IRAK: ACİL ÇEKİLME GEREKÇESİ
Gilbert Achcar ve Bill Weinberg
World War 4 Report, 7 Ocak 2006
Gilbert Achcar Barbarlıklar Çatışması, 11 Eylül
ve Yeni Dünya Düzensizliği (Monthly Review Press, 2002) ve Ortadoğu
Kazanı: Marksist Aynada İslam, Afganistan, Filistin ve Irak
(Monthly Review Press, 2004) kitaplarının yazarıdır. Lübnan
doğumludur ve Paris Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler
dersleri vermektedir ve Le Monde diplomatique gazetesinde sık
sık yazıları çıkmaktadır. 3 Kasım 2005’de New York’ta Barış
ve Demokrasi Kampanyası tarafından organize edilen “Acil Çekilme
Gerekçesi: Çetin Sorunla Başa Çıkmak” başlıklı toplantıda bir
konuşma yaptı. Ertesi gün WW4 REPORT’tan Bill Weinberg, Aşağı
Manathan’daki apartman dairesinde Achcar ile bir röportaj yaptı.
BW: Dün geceki konuşmanıza, savaşı eleştiren birçok
kişinin şu anda neler olduğunu zamanında tam olarak öngördüğü
yolundaki ironiye dikkat çekerek başladınız. Irak’ta şu anda
kaos ve iç savaş tehlikesi var. Dahası Beyaz Saray, Irak’ta
kalmanın temel gerekçesi olarak tam da bunu kullanıyor.
GA: Evet, bu gerçekten de Irak savaşı tarihinin bir ironisidir.
Biz –yani savaşa muhalif olanlar- savaşın Irak’ta çok tehlikeli
bir durum, kaotik yaratacağı yolunda uyarılarda bulunduk, bunu
vurgulamaya devam ettik. Savaşın taraftarları ise bu işin çok
kolay olacağını, ABD birliklerinin çiçekler ve tatlılarla buyur
edileceğini söylüyorlardı. Ve orada olanlar ne yazık ki bizim
öngörülerimiz doğrultusunda gerçekleşti –yani Irak halkına yazık
oldu, çünkü şu anda Iraklıların çektiği acılar son derece trajiktir.
Şimdi de bu işgalin sona ermesini, hem de bu ülkeye getirdiği
felaket nedeniyle hemen sona ermesini istiyoruz ve savaşı destekleyen
aynı kişiler bize, hayır, birlikler orada kalmalı çünkü çekilirlerse
kaos olur diyorlar.
Bu argümana, savaşın taraftarlarının söyleyegeldiği şeyleri
aynen söyleyip tam olarak karşı konuma geçerek karşı çıkmamamız
gerektiğini düşünüyorum. Şimdi artık, örneğin işgal sona erdiğinde
Irak’ın birdenbire cennete döneceğini söyleyemeyiz. Bence hiç
kimse Irak’tan işgal kuvvetleri çekildiğinde neler olacağını
öngöremez. Ancak, kesinlikle doğru olan, bence tartışılamaz
bir gerçek var: Durum işgal başladığından beri çok tehlikeli
ve trajik bir şekilde daha da kötüye gidiyor.
Bu gerçeğin ışığında, mantık biran önce Irak’tan işgal birliklerinin
çekilmesini emrediyor. Burada, Iraklıların bu beklenti ile yüz
yüze geldiklerinde anlaşmaya varmak, yeniden bir arada yaşamanın
yollarını bulmak ve devletlerini yeniden inşa etmek için güçlü
saikler bulabileceğini umut edebiliriz. Bunun olasılık dahilinde
olduğuna inanmak için güçlü bir zemin var. Eğer Irak’taki ayaklanmanın
temel üssünün ülkenin Sünni Arap bölgeleri olduğunu göz önünde
bulundurursak, Sünni Arapların Irak’ta azınlık olduğunu ve Şii
Arapların sayısının üç katı olduğunu, Kürtlerin de sayıca aşağı
yukarı Sünni Araplar kadar olduğunu ancak örgütlü askeri kuvvetler
açısından çok daha güçlü olduklarını da gayet iyi bildiğimize
göre, aklını yitirmiş küçük bir azınlık dışında Sünni Arapların
büyük çoğunluğunun müzakerelere girmenin ve biraz taviz vererek
bir uzlaşmaya varmanın kendi çıkarlarına olduğunu anlayacaklarını
düşünüyorum. Yoksa iç savaş seçeneği Sünni Araplar için felaket
olacaktır, çünkü Kürtlerin kudreti ve askeri gücü ile Şiiler’in
ezici çoğunluğu arasında kalacaklar ve bu da son derece istikrarsız
ve tehlikeli bir durumdur.
BW: Evet bunun henüz Sünniler üzerinde sınırlayıcı
bir etkisi olmuşa benzemiyor.
GA: Kesinlikle. Bunun Sünniler üzerinde hiç bir sınırlayıcı
etkisi yok. İşgal kuvvetlerinin bizzat varlığı Irak nüfusunun
üç büyük bileşeni arasındaki doğrudan çatışmayı engelliyor.
Diğer yandan, işgal kuvvetlerinin bizzat varlığı en azından,
Irak’taki çeşitli silahlı gruplar tarafından yürütülen işgal
karşıtı eylemlere gerçek bir meşruiyet kazandırıyor. Tabii ki
Sünni nüfus bu silahlı mücadeleyi meşru olarak görüyor –ancak
burada işgal kuvvetlerine karşı eylemlerle sekter karakterdeki
eylemler arasında bir ayrım yapmak gerekir. Şiilerin kitlesel
olarak katledilmesi, sivillerin öldürülmesi Sünni Arap nüfusun
çoğunluğu tarafından bile hoş karşılanmamaktadır. Yani insanların
çoğu bunu kriminal eylemler olarak değerlendirmektedir. Müslüman
Ulemalar Birliği bile işgal kuvvetlerini hedef alan “onurlu
direniş” olarak adlandırdıkları şey ile kendilerinin de “terörizm”
dediği sivilleri ya da Iraklı hemşerilerini hedef alan eylemler
arasında her zaman bir ayrım koyuyorlar.
BW: Müslüman Ulemalar Birliği, bu Iraklı bir örgüt
müdür?
GA: Müslüman Ulemalar Birliği Irak’taki Sünni Araplar arasında
en etkili örgüttür. Sünni Araplar arasında Saddam’a karşı güçlü
bir muhalefetin kök salmamış olması Şii ve Kürtler’in durumunda
olduğu gibi önemli bir Sünni liderliğin olmaması gerçeğine yol
açmıştır. Yine de birkaç grup vardır ve genellikle Müslüman
Ulemalar Birliği bu gruplar içinde en etkili grup olarak değerlendirilir.
Müslüman Ulemalar Birliği bile çekilme tarihi saptandığında
tüm silahlı faaliyetin durdurulması gerektiğini söylemektedir.
