DIŞ TİCARET

Aziz Choudry

Aralık 2003


Cancun’da yapılan Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) konuşmalarında hareketin elde ettiği başarıların keyfini sürmeye devam edemeyiz. Bush’un “ya bizimlesiniz ya da onlarla” ikiliğinin yankıları sürerken, Birleşik Devletler Ticaret Temsilcisi Robert Zoellick ABD’nin “yapılabilir” ülkelerle altbölgesel ya da iki taraflı bir temelde yatırım anlaşmaları yapacağını ve serbest ticareti ilerleteceğini duyurdu. Bu durum – ve Avrupa Birliği’nin Cancun sonrasında, çift taraflı ticaret pazarlıklarına dair bir programın yeniden başlayabileceğini açıklaması – çift taraflı ticaretin ve yatırım anlaşmalarının şaşırtıcı ağına karşı çıkacak bir muhalefete olan ihtiyacın aciliyetini gösteriyor.

Liberalleştirme gündeminin çift taraflı anlaşmalar aracılığıyla yayılması, adım adım daha kapsamlı bölgesel ve çok taraflı anlaşmalara zemin hazırlayacak sinsi bir yöntem. Bu, Güneyli hükümetlerin ABD, Japonya ve Avrupa Birliği’nin isteklerine direnmek için DTÖ gibi çok taraflı forumlarda kendi aralarında kurdukları ittifakları yıkmaya yönelik bir “böl ve yönet” yaklaşımıdır. Çift taraflı anlaşmalar daha geniş pazarlıklar için birer şablon işlevi görebilirler. Ülkeler bir kere çift taraflı anlaşmalarla kapana kısıldıklarında DTÖ ya da FTAA’daki bir MAI tipi anlaşmaya direnmek daha zor hale gelecek. Küçük ve fakir ülkelerin hükümetleri ise bir sürü karışık anlaşmayı aynı anda yürütebilmek için gereken kaynağı bulmak için çabalıyorlar.

Çoğu çift taraflı serbest ticaret ve yatırım anlaşması benzer hükümlere sahiptir. Bunun yanında birçoğu, yabancı şirket ve yatırımcılarla yerlileri arasında ayrım yapılmaması gerektiğini belirten “ulusal muamele” ilkeleri içerir. Çift taraflı yatırım anlaşmaların (BIT’ler) artışının yanında birçok çift taraflı serbest ticaret anlaşması da (FTA’lar) hizmet, fikri mülkiyet, hükümet alımları ve tarım gibi kapsamı gittikçe genişleyen sektörlere ilaveten benzer birçok yatırım koşulunu içeriyor. Bu maddelerin çoğu DTÖ kararlarının da ötesine geçiyor.

“Hızlı” Ticaret Teşvik Otoritesi’ni de elinde bulunduran Bush yönetimi saldırgan bir şekilde çift taraflı yatırım ve serbest ticaret anlaşmalarını zorlamakta. Tıpkı AB’nin yapmakta olduğu gibi ABD de şirketleri için daha iyi erişim ve kontrol sağlamak amacıyla çift taraflı ve bölgesel anlaşmaları birleştirmek istiyor. ABD multi-milyar dolarlık bir pazara erişim mükafatını elinde tutarak, bu anlaşmaları, halihazırdaki politikaları hedef alıp parçalamak veya kendi ekonomik ve jeopolitik ilgilerine göre yeniden düzenlemek için elindeki bir kılıç gibi kullanıyor.

“Terörle savaş” için destek istemek amacıyla Bangkok’taki Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) zirvesini kullanan George Bush, bunun yanında 2004’de Tayland ile bir serbest ticaret anlaşması için müzakerelere başlayacağını resmi olarak duyurdu. Bu arada bir Tayland-Avustralya Yakın Ekonomik İlişkiler Serbest Ticaret Anlaşması’nın yürürlüğe girme tarihi de 1 Haziran 2005 olarak belirlendi. ABD ve Avustralya bir yandan Singapur’la çift taraflı ticaret ve yatırım anlaşmalarını sonuçlandırmışken diğer yandan bu iki ülke hala bir çift taraflı serbest ticaret anlaşması (FTA) için müzakerelere devam ediyorlar.

