Komünizmin Yeni Krizi

Boris Kagarlitsky

18 Mayıs 2008

Çeviren: Ömer F. Kurhan

Yazının orijinali için tıklayınız.

Avrupalı solun başarısızlıkları halk desteğinin eksikliğinden değil, bu desteği yeni bir politik gerçeklik haline getirecek bir programın yokluğundan kaynaklanır.

On yıl önce, Avrupa’da liberalizmin zaferi öylesine eziciydi ki, politik olarak soyunu 20. yüzyılın başındaki devrimci işçi sınıfı hareketine dayandıran partiler dahi, açık bir şekilde toplumun radikal dönüşümünden söz etmez oldular. Komünist partiler kapanışlarını ilan edip hızla yeniden sosyal demokrat olduklarını keşfederken, sosyal demokrat partiler liberal partilere dönüştüler.

Bazı komünist örgütler, eski oy verenlerine başvurmayı ve isimlerini bir çeşit “geleneksel marka isim” olarak muhafaza etmeyi sürdürdüler. Fakat, Rusya’da olduğu gibi, ideolojilerini köklü bir şekilde değiştirdiler. Rusya’da komünistler, monarşik ve dinsel eğilimlerini açıkça ilan ederek, muhafazakar milliyetçilere dönüştüler. Batı Avrupa’da sosyalistler, liberallerin çizgisinde bir konum aldılar. Son olarak, örneğin Yunanistan ve Portekiz’deki Komünist Partiler, hiçbir şey değişmemiş gibi yapmaya çalışıp kendilerini ideolojik olarak dondurdular.

Son sekiz yıldır durum oldukça farklı seyrediyor. “Eski” işçi sınıfı partilerinin çöküşü ve ideolojik olarak ayrışması devam ediyor. En yeni örnek Avusturya Sosyal Demokratlarının art arda seçim yenilgisine uğraması ve bunun sonucunda, ulusal politik arenada, önde gelen bir güç olmaktan çıkıp ikinci sınıf bir politik örgüt haline gelmesi oldu. Fakat eski partilerin yerini yeni güçler alıyor. Anti kapitalist alternatifler sunma adına taze bir hava yayıyorlar ve radikal eylemlere yönelmeye istekli olduklarını göstermeye hazırlar. 2003’ten 2005’e, bu partiler önde gelen bir toplumsal güce dönüştüler.

Bununla birlikte, Avrupalı solun dirildiğinden söz etmek için henüz erken. Ne zaman şu ya da bu örgüt hatırı sayılır bir başarı elde etse, sorunlar meydana geliyor. İtalyan Komünist Yeniden Kuruluş Partisi (İKYKP), İtalya Başbakanı Romano Prodi’nin kabinesinde bakanlık düzeyinde görevlere tayin edildiler; fakat bu hükümet, solda İKYKP’nin liderlerine bel bağlayan seçmenlerin isteklerine yanıt veremedi. İKYKP, taraftarlarını Prodi yönetimini destekleme yönünde harekete geçirirken, daha kötü bir senaryoyu – politik iktidarın Silvio Berlusconi başbakanlığındaki sağ kanat bir koalisyonun eline geçmesini - önleme amacını taşıyordu; fakat gerçekleşen tam da bu oldu. Hüsrana uğramış ve öfkeli oy verenler aynı zamanda solu ağır bir şekilde cezalandırdılar: İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk defa, komünistler parlamentoda temsil edilmedi.

Bazı ülkelerde başarısızlıklar yaşanırken, diğerlerinde sol hareketin yükselişe geçtiği görülüyordu. Alman Die Linke (Sol) partisi, ülkenin birleşmesinden bu yana ilk defa, doğu ve batı eyaletlerinden aktivistleri tek bir örgüt bünyesinde bir araya getirdi. Böylece, ulusal çapta önemli bir güce dönüştü. Selefi olan ve esas olarak Doğu Almanya’da temsil edilen Demokratik Sosyalizm Partisi’nden farklı olarak, Die Linke Batı Almanya’daki eyalet parlamentolarındaki faaliyetlerde yer alıyor. Yunanistan’da, hem Stalinist Komünist Parti hem de demokratik Synaspismos (Koalisyon) büyümeyi sürdürüyor.

Zaferler de yenilgiler de aynı eğilimi yansıtıyor. Avrupa toplumu dönüşümlere hazır, ama hangi politik çizginin izlenmesi gerektiği konusunda aydınlık bir bakış açısına sahip değiller. Aynı, eğilimin, iyi tanımlanmış bir strateji ve programın yerine değişim yönünde duygusal ve soyut tavsiyelerin geçirildiği Birleşik Devletler’de de olduğunu keşfediyoruz. Aynı eğilimin, kibirle “istikrarı” yakaladıklarını ilan etmelerine rağmen, bizzat hükümetlerin “toplumsal yenilenmeler” için çağrılar yaptığı Doğu Avrupa ve hatta Rusya’da da olduğunu görüyoruz.

Neoliberalizmi eleştiren konuşmalar yaparak ve var olan sistemin kötülüklerini yerden yere vurarak solcular davalarına desteği büyütüyorlar. Fakat bu destek, yeni bir politik gerçekliğe, toplumun önemli bir bölümünün anlayabileceği bir dönüşüm programına duyulan inanca dönüşmek zorunda. Bu programın eksikliğinde, her seferinde iki kötüden daha iyi olan seçiliyor ve bu da ilkel oportünizm ve yılgınlığa yol açıyor.

Bunun anlamı hareketin kriz içinde olduğudur ve solcu partiler bunu giderek daha iyi görüyorlar. Bu tek bir ülkede tek bir partinin baş edebileceği bir kriz değil. Yeni bir strateji için birleşik bir araştırmaya ihtiyaç var. Bununla birlikte, hakikaten radikal ve ileriyi gören eylemlere yönelmek için yeterli cesarete sahip bireysel örgütlerin çaba ve başarılarına güvenmekten başka çare yok. Bu anlamda, küresel ekonomik kriz yaratıcılık için iyi bir uyarıcı olabilir. Deney riskli bir iştir, ama çöküş içindeki bir ekonominin orta yerinde, birileri deneme yapmak zorunda.