Dolayısıyla, işgal kuvvetleri Irak’ı terk ettiğinde Irak nüfusunun
çeşitli bileşenlerinin bir arada yaşayabilmesi için bir formül
bulma yolundaki saiklerin çok kuvvetli olacağına inanmak için
gerçek nedenler var.
BW: Yine de ABD birliklerine karşı direniş faaliyetleri
ile sivillere karşı girişilen saldırıları büyük ölçüde aynı
gruplar yürütüyormuş gibi görünüyor.
GA: Yok, hayır hepsi değil. Irak’ta silahlı operasyonlar
yürüten gruplar çok sayıda ve çeşitlidir. İşgalin başında işgal
kuvvetlerine karşı girişilen saldırıların büyük çoğunluğunu
yerel grupların yürüttüğü tahmin ediliyordu. Biliyorsunuz, Irak
nüfusun genellikle silahlanmış olduğu bir ülkedir, aşiret gelenekleri
vardır...
BW: Saddam yönetiminde buna müsade ediliyor muydu?
GA: Saddam yönetiminde bile... Yani kimse rejime karşı silah
kullanmaya cesaret edemezdi, çünkü rejim o kadar vahşi idi ve
o kadar üstün bir örgütlü güç idi ki, bu intihar anlamına gelirdi.
Ama rejim dünyanın bu bölgesinde insanların geleneksel olarak
sahip oldukları bu kişisel hafif silahları toplamaya çalışmadı.
BW: Burada av tüfeklerinden mi söz ediyorsunuz yoksa
makineli tüfeklerden mi?
GA: Makinalı tüfekleri bile var. Biliyorsunuz Ortadoğu’da
insanların evinde Kalaşnikof bulundurması çok yaygındır. Silah
taşımak atalardan gelen bir gelenektir ve herhangi bir hükümet
için bunu tamamen bastırmak zordur. İşgal başladığında rejimin
çözülmesiyle birlikte her türden silah halkın eline geçti. İşte
bu nedenle başlarda bir çok eylemin yerel halk, hatta zaman
zaman bireyler ve küçük hücreler tarafından yapıldığı söylenir
–halk grupları işgale doğrudan maruz kaldıkları için isyan ediyordu.
Diğer yandan, halihazırda etkin bir örgütlü şebeke var, bu
önceki rejimden arta kalmıştır. Bu sefer Saddam Hüseyin rejiminin
1991’de edindikleri tecrübe ışığında Birleşik Devletler’in askeri
gücüne direnemeyeceğini öğrendikleri dolayısıyla işgalden sonra
işgal kuvvetlerine karşı eylemlere girişecek bir şebeke hazırladığı
bilinmektedir. Bir kenara silahlar, patlayıcılar ve para saklamışlardır.
Dolayısıyla örgütlü şebekelerden kaynaklanan eylemlerle yerel
grupların giriştiği ve az çok kendiliğinden eylemlerin bir bileşimi
söz konusudur. Zamanla bir çok örgütlü şebeke de oluşmuştur.
Ancak şu anda Irak’taki örgütlü büyük silahlı mücadele şebekelerini
oluşturduğu bilinen birkaç grup var. Hala Baasçılar var, ancak
Baasçılar hiç bir zaman giriştikleri silahlı eylemleri kendi
adlarıyla üstlenmezler, dolayısıyla Baasçılardan “bizimkiler
şu eylemi yaptı, şuraya saldırdı” türünden bildiriler duymazsınız.
Baasçılar hiç bir askeri bildiri yayınlamaz, yalnızca politik
bildiriler yayınlar –ve paravan İslamcı isimler altında iş gördüklerine
inanılmaktadır.
BW: Neden? Her zaman Baasçıların direnişteki rolünün
bir şekilde abartıldığından kuşkulanmışımdır.
GA: Neden böyle yapıyorlar? Çünkü işgal kuvvetlerine karşı
kendi kimliklerini kullanırlarsa bunun pek de popüler olmayacağını
biliyorlar. Neden böyle davrandıklarına ilişkin genel tahminim
bu.
BW: Ancak direniş içinde geniş bir Baasçı bileşen olduğuna
ikna oldunuz.
GA: Bence bu tartışılmaz. Kesinlikle tartışmasız bir gerçek.
Ancak bu insanların ne kadarının Saddam’a sadık kaldıkları ne
kadarının zaman zaman iddia edildiği gibi belli ölçüde kopan
hiziplerden meydana geldiği belirsizdir. Ancak Baasçı örgütlü
şebeke kesinlikle önemli bir rol üstlenmektedir. Bunun yanısıra
El Kaide, ya da bin Ladin tarafından “Irak’taki El Kaide” olarak
kutsanan Zerkavi grubu vardır.
BW: Bu ismi kendileri memnuniyetle kabul etmiş gibi
görünüyor.
GA: Evet ancak El Kaide’nin Zerkavi’yi kendi adamları olarak
benimsemesinde şaşıracak ne var, göremiyorum. Eninde sonunda,
açıkça aynı ideolojiyi paylaşıyorlar. Hatta Zerkavi, Bin Ladin’in
kendisinden ve klasik Bin Ladincilerden çok daha fanatiktir.
Bunun yanısıra İslami isimlere sahip dört ya da beş grup
var.
BW: Bu gruplar kimlerdir ve onlar hakkında ne gibi
bilgilere sahibiz?
GA: Genelde silahlı grupların üç politik bileşeni vardır.
Bir yanda İslami fundamentalistler vardır, bunlar Zerkavi gibi
aşırılardan görece daha ılımlı olanlara kadar bir yelpaze oluşturur.
Diğer yanda milliyetçi ancak Baasçı olmayan bir bileşen vardır.
Bunların Baas partisine, ideolojisine ya da liderliğine bir
bağlılıkları yoktur. Bir de Baasçılar vardır. Temelde bu gruplar
var. Ne yazık ki bu gruplar arasında ilerici bir grup yok. Bu,
Ortadoğu’da tüm solcu ve ilerici grupların tarihsel yenilgisinin
bir sonucudur. Bu yenilgi fundamentalist güçler tarafından doldurulan
bir boşluk yaratmıştır. Dünyanın bu bölgesindeki trajedinin
bir parçası da budur.
Başlangıç noktanıza dönecek olursak, evet, yalnızca işgal
karşıtı eylemlere girişen gruplarla yalnızca Şii karşıtı eylemlere
girişen gruplar arasında bir ayrım yapmak zordur. Şiilere saldıran
gruplar, en azından meşruluk iddiasında bulunmak için işgale
karşı girişilen bazı eylemleri de üsleneceklerdir. İki değişik
tür savaşın oluşturduğu bir bileşim var: bir yanda işgalcilere
karşı özgürlük savaşı olarak adlandırılabilecek bir savaş, diğer
yanda bir iç savaş –aslında düşük yoğunluklu bir iç savaş, ama
yine de bir iç savaş.