NAFTA’nın yatırımla ilgili kritik 11. bölümü* şirketlere, hoşlarına gitmeyen herhangi bir politikayı ya da yasayı kanunlaştırdıklarında hükümetleri dava etme hakkı veriyor. Bu arada NAFTA’dan çekilen MAI, ulusaşırı şirketler için bir “patent veya haklar ve özgürlükler” olarak duyuruldu. Bu, hükümetleri yabancı yatırımcıların sahip olabileceklerini sınırlamaktan, belli bir miktar yerel kaynak kullanma veya yerel yöneticilerle çalışmaktan, veya teknolojik bilgiyi paylaşma için bazı işleyiş kuralları koymaktan alıkoyacaktı. Yatırımcılara malvarlıklarını (finansal araçlar ve üretim araçları), sosyal ve ekolojik yansımalarını düşünmeden sınırların ötesine geçirebilmeleri için kolay ulaşım imkanı sağlayacaktı. Yatırıma bağlı yurt içi ve yurt dışı ödemelerin serbestçe yapılmasını garanti altına alacaktı.

MAI ölümden çok uzak. Birçok çift taraflı serbest ticaret/yatırım anlaşması zaten benzer koşullar içeriyor. ABD bu koşulların yapılan her yeni pazarlıkta bir bölüm olması konusunda ısrar ediyor.

Anlaşmazlıkların dostça çözümlenemediği ve anlaşma şartları üzerinde belli bir zaman içinde mutabakata varılamadığı BIT’ler söz konusu olduğunda ise bu anlaşmalar Yatırım Anlaşmazlıklarını Çözme Merkezi’ne (ICSID) ya da BM Uluslararası Ticaret Kanunu Komisyonu’na (UNCITRAL) yönlendiriliyor. NAFTA mutsuz yatırımcılara bu iki seçeneği sunuyor. İki yol da ticari adaletin özelleştirilmesini temsil ediyor.

1966’da kurulan ICSID’e yönlendirilen anlaşmaların yarıdan fazlası son altı yıl içerisinde kaydedildi – çoğunluğu da yatırım anlaşmalarıydı. Bugün 2000 civarında BIT var. UNCTAD bunları şu ana kadarki “en önemli uluslararası yabancı yatırım koruması” olarak tarif ediyor. Birçok anlaşmazlık kamu hizmetinin özelleştirilmesinin sonucunda oluşan sözleşmelerle ilişkili.

Washington DC’deki Arnold ve Potter hukuk firmasından William D. Rogers, Ekim 2000’de Inter-Amerikan Gelişim Bankası’nda (Inter-American Development Bank) yaptığı bir konuşmada, yatırım anlaşmalarının “finansal veya ticari bir başarısızlığın sebebini uygunsuz yönetmelikler, yanlış makroekonomik politikalar, veya ev sahibi hükümetin taraflı tutumuna bağlamaya hevesli ve milli hükümeti can sıkıcı pahalılıkta tahkim kurullarıyla tehdit etme şansına ulaşmaktan memmun olan mutsuz yatırımcılar için açık bir davetiye” olduğunu ileri sürdü.

Böyle güçlü bir araç Amerika’da FTAA altındaki 34 ülkede yayılıp uygulanmaya başlamadan Bolivya ve Arjantin gibi ülkeler belirsiz BIT’ler nedeniyle dava edilmişlerdi bile. Bolivya’nın üçüncü en büyük şehri Cochabamba’daki özelleştirilmiş su sistemine karşı verilen ünlü mücadele neoliberalizm ve özelleştirmeye karşı verilen mücadelenin bir simgesidir. Bunun öncesinde, ABD şirketi Bechtel’in bir iştirakı olan Aguas del Tunari fiyatları hızlı bir şekilde arttırmıştı. Özelleştirme işlemi iptal edildikten sonra su sistemi kamuya geri döndü. Ama Aguas del Tunari/Bechtel, ICSID’de Bolivya için “hakemlik isteğinde” bulundu. “Kamulaştırılan yatırım”dan elde edeceğini iddia ettiği potansiyel kar olan 25 milyon doları istiyordu. Şirket 1992 yılında Hollanda ve Bolivya arasında yapılan BIT’den faydalandı. Bechtel bir yandan Cochabamba’daki çalışmalarını sürdürürken bir yandan da büyük bir ustalıkla kendisine ait olan bir şirketin kaydını Cayman Adaları’ndan Hollanda’ya kaydırıyordu.

