Bir Daha Çal Sam: IMF ve Dünya Bankası Yine İşin İçindeler
Robin Hahnel
9 Aralık 2000
Herhangi birinin, IMF ve Dünya Bankasının Seattle, Washington
D.C. ve Prag’dan gerekli mesajı aldığını düşünmesi durumunda, bu
kimsenin, durumun tam tersi olduğunu anlaması için 5 Aralık tarihli
Washington Post’u okuması yeterlidir. Çad ve Türkiye’deki büyük
facialar göstermektedir ki Banka ve Fon’da retorikteki taktik
değişimin ötesinde bir gelişme yoktur.
Douglas Farah ve David Ottaway aktarıyor: “Haziran’da, Dünya
Bankası, nüfusun üçte ikisinden fazlasının yıllık ortalama $250’lık
gelirin altında yaşadığı bu fakirleştirilmiş çöl ülkesinden
Afrika’nın Atlantik kıyısına uzanan 650 millik tartışmalı bir petrol
boru hattını desteklemeye karar verdiğinde, ülkenin yozlaşmış
bürokratlarının bu yeni zenginliği çalmalarını önleyecek bir yol
bulduğunu açıkladı. Yıllarca, gelişmekte olan ülkelerdeki halka
yarar sağlamakta başarısız olmuş projelerinden ötürü eleştirilmiş
olan banka yöneticileri, Afrika’da yürürlükteki en pahalı altyapı
projesi olan $3.7 milyonluk boru hattının, çok dikkatle
inceleneceğini bilmekteydiler. İşte bu nedenle katı muhasebe
standartları empoze ettiler ve Çad hükümetinden, petrol paralarının,
gizli banka hesaplarına gitmesi veya yönetimdekilerin silah
alımların finanse etmesi yerine halk sağlığı ve eğitimin
iyileştirmesi veya yaşamsal altyapı yatırımlarına gitmesini sağlama
almak için garantiler talep ettiler. Dünya Bankası yöneticileri, Çad
modellerinin Afrika ülkelerine özgü yolsuzlukları yenebileceğini
göstereceğini ve diğer yolsuzluğa yatkın, petrol üreticisi
bölgelerde de kullanabileceğini söylediler. Projeyi onaylamalarından
sonraki bir basın açıklamasında, Banka, Çad hükümetiyle yaptığı
anlaşmayı, petrol zenginliğini, fakirlerin, zayıf olanların ve
çevrenin doğrudan yararına dönüştürmeyi hedefleyen “daha önce
denenmemiş bir çerçeve” olarak niteledi. Ancak 1990’daki bir
darbeyle yönetimi ele geçirmiş bulunan Çad devlet başkanı İdris Deby,
devletin ilk petrol gelirlerinin $4.5 milyonluk kısmını, sosyal
programları desteklemek yerine silah alımına kullandığını
açıkladığında ve güvenlik olmadan gelişme programı olamayacağını
söylediğinde bankayı sarsıyordu.
Dünya Bankası’nı olacakların aynen bunlar olduğu konusunda
uyaranlar Seattle, Washington DC ve Prag’taki göstericilerden ibaret
değildi. Çad’daki insan hakları savunucuları, sadece silahlı
mücadeleleri tırmandıracağı ve baskıcı yöneticiler tarafından silah
alımında ya da banka hesaplarını şişirmede kullanılacağı
gerekçesiyle yıllarca projeye karşı mücadele ettiler.
Ancak petrol parasının silah alımına yönelmesi sorununun sadece
bir bölümünü oluşturmaktadır. Muhaliflerin bu ve diğer yerlerdeki
benzer Dünya Bankası projelerine yönelttikleri esas eleştiri,
karların büyük kısmının yabancı şirket ve bankalara gittiği, çok az
bir kısmının affedilmesi gereken ödenemeyecek uluslararası borçlarda
dişe dokunur bir azalma sağlamak için kaldığı şeklindedir. Çad’ın
projeden 25 yıl boyunca 2-3 milyon dolar alması öngörülmüştür, geri
kalan kısım ise Exxon Mobil’in önderliğini yaptığı uluslararası
petrol şirketi konsorsiyomu, projeyi finanse eden uluslararası
bankalar ve anlaşmaya aracılık eden ve ilk finansmanın %3’ünü
sağlayan Dünya Bankası tarafından paylaşılacaktır.
