Küresel Isınma: Güneş ve Rüzgar
Enerjisinin Sınırları
Don Fitz*
24 Nisan 2007, Znet
ABD’nin dört bir yanından “Dünya Günü”
kutlamalarına akan insanlar, güneş ve rüzgar
enerjisinin meziyetlerini yücelten
konuşmacıları dinleyip, video gösterimlerini
izlediler. Yenilenebilir enerjinin, sosyal
bir değişim olmaksızın küresel ısınmayı
durduramayacağı fikrini duymaları ise mümkün
değildi, çünkü düzenleyiciler bu konuya pek
değinmediler.
“Gerekli” ve “yeterli” kelimelerinin
arasındaki farka dikkat etmek gerekiyor.
Evet, güneş ve rüzgar enerjisinin yaygın
kullanımı, CO2 emisyonlarındaki
artışı durdurmak, kıyı kentlerinin sular
altında kalmasını engellemek ve türleri
korumak için kesinlikle gereklidir. Fakat,
güneş ve rüzgar enerjileri kendi başlarına,
enerjinin sürdürülebilir kullanımı için
yeterli değildir.
Yüzde dokuz milyon?
İklim uzmanlarının büyük bir kısmı,
küresel ısınmanın yıkıcı etkilerini önlemek
için seragazı emisyonlarının (çoğunluğunu CO2
oluşturmakta) 2050 yılına kadar %60-80 (bu
oran ABD için %95 olabilir) dolayında
azaltılması gerektiğini kabul ediyor. Fakat
bu indirimin, fosil yakıtları yerine güneş
ve rüzgar teknolojileri konularak
gerçekleştirilebileceği inancı, bazı
faktörleri göz ardı etme eğilimindedir:
- Şirketlerin tüm dünyaya
“Amerikalılar gibi tüketin” düşüncesini
empoze ettiğini;
- Şirketlerin ABD’de yaşayanlara,
zenginleri maymunca taklit etmelerini
söylediğini;
- Nüfusun artmakta olduğunu;
- Piyasa ekonomisin marazi bir
genişlemeyi zorladığını;
- Güneş ve rüzgar’ın bugünkü enerjinin
çok küçük bir kısmını oluşturduğunu.
Şimdi tüm bunları, 2050 yılına kadar
kömürün, petrolün, nükleerin ve doğalgazın
yerine koymamız gereken rüzgar ve güneş
ihtiyacımız hakkında bir fikir sahibi
olabilmek için birleştirelim.
İlk olarak, ABD’nin dünya nüfusunun
%5’ine sahip olmasına rağmen dünya
enerjisinin %25’ini tükettiğinden yola
çıkarsak, bütün dünyanın ABD kadar enerji
tüketebilmesi, küresel üretimin 6.33 kat
artması ile mümkün hale gelebiliyor.
Amerikan halkı yeteri kadar
tüketmedikleri yolundaki haberleri sürekli
duyarlar. Dünyanın geri kalan kısmı da kendi
tüketim modeli olarak ABD’deki en zengin
kesimi temel alır. Eğer kıyaslama için,
ABD’nin en zengin %5’ini temel alırsak,
üretim artış faktörü tüm dünya için 6,33
değil, 40 oluyor. Yani dünyada herkesin
ABD’deki en varlıklı kesim kadar
tüketebilmesi için küresel enerji üretiminin
40 kat artması gerekiyor.
Nüfus artışında bir azalma beklenmesine
rağmen 2007 ile 2050 yılları arasında
yaklaşık %50’lik bir nüfus artışı
öngörülüyor ve bu da hesaba katıldığında,
üretimde gerekli olan artış, 40 x 1.5 = 60
kat oluyor.
Piyasa ekonomisinin temel kuralı büyü ya
da öl. Genel kabullere göre dünya ekonomisi
yüzyıl sonuna kadar her yıl %2-3 oranında
büyümeye devam edecek. Yüzde 2.5’luk artış
2050 yılında üretimin neredeyse üçe
katlanması demek. Yani, 60 X 3 = 180 misli
üretim.