Enron’un eski bir yan kuruluşu olan Azurix, 1999 Mayısında Arjantin’de, Buenos Aires vilayetinde yaşayan 2.5 milyon insana hizmet verecek su ve kanalizasyon sisteminin özelleştirilmesi ihalesini kazandı. Bahia Blanca sakinleri sularının kokmasından ve kahverengi görünümünden şikayet ederken, yönetim organları da düşük su basıncı nedeniyle Azurix’e ceza vermeyi gündemine aldı. Su kaynağının zehirli olduğu tesbit edildikten sonra, sağlık yetkilileri insanları bu sudan içmemeleri ve banyo yapmamaları konusunda uyardı. Yerel yargı organları, firmayı tüm madurlara ücretsiz şişelenmiş su sağlamaya ve suyun düşük kaliteli olduğu dönem boyunca ücretlendirmemeye zorladı ve Azurix’i sözleşmenin ihlali gerekçesiyle para cezasına çarptırdı. Ekim 2001’de, Azurix valiliğin sözleşmede belirtilen tarifelerde ücretlendirme yapmasına izin vermediği gerekçesiyle sözleşmeden çekileceğini ve altyapı kurmayacağını açıkladı. Valilik fesih ihbarını reddetti. Ardından Azurix, 1991 tarihli bir A.B.D – Arjantin çift taraflı yatırım anlaşması kapsamında, iflas etmiş Arjantin hükümetine 550 milyon dolarlık dava açtı. Azurix, bu otoritelerin hareketlerinin, yatırımlara yapılan bir müdahaleden başka birşey olmadığını söylüyor.

Temmuz’da Fransız kamu hizmetleri şirketi Suez, Arjantin’e Cordoba, Buenos Aires ve Santa Fe’deki üç farklı imtiyazıyla ilgili olarak, Fransa-Arjantin çift taraflı yatırım anlaşmasının ihlalini gerekçe göstererek üç dava açtı. Ayrıca İspanyol firması Telefonica da Arjantin’e karşı hak talebinde bulundu. Ve CMS Gas Transmission Company de A.B.D–Arjantin çift taraflı yatırım anlaşması altında Arjantin’e dava açıyor.

Pakistan şu sıralar, kendisine yatırımcılarla açılmış, toplamı 1 milyar doları bulan ve ICSID’de askıya alınmış üç davayla karşı karşıya. Yönetim Kurulu’nda DTÖ eski Başkanı General Mike Moore’un da bulunduğu İsviçre firması SGS, Pakistan ile yükleme öncesi gözetim hizmetleri için yaptığı bir sözleşmenin zamanından önce sonlandırılmasıyla, 1996 İsviçre-Pakistan çift taraflı yatırım anlaşmasının ihlal edildiğini belirtiyor ve Pakistan’dan 120 milyon dolar talep ediyor. Şubat ayında Paris’te davayı ele almak üzere bir ICSID paneli düzenlendi; ama karar iptal edildi.

Büyük bir hidroelektrik projesinin parçası olarak tasarlanan tartışmalı Gazi Barotha Barajı’nı yapacak konsorsiyumun başı, İtalyan yapı firması Impregilo, 450 milyon dolar istiyor. Impregilo, 1996 tarihli bir İsviçre-Pakistan çift taraflı yatırım anlaşmasını kullanarak, sözleşmeden doğan haklarının Pakistan’ın Su ve Enerji Geliştirme İdaresi (WAPDA) tarafından çiğnendiğini iddia ediyor. Türk firması Bayındır Holding de otoyol inşasını tamamlamak için yakın bir meblağ istiyor. Birçok çift taraflı yatırım anlaşmasında olduğu gibi Pakistan’ın imzaladıklarında da “yatırım” tanımlaması ve anlaşmalardaki diğer terimler çok esnek ve bu, yatırımcılara hükümetin ve organlarının yapacağı birçok eylem ve ihmale karşı geniş imkanlar sağlıyor.

