı İşçi İttifakı (WSA)
var. WSA da iç tüzüğünde “anarşist” kelimesini kullanmıyor. Devrimci
bir işçi sınıfı hareketinin gelişmesini sağlamak için, taktiksel
olarak hem halihazırdaki yerel AFL-CIO sendikalarını daha militan,
özyönetime dayalı sendikalara dönüştürmeye çalışmayı, hem de
üyelerin özyönetimine dayanan yeni sendikaların oluşumunu
savunuyorlar. WSA, Taco Bell boykotu gibi çeşitli işçi
dayanışmalarına katılıyor ve sendikalizm kavramını özyönetime dayalı
topluluk örgütlenmesi olarak genişletiyor, yani, işyeri dışındaki
alanlara da taşıyor.
Sınıf ve halk mücadelesi üzerindeki vurgu geçtiğimiz onyılda
belli bir ölçüde gelişmiş gibi gözüküyor. Sınıf mücadelesi
yaklaşımını reddeden köklü örgütlenme-yanlısı eğilimlerden biri,
sosyal ekolojistler – Murray Bookchin’in fikirlerinden etkilenenler.
Sendikalistler ve platformcular gibi onlar da, anarşizmdeki bireyci
veya primitivist eğilimleri reddediyorlar. En önemli vurgu
noktalarından biri, “liberter belediyecilik” diye adlandırdıkları,
yerel şehir yönetimleri üzerinden bir çeşit doğrudan demokrasi
kurmak.
Amerikan anarşist çevresinin en büyük zaaflarından biri, renkli
topluluklar içinde kök salmakta zorlanması olmuştur. Bu durum bazı
ırkçılık karşıtı mücadelelere katılım ve Devrimci Anti-otoriter
Renkliler (RACE) gibi grupların oluşmasıyla biraz değişmeye başlıyor
gibi
(2) Bu akımlar yalnızca stratejik farklılıklarıyla mı
birbirinden ayrışıyor? Yoksa bir yandan da uzun-vadede değişik
hedeflere mi sahipler? Daha açık sormak gerekirse, bu değişik
akımların hedefleri ne?
Bireyin toplumsal kollektiviteyle ilişkisi, toplumun yapısını
nasıl çözümlemek gerektiği, kapitalizme nasıl bir alternatif
tasavvur edildiği gibi konular özelinde temelde belli felsefi
farlılıkları olduğunu düşünüyorum.
Primitivist’ler teknolojinin toplumsal yapıdan önce geldiğini,
toplumsal yapı tarafından şekillendirilmediğini düşünüyorlar. Ve
amaçlarında, bir gerçeklikle ilişki eksikliği varmış gibi görünüyor.
Onlar bir ekolojik felaket vasıtasıyla olacağını varsaysalar da,
daha iyi bir yaşama nasıl ulaşacağımız konusunda ne düşündükleri
konusunda kafam henüz net değil.
Bununla birlikte, kapitalizmin doğa üzerindeki etkileri ve türlü
çeşitli teknolojilerin yıkıcı sonuçları konusunda duyulan kaygı
anarşistler arasında oldukça yaygın, yalnızca primitivistlerle
sınırlı değil.
Kimi anarşistlerin, kapitalizmin yerini alacak bir çeşit “hediye
ekonomisi” görüşü var. Düşünce şu; insanlar şeyleri üretmek için
gönüllü olarak çalışacaklar ve bunlar daha sonra diğer insanlara
bedava sağlanacak. İnsanları hayatta kalabilmeleri için kontrol
yapılarını kabullenmeye zorlayan gücü aşmak istiyorlar.
Bunun, sosyal ekolojistlerden Platformculara kadar tüm sosyal
anarşistler arasında muhtemelen hala en çok destek gören kapitalizm
sonrası toplum görüşü olan geleneksel “liberter komünizm” kavramıyla
büyük bir benzerliği var. Liberter komünizmin hem çok bulanık, hem
de çok katı bir anlamı var. En bulanık haliyle, basitçe toprak
mülkiyetinin ve üretim gelirlerinin toplumsal olması artı ortak
mülkiyet ve işyeri meclisleri gibi doğrudan demokrasi yapıları
anlamına geliyor.