Bu zaman diliminde, güneş ve rüzgar
enerjisinin diğer kaynakların yerini alması
gerekiyor. ABD Enerji Bilgi Yönetimi’ne göre
(US Energy Information Administration);
yenilenebilir enerji 2003 yılında kayıtlara
geçen toplam enerjinin %6’sı ve bu %6’nın
sadece %1’i güneş ve %2’si rüzgar enerjisi
(geri kalan kısmı biyokütle, jeotermal ve
hidroelektirik). Buradan yola çıkarak, güneş
ve rüzgar enerjisi’nin ABD’deki payı 0.06 x
(0.01 + 0.02) = 0.0018. Enerji üretiminin
binde ikiden azına karşılık gelen güneş ve
rüzgar enerjisinin diğer enerji türlerinin
yerini alması için 500 kat artması
gerekiyor. Güneş ve rüzgar enerjisinde
gerçekleşmesi gereken bu 500 kat artışı,
üretimde öngörülen 180 katlık artışla
çarptığımızda 2050 yılında tüm dünyadaki
insanların ABD’deki en zengin %5’in tüketim
oranına ulaşmaları için gereken güneş
/rüzgar artış oranı ortaya çıkıyor: 90.000
kat.
Çok kaba bir hesapla, ABD’nin bir tüketim
modeli olarak kabul edilmesi sorgulanmadığı
sürece, rüzgar ve güneş enerjisi
kapasitesinin diğer enerji kaynaklarını
ikame edebilmeleri için, önümüzdeki 43 yıl
içerisinde, yüzde 9 milyon artması
gerekiyor.
Sihirli bir değnek yok
Bu artış pek gerçekçi değil.
Yenilenebilir enerjiye adeta dinsel bir
inançla sarılanların gerçeklikle alakasız
şeyler söylemeleri, bu enerjinin gerçekte
neler yapabileceğini anlamamızı engelliyor.
George Monbiot, yeni kitabı Heat’de (Isı)
bir güneş enerjisi taraftarının şu sözlerine
yer veriyor: “Bulutlu İngiltere’de bile,
uygun bütün çatıların üzerine PVler
(fotovoltaik güneş enerjisi) yerleştirerek,
mevcut ulusal toplam enerji kullanımımızdan
daha fazla enerji üretilebilir” (s.125).
Ardından, bazı rakamları bir araya getirerek
çatı üzerlerine yerleştirilebilecek PVlerin
gerçek potansiyelinin İngiltere’nin toplam
kullanımının aslında ancak 1/800’ü
olabileceğini gösteriyor.
Çatı yüzeyinde yer alan sistemler güneş
enerjisi üretiminin ana bileşenlerinden
biri. Tek katlı (müstakil) evler en verimi
olanı. Fakat bu gerçek, enerji tasarrufu ile
ilgili bir başka gerçekle çelişiyor: Bir
yapı ne kadar büyükse, öz-yalıtımı da o
kadar kuvvetlidir. Çok daireli apartmanlar,
bir odayı ısıtmak için, aynı büyüklükteki
müstakil bir konuta göre daha az enerji
ihtiyacı duyarlar.
Aynı şey binaların yan yüzeylerinde
kullanılan güneş panelleri için de geçerli.
Etrafında ağaç veya başka bina olmayan
konutlar güneş panelleri için ideal. Fakat
ağaçlar hem gölgelik olarak, hem de
atmosferdeki CO2’i özümsedikleri
için gerekliler. Çok katlı binaların
birbirine yakın olması, kentsel toplu ulaşım
için gerekli olan yüksek yoğunluğun
sağlanabilmesi için gerekli, fakat güneş
panellerinin ışık toplamak için ihtiyaç
duyduğu alan açısından olumsuz bir etken.