İşgale karşı eylemlerin her halkın işgale karşı direnme ve
özgürlük için mücadele etme hakkının bir parçası olarak meşru
eylemler olduğu söylenebilir. Ancak tabii ki, halkın diğer bir
bileşenine karşı girişilen eylemler kriminal eylemlerdir. Ancak
silahlı mücadeleyi yürüten bazı gruplar, ABD işgalini “İran
işgali” olarak adlandırdıkları şey ile özdeşleştirmekte, Şiileri
İran ajanları olarak görmekte ve Saddam Hüseyin’in İran’a karşı
yürüttüğü savaşı kendilerinin devam ettirdiklerini düşünmektedir.
Ancak bu savaş tamamen reaksiyoner bir savaştır. Yani işgale
karşı diğer savaşın tersine kesinlikle hiç bir özgürlükçü boyutu
yoktur.
İslamcı olmayan, fundamentalist olmayan, Baasçı olmayan,
milliyetçi hiç bir önemli grup yoktur. İşgale karşı direnişin
milliyetçi bileşeni olarak adlandırabileceğimiz şey, işgalden,
ABD birliklerinin halka karşı davranışından, ev araması yapmasından
bıkmış halkın yerel ve kendiliğinden eylemleridir. Yani bu tip
şeyler halkın İslami fundamentalizm ya da Baasçılık gibi herhangi
bir ideolojiye bağlanmadan silah kuşanıp ABD birliklerine saldırmasına
yol açıyor. Dolayısıyla bu insanlar milliyetçi yurtseverlerdir,
ya da nasıl adlandırırsanız adlandırın.
BW: Ancak bunlar gerçek bir örgütsel kapasiteye sahip
değiller...
GA: Ne yazık ki bu unsurları temsil eden büyük bir şebeke
yok. Ne yazık ki diyorum, çünkü bu diğer iki bileşenden, yani
bir yanda Baasçılardan diğer yanda da İslamcı fundamentalistlerden
çok daha iyi bir şey olacaktır. Trajedi, gerçek araçlara sahip
örgütlü şebekelerin bu iki türden olmasından kaynaklanıyor.
BW: Sık sık ismini duyduğumuz en büyük grup “Mezapotamya’daki
El Kaide” olarak adlandırılan bir örgüt. Diğer gruplarla ilgili
ne biliyoruz? Bunların hepsi de Muhammed’in Ordusu türünden
isimlere sahip. Bunlar hakkında isimlerinden başka herhangi
bir şey biliyor muyuz?
GA: Bu zor bir soru, ancak örneğin şu ya da bu örgütün aslında
Baasçı olduğu yönündeki Şii kaynaklı iddiaları duyuyoruz. Ancak
15 Ekim’deki referandum önemli bir göstergedir. Burada Sünni
Arapların tavrında Ocak 2005’de yapılan ve neredeyse tamamen
boykot ettikleri seçimlere göre ciddi bir kayma olmuştur. Bu
sefer Sünni Arap bölgelerde ciddi bir katılım olmuştur. Yani
tabii ki hayır oyu vermişlerdir, ancak yine de bu seçim sürecine
katılmak anlamına gelir. Seçim günü çok az şiddet olayı olmuştur.
Irak hükümeti ve Washington bunun aldıkları başarılı önlemler
sayesinde olduğunu söylemiştir, ancak bu palavradan ibarettir.
Gerçekte büyük silahlı şebekelerden bazıları seçimlere katılım
çağrısında bulundukları için ateşkes ilan etmişlerdir. Bu yeni
bir şeydir. En çok kullanılan isimler itibariyle beş büyük gruptan
dördü referanduma hayır oyu ile katılma çağrısında bulunmuştur.
Bunun, diğer tüm grupların da aynı şekilde davranmasına yol
açtığını düşünüyorum – böylesi bir seçime ilkesel olarak karşı
duran daha genel bir fanatik konumdan hareketle ister işgal
altında olsun ister olmasın herhangi bir seçime katılmaya şiddetle
muhalefet eden Zarkavi grubu bile o gün diğer gruplarla çatışma
korkusu ile eylem yapmamıştır. Seçimleri boykot etme çağrısında
bulunan Baasçılar ve Zarkavi bile o gün eylem yapmamıştır.
BW: Baas partisi –bu ismi kullanarak- bir bildiri ile
boykot çağrısında bulunmadı mı?
GA: Tabii, tabii. Bildirileri web sitelerinde yer alıyor.
BW: Hala Saddam’a bağlılık iddiasındalar mı?
GA: Tabii, web sitelerine baktığınızda Saddam Hüseyin’i görürsünüz.
BW: Web siteleri nereden işletiliyor?
GA: Bunu size söyleyemem. Ancak Baasçılarla bağlantılı birden
çok web sitesi bulunuyor. Baas partisinin, tüm bildirilerini
bulabileceğiniz resmi bir web sayfası var. Referandumdan birkaç
hafta önce bu referandumu ve herhangi bir katılımı şiddetle
kınayan bir bildiri yayınladılar. Politik sürece dahil olan
ve hain olarak kınadıkları diğer Sünni Arap gruplarına saldıran
bildiriler de bulursunuz. Çünkü, Baasçılar için seçim fikri
bile iktidarı yeniden ele geçirme hırslarına karşı işleyen bir
şeydir. İktidarı yeniden ele geçirmelerinin aslında oldukça
hayalperest olduğunu düşünüyorum.
BW: Saddam’ı yeniden iktidara getirmekten mi söz ediyorsunuz?
GA: Eğer hala hayattaysa Saddam’ı yeniden iktidara getirmek
ya da Baas iktidarını yeniden kurmak. Bu çok hayalperesttir,
çünkü güçleri kırılmıştır. Bir yeraltı şebekesinin gücüne sahiptirler,
ancak kapsamlı bir iç savaşta açıktan bir karşılaşmada, sayı
ve askeri kapasite bakımından Kürtlerin ve tabii ki İran tarafından
desteklenecek olan Şiilerin yanına bile yaklaşamazlar.
Herhangi bir konum benimsemeyen beşinci grup Ansar Sünni
–Sünni Partizanlar- olarak adlandırılmaktadır. Bu grup Şiilere
karşı birçok eylemi üslenmiştir. Dolayısıyla bu katı ve fundamentalist
bir gruptur, belki de Baas’ın paravan örgütüdür, bilemeyiz.
Ancak silahlı gruplar arasında farklılıklar olduğunu görüyorsunuz
ve Irak’ta işgal sona ererse, durumun daha iyiye gideceği yönünde
umut beslemek akla yatkındır.
