HALK ENTELEKTÜELLERİNE KARŞI İKTİDAR ENTELEKTÜELLERİ
Edward S. Herman, David Peterson
"Halk Entelektüeli" teriminin basmakalıp bir şekilde kullanılması, gittikçe artan bir kafa karışıklığının ve son zamanlardaki abartılı tartışmaların kaynağını oluşturmuştur. Birkaç ay önce
New York City'de "Halk Entelektüellerinin Geleceği" konulu bir forumda, “Son Entelektüeller” kitabıyla ünlenen Russell Jacoby, olaylara halkın gözüyle bakan eski kuşak entelektüellerin yerlerini, "halkı ilgilendiren konularda yazmaktansa tavsiye mektupları bulmakla" daha çok ilgilenen "üniversitelere hapis olmuş profesörler"e bırakmasından yakındı. Yaklaşık aynı tarihlerde Japon Nippon Kuruluşu, bir Asyalı Halk Entelektüelleri programı oluşturduğunu açıkladı. Bu programın görünürdeki amacı, "Asyalıların Asyalılara kendi gözleriyle bakabilmeleri"ne yardımcı olarak halkın yararına olacak entelektüel çalışmaları desteklemekti.
Abartıları göz ardı edebiliriz, ancak kafa karışıklığını önemsemek durumundayız. Bu nedenle şunun üzerinde anlaşabiliriz: "halk entelektüeli" kavramı şüpheli hale gelmiştir; ancak entelektüellerin "üniversitelere hapis olarak" ortadan kaybolmaları yüzünden değil. Daha ziyade, BİZ'in halk entelektüelleri olarak adlandıracaklarımıza, halk sahnesinde var olma şansının pek verilmemesi yüzünden. Bize göre kafa karışıklığının kaynağı, halka ULAŞAN entelektüellerle halka HİZMET EDEN entelektüeller arasındaki ayrımın yapılamamasında yatmaktadır. İkisinin arasında, ticarileşmiş ve tekelleşmiş ana akım medyanın taraflı tercihlerine dayanan güçlü bir karşılıklı ters ilişki vardır. Bu sonrasında, şirketvari bir topluluğun ve politik kurumun tercihlerini yansıtmaktadır.
Medyaya rahatça ulaşabilen bir entelektüel, genellikle Amerikan Girişim ya da Manhattan Enstitüleri, Heritage Vakfı ya da Hoover Enstitüsü tarafından finanse edilmektedir; Dinesh D’souza, Thernstrom’lar, Christina Hoff Sommers, Shelby Steele ve Heather Mac Donald’ın durumlarında olduğu gibi. Daha genel olarak, medyaya ulaşma olanağına sahip olanlara -“vatandaşlık ahlakı”, “siyaseten doğruculuk”, ırk, serbest ticaret, “insani müdahale” ve ABD ve Batı’nın medenileştirme misyonu gibi- güncel konularda kurumun söylenmesini istediği şeyleri söyleyecekleri konusunda güvenilebilir. Bu durum, gazetelerde, radyo ve televizyonda görünmenin ve olumlu kitap eleştirilerinin tadını çıkararak son on yılın göz önündeki şahsiyetleri olan Alan Wolfe, Charles Murray, Paul Krugmann, Robert Kaplan, David Rieff ve Michael Ignatieff gibi, entelektüellerin çalışmalarını karakterize etmektedir. Hizmetlerini güçlülere sunmalarından ötürü, biz bu tercih edilen entelektüelleri, “halk”tan ziyade “iktidar”ın entelektüelleri olarak sınıflandırıyoruz. Bu ayrım, ABD’nin seçtiği entelektüelleri terfi ettirme, diğerlerini ise fikirleriyle birlikte kamusal alanın dışında bırakma sisteminin çok önemli bir özelliğini yakalayan bir ayrımdır. Noam Chomsky’nin bir seferinde belirttiği gibi: “Bu sistem, en küçük derecede bile incelik ve etkinlik barındırmayan bir sistemdir.”
Biz, “halk entelektüelleri” teriminin, bağımsız oldukları ve halkı ilgilendiren konularda daha etkili konuşacakları için halka tam olarak ulaşmaktan yoksun bırakılan güçlü düşünürlere saklanması gerektiğine inanıyoruz. Bilginin halka akışını kontrol eden, kendi çıkarlarını ve tercih ettikleri politikaları sorgulayanları yazılı basın ve radyo televizyon yayınlarından uzak tutabilme gücüne sahip olan çıkar grupları tarafından halka ulaşımları engellenmekte, çalışmaları ve görüşleri yok sayılmaktadır. Yani, etkin ifade özgürlüğü hakkı -geniş kitlelere ulaşabilmeyle birleşmiş ifade özgürlüğü- “iktidar entelektüelleriyle” sınırlandırılmıştır.