Tüketilen enerjinin neredeyse yarısının
konutlarda ısı kontrolü için kullanıldığı
ABD’de tüm bu faktörler, güneş enerjisinin
kentsel bölgelerde sağlayabileceği enerji
miktarını kısıtlıyor. PV teknolojisi en çok
kırsal kesimde işe yarıyor.
Bağımsız sistemlerin başa çıkması gereken
esas problem, enerjinin güneşin görünmediği
zamanlar için depolanması. Bu işlevi gören
bataryalar 20.000 dolardan daha pahalıya mal
oluyor. Eğer kullanıcılar panellerini
elektrik şebekesine bağlar ve ürettikleri
fazla elektriği yerel elektrik şirketine
satarlarsa bu maliyet azaltılabilir. Fakat
müşteriler PV enerjisini elektrik şebekesine
sattıklarında bile, bunu talebin ve
dolayısıyla elektrik fiyatının düşük olduğu
zamanda yapacaklar, talep ve fiyatların
yükseldiği zamanlarda ise alıcı konumunda
olacaklardır..
Güneş enerjisinin maliyeti azalıyor,
fakat fosil yakıtlar mertebesine
yaklaşabilmesi için bu maliyette çok dik
inişlerin gerçekleşmesi gerekiyor. PV
hücrelerinin kendi maliyetini
karşılayabilmesi için yaklaşık 25-30 yıl
çalıştırılması gerekiyor ve bu süre
hücrelerin ömrüne eşit.
Rüzgar enerjisinin ise kendine özgü
kısıtlamaları var. Rüzgarın yüksek enerji
üretebilmesi için sürekli şiddetle esmesi
gerek. Kentlerde bulunan binalar rüzgarın
şiddetini azalttığı veya dağıttığı için,
rüzgar değirmenlerinin bu bölgelerde
kullanımı çok kısıtlı olabiliyor. En
kuvvetli rüzgarlar genellikle dağ
geçitlerinde ve kıyı şeritlerde esiyor.
Rüzgar gücü kullanımının hızla
genişleyebilmesi için, rüzgar
değirmenlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç
var. Bu gelişme, şebeke kapasitesinin
genişlemesini ve rüzgar çiftliklerinden
kullanım alanlarına doğru yeni iletim
hatlarının inşa edilmesini gerektirecektir.
Rüzgar gücü, kendi alt yapısını üretmek için
gereken enerjiyi 1.1 yılda üretilebilir.
Aynı rakam güneş enerjisi için 2 ila 4 yıl
arasındadır.
Yenilenebilir enerjiler gerçekten
yenilenebilir mi?
Yenilenebilir kaynakların kullanıldıkça
tükenmeyecekleri varsayılır. Fakat bu görüş,
enerjinin üretilmesi için gerekli olan
maddeleri ve bunların çevresel etkilerini
dikkate almaz. Eğer bir enerji kaynağı
“sonsuz” fakat bu enerjiyi üretmek için
gerekli olan arazi ve maddeler sınırlı ise,
bu enerji kaynağının gerçekten
“yenilenebilir” olduğundan söz etmek ne
derece doğrudur?
Amerikan Güneş Enerjisi Topluluğu’nun
(The American Solar Energy Society - ASES)
güneş enerjisinin hızlı bir gelişim
göstermesinde açık bir maddi çıkarı var.
Buna rağmen, bu kurumun yenilenebilir
kaynakların fosil yakıtların yerini
alabileceğini ifade ettiği güncel bir
yayınında, ince-film PVler gibi gelişmiş
teknolojilerin indiyum, seleniyum,
telluriyum gibi az bulunur maddeleri
kullandığından ve bu kaynakların
tükenmesinin, sektörünün gelişimini
engelleyebileceğinden bahsedilmektedir.