Düşünce, üretim sisteminin ortak mülkiyeti temelli, yatay olarak
örgütlenen ve özyönetime dayalı bir toplumsal örgünün varolması.
“Liberter komünizmin” katı anlamı ise, “Herkesden yeteneğine göre,
herkese ihtiyacına göre” sloganıyla hemfikir olmayı kapsıyor.
Anarşistlerin kafası, ekonominin planlanması veya hangi ilkelere
göre paylaşım yapılacağına kıyasla kontrol yapıları konusunda daha
net – işçi ve halk meclisleri, ve bunların yatay olarak
örgütlendikleri bir federasyon.
Sendikalistler arasında, “liberter komünizm”in katı anlamının
arkasında tam bir oybirliği olduğunu söylemek mümkün değil. Ama daha
yaygın olarak hemfikir olunan bir nokta var, en azından sınıf
mücadelesi merkezli anarşistler arasında; kapitalizm sonrası
toplumun, özyönetime dayalı yapılar ve pratikler – işçilerin
özyönetiminde bir endüstri gibi - üzerinde şekillenmesi gerektiği.
Diğer yandan, sosyal ekolojistler, bir strateji olarak sınıf
mücadelesi fikrini tümden reddediyorlar, aynı zamanda işçilerin
özyönetiminde bir endüstri fikrini de kabul etmiyorlar. Bunun yerine,
– bölge sakinlerinden oluşan - yerel ekonomiyi yönetecek, planlama
gibi işlere bakacak halk meclislerini öneriyorlar. Yani, katılımcı
demokrasi ve halkın kendini idaresi var ama emeğin özyönetimi yok.
Şunu da belirtmeliyim ki anarşistlerin bir kısmı (mesela bazı
Platformcular) Marx’takine benzer şekilde kapitalizmde işçi sınıfı
ve sermaye olmak üzere iki asli sınıfın olduğu bir sınıf kavramı
kullanıyorlar. Bu, eski Sovyetler Birliği’nin “devlet kapitalizmi”
olduğu şeklindeki yaygın anarşist görüşte kendini açığa vuruyor. Bir
yandan da, sınıfın aslında mülkiyetten değil de iktidar
hiyerarşisinden türediğini ve sınıfın toplumsal üretimdeki iktidar
hiyerarşilerindeki farklılaşma olduğunu savunan anarşistler var.
Bir diğer stratejik farklılık da halihazırdaki kollektiflerin ve
kooperatiflerin yapısına farklı insanların farklı ağırlıklarda önem
atfetmeleri. Görünen o ki, kimi insanlar bu yolla eskinin çatısı
altında yeni bir tür ekonominin kurulabileceğini düşünüyor. Fakat
sınıf mücadelesine daha fazla vurgu yapan anarşistler, nihai olarak
işçilerin endüstrinin yönetimini eline aldığı ve varolan devlet
yapılarının ortadan kaldırıldığı devrimci bir süreç üzerinden
düşünmeye meyilliler.
Şunu da belirtmeliyim ki, anarşizmin geleneksel devlet
karşıtlığına rağmen, tek bir “anarşist devlet teorisi” yok. Rocker
ve Makhno gibi kimi anarşistler ve anti-otoriterler, devletin
patronlar, üretim geliri ve toprak sahipleri gibi ekonomiyi yöneten
sınıfın konumunu korumak için varolduğunu düşünüyorlardı. Bu
Marks’ın devlet teorisine yakın bir düşünce. Ama başka anarşistler
devletin ekonomik yapıdan önce geldiğini, veya kapitalistlerin
güçlerini devletten aldıklarını düşünüyorlardı. Ve görünen o ki
diğerleri halen, devletin toplumdaki ayrı bir sınıfın, veya ayrı bir
gücün kaynağı olduğu ve kapitalistlerden belli bir özerkliği
olduğunu düşünüyorlar.
