Bir Özgürlük Alanı: Dünya Kadınlar Forumu
America Vere-Zavala, Open Democracy
30 Ocak 2004
“Tecavüzden sonra bizi eve kadar çırılçıplak yürüttüler.
Erkeklerimiz bizi gördüklerinde, üzerlerindeki kıyafetleri çıkarıp
örtünmemiz için bize verdi.” Kadın ağlamaya başlıyor ve utançla
başını önüne eğiyor. Toplantıya başkanlık eden diğer kadın sıcak bir
dokunuşla onun omzunu tutuyor ve - Şubat 2002’de Gucarat’daki
katliamdan - hayatta kalanlar için bir alkış istiyor.
Bu toplantı, Mumbai’deki Dünya Sosyal Forumu’nda (DSF), Dünya
Kadın Yürüyüşü: Ulusal Kadın İttifakı (World March of Women:
National Alliance of Women) tarafından düzenlenen “Köktendincilik,
Cemaatçilik, Kastçılık ve Irkçılık - Aslında bir Küreselleşme
Gündemi” isimli atölyeydi.
Atölye mekânı çok kalabalıktı. İnsanlar büyük çadırın dışına
taştı ve dışarıda sıcak güneşin altında ilgiyle konuşmaları dinledi.
Büyük bir çoğunluğu kadınlar oluşturuyordu: Müslüman, Dalit(***)
kadınlar. Yolu buraya düşen erkeklerin ve batılıların sayısı çok
azdı.
Daha önce hiçbir Dünya Sosyal Forumu’nda kadınlar bu kadar
görünür olmamıştı ve toplumsal cinsiyet konusu bu kadar merkezi bir
rol oynamamıştı. Kadınlar her yerde konuşuyor, dans ediyor,
rehberlik ediyor, örgütlüyor, ağlıyor ve gülüyordu. En karizmatik
isimler kadınlardı (Captain Laxmi Sehgal); büyük hareketlerin
liderleri kadınlardı (Medha Patkar); en iyi konuşmaları kadınlar
sundu (Dalit İnsan Hakları Aktivisti Ruth Manorama); ve en ilgi
çekici seminerleri yine kadınlar düzenledi.
Kadınlar yönetim kademelerine geliyor.
Yine de bunun böyle olması için neden Hindistan’a gitmek zorunda
olduğumuzu açıklamak zor. Kadınlar dünyanın her tarafında eziliyor
ve Hindistan’daki kadınların durumunun daha da kötü olduğunu
söylemek yeterli değil. Eğer Avrupa’da ya da Latin Amerika’da
kadınların durumu daha iyiyse; bu durum, bu bölgelerde daha fazla
gelişme sağlamak için daha büyük mücadeleler verilmesinin bir
koşulunu da oluşturabilir.
Belki de toplumda kendilerine çok az yer edinebilen Hintli
kadınların DSF’de belli bir konum elde etmeyi başarmalarında, bu
mücadele deneyimleri etkili olmuştur. Kadınlara karşı baskının bu
kadar acımasız olduğu, kadınlara yer verilmeyen ve kadınların
küçücük bir alan için bile mücadele etmek zorunda olduğu başka bir
toplum görmedim. Resmi olarak kadınlara gösterilen değeri onlara
ayrılan alana göre hesaplayacak olursanız, Hindistan’daki kadınlara
ayrılan alanların %10 bile etmediğini görebilirsiniz.
Trenler buna iyi bir örnek olabilir. Bir sabah foruma gitmek için
trene bindiğimde kadınlar vagonuna gitmedim. Orada hiç yer
olmayacağını düşünmüştüm. Sonra bir vagon dolusu erkek arasında bana
verilen yerin bir çeşit cehennem olduğunu fark ettim. Hiç bu kadar
korkmamıştım.
Bu korkunç gündelik durum karşısında kadınlar kendilerine bir yer
edinmek için mücadele veriyorlar ve bir şekilde başarılı da
oluyorlar. Bu durum DSF için de geçerli; önceki yıllara kıyasla
hiçbir resmi programda kadınlar ya da genel olarak toplumsal
cinsiyet meselesi bu kadar iyi temsil edilmemişti. “Popüler”
panellerde, kendilerini aynı anda birden çok panelde bulunma lütfunu
gösterecek kadar değerli bulan aynı erkeklerin hakimiyeti söz
konusuydu. (Sadece bir tanesinin ismini vermek gerekirse) Walden
Bello’nun bir konuşma yapıp sonra da “affedersiniz, gitmem gerek”
diyerek bir sonraki oturuma koşturduğunu görmeyen kaldı mı?
Birçok panel bütünüyle erkeklerden oluşuyordu. Biraz toplumsal
cinsiyet kuramı bildikleri için kendilerini süper-feministler olarak
kabul eden bazı son moda aktivistler, tek bir kadının bile
bulunmadığı panellere katılmayı kabul etmişlerdi. Her yerde
“homososyal” ilişkiler görmeniz mümkündü: erkekler erkeklerle
konuşmayı tercih ediyor, bir seminer düzenlerken ya da bir kitabı
yayına hazırlarken yine erkekleri tercih ediyordu. Kadınlar
unutuluyordu ve kadınlara Hintli kadınlara trende ayrılan yer kadar
yer veriliyordu. Tüm bunlar forum süreci başladığından beri böyle ve
Mumbai’deki durum hâlâ da bu şekilde devam ediyor. Fakat bunlar bir
şekilde kendilerine tanınan alanın daha fazlasını elde etmeye
kararlı olan kadınlar tarafından aşılıyor ve bu duruma meydan
okunuyor.
