Merkez Kortta Cinsiyetçilik
David Zirin
10 Temmuz 2009
Çeviren:
Kübra Öztürk
Yazının orijinali için
tıklayınız.
Cumartesi günü, Wimbledon’daki Merkez Kort[1]’ta Serena ve Venus Williams kardeşler nesillerine özgü hâkimiyetlerini heyecan verici bir oyunla, daha da artırdılar. 21. kez başa baş devam eden bu kardeş yarışını Serena 11-10 kazandı. Ama dönemlerinin en iyi iki sporcusunu çarpışırken görmek gibi bir dramın ortasında, All England Club’ı cinsiyetçilik kuruntusu sardı. Turnuvanın başında yetkililer konu kortlarınbelirlenmesinegeldiğinde kadın sporcular için “fiziksel çekiciliğin göz önünde bulundurulduğunu” hiçbir kaygı duymadan itiraf ettiler. Daily Mail’in de açıkladığı üzere: “Göze hoş görünen yabancılar silsilesi Wimbledon’ın en önemli meydanında yer ettiğinde en iyi kadınların seri başı olmaları ikinci derecedeki kortlara havale edilir.”
Bu “göze hoş görünen yabancılar”ın bazılarının da içinde bulunduğu bir kısım sporcular kurulu düzenden hiç memnun değildi. Medyada büyük bir çoğunluk bu olayı önemsiz diye nitelendirip umursamadı. ESPN takımadalarında[2] genellikle makul yorumlardan bulunan L.Z. Granderson basitçe “Ben bir kötülük görmüyorum.” şeklinde özetlenebilecek bir makale yazdı. Aşikar olanın yani tutumun cinsiyetçiliğinin kabul edilmesinden sonra Granderson şeytanın avukatını oynadı:
“Aslında Wimbledon yetkililerinin dürüstlüğünü oldukça ferahlatıcı buluyorum… son kontrol ettiğimde iş yerindeki cinsiyet eşitliği Kit Kat Club’deki fıçıda bira değildi. Bazen insanlar sorgulamaksızın beğendiklerini beğenirler ve bunu kabul etmek de bir miktar tolerans gerektirir..”
Bu, cinsiyetçiliğe tolerans demekti; dolayısıyla da kadın sporcuların yetenekleri önemsenmeksizin önce obje sonra atlet olarak görülmelerine hazır olmaları gerektiğini kabul etmek demekti. Spor yazarlarının, bu -durumu yalnızca görmezden gelmeleri değil, aynı zamanda savunmaları can sıkıcı, üzücü ve sinir bozucu olmaktan da öte. Bu bıkkınlık verici.
Kadın sporcular kendilerini yüzyıldır içinde oldukları o kıskaçta tekrardan buldular: bir yanda cinsiyetçilik diğer yanda homofobi. Bu cinsiyetçi yapıyı kabul etmek, kadın sporlarını pazarlamak ve bunların satılmasını sağlamak için geleneksel bir anlayış haline geldi: cinsellik sattırıyor özellikle de heteroseksüel olursa.
Granderson’ın da yazdığı gibi:
“Organizatörler kendi sporlarını satmaya çalışıyorlar ve sıradan, heteroseksüel bir erkeğin daha çok çekici kadınları izlemeye eğilimli çünkü taraftarların oyunda bir aşkları olursa sıradan taraftarlar olmazlar, değil mi? Anna Kournikova gibi, teklerde bir şampiyonluğu olmayan bir oyuncunun turnuvadaki en popüler isim olabildiği bir oyunda, kimse bu olup bitene şaşırmamalı.”