BW: Belki de bir ölçüde istikrara kavuşur. GA: İstikrara
kavuşur demek fazla iyimser olur. Ama en azından politik çözüm
yönünde ve Şiilerle çatışmaya devam eden unsurların tedrici
olarak yalıtılması yönünde bir gelişme olur.
İÇ SAVAŞ SENARYOSU
BW: Ancak bir çok kişi tam da tersinin olmasından korkuyor.
Yani ABD’nin çekilmesinin tam kapsamlı bir iç savaşa yol açacağından
ve ülkenin üç devletçiğe bölüneceğinden: Güney’de Iran himayesinde
bir çeşit Şii devleti, Kuzey’de Kürt devleti, ortada son derece
baskıcı olacak Taliban benzeri bir rejim. Bu aynı zamanda yabancı
güçlerin işgalini de ateşleyecektir. Türkiye, Kürtler etkin
bir bağımsız devlet kurduklarında müdahale edecektir.
GA: Az önce söylediğim gibi, işgalin varlığı tam da böyle
bir senaryoyu alevlendirmektedir, sona ermesi değil. İşgalin
varlığı tam kapsamlı bir iç savaşı engelliyorsa bile, Sünni
Arap arasındaki silahlı grupların eylemlerini kolaylaştırmakta
ve onlarla doğrudan yüzleşmeden Şii gruplara saldırmalarına
zemin hazırlamaktadır. Bunlar yalnızca intihar bombacısı türünden
sinsi saldırılardır. Ancak işgal kuvvetleri mevcut olmasaydı,
hikaye tamamen farklı olurdu. O durumda Şiilerin kitlesel misillemelere
girişme riski de büyük olurdu. Eğer durum iç savaşa doğru giderse
Sünni Arapların Kürtler ve Şiilerle karşılaşmalarından zaferle
çıkacaklarını düşünmeleri için akıllarını yitirmiş olmaları
lazım.
Dolayısıyla ülkenin parçalanacağından söz ediyorsak, işgalin
varlığı bunu kesinlikle önlememektedir. Tam tersine. Washington’ın
Irak’taki temsilcilerinin işgalin başından beri uyguladığı “böl
ve yönet” politikaları Irak nüfusunun çeşitli bileşenleri arasındaki
gerilimi önemli ölçüde beslemektedir. ABD’nin Irak büyükelçisi
Halilzad’ın tüm çabaları, anayasa taslağına Irak’ın herhangi
bir bölgesinin istediği taktirde oy çokluğu ile otonom bir bölge
olarak birleşmesine olanak sağlayan bir koşul ekleme talebinden
vazgeçmeleri için Şiileri ikna etmeye yetmemiştir.
BW: ABD bu önleme karşı mı çıktı?
GA: Açıkça karşı çıkamadı. Ancak Halilzad’ın Sünni Araplar,
Şiiler ve Kürtler arasında bir uzlaşmaya ulaşmak üzere yaptığı
girişimlerden Washington’un bu olasılıktan pek de hoşnut olmadığı
açıkça görünüyor. Peki neden? Çünkü, Washington için özellikle
de Irak’ın yeraltı kaynaklarının büyük çoğunluğunun bulunduğu
Güney’deki herhangi bir Şii otonom bölgesi İran’ın etkisine
açık bir platform haline gelir. Ve bu da ABD’nin tüm bölge üzerindeki
çıkarları açısından bir tehdit olarak değerlendirilir. Washington’ın
Şiilerin talep ettiği bu şarttan hoşnut olmamalarının nedeni
budur. Ancak Washigton Şiilerin bu doğrultuda ilerlemesini önleyecek
bir konumda değildir ve şimdi bu şart anayasada yer almaktadır.
Şimdi Şiilerin halihazırda kabul edilmiş bulunan anayasadaki
bu şartı uygulamaya karar verdiklerini ve otonom bir bölge ilan
ettiklerini varsayalım. Washigton birliklerinin bunu engellemeye
çalışacaklarını mı düşünüyorsunuz. Bu pek de mümkün değil. Dolayısıyla
ABD birliklerinin ülkenin parçalanmasını önlediğini söylediğinizde
bu pek de inandırıcı değil. Ülkenin parçalanmasını önleyen şey
bunun herkes için çok pahalıya patlayacağının görülmesi. Bu
kimsenin çıkarına değildir, yani Irak halkının ortak çıkarına
aykırıdır.
Kürt halkı eğer isterse bağımsız bir devleti çoktan hak etmiştir.
Çünkü faklı bir ulustur ve her ulus gibi kendi kaderini tayin
hakkına sahip olmalıdır –yalnızca Kürdistan’ın Irak’taki parçasında
değil, Türkiye’deki, İran’daki ve Suriye’deki parçasında da.
Eğer Kürtler Kürdistan’da bir referanduma gidecek olursa neredeyse
oybirliğiyle bağımsızlıktan yana oy kullanılar. Kürt liderlikleri
de seçmenlerinin bağımsızlığı çok fazla istediklerini ve anayasanın
Kürtlere ayrı bir devlet de kurmak dahil kendi kaderini tayin
hakkı tanımamasından pek de hoşnut olmadıklarını bilirler. Buna
rağmen seçmenlerine sürekli olarak “sabırlı olmalısınız, Kürdistan’ın
bağımsız olacağı, yani resmen bağımsız olacağı gün gelecektir”
demektedirler. (İşin doğrusu Kürdistan 1991’den beri neredeyse
bağımsız bir devlet olarak işlemektedir.) Sürekli olarak “sabırlı
olmalısınız, çünkü şu anda koşullar bağımsızlık ilan etmek için
uygun değil, eğer bağımsızlık ilan edersek çok zor şartlarla
karşı karşıya kalırız. Türk tehdidi tepemizde. Türkiye, az önce
sizin de söylediğiniz gibi, bağımsızlık ilan edilirse müdahale
etme tehdidinde defalarca bulundu. Şu anda Kürtler bağımsızlık
ilan ederlerse kaybedecekleri şeyler kazanacaklarından fazladır.
Kürtlerin resmen bağımsız bir devlet olarak ayrılmalarını engelleyen
şey de budur.
İnsanların zaman zaman Şii ve Sünnilerle ilgili medyadan
edindikleri izlenim çok çarpıktır. Yani, sadece Şiilerin yaşadıkları
alanlar yoktur. Kürtlerin farklı bir durumu var, coğrafi ve
kültürel olarak Kürdistan’ı oluşturan üç eyalet var. Ancak Şiilere
ait bir ülke ya da Sünnilere ait bir ülke yok. Sünni çoğunluğun
olduğu, Şii çoğunluğun olduğu eyaletler var. Hatta bunlar bazen
büyük çoğunluğu oluşturuyor. Bazen de karışık eyaletler oluyor.