Yeni ve umut verici PV yaklaşımlarından
biri Titania Dye Sensitized
hücrelerdir. Bu hücreler büyük ölçüde yaygın
(kolay bulunur) maddelerden üretilmesine
karşın, hücrelerin saydam plastik ile
kaplanması gerekmektedir. Peki, plastik ne
içerir? Petrol, yani şu yenilenemeyen
kaynakların adı en kötüye çıkmış olanı!
Bütün dünyayı güneş hücreleriyle kaplamak
için gerekli olan petrol, dünyayı arabalarla
kaplamak için gerekli olandan çok daha az
olsa bile, bu gerçek, gelecek kuşakların
asli ihtiyaçlarını karşılayabilecek petrol
miktarını muhafaza edebilecek akıllı bir
enerji politikasına odaklanmanın ne kadar
önemli olduğunu göstermektedir.
Yenilenebilir enerjinin
“yenilenebilirliği” üzerine daha da ciddi
bir kaygı ise, bunlar enerji üretiminde
başat duruma geldiklerinde ihtiyaç duyulacak
arazi miktarı hakkında. Bütün dağ
geçitlerini, kıyı bölgelerini ve vadileri
rüzgar değirmenleriyle doldurmayı gerçekten
istiyor muyuz? ASES bizi “güneş PV üretimi
için gerekli arazi düzenlemesine, bu
teknoloji ulusal enerji üretiminin önemli
bir kısmını oluşturana dek (%25 civarı)
ihtiyaç olmayacağına” (s.95) inandırmak
istiyor. Tabi, bundan şu sonucu çıkarmak da
mümkün: Güneş PVleri fosil yakıtların yerini
almaya başlandığında, doğal yaşam alanları
bundan ciddi zarar görecek.
Yenilenebilir enerjinin gerçekten
yenilenebilir olmamasının esas
nedeni, fosil yakıtların yerini almak için
yine fosil yakıtlara dayanıyor olmasıdır.
Şu an ABD’deki enerji kullanımı 100 quad
civarındadır. Bir quad, katrilyon BTU’ya
(British Termal Unit; 1 BTU=250 kalori)
eşittir. Richard Heinberg The Party is
Over (Eğlence Bitti) isimli çalışmasında
“ABD’de 2030’da 18 quadlık rüzgar enerjisi
üretmek için son model, yaklaşık yarım
milyon türbine ihtiyaç var.... Bu da bugünkü
dünya rüzgar türbini üretim kapasitesinin
beş misline denk... Bunun için gerekli olan
enerjinin büyük kısmının azalmakta olan
fosil yakıtlardan temin edilmesi gerekecek”
saptamasında bulunuyor.
İnsanlar tüm bu yeni ve muazzam enerji
altyapısını kurarken, aynı zamanda doymak
bilmeden tüketmeye devam edecekler. Peki,
muazzam tüketime /inşaata endeksli bu
sefahat için gerekli olan enerji nereden
gelecek? Bu, yeni teçhizatın dünyanın bir
başka yerine taşınması için, dünya
üzerindeki petrolün her damlasının
çıkartılması anlamına mı gelecek? Bu, her
ülkede nükleer bomba üretebilecek miktarda
uranyumun çıkartılmasını mı gerektirecek?
Bu, her metreküp doğal gazın, 2050 yılına
gelindiğinde ısınmak için kullanılabilecek
hiçbir şey kalmayacak derecede tüketilmesi
anlamına mı gelecek?
2050 yılı itibariyle güneş /rüzgar
enerjisine geçmek dünyanın şimdiye kadar
görmediği ölçülerde fosil ve nükleer
kullanımını gerektirebilir. Bu küresel
ısınmayı engellemenin iyi bir yolu değildir.
Gerçek mesele
Güneş ve rüzgar enerjisi üretiminde
gerekli olan artış hesaplanırken,, sadece
bir kaç ölçülebilir faktör dikkate
alınmaktadır. Bu faktörler arasında
üretimin, endüstriyel tarım nedeniyle
şimdiden azalmakta olan su kaynaklarının
tüketimini nasıl şiddetlendireceği yer
almamaktadır. Kalan son hayvan yaşam
alanlarının istilası ve bazı türlerin yok
olmasıyla sonuçlanacak süreç de hesaba
katılan faktörler arasında değildir.