Granderson kendi düşüncesi üzerinde yetki sahibi olması, olgular üzerinde yetki sahibi olduğu anlamına gelmez. Artık cinselliğin mi kadın sporlarını sattırdığına yoksa sadece cinselliğin mi satıldığına yönelik bazı kesin cevaplarımız var. Minnesota Üniversitesi’nden spor sosyoloğu Dr. Mary Jo Kane cinsiyetçilik ve kadın sporlarında uzman ve hem kadınlar hem de erkelerden oluşan geniş kapsamlı odak grupları için kadın sporcuların, bedenlerini sergilemeleri imgesi üzerine kapsamlı bir çalışmanın sorumluluğunu üstlendi. Kane çok basit bir hakikati dile getiriyor: “Cinsellik havalimanındaki Maxim gibi erkek kardeşlik-porno türü dergilerin satmasını sağlayabilirr ama kadın sporlarını sattıramaz.”
Kane, “bu imgelerin varolan taraftar desteğinin özünü yabancılaştırdığına inanıyor. 18 ile 55 yaş arası kadınlar bu imgelelerden rencide oluyorlar. Yaşı geçkince erkekler ve ve kızlarını, favori sporcularının maçlarını izlemesi için yanlarında getiren babalar da bu imgelerden son derece rencide oluyorlar.
Playboy’un Olimpik Kadınlar sayısını görmek için can atan genç erkekler için Kane şunu söylüyor: “Onlar dergileri satın almak istiyorlar ama sporları tüketmek istemiyorlar.”
Bu, yıllardır Women's Tennis Association[3]’, WNBA[4] ve LPGA[5] gibi kuruluşlarda kısa ayağın uzun yol gider düsturuyla çalışan her yönetici için sarsıcı bir ifşa olmalı.
Ne var ki Kane, kadın sporlarının bu utaç verici nesneleştirme uçurumundan çıkması için mantıktan daha fazlasına ihityacı olduğunu söylüyor.
“Bu, oldukça derin. Bu aynı zamanda, kadın sporlarının iliğine işlemiş homofobi ile ilgili. Çok iyi niyetliler ama aynı zamanda kendilerini lezbiyen etiketinden de uzak tutmak istiyorlar. Bunu nasıl yaparsınız? İzleyen seyirciyi, ortak sponsorları, televizyon ağlarını ve diğer kadın sporcuların güvenini şu şekilde tazelersiniz: Hayır, hayır, hayır spor kızınızı homoseksüel yapmaz. Basmakalıp ve yanlış olsa dahi, geleneksel anlamda güzel ve kadınsı olursanız homoseksüel olamayacağınız inancı , , kadın sporlarını daha kabul edilebilir kılacak.”
Biz, kadın sporlarının özgürleşmek için bir alan olduğunu düşünmek istiyoruz. Bu öyle bir alan ki genç kızlar terleyeceği, eğleneceği, yarışacağı, sağlık kazanacağı ve “hanımefendi” gibi hissetme mecburiyeti dışında istediklerini yapacakları güvenli bir alan.Muhteşem Billie Jean King’e şu sözlerle iltifat eden Martina Navratilova’yı hatırlamaktan kendimi alamıyorum: “ O hepimiz için savaşan bir savaşçıyı temsil ediyordu. O, bayrağı taşıyordu, onun için sporcu olmak tuhaf bir şey değildi.” Yeni nesil kadın sporcuların, koçların ve spor yazarlarının bayrağı devralması ve her bir katılımcının insanlığına hitap ederek samimi bir cinsiyetçiliğe sıfır tolerans politikasını güdülmesi gerektiğini söylemesi için geç kalınmış bir zaman bu zaman.
_______________________________________
[1]Merkez Kort (Center Court), Wimbledon Tennis Turnuvalarının gerçekleştiren The All England Croquet and Lawn Tennis Club’ın inşa ettiği ilk kort. ç.n)
[2]1995’te ABD’de kurulan, birçok spor dalında yayın yapan spor kanalları ağı.
[3]Kadınlar Tenis Ligi
[4]Women's National Basketball Association (Ulusal Kadın Basket Ligi) kısaltması. NBA'nın kadın basketbol maçları düzenlenen yan ligi
[5]Ladies Professional Golf Assosiation (Bayanlar Profesyonel Golf Ligi)
|