Hatta dinsel olarak karışık aşiretler bile var, cemaatler birbiri
içine geçmiş. Bağdat hepsinin temsil edildiği bir şehir. Şiiler
eğer resmi bir şekilde ayrılırlarsa bu yalnızca çok pahalıya
patlayacak, kendileri de dahil herkes için çok kanlı olacak
bir iç savaşa yol açmakla kalmaz, Arap çevrelerde düşmanlıkla
da karşılanır.
Bana göre Şii liderliği ülkeyi bölmenin ve –Bosna’dan beri
kullanıla gelen bir terimi kullanacak olursak- etnik temizlik
olasılığı ve çok pahalıya patlayacak bir iç savaş ile yüz yüze
gelmenin, Arap çevrelerin düşmanlığını kazanmanın ve İran’ın
dostluğuna bağımlı olmanın kendi çıkarlarına olmadığının tamamen
farkındadırlar. Şii Araplar gururludurlar ve bazı kişilerin
iddia ettiği gibi İran’a bağımlı olmak hoşlarına gitmez.
BW: Şiilerin en azından bir hizbi İran yanlısı: İslam
Devrimi Yüksek Konseyi
GA: Yüksek Konsey’in İran bağlantılı olduğu, yani tırnak
içinde “İran ajanı” olduğu iddia edilmiştir, ancak değildir.
Aralarında Komünist partilerle Sovyetler Birliği arasında varolan
ilişkilere benzer bir ilişki yoktur. İran’ı bu şekilde görmezler,
kesinlikle. Dediğim gibi gururlu insanlardır. Şii Araplar İslam’ın
peygamberini ve Şiilerin temel referans noktası olan Ali’yi
çıkartan bir ulusa mensup olmaktan gurur duyarlar.
Kahin olma iddiasında değilim. Ne olacağını bildiğini iddia
etmek, değersiz bir iddiadır. Ancak mevcut durumun rasyonel
bir değerlendirmesi temelinde, ortak bir ulus inşa etmek üzere
yeni bir formül bulunması yolundaki saikler çok kuvvetlidir.
Ancak dediğim gibi, bir şey çok açık: Durumun kötüleşmesini
engelleyen şey ABD kuvvetlerinin varlığı değil. General Casey’in
kendisi bile Senato’daki oturumlarda işgalin varlığının ayaklanmayı
alevlendirdiğini söylemiştir.
YENİ-MUHAFAZAKAR GÜNDEM
BW: Bir de şöyle bir komplo teorisi var: Aşırı uçtaki
yeni-muhafazakarın Irak’ı bilerek bölmeyi hedefleyen bir gündemi
varmış.
GA: Evet bu yeni-muhafazakarın B-planı idi. yeni-muhafazakarın
ve İsrail’deki Şaron hükümetinin. Bunlar Irak’ın parçalandığını,
hatta çeşitli hizipler arasında bir iç savaşa sürüklendiğini
görmekten pek de üzüntü duymayacaktır. Tıpkı Wahington’ın İran
ve Irak’ın birbirleriyle savaşmasını sekiz yıl boyunca mutluluk
içinde seyrettiği gibi. Ne zaman bir taraf güçsüz düşse, Washington
bu güçsüz tarafı bir şekilde destekliyordu ki savaşı sürdürebilsin.
Hatta Kissinger, çıkarlarının her iki tarafın da birbirlerini
mümkün olduğunca uzun bir süre yok etmeleri olduğunu söyleyen
samimi bir makale yazmıştı. Şaron hükümeti ve yeni-muhafazakarlar
arasındaki Amerikalı arkadaşları Irak’a aynı mantıkla yaklaşmaktadır.
yeni-muhafazakar işgali ve işgal sonrasını biçimlendirmekte
etkili olmuşlardır –ancak yalnızca ilk yedi ay boyunca. Bundan
sonra işgalin bir felaket olduğu ve hazırlanan planların gerçeklikten
ne kadar uzak olduğu kanıtlanmış ve Bush yönetimi Irak’ta rota
değişikliğine gitmek zorunda kalmıştır. Bir tarafta Dışişleri
Bakanlığı ve CIA diğer tarafta da Pentagon arasında senaryo
üzerine tartışmalar olmuştur.
BW: Pentagon daha ziyade hırslı bir yeni-muhafazakar
konum mu benimsiyordu?
GA: Kesinlikle. Paul Wolfowitz’in görevden alınması bir değişikliğe
işaret etmektedir.
BW: Pentagon’un bu konumdan geri çekildiğini mi düşünüyorsunuz?
GA: Evet, bu yöndeki işaretler çok fazla. Gerçekte bu Bremer
ve Çelebi arasındaki çatışmada açığa çıktı. Yeni-muhafazakarlar
Irak politikasını doğrudan belirlerken, Çelebi Washington’ın
Irak’taki yardakçısı idi. Başka bir işaret de Çelebi’nin yerine
Allawi’nin geçirilmesidir. Allawi CIA’nin adamıdır ve diğer
senaryoyu temsil etmektedir, yani işgalden önce CIA ve Dışişleri
Bakanlığı’nın savunduğu ancak bir kenara atılan senaryoyu. Sonra
yeni-muhafazakar senaryo iflas etti, tekrar Allawi’nin senaryosuna
geri dönüldü. Ancak biraz geç kalınmıştı, çünkü senaryo Baasçı
aygıtın önemli bir kesimi ile işbirliğini talep ediyordu. yeni-muhafazakarların
ve Çelebi’nin planı ise eski devlet aygıtının tamamen tasfiye
edilmesi ve sıfırdan yeni bir devlet aygıtı kurulmasını öngörüyordu.
Küçük bir ordu, İsrail’le dost tarafsız bir devlet, bir çeşit
Arap İsviçresi. Bu çok hayalpereset idi.
BW: Bu yeni-muhafazakarın A-planı idi, B-planları da
Irak’ı bölmek miydi?
GA: Evet. B-planı da Irak’ı bölmekti. Ancak bu B-planı ABD’nin
emperyal hegemonyası ile uyum içinde değildir. Bu ABD’nin bölgedeki
çıkarları açısından kesinlikle çok riskli, hatta feci olur.
Neden? Çünkü bir yanda bağımsız bir varlık olarak Şiilerin Washington
yerine İran ile ittifak kurmaları daha muhtemeldir. İkinci olarak,
bu tüm bölgeyi istikrarsızlaştıracaktır ve Suudi Arabistan’daki
Şii bölgesinin ayrılması için bir saik oluşturacaktır. (Aslında
Suudi Krallığı demek lazım, “Suudi Arabistan” demeyi sevmiyorum,
krallık Suudi’dir, bu bir hanedanlığın adıdır, bir ülkenin değil.)
Bunlar aynı zamanda Suudi Krallığı’nda petrol kaynakları açısından
zengin bölgelerdir. Dolayısıyla bu Washington için bir kabus
senaryosudur.
BW: Bir de Türk işgali sorunu var.