(3) İnsanlar fikir ayrılığına düştüklerinde bunun nedeni bazen,
birbirlerinden farklı algılayışları, hatta birbirlerinden değişik
gerçekleri olmasıdır. Bu bazen, neyin mümkün veya muhtemel olduğu
konusundaki farklı tahminler bazen de önlerindeki engellerin veya
manilerin amaçlarına giden yolu nasıl tıkadıkları konusundaki farklı
bakışlarıdır. Ve bazen de sözkonusu olan farklı değerlerdir.
Anarşizmdeki bu akımlar birbirleriyle ortaklaşabilirler mi, yoksa bu
farklılıklar baki kalmaya mahkum mu? Ya da şöyle soralım; muhakeme
ve tecrübe derslerinden geçtikten sonra bir çözümde uzlaşabilecek
farklı algılayışları veya tahminleri karşılaştırırsak – değerler
birbirinden ne kadar farklı?
Zannediyorum ki bu farklılığın bir nedeni farklı yaşam koşulları
olabilir. Kimisi anarşizmi kapitalizmin veya “endüstriyel toplumun”
kişisel bir reddi olarak benimsiyor, kaçışçı bir zihniyet.
Primitivistlerin farklı bir değerler kümesi olduğunu düşünüyorum,
ama bence azınlıktalar.
Anarşistlerin çoğu sıradan ücretli kesim. Daha geniş bir
muhalefet hareketi olsaydı daha çok ortaklaşma olabilir ve bu,
devamında bir çeşit tanımlayıcı rol oynayıp insanlar için çekim
merkezi olabilirdi.
(4) Bir anarşist olarak, diğer seçeneklerle
karşılaştırıldığında bu yaklaşımın gücüne dair ne düşündüğünüz çok
açık, ama yine de belki özetlemek istersiniz. Merak ettiğim, dikkat
etmek ve düzeltmek gerektiğini düşündüğünüz zayıflıklar nelerdir?
Aslında kendim için “anarşizm” yaftasını kullanmamaya özen
gösteriyorum. “Anarşizm” kelimesinin insanlara çok farklı ve çeşitli
anlamlar ifade ettiğini düşünüyorum. Bunlar o kadar çeşitli ve
birbirleriyle tutarsız ki, insanlarla ilişkiye geçerken “anarşizm”
kelimesini kullanmayı çok faydalı bulmuyorum.
Bireyci fikirlerin etkileri ve bu etkinin anti-otoriterizmin
demokratik, kollektivist yorumlarıyla düştüğü çelişkiden bahsettim –
bu köklü bir sorun.
Bence en temel noktalardan biri katılımcılarının özyönetimine
dayalı hareketlerin ve örgütlerin kurulması. İnsanlarda yaşamlarını,
toplumlarda da kendilerini yönetecek güveni ve iradeyi geliştiren
hareketler – insanlara toplum düzenini şekillendirecek gücü veren
hareketler olmazsa, toplum, insanların emir altına sokulmasına ve
ezilmesine yolaçan yöntemlerin ve sınıf ayrımının üstesinden gelmiş
bir topluma nasıl dönüştürülür, bunu görmek zor.
İnsanların ihtiyacı olan, diğer insanlarla işbirliği içinde kendi
yaşamlarını planlayabilecek ve yönlendirebilecek durumda olmak.
Halihazırdaki kapitalist toplum bu ihtiyacın karşılanmasını
engelliyor.
Özyönetimi her iki anlamıyla da kullanmaya eğilimliyim – hem bir
strateji – hem de bir hedef olarak. Sanıyorum anti-otoriter
geleneğin gerçek güç noktası da bu.
Ama çok büyük ölçekte bir kendi içinde özgürlükçü harekete
ihtiyaç var – kendi içinde demokratik ve özyönetime dayalı bir
hareket. Halk kitlelerinin örgütlülük düzeyi ve halkın geneline
yayılan demokratik bir tartışma ve direnç kültürü açısından
baktığımızda, Amerikan anarşistlerinin bazen böyle bir hareket için
tam olarak ne yapılması gerektiğini yeterince anlamadıklarını
görüyoruz.