Halk entelektüellerini, sadece marjinalleştirilmeleriyle değil, aynı zamanda nüfuzlu kurumların iktidar entelektüellerinin çirkin karalama ve saldırılarına maruz kalmalarıyla da tanımak mümkündür. Voltaire’in 18. yüzyılda hükümdara yazdığı kasidelerde bahsettiği gibi: “… iyi karşılanırsınız. İnsanlığı aydınlatın, ezilirsiniz.” İşte bu yüzden, Rachel Carson “Sessiz Bahar”ını, kimya endüstrisini eleştirmek için son derece uygun bir ortamın olduğu 1962’de yayınladığında -DDT’nin ekolojik sonuçları, gizlenmesi güç bir hal almaktaydı ve talidomid felaketi daha yeni patlamıştı- ve sadece
New Yorker’a değil, mesajına yer veren bir CBS haber programına da ulaşmayı başardığında, kimya endüstrisi ve onun akademik uzantıları tarafından sert bir şekilde “duygusal” ve “hatalı” olmakla suçlanmıştı. Noam Chomsky, kendisini gözden düşürme ve kamusal tartışmalarda yer almasının reddedilmesini haklılaştırabilme amacıyla girişilen sürekli ve uzun vadeli bir küçük düşürmeye maruz kalan bir halk entelektüelinin en iyi örneğini sergilemektedir. İktidar entelektüelleri gerçeğin yansıtılmasında ve yorumlanmasında en korkunç hataları yapabilirler, tahminleri gerçeğin bayağı uzağında olabilir ve entelektüel statüsü talep eden birinci sınıf birer savaş suçlusu olabilirler. Fakat bu onların halka ulaşma yetisine bir zarar vermez, çünkü iktidar onların başarısızlıklarından bahsedilmesini engellemektedir. Ancak Chomsky’nin durumunda, bu kadar “uçta” olan birinin neden halka ulaşmaktan esirgendiğini açıklama ihtiyacı hissedildiğinde, çalışmaları hakkındaki kelimesi kelimesine yalan ve saptırmalar üzerine kurulu eleştiriler –genellikle de hiçbir çürütme şansı tanınmadan- sürekli tekrarlanmaktadır.
Bakış açısı ve finansman kaynağındaki bir değişiklik ile “halk” ve “iktidar” entelektüeli kategorileri arasında gidip gelmek mümkündür. “Siyasi doğruculuk” ve “Sol faşistler” korkularının uzmanı olan David Horowitz, böyle bir değişiklik ile görünmez bir solcudan daha çok göze çarpan bir Reagan-Gingrich cumhuriyetçisine dönüşmüştür; tıpkı Paul Johnson’un İngiltere ve sol kaynaklı New Statesman’ın editörlüğünden,
American Enterprise Institute (Amerikan Girişim Enstitüsü) entelektüelliğine geçtiği gibi. Alan Wolfe ve John Judis, bakış açılarının liberal-soldan Yeni Demokrata ve bununla çok yakından ilişkili olarak
City College of New York’tan Boston Üniversitesi’ne (Wolfe) ve In These Times’dan
New Republic’e (Judis) kaymalarının ardından New York Times’da göze çarpan yazarlar ve eleştirmenler haline gelmişlerdir. Wolfe,
Moral Freedom (Ahlaki Özgürlük) adlı kitabını Wall Street Journal’da (5 Nisan 2001) inceleyen tanınmış iktidar entelektüeli James Q. Wilson tarafından “güzide halk entelektüeli” olarak adlandırılma statüsüne bile erişmiştir.
İktidar entelektüellerinin rollerinin propaganda modeline birebir uyduğuna da inanmaktayız. Bu modelde, resmi ve genel görüşe ters düşen kaynaklar olarak bağımsız uzmanların oluşturduğu tehdit; aksi takdirde gerçekten bağımsız olan analistlerin, yani halk entelektüellerinin, alabileceği yerleri ele geçiren bağımlı ve birbirleriyle dost uzmanlar, yani iktidar entelektüelleri ön plana çıkarılarak yumuşatılmaya çalışılır. Kamu yararına karşı cephe savaşçıları olarak hizmet edecek bu iktidar entelektüellerini beslemek ve onlara referanslar vermek, şirketleşmiş
think tank'lerin ana fonksiyonudur. Ve sistemin güzelliklerinden biri de şirketleşmiş medyanın şirketleşmiş
think tank’lerden uzmanları gerçekten bağımsız ve muhtemelen kamu yararına hizmet edenler olarak kabul etmesidir. Bu durum; geçen birkaç on yıl boyunca “terörizm” uzmanlarının Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi, Heritage Vakfı, Rand Anonim Ortaklığı ve muazzam şekilde taraflı, hükümet bağlantılı kuruluşlar tarafından gerekli tüm yardımla donatılmasıyla çarpıcı bir biçimde örneklenmiştir. Sonuç, uzmanların terörizm hakkındaki resmi görüşün neredeyse tek bir yankısını oluşturan medyaya akın etmesi olmuştur. Başı çeken uzmanların üçte ikisi hükümetin hizmetindedir ve hemen hemen hepsi sol kanadın ve isyancıların terörizmi üzerine odaklanmaktadır. (bkz. Herman ve O'Sullivan,
The "Terrorism" Industry (Terörizm Endüstrisi) Bölüm 7-8).
Yeni Dünya Düzeni'nin iktidar entelektüellerinin son bir kaç on yılda üne kavuşmaları da aynı modele uymaktadır ve onlar, karşıtlarının ve kurbanlarının suçlarına odaklanarak modern emperyalizmi dostane bir kılığa sokmakta önemli bir rol oynamışlardır. Sonuç olarak Francis Fukuyama gibi, "liberal demokrasinin" zaferinin ve yayılmasının ABD'nin liderliğinde gerçekleşmesini vurgulayan iyimserlere sahibiz. Robert Kaplan gibi şirketleşmiş küreselleşmeden, IMF ve Dünya Bankası politikalarından ya da sömürgecilik mirası ve büyük ölçüde bu mirastan gelen savaşların etkilerinden değil de birkaç farklı şeyden kaynaklanan bir "yaklaşan anarşi"ye odaklanan kötümserler de var. Bir de elimizde "Yeni İnsancıl" iktidar entelektüelleri diye adlandırdıklarımız var: Michael Ignatieff, David Rieff, Timothy Garton Ash, Aryeh Neier ve Goeffrey Robertson ve bunlar gibi birçokları. Bu serinin ikinci bölümünü bu kampa ve onun tercih edilen analizlerine ve ihmal ettiklerine ayıracağız.
Çeviren: Özgür EREN
Boğaziçi Üniversitesi Çeviri Kulübü
|