GA: Tabii ki. Tüm bunlar, petrol piyasası açısından korkunç
sonuçlara yol açacaktır. Dolayısıyla yeni-muhafazakarlar Irak’ın
bölünmesinin iyi bir şey olduğunu düşünebilirler. Ancak, yöneten
sınıfın her iki parti üzerinden mutabık kaldığı Washinton’ın
temel çıkarları açısından bu, kesinlikle bir felaket olarak
değerlendirilecektir.
DAYANIŞMA SORUNU
BW: Benim için gerçekten önemli bir soru Irak’ta dayanışma
gösterebileceğimiz güçlerin kimler olduğu. Ufukta gerçekten
de ilerici ve seküler bir alternatif oluşturabilecek bir güç
görüyor musunuz?
GA: Tüm bölgede aslında trajik bir durum var. Solcu, ilerici
ve özgürlükçü güçler son derece marjinaldir ve tarihsel yenilginin
bir ürünü olarak –hatta bazıları yanlış politikalar sonucunda
iflas bile etmişlerdir- kitle hareketleri içindeki ezici çoğunlu
çok farklı bir doğaya sahip, temelde İslami fundamentalist güçlerdir.
Irak, işçi hareketleri inşa etme geleneğine sahip, tarihsel
olarak çok güçlü bir komünist partinin olduğu bir ülkedir ve
bu durumda en azından ilerici akımın hayatta kalmasına yol açacağı
ümit edilebilir. Ancak sorun şu ki, komünist parti Paul Bremer
tarafından kurulan yönetim konseyine katılmış ve bu hareketle
bir antiemperyalist güç olarak inanırlığını yitirmiştir. Gerçi
savaş resmi olarak başlamadan savaşa karşı çıkmışlardır. Bunun
sonucu olarak Ocak’taki seçimlerde çok kötü bir sonuç almışlardır.
Dinamik bir seçim kampanyası yürütmüşler, ancak yüzde 1 altında
çok gülünç bir oy almışlardır. Bu bir zamanlar, 50’lerin sonunda,
sokaklara bir milyon kişiyi seferber edebilen bir partidir.
Yani bu tam bir felakettir.
BW: Bu düşüşü neye atfediyorsunuz?
GA: Bunu parti liderliğinin katıksız oportünizmine atfediyorum.
Bu oportünizm, Allawi’nin listesinde yer almalarına yol açtı.
Şimdi de Aralık’ta yapılacak seçimlerde Washington yardakçısının
listesindeler.
BW: Saddam iktidardayken ona karşı duruşları nasıldı?
GA: Başlarda, 1968’de Baasçı darbe gerçekleştiğinde Baasçılarla
işbirliğine girmeye çalıştılar. Aslında Baasçılar komünist partiden
ayrılan bir grubu bastırmaya çalışıyorlardı. Aslında bu darbenin
örgütlenmesinin nedenlerinden biri de buydu. Darbe Güney Irak’taki
Guevaracı bir gerilla mücadelesini bastırmak üzere düzenlendi.
Bu mücadele Britanya’dan dönen ve bir tür foco savaşı başlatan
bir Iraklı gerilla lideri tarafından başlatılmıştı.
BW: Gerçekten mi? Kime karşı?
GA: Irak burjuva devletine karşı.
BW: Ama Baasçı darbeden önce iktidarda bir tür sol-ulusalcı
rejim yok muydu?
GA: Evet ama Arap dünyasında radikalleşmenin yaşandığı zamanlardı
ve Nasırcılık bile burjuva olarak değerlendiriliyordu. Yani,
Nasır 1954’den öldüğü yıl olan 1970’e kadar Mısır’ı yönetti
ve Arap milliyetçiliğinin ve anti emperyalizmin ve anti feodalizmin
bayraktarlığını yaptı. Buna rağmen, o zamanlar devrilmesi gereken
bir burjuva olarak değerlendiriliyordu. O zamanlar farklıydı.
BW: Bu Guevaracı fraksiyonun lideri kimdi?
GA: Halid Ahmet Zeki. Gayet iyi bilinen bir şahsiyetti, ama
Baasçılar iktidara gelmeden öldürüldü. Guevera’nın 1967’de Bolivya’da
yaptığı hesapları o da yaptı. Komünist partinin bir kesimini
yanına çekebileceğini düşündü. Partinin ülke içinde gerçek bir
şebekesi ve aygıtı olduğunu biliyordu. Bu, silahlı mücadelesini
radikalleştirecek ve destekleyecekti. Sonra bu Kürt özgürlük
mücadelesi ile birleşecekti ve bu bileşim Bağdat’ın devrimci
bir şekilde ele geçirilmesine yol açacaktı. O zamanlar yaptığı
hesap buydu. Komünist Parti bölündü ve sol kanat gerilla hareketi
ile birleşti. Ancak Baasçı darbe bu Komünist Parti’nin sol kanadını
ezdi ve diğer kanat, Komünist Parti’nin çoğunluğu –Moskova yanlısı
kanat- Baasçılarla işbirliğine gitmeye çalıştı, hatta 1970’lerin
başında bir süre için hükümete bile girdi. Bu yalnızca oportünist
değil, kriminal bir harekettir. Eğer çalışan sınıfların temsilcisi
olduğunuzu iddia ediyorsanız, kriminal bir hükümete nasıl katılabilirsiniz?
Bu çok aptalcaydı ve ileriyi görememekti, çünkü herkes bir noktada
Baasçıların onlardan kurtulacağını biliyordu. Özellikle de Saddam
Hüseyin iktidarı tam olarak eline aldığında.
BW: Saddam Hüseyin iktidarı tam olarak eline aldığında
Komünist Parti’ye ne oldu?
GA: Şiddetli bir şekilde ezilme sırası kendilerine gelmişti.
BW: Bu 1980’lerde mi oldu?
GA: 1970’lerin sonunda. Baasçılardan bağımsız olan her çeşit
politik oluşumla birlikte ezildiler. Saddam Hüseyin’in Baasçılığı
kelimenin tam anlamıyla oldukça totaliterdi.
BW: Ama yine de Komünist Parti bir parti olarak hayatta
kalmayı başardı.
GA: Evet sürgündeki bir parti olarak hayatta kaldı. Saddam
Hüseyin iktidarında dört milyon Iraklı’nın sürgüne gittiğini
unutmayın. Bu muazzam bir sayıdır. Burada ABD gibi 200 milyonluk
bir nüfustan söz etmiyoruz. Saddam Hüseyin’in acımasız, kanlı
ve totaliter diktatörlüğü tarafından sürgün edilen bu dört milyon
kişi nüfusun büyük bir yüzdesini oluşturur. Daha sonra İran’a
karşı giriştiği çılgın savaştan söz etmedik bile. Dolayısıyla
Komünist Parti ülkede çok zayıflamış bir yeraltı şebekesi olarak
varlığını sürdürdü. Ancak bu şebeke sürgünde canlı tutuldu ve
Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra ülkeye geri döndü. Bundan
sonraki davranışları da ilerici bir güç olarak güvenilirliklerini
tamamen mahvetti.