Davalar yatırımcıların başvurusuyla yerel mahkemelerden uluslararası tahkim kurullarına kaydırılabiliyor. ICSID ve UNCITRAL anlaşmazlığa yasal bir zemin sağlamak için taraf olarak sadece yatırımcıları ve hükümetleri tanıyor. Kamuoyunun, duruşma tutanaklarını incelemeye, kanıtları görmeye ya da kanıt sunmaya hakkı yok. Her iki camia da tarafların isimlerini sadece asgari düzeyde açıklamayı ve konuyu özet olarak bildirmeyi gerekli görüyor. Bu, tartışmaların takip edilmesini güçleştiriyor, süreci kendi işleyişine bırakıyor. Firmaların bu tip anlaşmalar altında elde ettiği çok daha cazip neticeleri düşünürsek, yatırımcıların anlaşmazlıkları uzlaşma yoluyla çözmeye yönelmesi çok düşük bir ihtimal gibi görünüyor.

Bu tip davalar üzerinde uzmanlaşan uluslararası iş hukuku firmaları, temiz gözüküyorlar. Bununla beraber ICSID kuralları ve bu davalar, hedefteki ülkelere milyonlarca dolara mal oluyor. Uluslarası finans kuruluşlarına olan borçluluğu arttıran bu masraflar halkın sırtına yüklenecektir; ve yabancı yardım taahhütleri ve kredilerle birlikte itaatin derecesi de artacaktır.

Bush yönetimi, başkanlık seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte, Amerikan hizmet ve eczacılık sektörlerini geliştirmek için ikili stratejisini kullanmaya yönelecektir – tabi yerel tarım lobilerini küstürmemeye dikkat ederek. A.B.D tarım lobileri, FTA müzakerelerinde gümrük vergilerini düşürüp piyasanın, Avusturalya’nın şeker, süt ürünleri ve sığır eti ihraçlarına ulaşımını kolaylaştırmaması konusunda Washington’a baskı yapıyor ve yine benzer sebeplerle gelecekteki bir A.B.D – Yeni Zelanda Serbest Ticaret Anlaşması fikrine karşı çıkıyor.

A.B.D açık bir şekilde “terörizme karşı savaş”a destekle, ticaret ve yatırım anlaşmaları yapma hevesini birbirine bağlıyor. Fas gibi “ılımlı” bir müslüman ülkeyle yapılması planlanan bir FTA, A.B.D hükümetine epey bir politik sermaye sunarken A.B.D firmaları için de kendi kapitalist çıkarlarına uygun bir alan oluşturuyor. A.B.D firmalarını ve ileri-serbest ticaret örgütlerini kapsayan A.B.D–Fas FTA koalisyonu, Fas’ın ekonomik reformlarının tek tahsildarı olmak ve Fas’ın telekomünikasyon, turizm, enerji, nakliyat, finans hizmetleri ve sigortacılık sektörlerini içeren pazarlarını elde etmek istiyor. Bu koalisyon Fas’ta daha sıkı bir fikri mülkiyet rejimi ve A.B.D tarım endüstrisi için daha kapsamlı pazar erişimi istiyor.

A.B.D Avusturalya ile yaptığı FTA müzakerelerinde, yatırımların önündeki Avusturalya Yabancı Yatırımları Teftiş Komisyonu ve yabancı yatırıma havayolları, medya, telekomünikasyon alanlarında konulan sınırlamalar gibi tüm kısıtlamaların kaldırılmasını talep ediyor. A.B.D eczacılık sanayileri tarafından harekete geçirilen A.B.D müzakerecileri, birçok reçeteli ilaca fiyat kontrolü getiren Canberra’nın Eczacılık Karlılık Projesi’nden kurtulmak istiyor. A.B.D ilaç firmaları daha yüksek fiyatlandırma ve tam pazar ulaşımı yoluyla daha büyük karlar istiyorlar. Bunlar Avusturalya’nın, Amerika’nın Irak savaşına verdiği sadık desteğin “mükafatlarından” bazıları.

A.B.D – Şili FTA’sı, FTAA görüşmelerine ivme kazandırmak ve bir takım hükümetler ve toplumsal hareketlerin söz konusu küresel anlaşmaya karşı oluşturduğu muhalefete cevap vermek istiyor.