İnsanlığı değişen hava koşullarından çok
daha fazla etkileyebilecek olan toksinlerin
üretiminde meydana gelecek devasa artış da
hesaba katılmamaktadır.
Esas problem, piyasa ekonomisinin
şirketleri, enerjiyi en hızlı şekilde israf
etmeleri yönünde teşvik etmesidir. Enerji
üretimi ikiye hatta üçe katlanabilir veya
güneş ve rüzgar enerjisi yüzde dokuz milyon
artabilir ve tüm bunlara rağmen yine de
enerji sıkıntısı yaşanabilir.
Bu, güneş panellerinin sürdürülebilir bir
enerji politikası için mutlaka gerekli
olduğunu inkâr etmek değildir. İnsanların
güneş enerjisinin sınırlarını görmelerini
engelleyen fanatizm, onların aynı zamanda
Batı Ülkeleri’nde üretilen toplam enerjinin
azaltılması gerektiği gerçeğini görmelerini
de engellemektedir.
Küresel ısınma teknolojik bir sorun
değildir ve güneş, rüzgar ve çeşitli
eko-aletler bu sorunu çözemez. Enerji krizi
ve yükselen CO2 miktarı piyasa
ekonomisinin krizidir ve asıl sorulması
gereken, toplumun sürdürülebilir bir şekle
sokmak üzere nasıl değiştirilebileceğidir.
Enerji sıkıntısı yok
Şu iki iddiayı ele alalım:
- Daha şimdiden ihtiyacımız olandan
çok daha fazla enerji vardır.
- Ne kadar enerji üretilirse
üretilsin, bu hiç bir zaman yeterli
olmayacaktır.
Birbiriyle çelişen bu iddiaların ikisi de
doğru!
Bu durumu gıda ve açlık ilişkisine
benzetebiliriz. Gezegende herkesi besleyecek
kadar yiyecek var. Fakat açlık artıyor.
Tarım şirketleri, açlıkla savaşmak için gıda
üretimini artırmamız gerektiğini, bunun için
de pestisitlere, herbisitlere, gen
mühendisliğine, yağmur ormanlarının tarım
alanlarına çevrilmesine ve uzak bölgelere
gıda ithaline dayalı yeni bir yeşil devrime
ihtiyacımız olduğunu söylüyorlar. Bunların
hiçbirisi gerekli değildir ve muhtemelen
açlığı artıracaktır.
İnsanlar yeterli gıda olmadığı için
değil, mevcut gıda ihtiyaç sahiplerine
dağıtılmadığı için açlıktan ölüyorlar.
Gıdayı işleyip, zengin ülkelerde
ihtiyacından fazlasını tüketenlere sunmak,
fakir ülkelerde gıda için daha az para
ödeyebileceklere göndermekten daha kârlı.
Halkın ihtiyacı için yerel gıda üretimi,
kriz zamanlarında yapılan yardımlarla
birlikte herkesin beslenmesine imkan
veriyor. Fakat gıda üzerinde şirketlerin
kontrolü, gıdanın ihtiyacı olanlardan
esirgenmesi ve uluslararası piyasa için daha
fazla üretim yapılması anlamına geliyor.
İnsanların yerel tüketimi için üretilen
mısır, uluslararası hamburger zincirleri
için sığır yemine dönüştürülüyor. Amerika’da
obezite arttıkça, açlıkla savaşmak için daha
az mısır kalıyor. Binlerce gıda maddesi ve
diyabet hastalığı da aynı yolu izliyor.