Beklenmedik şekilde patlak veren mücadeleler veya mücadele
dönemlerinin de varolduğunu teslim ediyorum fakat buna benzer hiçbir
hareket kendiliğinden ortaya çıkmaz.
Kimi anarşistler özyönetime dayalı bir toplumu “kendiliğinden
düzen” olarak görüyorlar. Ama insanların genel eğilimi
“kendiliğinden” eski alışkanlıklara ve davranış kalıplarına geri
dönmektir. Bizler insanların otorite sahipleri, uzmanlar, işverenler
gibi kişilere boyun eğmelerinin beklendiği bir toplumda yetiştik, ve
her günümüz böyle bir toplumda geçiyor.
Her türlü örgütlenmede varolan temel eğilimlerden biri, belli
avantajlar taşıyan insanların en nihayetinde kontrolü eline alması
ve diğerleriyle oransız bir nüfuza sahip olmasıdır – gerek
eğitimleri veya diğerlerinden daha üst seviyede bilgi sahibi
olmaları yüzünden, gerek de yüksek özgüvenleri, veya konuşma
yetenekleri veya buna benzer avantajları sayesinde. Sınıf, ırk ve
cinsiyet ayrımlarından dolayı, belli insanların bu avantajlara sahip
olma eğilimi diğerlerinden fazladır. Bu yüzden, “kendiliğinden”
eğilim, bu avantaj sahiplerinin daha fazla nüfuz için, belki de
bilinçsizce, bu avantajlarını kullanmaları yönündedir. Karar-verme
ve bilginin birkaç insanın elinde toplandığı örgütlenmelerde bir
hiyerarşinin doğması işten bile değildir.
Komünist devrim tecrübelerinden biliyoruz ki bu tarz bir
hiyerarşinin bir sınıf sistemine dönüşme eğilimi var. Bu tür bir
sonuca mahal vermemek için, başından itibaren bilinçli olarak
bilgiyi yaymaya, liderlik vasıflarını öğrenme imkanlarını paylaşmaya
ve hareketlerin içindeki insanların yeteneklerini geliştirmeye
çalışmalıyız.
Anarşizmde tarihsel olarak netleşme olmayan bir konu da toplumun
yönetimi kavramı ve özyönetimin politik yapısı. Bazen anarşistler
öyle konuşuyorlar ki kurallar koyup bunları uygulayacak hiçbir
yapının olmayacağını düşünüyorsunuz – bu da bir yönetim biçimi.
Ama eğer İspanyol anarkosendikalistlerinin 1936’daki Zaragoza
programına bakacak olursanız, bir yönetim biçimi önerdikleri açıktır
– sıradan insanlara dayalı bir politik iktidar yapısı – kararları
verecek bölgesel ve ulusal kongreler, sıradan insanların toplumsal
düzenini koruyacak bir milis, üretimi kontrol eden işçiler vs...
Devrim sırasında kimi anarşist sendika aktivistleri, sendikalar
tarafından seçilen, devletin yerini alacak ve Franco’ya karşı
verilen savaşta birleşmiş işçiler ordusunu yönetecek bölgesel ve
ulusal savunma konseyleri önermişlerdi. Her ne kadar bu öneriler
hayata geçirilmemiş olsa da, önemli olan nokta, bunların politik
iktidar kurumları olmasıdır.
Bir hedef olarak konulan toplumsal özyönetimin doğası sorunuyla
ilişkili bir sorun da, bugünkü mücadeleler konusunda ne yapılması
gerektiği. Devlet ve diğer hiyerarşik yapıların dışında ortaya çıkan
büyük ölçekli, özyönetime dayalı hareketleri temel alan bir strateji
– benim anlayışımca en temel anti-otoriter stratejidir. Peki ama
devletin şu anda yaptıkları üzerinden yürütülen hakiki politik
mücadeleleri bununla nasıl bağdaştıracağız?