Şili ve Singapur’un A.B.D ile yaptığı FTA’lar, anlaşmazlık mahkemelerine gitmekten hoşnutsuz olan yatırımcılara kapıları sonuna kadar açan “Nafta-artı” genişlikte yatırım tanımlamalarına sahip. Fikri mülkiyet hükümleri DTÖ’nün TRIPS (Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları) anlaşmasından bile daha öteye geçiyor; ilaçların lisanslandırılması zorunluluğunun temellerini ciddi bir şekilde sarsıyor ve ilaç firmalarının 20 yıl müddetli patent tekellerini etkili bir şekilde beş yıl daha uzatıyor, böylece sadece HIV/AIDS ilaçlarına değil tedarik edilebilir ilaçlara da ulaşımı tehdit ediyor.

Her iki anlaşma da sermaye kontrolü uygulamalarına endişe verici yeni sınırlamalar dayatıyor. Hint politika analisti ve araştırmacısı Kavaljit Singh, Nisan 2003 tarihli bir makalesinde Şili’nin sermaye akışı üzerindeki denetlemelerinin mali krizlerinden yalıtılmasına yardım ettiğini savunuyor. “Şili ve Singapur’da mali bir kriz olma ihtimalinin, öngörülen A.B.D çift taraflı ticaret anlaşmaları sonucu sermaye denetlemelerinin kaldırılmasıyla, artması akla yatkın geliyor” diyor.

Serbest ticaretle uğraşanlar bile FTA’ların bu yönlerini şiddetle eleştirmekteler. Jagdish Bhagwati ve Daniel Tarullo Mart 2003 tarihli bir Times makalesinde şunları yazdı: “Bush yönetiminin bu iki anlaşmayı, muhtemelen Doha Round’u da içeren diğer ticaret anlaşmaları için ‘model’ olarak kullanma niyeti, sermaye denetim hükümlerinin onaylanmasının geniş kapsamlı zararlara yol açan bir ticaret politikası doğuracağına işaret ediyor. Sermaye denetlemeleri üzerindeki yasaklama A.B.D dış politikasındaki fiyaskonun kaynağını oluşturuyor. Bir hükümetin mali problemleri çözmek üzere kısa-dönem sermaye kontrolleri uyguladığını farz edelim. Bunu, sadece Amerikan yatırımcılarına ödenen tazminatlar takip edecektir. Böylece gelişmekte olan ülkenin vatandaşları, ülkedeki herkes krizden zarar görürken, tazmin edilen bir zengin A.B.D firması veya girişimcisi görecektir. Amerika karşıtı nefretin daha iyi bir formülünü bulmak oldukça zor.”

DTÖ’nün çiftçiler üzerindeki etkilerini protesto eden Güney Koreli çiftçi Lee Kyung Hae’nin Cancun’daki intiharı birçoğumuzu hem hüzünlendirdi hem de ilham verdi. Belki Koreli toplumsal hareketlerin çift taraflı ticaret ve yatırım anlaşmalarına karşı yaptığı örgütlenme modelinden bir şeyler öğrenebiliriz. A.B.D ve Japonya ile yapılması öngörülen BIT’leri hemen “MAI klonları” olarak tanımladılar. Şili ile yapılacak bir FTA için süren son görüşmeler, öncülüğünü Koreli çiftçilerin yaptığı, ülke çapında gösteriler ve Millet Meclisi’nin dışında kurulan bir kampı da içeren güçlü bir muhalefetle karşılaştı.

Çift taraflı ticaret ve yatırım anlaşmalarının yaşadığı küresel patlamayı yok saymak, neoliberal küreselleşme karşıtı hareketlerin aşil topuğu olma riskini barındırıyor. Bir an önce, DTÖ ve FTAA’ya karşı mücadelemizle eş zamanlı olarak, genişleyen çift taraflı anlaşmalar ağına karşı koyacak stratejiler geliştirmeliyiz.

 

* İflas eden şirketlerin tekrar düzenlenmesini ve borçlarını ödemeleri için bir takvim hazırlanmasını içeren ABD kanunu.