Aynı tarihli Washington Post’ta Molly Moore İstanbul’dan
bildiriyor:“Bugün Türk borsası çöktü ve faizler, Rusya ve diğer
zordaki ekonomilere sıçramasından korkulan bir krizle yüzde
1200’lerin üzerine çıktı. Türk yetkilileri başkent Ankara’da
uluslararası Para Fonu ile acil durum görüşmelerine başladılar ve
belirsizlikteki ülke ekonomisini tehdit eden Türk lirasındaki değer
düşüşünü karşılayabilmek için acilen 5 milyar Dolar talep ettiler.
Yetkililer, finansal krizin, eğer kontrol altına alınamazsa, Türkiye
ekonomisini işsizlik ve şirket kapanmaları sarmalına sokmasından
endişe duyuyorlar. Yerli ve yabancı yatırımcılar, ülkelerin
geleceğine olan güvenlerini yitirdikleri ve olası bir devalüasyonun
portföylerine yapacağı etkiden endişe duydukları için paralarını
piyasalardan çekiyorlar. Türk menkul kıymetler borsası bugünkü yüzde
8’lik düşüşle birlikte son iki hafta içinde yaklaşık %40 oranında
değer kaybetti.”
Bu nasıl mümkün olabilir? Aynı haber içinde Washington’dan
bildiren Steven Dearlstein anlatıyor: “ Bu yılın ilk on ayı, son
dönem Türk tarihindeki en istikrarlı ekonomik dönemi
oluşturmaktadır.” Ve: “Geçtiğimiz yıl, Türkiye, finansal
politikaların verimli hale getirdiği, kamu harcamalarını
dizginlediği ve IMF tarafından önerilen ekonomi politikası
değişikliklerini yerine getirdiği için IMF ve uluslararası finansal
analistlerden övgü toplamıştı.” Diğer bir deyişle, Türkiye IMF’ye
göre neoliberal ekonomik faziletin bir örneğiydi ve bu nedenle bir
krizin patlak vereceği düşünülebilecek en son yerdi. Tabi bu, IMF ve
Dünya Bankası’nın krize girmeden bir sene önce Doğu Asya ekonomileri
için söylediklerinin aynısıydı. O olayda da, ABD Hazinesi ve
IMF’nin, ülkelerini kısa vadeli spekülatif sermaye hareketleri dahil
tüm uluslararası finansal yatırımlara tamamen açmaları baskılarıyla
karşılaşan Doğu Asya ekonomileri, ABD ve Fon tarafından neoliberal
başarı hikayeleri şeklinde sunulmuştu. Ancak sıcak paranın korkup
kaçmasından, IMF’nin uluslararası yatırımcıları korumak için
tasarlanmış sert koşulluluk anlaşmasını finansal krizden kurtarma
karşılığında dayatmasından ve tüm bunların Doğu Asya ekonomilerini
harabeye çevirmesinden kısa süre sonra, Fon yöneticileri Doğu Asya
hükümetlerinin zannedilenden daha az faziletli olduğunu bir çırpıda
söyleyiverdiler.
Bir kez daha Türkiye’deki yıkımın sebebinin “ahbap çavuş
kapitalizmleri”, “şeffaflık eksikliği” ve “yetersiz basiretli
düzenlemeler” olduğunu duyacağız. Hatta şimdiden, finansal krizlerin
çoğunu tetikleyen bu değilmiş gibi “krizin, hergün yenisi açığa
çıkan bankacılık skandalları ve bağlı soruşturmalarca
tetiklendiğini” duymaya başladık. Ancak buradaki gerçek soru,
genellikle böyle birşeye yol açmazken, bazı kötü kredilerin açığa
çıkmasının niye bir krizi ateşlediğidir. Bu gerçek sorunun bizlere
hatırlatılmamasının asıl sebebi, sorunun cevabının doğrudan
uluslararası spekülatif sermayenin son birkaç yılda –
IMF tarafından övülen ve yönetilen “finansal akışın
kolaylaştırılmasına” örnek teşkil etmek üzere – Türkiye’ye hangi
büyüklükte ve hangi koşullar altında akmış olduğuna işaret
etmesidir. Ayrıca borç veren bankaların, borç alanların temerrüde
düşmesinden endişe duydukları için kredilerde astronomik faiz
artışlarına gittikleri söyleniyor. Ancak buradaki asıl soru,
astronomik faiz oranları nedeniyle durma noktasına gelecek olan
üretken Türk yatırımlarının finansman çıkarını, uluslararası servet
yönetiminin çıkarlarına bağımlı kılmaya öncelikle kimin karar
verdiğidir.