Geleneksel anarşizmin belli anlayışları olsa da önerdiği
bütünlüklü bir toplum teorisi veya kavrayışı yoktu, ve bahsettiğim
tutarsızlıkları barındırıyordu. İşte bu yüzden anarşizmin tek başına
bir toplumsal dönüşüm perspektifi olmaya bütünüyle yeterli
olmadığını düşünüyorum. Özyönetimin önemi gibi belli anti-otoriter
anlayışların daha da ilertilmesi gerektiği doğru, ama ben geleneksel
anarşizmin sınırlamalarının da aşılması gerektiğini düşünüyorum.
(5) Anarşizmin “yönetim biçimi” konusunda bir netliğe ihtiyacı
olduğu fikri, neredeyse sezgisel bir karşı iddia, çünkü baktığımızda,
tarihsel olarak bazı açılardan yönetim biçimi anarşizmin dikkati
çektiği birşeydi. Ama katılıyorum. Son olarak, merak ettiğim; peki
ya ekonomi? Bir düşünce okulu veya bir tarz olarak anarşizmin hem
değerli hem de yeterli ekonomik hedeflerde karar kıldığını
hissediyor musunuz, yoksa ekonomi konusunda daha fazla netleşmeye
ihtiyaç var mı?
Evet. Bazı anarşistlerin düşündüğü gibi “ekonominin ötesi”ne
geçmek bence mümkün değil. Gezegenimizin kaynakları sınırlı, bizim
zamanımız sınırlı. Bir günde yalnızca 24 saat var. O halde, -
çalışma zamanımız gibi – kısıtlı kaynakların paylaşımı için, bu
kaynakların boşa harcanmayacağını garantileyecek, ama bu kaynakları
insanların ihtiyaçlarını ve isteklerini en uygun biçimde
karşılayacak şekilde kullanacak bazı kurumlara ihtiyacımız olduğu
kesin.
Katı anlamıyla “Liberter komünizm”, bu paylaşımın “Herkesten
yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” ilkesiyle belirleneceği
anlamına geliyor. Bence bu bazı durumlarda oldukça mantıklı. Şu anda
kaldırım ve itfaiye hizmetlerini bu temelde sağlıyoruz, ve görünen o
ki iyi işliyor. Bir insan kaza geçirip yaralandığında, gelirinin ne
olduğuna bakmaksızın yalnızca ihtiyacı olduğu için sağlık yardımı
alması gerektiğini düşünüyorum.
Ama milyonlarca insandan oluşan karmaşık bir endüstriyel
ekonominin bütününün bu temelde işletilebileceğini düşünmüyorum.
Toplumdaki bireylerin ve çeşitli altgrupların farklı istekleri,
ilgileri, zevkleri var. Bir karar-verme yöntemi olarak genel
meclislere başvurmak yeterli değil. Farklı üretim imkanlarının
farklı toplumsal fırsat maliyetleri var. Eğer insanların
tükettikleri şeylere biçilmiş bir fiyat olmazsa, neyi tüketecekleri
konusunda sorumluluk sahibi kararları nasıl alacaklarını nereden
bilecekler?
Bireylerin üretimden kazandıkları payı kişisel tüketime
aktarabilecekleri ve bunun toplantılar gibi kollektif onaylardan
geçmeden yapılacağı bir yol olmalı.
Diğer yandan, üreticiler ve tüketiciler arasındaki ilişkilere
piyasanın aracılık yapmasını istemiyoruz çünkü bu, sorumlu
birimlerin sahip oldukları belli avantajları kullanmalarına imkan
sağlayacak, mesela kritik hünerler ve bilgiler üzerinde kontrol
kurabilecekleri veya ekonomik avantajlara sahip bir pozisyona
yerleşebilecekleri bir sistem. Bence piyasa, ne yapılırsa yapılsın
sınıf ayrımını körüklüyor.
Peki, alternatif ne? Bunun, parecon(6) modelindeki gibi katılımcı
planlama sürecinin - kişisel tüketimin planlanması için bireylerin,
kamusal mallar ve hizmetler içinse toplulukların katılımı - devreye
girdiği yer olduğunu düşünüyorum. İnsanların öneriler yapması ve
sonrasında bu önerileri kendi tüketimlerinin makul sınırları ve bu
önerilerin toplumsal maliyetleri hakkındaki bilgiler doğrultusunda
yeniden gözden geçirip rafine etmelerinin istenmesi şeklinde bir
süreç yaşanırsa; nelerin üretileceğine karar verirken insanların
üretim çıktıları konusundaki tercihleri de kayda geçirilebilir.