Irak Komünist İşçi Partisi adında başka bir sol örgüt daha
var. Bunların kökeni, Kürdistan’ın hem Irak hem de İran parçasında
var olan Komal adında bir Kürt gruba dayanıyor. Diktatörlük
altında Kürdistan’da üslendiler ve 1991’de Kürdistan otonom
bir bölge haline geldikten sonra ana tabanları bu bölgedeydi.
Anaakım Kürt liderlikleri ile bazı sürtüşmeleri hatta çatışmaları
oldu. Saddam Hüseyin düştükten sonra Irak’ın diğer bölgelerinde
ve Bağdat’ta ofis açtılar ve faaliyet göstermeye başladılar,
ancak ana tabanlarını Kürtler oluşturuyor. Yalnızca İslami fundamentalizme
değil İslam’a da şiddetle karşı çıkan bir söylemleri var. Önerdikleri,
sıradan Müslüman müminlere son derece provakatif gelecektir.
BW: Ne gibi?
GA: İslami fundamentalist güçleri kınamaktadırlar, ancak
bu akımlar ile İslam dini arasına açık bir ayrım koymak yönünde
gerekli bir önlemi almamaktadırlar. Dolayısıyla din karşıtı
bir grup olarak görünmektedirler. Milliyetçiliği de reddetmektedirler.
Yalnızca Arap milliyetçiliğini değil, Kürt milliyetçiliği de
dahil her türlü milliyetçiliği reddetmektedirler.
BW: Aslında liderlikleri İranlı bir düşünür olan Hikmet
Mansur’a dayanmakta.
GA: Evet, dediğim gibi bu grup başta Kürdistan’ın her iki
parçasında da varlık gösteriyordu, daha sonra iki komünist parti
kurdular, artık bir Kürt grubu olarak devam etmemeye, İran’ın
tüm nüfusuna hitap eden İranlı ve Irak’ın tüm nüfusuna hitap
eden Iraklı iki grup olarak devam etmeye karar verdiler. Bence,
meselelere oldukça sekter yaklaştığını düşündüğüm için bu grubun
büyüme olasılığı pek de fazla değil. Ama kadın meselesiyle ilgili
etkinlikler ve bir sendika hareketi örgütlediler. Yani, Irak’ın
manzarasına bakacak olursanız, bu insanlar varolan gruplardan
çok daha ilericidir.
Bence Irak’ta desteklenmeye değer bir örgüt Güney Irak’ta,
Basra’daki Petrol ve Gaz İşçileri Sendikası’dır. Neden? Her
şeyden önce bir sendikaya destek örgütlemek çok radikal bir
gruba destek örgütlemekten daha kolaydır. Bu gerçek bir sendikadır,
gerçekten de otonom bir sendikadır, herhangi bir partinin yan
kuruluşu değildir. Bunlar arasında çeşitli ideolojilere sahip
insanlar vardır. Şii partilerinin destekçileri vardır, bazıları
komünist bir gelenekten gelmektedir. Çok da hassas bir konumdadırlar,
çünkü petrol endüstrisi Irak’ın temel doğal kaynağıdır ve tabii
ki işgalin ana hedefidir. Dolayısıyla mücadelelerinde güçlü
bir desteği hak etmektedirler. Mücadeleleri şu anda özelleştirme
meselesi üzerine odaklanmıştır ve petrol endüstrisi ile ilgili
özelleştirme planlarına ve tasarılarına karşı çıkmaktadır.
BW: Bu sendikanın temelleri nereye dayanmaktadır? Saddam
rejiminde mevcut muydular? Yoksa Saddam devrildikten sonra mı
ortaya çıktılar?
GA: Hayır daha sonra ortaya çıktılar. Irak’ta otonom işçi
hareketi adına ne varsa Baas yönetimi tarafından en kanlı biçimde
bastırıldı. Yani daha Saddam Irak iktidarını tam olarak almadan.
Ne zaman bir greve yeltenseler Baasçı eşkiyalar ellerinde makineli
tüfeklerle gelip işçileri biçiyorlardı.
BW: Anladığım kadarıyla, Irak’ta şimdi sendika hareketleri
var. Basra’da petrol işçileri var. Komünist İşçi Partisi’ne
bağlı görünen İşçi Konseyleri ve İşçi Sendikaları adlı bir örgüt
var. Bir üçüncü örgüt de Irak İşçi Sendikaları Federasyonu.
En azından Komünist İşçi Partisi’ne göre bu örgüt işbirlikçi
ve rejimle pazarlık yapıyor.
GA: Bu üçüncü sendika Irak Komünist Partisi tarafından yönetiliyor.
Hatta liderliğinde Allawi grubundan bazı kişiler de var ama
gerçek örgütçüler komünistler. Bence bu gerçek bir sendika,
kendisine öncülük eden partinin politik pozisyonu üzerinden
yargılanmaması gerekir. İşçi davası için neler yaptığı üzerinden
yargılanması gerekir. Bence tüm mücadeleler, haklı mücadeleler
oldukları sürece nerede cereyan ediyorlarsa etsinler, kim tarafından
öncülük ediliyorsa edilsinler desteklenmelidir. Bu ülkenin ufukta
görünen iç savaş yerine en azından gerçek toplumsal mücadelelere
sahne olacağı bir duruma ulaşmasını umit ediyoruz.
BİR HAREKET İNŞA ETME ZORUNLULUĞU
BW: Son olarak ne söylemek istersiniz? Özellikle de
ABD’deki savaş karşıtı güçlerin ne yönde ilerlemesi gerektiğine
ilişkin?
GA: ABD’de güçlü bir savaş karşıtı hareket inşa etmenin son
derece önemli olduğunun farkında olmalıyız. ABD hükümeti Irak’ta
giderek zorlaşan bir durumla yüz yüze gelecektir. Benin öngörüm
önümüzdeki yılın Washington için çok zor olacağı yönünde. Şii
ittifakı ABD birliklerinin çekilmesi için bir takvim oluşturulması
yolundaki taleplerini yenilemeye başladı. Bu, Kürt İttifakı
ile birlikte bir hükümet kurmak üzere bir kenara koydukları
merkezi bir talepti. Bu uzlaşmaya şu anda Şii ittifakının bir
parçası olan, hatta hükümete de giren Sadr’ın militanları tarafından
şiddetle karşı çıkıldı. Ulusal mecliste hükümetin işgal kuvvetlerinin
çekilmesine ilişkin bir takvim oluşturması talebiyle bir dilekçe
hazırladılar ve milletvekillerini önemli bir kesiminin, 120
milletvekilinin imzasını aldılar. Bence Sadr yandaşlarının bu
mesele ile ilgili olarak şimdiye kadar olduklarından çok daha
aktif olmaları beklenebilir. 9 Nisan 2005’te Bağdat’ta işgal
kuvvetlerine karşı muazzam bir gösteri olduğunu hatırlayın.