Bir kez daha akla IMF destekli programda yer alan uluslararası
bankalar gelmektedir. Moore bildirmekte: “Türkiye’nin devlet
mülkiyetindeki şirketlerini satma çabalarına ve genel olarak Türk
ekonomisine büyük yatırımlar yapmış bulunan Alman bankaları
Türkiye’deki kriz nedeniyle kendi hisselerinin fiyatlarının
düşmesinden ötürü zor durumda.” Son olarak Türk hükümetinin sorunlu
bankaları kapatma ve devralmadaki isteksizliğinin krizi
büyütebileceği konusunda uyarılıyoruz. “Hükümet şimdiden 10 sorunlu
bankayı fon yönetimine almış bulunuyor. Görüşmelere yakın kaynaklara
göre IMF hükümete, güçlü sahiplerinin yatırımlarını kaybetmesine yol
açabilecek politik bakımdan zor bir karar olan 81 bankadan bir
kısmının daha yönetimini devralması ve kapatması yönünde baskı
yapıyor. Bunun karşılığında, hükümet mudilerin alacaklarının
tamamına veya büyük bir kısmına garanti sağlayacak.” Kimin ahbap
çavuşçuluğunun eleştriye maruz kalıp kiminkinin kalmadığına dikkat
edin. Türk hükümetinin ülkedeki iş kaybı için endişelenmesi sorumsuz
ahbap çavuşçuluk, ancak IMF’nin gelişmekte olan bir ülkenin
hükümetini, zengin uluslararası alacaklıların fonlarını – bu durumda
IMF’nin Türkiye’deki özelleştirme programını finanse eden Alman
bankalarının fonlarını – garanti altına almaya zorlaması ise sadece
sağlam kriz yönetimi oluyor!
Bir diğer soru da IMF kurtarma harekatının Türkiye’de en dar
anlamda bile işleyip işlemeyeceği. “Yatırım fonlarının ülkeden
kaçışı Merkez Bankası’nı son iki hafta içinde, ellerindeki Türk
Lira’sını satıp dolar alarak ülkeden kaçan yabancıların TL’nin
değerinde yol açtığı düşüş baskısını dengelemek için TL satın alarak
18 milyar dolarlık uluslararası rezervinin en az 6 milyarını
harcamaya yönellti. Analistler, IMF’nin istenen 5 milyarı acilen
vermemesi durumunda Türk hükümetinin rezervlerinin tükenmesinden ve
Lira’yı daha fazla destekleyememesinden endişe duyuyorlar. Öyle bir
durumda Lira’nın değeri çakılacaktır” diye bilgilendiriliyoruz.
1995’te IMF Meksika’da başarılı bir kurtarma yürütürken, 1997’de
Doğu Asya’da bunu başaramadı. Doğu Asya’da kaybetmeye karşı asıl
direnen Japon bankaları ve çok uluslu şirketlerine karşılık,
Meksika’da Amerikan banka ve şirketleri vardı. Meksika’daki teknik
“başarı”, kurtarma paketinin büyüklüğü ve hızıyla ilgiliydi. IMF,
Asya’da zor durumdaki ekonomiler için, dahili reformlar üzerinde
durarak yavaş kalmış ve cimri davranmıştı. Hatta Amerikan Hazine
Bakanlığı, Japonlara kesin bir şekilde, kurtarma harekatları için
şartsız olarak 100 milyar dolara kadar koyma önerilerinin kabul
edilemez olduğunu belirtmek için Bakan yardımcısı Larry Summers’ı
göndermişti. Türkiye şimdiden iki hafta içinde Lira’yı desteklemek
için 18 milyarlık rezervinin üçte birini harcamış durdumda. IMF’den
gelecek olan 5 milyarın, Türk Lirası’na yapılan spekülatif atağı
önlemede yeterli olup olmayacağını ve vaktinde ulaşıp ulaşmayacağını
zaman gösterecek. Larry Summer’ın krizi Türkiye’de zayıf düşürücü
“reformlar”ı daha fazla zorlamak için mı kullanacağını, yoksa yeni
bir uluslararası krizi ve Türkiye’deki krizin olası yayılmasını
önlemekle mi ilgileneceğini de zaman gösterecek.