Pek çok insanın “bu şekilde devam edemem, bu DSF sürecinde bir
şeyler olmalı” dediğini duydum. Fakat bu yıl bir şey oldu. “Yeni bir
mesele - kadın hakları - merkeze alındı.
Yer vermek ve Yer almak
Pek çok “eski” sorun hâlâ devam ediyor. Öneriler yoluyla bu
sorunları çözme yaklaşımı bazılarını rahatsız edebilir. Tıpkı kadın
vagonları gibi. Eminim pek çok insan kadın ve erkek yolcuları ayırma
fikrine karşı çıkacaktır. Buna karşı çıkmadan önce Hindistan’da bir
trende kadın yolcu olmayı deneyin bakalım. “Herkese açık” olan
vagonlar bütünüyle, trene binmeye teşebbüs eden her kadına saldırıda
ve cinsel tacizde bulunan erkeklerden oluşuyor. Kadınlara mahsus
vagonlar için mücadele verenler kadınların kendileriydi.
Eğer “herkese açık” olan DSF panelleri sadece her şeye dair
konuşan ve çözümlemlemelerde bulunan erkeklerden oluşuyorsa ve
sadece kadınlara açık panellerde yalnızca kadın meseleleri
konuşuluyorsa - ve pek çok insanın yanlış olduğunu düşünmesine
rağmen bu durum devam ediyorsa - belki de belirli kurallar koymamız
gerekiyordur. DSF’de uygulayabileceğimiz bir kural, tümü erkeklerden
oluşan panellerde sadece erkeklere dair konuların konuşulmasına izin
verilmesi olabilir.
İnsanlar çok bariz olan şeyleri anlamayı reddediyorsa, belki de
onlar anlayıncaya kadar belli kurallar koymamız gerekiyordur? Bunun
olumlu bir şey olacağını iddia etmiyorum, fakat bu yıl kadınların
kazandığı bu başarının Mumbai’de geçirilen bir kaç günden daha
fazlasına damga vurması gerekiyor.
Fakat bu Dünya Sosyal Forumu aslında bizim kurallar koymaya
başladığımız bir forum olarak değil, kadınların damgasını vurduğu
güzel bir politik festival olarak anılmalı. Toplumsal cinsiyet
araştırmalarına göre, biz bir yerin %30’unu oluşturduğumuzda,
kadınlar “çok” ya da “çoğunlukta” olarak algılanıyormuş. Bu forumda
kadınlar, yaklaşık olarak kadınların dünyadaki nüfusu oranında yer
aldılar, yani %51. Sanırım bu yüzden pek çok gözlemci bu forumda
kadınların her yerde olduğunu düşündü.
En önemli ve en büyük panellerden bir tanesi - belki de en
önemlisi -“Kadınlara Karşı Savaşlar, Savaşlara Karşı Kadınlar”
başlıklı paneldi. Orada Arundhati Roy yapılabilecek en güzel
şeylerden birini yaptı: elde etmek için mücadele verdiği, bugün de
ayrıcalıklı bir biçimde ulaşabildiği yeri hediye etti.
Arundhati Roy, çoğunlukla Gucarat’daki katliam hakkında konuştu,
bunun yanı sıra kadınların diğer kadınlara yaptığı korkunç şeylerden
bahsetti. Kendisi az konuştu ve yerini polis işkencesi ile ilgili
hikâyesini anlatmak üzere başka bir kadına bıraktı. Bu, beni en
zayıf noktamız hakkında düşünmeye itti: kadınlar başka
kadınlarla dayanışmıyor. Eğer daha fazla sayıda kadın Arundhati
Roy’u örnek alsaydı, daha fazla sayıda kadın görünür olur ve daha
fazla kadının sesi duyulurdu.
Bu yıl Mumbai’de, bu forumun Dünya Kadınlar Forumu olarak
adlandırılmasını hak ettirecek bir şeyler oldu.
(*) 2002 yılında Gucarat’ta 2000’den fazla insanın öldüğü,
yüzlerce kadının tecavüze uğradığı, pek çok insanın diri diri
yakıldığı, Gucarat hükümetinin ve polisin özellikle Müslümanlara
karşı gerçekleştirilen saldırılara göz yumduğu, Müslümanlarla
Hindular arasında gerçekleşen çatışmalar. (ç.n.)
(**) Orjinali ‘Casteism’; Hint toplumunda keskin sınıf ayrımına
dayanan kast sisteminden yana olmak. (ç.n.)
(***) Dalit, Hindistan kast sisteminde “dokunulmazlar” olarak da
adlandırılan, sistemin en altındaki kesimdir.
(****) Yazar burada Achilles’ Heel ifadesini kullanmıştır. Yunan
mitolojisinde bir kahraman olan Aşil’in annesi onu, bebekken güçlü
ve yenilmez olması için büyülü suya sokmuştur. Annesi Aşil’i
topuğundan tuttuğu için büyülü su ile temas etmeyen topuğu onun en
zayıf noktasıdır. (ç.n.)
Çeviren : Ayten (Feminist Kadın Çevresi)
|