Nasıl gıda üretimindeki artış, açlıktan
ölümlerle paralel olarak artabiliyorsa,
enerji üretimindeki artış da enerji açığının
büyümesiyle birlikte gerçekleşebilir. Eğer
insanlar enerjiyi yerel olarak
yönetebilirlerse, ne kadar üreteceklerine ve
daha önemlisi, hangi enerji tüketici
faaliyetleri sınırlandıracaklarına kendileri
karar verebilirler.
Fakat enerji üretimindeki artış, büyük
enerji tekellerinin kontrolü ile eşzamanlı
gerçekleşiyor. Enerji üretimi arttıkça, bu
enerjinin müsrif amaçlarla kullanılmak üzere
ticareti de artıyor.
Büyük enerji üreticilerinin muazzam
aydınlatma gerektiren gece maçlarına son
vermek gibi bir önerisi var mı? Sadece
florasan lambaların üretilmesi gibi bir
talebi? Veya özel arabalar kent
merkezlerinde kullanılmasın diye bir
önerisi? Tabi ki yok.
Piyasa ekonomisinde büyük enerji
tekellerinin amacı satabildikleri kadar çok
enerji satarak elde edebildikleri kadar
fazla kâr elde etmektir. Gerçek ihtiyaçlar
için gereken enerji kimsenin umurunda
değildir. Büyük şirketler, aşırı-gelişmiş
ülkelerdeki önemsiz uğraşlar için şevkle
enerji satmaya devam ederken, yoksul
köylüler geriye kalan ağaçlarından yakacak
elde ediyorlar.
Uzay yolu kopyacıları veya daimi devinim
makineleri, mevcut güneş ve rüzgar enerjisi
üretimini yüzde dokuz milyon arttırabilseydi
bile, enerji açığı hala devam edecekti.
Sapkın bir Malthusçuluk biçimi olarak
piyasa, yapay ihtiyaçları, dünya
ekosisteminin bunları sürdürebileceğinden
daha hızlı yaratıyor.
Madalyonun öteki yüzü şöyle:, Nasıl şu
anda yeteri kadar gıda var ise, yeteri kadar
enerji de var. İnsanlık, kendi gıda üretim
alışkanlıklarını ve ulaşım yöntemlerini
değiştirerek, şebeke dışı konutlar inşa
ederek, gereksiz ıvır zıvırın üretimini
sınırlandırarak ve insanları öldürmek
suretiyle onların petrolüne el koymaktan
vazgeçerek daha uzun, sağlıklı ve iyi bir
yaşam sürebilirler. Eğer bütün bunları
gerçekleştirebilirsek, kömür, petrol,
nükleer ve doğal gazdan güneş, rüzgar ve
diğer yenilenebilirlere doğru yumuşak bir
geçiş olabilir. Bunlar olmadan,
yenilenebilir enerjinin hiç bir miktarı
yeterli olmayacaktır.
Makalenin orijinali için
tıklayınız.
Çeviren:
M.Ümit Taner
* Don Fritz, ABD’de
Yeşiller ve Yeşi Parti üyelerine
gönderilen Synthesis/Regeneration: A
Magazine of Green Social Thought
dergisinin editörüdür. Kendisine
fitzdon@aol.com
adresinden ulaşılabilir.
Kaynaklar
:
Heinberg, R. The party’s over. New
Society Publishers, 2003, p. 153.
Kutscher, C.F. (Ed.) Tackling Climate
Change in the U.S.: Potential Carbon
Emissions Reduction from Energy
Efficiency and Renewable Energy by 2030.
American Solar Energy Society, 2007.
www.ases.org/climatechange
Monbiot, G. Heat: How to stop the planet
from burning. South End Press, 2007., p.
52
Sexton, S., Hildyard, N., & Lohmann, L.
Food? Health? Hope? Genetic Engineering
and World Hunger. Corner House Briefing
10. October, 1998.
http://www.thecornerhouse.org.uk/item.shtml?x=51965
Stix, G., A climate repair manual.
Scientific American, September 2006, p.
47
World Population Information.
http://www.census.gov/ipc/www/world.html
|