Ancak IMF’nin kurtarma harekatları, ister Meksika’daki gibi
teknik bir başarı olsun, isterse Doğu Asya’daki gibi başarısızlık,
asıl konu değildir. Teknik başarının anlamı uluslararası
yatırımcıların daha az sıkıntı çekmesi ve daralan ekonomilerin daha
çabuk iyileşmesi demektir. Teknik başarısızlık ise, yatırımcıların
daha fazla kaybetmesi, bunun vergi mükelleflerine yansıması ve zarar
görmüş ekonomilerde daha derin ve uzun süreli depresyon anlamına
gelir. Her iki durumda da IMF politikaları, onları uluslararası
servet yönetiminin işkence sehpasına daha sıkı bağladığı için
gelişmekte olan ekonomilerin çıkarları için ölümcüldür. En azından
Türkiye’deki kriz bir kere daha göstermiştir ki, IMF oyununu oynamak
– kamu harcamalarını kısmak, kamu hizmetlerini özelleştirmek,
uluslararası yatırımlara tamamen açılmak ve kurunuzu korumak için
genellikle yeterli olandan daha fazla döviz rezervi (Türkiye’in
durumunda 18 milyar Dolar!) biriktirmek, kontrolsüz neoliberalizmin
cesur yeni dünyasında ekonomik yıkıma karşı hiçbir koruma
sağlamamaktadır.
Güncelleme:
Finansal krizler çabuk gelişen olaylardır. 7 Aralık 2000
tarihinde Molly Moore şöyle yazmış: “Bugün IMF, Türkiye için, ülke
ekonomisine ciddi hasarlar veren ve diğer gelişmekte olan piyasalara
sıçrama tehlikesi gösteren finansal krizi önleme amaçlı 10 milyar
dolarlık Dolar’lık bir kredi paketi açıkladı.” Türk hükümeti
kurtarma amaçlı olarak 5 milyar Dolar isteyip de ertesi gün 10
milyar alırsa bunu neye yormamız gerekir? Fon’daki birinin biraz
telaşlandığına mı? Ne olursa olsun, Fon’un telaşı, taleplerini
dizginlemiyor; çünkü okuduğumuza göre Türk hükümeti, banka
borçlarının üstlenilmesi ve özelleştirmelerin hızlandırılması
yönündeki baskılara boyun eğmiş bulunuyor: “IMF yönetimi,
Türkiye’nin, ülkenin 81 bankasından 11’inin fona devredilmesiyle
sonuçlanan bankacılık skandallarına yeterli tepki vermediği
konusunda endişeliydi. Başbakan Ecevit bugün, hükümetin, sorunlu
bankalardaki mevduatın garantiye alınması konusunda daha cesur
adımlar atacağını ve devletin telefon şirketi Türk Telekom, Türk
Hava Yolları ve elektrik sektörünün özelleştirme çalışmalarına
gelecek haftanın sonuna kadar başlayacağını açıkladı.” Açıkçası
Fon’daki yöneticilerin bir yıldır artan gösterilerden ve toplumsal
ilgiden öğrendikleri, neoliberalizmi mekik hızına çıkarmak olmuş.
Robin Hahnel Washington D.C.’deki American University’de ekonomi
eğitimi vermektedir. Ekonomi ve politika üzerine çok sayıda kitabın
yazarı ve ortak-yazarıdır. Küreselleşme üzerine olan en son kitabı
“Panic Rules!”dur. (Panik Hüküm Sürüyor!) South End Press.
|