Bu gösteride George Bush, Tony Blair ve Saddam Hüseyin’in kuklalarını
yaktılar.
BW: Sadr yandaşları mı?
GA: Evet.
BW: Aynı zamanda Parlamento’da temsilcileri de var.
GA: Hem Parlamento’da hem de hükümette. Evet, tabii. Şii
ittifakı içinde işgal kuvvetlerinin çekilmesi için bastıracaklardır.
BW: Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi’de bu ittifakın
içinde mi?
GA: İslam Devrimi Yüksek Konseyi bu ittifak içinde en büyük
güçtür. İttifak temelde İslam Devrimi Yüksek Konseyi, Sadr yandaşları
ve Dava Partisi gibi diğer gruplardan oluşmaktadır. Ancak en
büyük iki güç İslam Devrimi Yüksek Konseyi ve...
BW: Sadr yandaşları.
GA: Sadr yandaşları. Her iki grubun da kendi milisleri vardır.
BW: Bunlar birbirlerine karşı muhalefet yürütüyordu.
Bir tür uzlaşmaya mı vardılar?
GA: Evet, birbirlerine rakiptirler. Ama aynı zamanda tabanlarını
bölmeyerek bir tür anlaşmaya varmalarının kendi çıkarlarına
olduğunu da bilmektedirler. Çünkü ortak noktaları ayrım noktalarından
daha fazladır. Her ikisi de İslami fundamentalisttir, her ikisi
de Şii örgütlerdir. Birinin işgale karşı tavrı diğerinden daha
radikaldir, ancak İslam Devrimi Yüksek Konseyi’nin ABD’nin varlığına
karşı taktik bir yaklaşımı vardır. İran gibi, onlar da ABD’yi
kullandıklarına inanmaktadır. Baş düşmanları Saddam Hüseyin’i
devirmek için ABD’yi kullanmışlardır ve şimdi de silahlı kuvvetlerini
ve kendi denetimlerinde bir Irak devletini kurmak için ABD’nin
varlığından faydalanmaktadırlar ve zamanı geldiğinde ülkeyi
terk etmeleri çağrısında bulunacaklardır.
Washington Allawi’yi çok güçlü bir şekilde desteklemektedir.
Kürtlerin seçimlerde desteklenmesi gerekmemiştir, çünkü tabanları
zaten onlara oy verir. Ancak Washington şimdi Allawi’nin –oyların
yüzde 14’ünü alarak yenilgiye uğradığı Ocak 2005 seçimlerinin
tersine- Parlamento’nun Kürtlerle birlikte bir veto gücü oluşturabilecek
daha önemli bir bileşenini yönetmesini istemektedir. Aralık’taki
seçimlerin ne getireceğini göreceğiz[*]. Irak’ta ne olacağını
bilemeyiz. Ancak büyük olasılıkla Washington’u şimdiye kadar
olduğundan çok daha zor zamanlar beklemektedir. Washington’da
böylesi bir yönetim ise en kötü olasılığı akla getirmektedir:
Zorlukla karşılaşınca çok şiddetli ve sert bir tepki gösterebilir.
BW: Beyaz Saray mı?
GA: Evet. Bölgesel gerilimi nasıl arttırdığını görüyorsunuz.
İran’a, Lübnan’daki Hizbullah’a ve Suriye rejimine karşı tehditlerini
arttırıyorlar. Ve Irak’taki Şii ittifakının İran’la, yalnızca
Şiilik açısından değil son tahlilde ABD’nin Irak’taki süre giden
varlığına karşı düşmanlık açısından da ortaklaştıklarını gayet
iyi biliyorlar.
Washington bu savaşa ABD açısından muazzam bir maliyet ile
girdi. Gerek insan hayatı gerekse ekonomik olarak maliyet muazzamdı.
Irak’tan çekilmek ve her şeyi kaybetmek ABD için stratejik açıdan
muazzam bir yenilgi olacaktır. Dolayısıyla ABD güçlükle karşılaştığında
çok vahşice karşılık vermeye son derece eğilimli olacaktır.
BW: Bunun anlamı nedir?
GA: Yani her şey mümkün. İran’a karşı askeri harekat, silahlarını
Şiilere çevirmeleri, Şiilerin işgale karşı radikalleşmesi. Dolayısıyla
İran’da şimdiye kadar gördüğümüzden çok daha fazla kan akabilir.
ABD’deki savaş karşıtı hareket burada gündeme geliyor. Vietnam
örneğini verebiliriz. Washington Vietnamlıların işgale karşı
direnişi ile başa çıkmakta büyük zorlukla karşılaşınca bir noktada
nükleer silah kullanmayı aklına getirdi. CIA bunun neyi gerektirdiğine
ilişkin bir çalışma yaptı. Yakın zamanda arşivlerde yayınlanan
temel argüman nükleer silah kullanmanın ABD halkı tarafından
kabul edilmeyeceği idi.
ABD’deki savaş karşıtı hareket, o zamanlar yükselen savaş
karşıtı hava, Vietnam’da en kötü şeyin gerçekleşmesini engelledi
–yani nükleer silah kullanılması ve Nixon’ın Vietnam’ı boğma
yolundaki tehditleri.
BW: Boğmak mı?
GA: Evet barajları yok ederek. Dolayısıyla bu yönetimin feci
önlemlere başvurarak Irak’ta denetimi sürdürmesini istemiyorsak
bu ülkede güçlü bir savaş karşıtı hareketin varolması can alıcı
bir öneme hazidir. ABD’de anket sonuçlarını ve kamuoyundaki
kaymayı görmek cesaret vericidir, ancak anketlerdeki kayma yeterli
değildir. Bunu güçlü, otonom taban hareketlerine akıtmanız ve
güçlü bir şekilde baskı uygulamaya devam etmeniz lazım.
*Aralık 2005 seçimlerinde 275 sandalyelik
Parlamento’da sandalye dağılımı şu şekilde gerçekleşmiştir:
Şii İttifakı 128, Kürt Bloğu 53, Sunni İttifakı 44, Allawi Listesi
ise 24 sandalye almıştır
KAYNAKLAR:
"Iraqi Unions Defy
Assassination and Occupation," David Bacon, WW4 REPORT,
September 2005 [1]
"Civil War in Iraq:
Already Here?" Bill Weinberg, WW4 REPORT, October 2005 [2]
"Nixing
Nukes in Vietnam" Peter Hayes ve Nina Tannenwald, Bulletin
of the Atomic Scientists, May/June 2003 [3]
Gilbert
Achcar Interviewed by David Barsamian, Monthly Review, June
2003 [4]
Campaign for Peace and Democracy
[5]
|