Katılımcı planlama merkezi planlamadan farklıdır. Merkezi
planlamada, planlamayı yapan ayrı bir grup vardır ve bu planlar
diğerlerinin yaşamlarını ve işini belirler. Merkezi planlama grubu
bilgi toplar ve işçi gruplarına neyin üretileceği konusunda emirler
verir. Merkezi planlama, üretim gelirlerinin kamusal veya kollektif
mülkiyeti ile birleştirildiğinde, bu pratiğe başvuran ülkelerde
gördüğümüz gibi tekno-yönetimsel iktidar sınıflarının oluşmasına yol
açacaktır. Diğer yandan, katılımcı planlama ve özyönetim ise tüm
insanların üretim çıktılarını planlamada payları olacağını söyler.
Katılımcı planlama bu yüzden, toplum-ölçekli özyönetimin anti-otoriter
hedefinin farkına varmada önemli bir yerde durur.
Varolan düşünce, öngörülen bir gelecekteki toplumun birinde
insanların nasıl yaşayacağını tasarlamak anlamında “ütopyacı” olmak
değil - aksine, toplum yapısının insanların kendi yaşamlarını
kontrol edebilmelerini sağlayabilecek şekilde nasıl değiştirilmesi
gerektiğini, yani, bir sınıf sistemine dönüşmeden kendi ayakları
üzerinde durabilen bir ekonomiye sahip olmanın yollarının neler
olduğunu göstermek.
Ama amaçlar olsun, değerler olsun, geleceğe bakış olsun, hepsinin
toplumsal dönüşümle ilgili stratejik bir görüşe bağlanması
gerektiğini düşünüyorum. Bu görüş, gerçekten varolanlara dayanmalı
ve toplumun özyönetim ve baskı yapılarının çözülmesi doğrultusunda
nasıl dönüşebileceği konusunda belli bir yolgöstericiliği olmalı.
İnsanlarda kendi yaşamlarını yönetecek bir iradeyi ve demokratik
özyönetim iradesini geliştirecek büyük ölçekli, geniş tabanlı kitle
hareketleri, kitle örgütlenmeleri olmazsa toplumun özyönetim
temelinde yeniden yapılandırılması nasıl başarılır, bunu pek
göremiyorum.
Anti-otoriter gelenek bu türden bir dönüşümün, ezilenlerin
doğrudan katılımı, doğrudan mücadelesi yoluyla; alttakiler
tarafından özyönetim temelinde yürütülen mücadele örgütlerinin
kurulması yoluyla başarılabileceğini öne sürüyor. Bugün itibariyle
anti-otoriter solun en sağlam anlayışlarından biri, özyönetime
dayalı bir toplumun yaratılmasına giden yolda özyönetime dayalı
hareketler ve örgütlenmelerin kurulmasının önemidir.
Çeviren: Çağıl İvak
----------------------
1 Dayanışma Grubu (affinity
groups). Aynı okulda, mahallede ya da işyerinde bulunan ve belirli
bir ağın sorunları tanımlayıcı çerçevesini kabul eden, eylemlere
birlikte giden 5-6 kişilik gruplar. (ç. n.)
2 Sözcü Konseyi (Spokescouncil). Her dayanışma grubundan bir
temsilcinin katıldığı ve yapılacak eylemlerin tartışıldığı birimler.
(ç.n.)
3 Anarchy ve Fifth Estate ABD menşeili iki anarşist dergidir (ç.n.)
4 Industrial Workers of the World
5 wobbly: IWW üyesi (ç.n.)
6 parecon: (Participatory Economics) Katılımcı Ekonomi. Michael
Albert ve Robin Hahnel tarafından 1980’lerde ortaya atılan,
kapitalizm ve sosyalizme alternatif bir ekonomik sistem. (ç.n.)
|