Entellektüeller

Noam Chomsky

29 Ağustos 2003


D: Geçen sene, öğrencilerin hazırladığı “Egemenliğin tarihçesi” adlı bir seminer üzerine çalıştık. Max Stirner, Giorgio Agamben, Michel Foucault, Etienne De la Boetie ve Hannah Arendt okuduk. Ben, Max Stirner üzerine bir çalışma yaptım: Ego ve Onun Sahip oldukları. Dilin, kelimeler üzerinden ideolojiye uzanan disipline edici bir etkiye sahip olduğuna inanıyor Max Stirner. Yani Stirner’e göre insan, kendisini bu tip bir dilden kurtarmalı ve devrime değil kişisel isyana sahip olmalıdır. Bu bakış, sizin özgür ve yaratıcı dil düşüncenizden farklı. Bu konuda ne düşündüğünüzü öğrenmek istiyorum.

C: Bence Stirner dili, dilin kullanımıyla karıştırıyor. Yani bu, işkenceci çekiç kullanabilir diye insanın çekiç kullanmaması gerektiğini söylemeye benziyor. Çekicin işkenceci tarafından kullanılabileceği doğru ama çekiç aynı zamanda evler yapmak için de kullanılabilir. Çekicin kullanımına dikkat etmemiz gerekir ama dil, baskı altına almak için de özgürleştirmek için de, dönüştürmek için de kullanılabilir. Bu, “kendini ellerinden kurtarmalısın çünkü bu eller insanları baskı altına almak için kullanılabilir” demeye benziyor ama bu ellerin suçu değil.

D: Sol görüşlü bir aktivist için ABD’de yaşamak çok zor. Sizin ülkenizde kendimi çok rahat hissetmiyorum. ABD’de aktivizmin koşulu nedir?

C: Durum gerçekten çok karışık. İşçi merkezli gruplar yok ve işçi merkezli politik parti bulunmuyor. İnsanlar tamamen kopmuş durumdalar ve bu bağlantı eksikliği gerçek bir problem. Unutmayın ki ABD’nin tüm tarihi boyunca Marksist hareketler hiçbir zaman çok kuvvetli olamadılar. Bağımsız Marksistlerin etkili olduğu ambiyanslar vardı ama bu ülkenin büyük bir kısmında gerçekleşmedi. Ayrıca ABD hükümetinin, Avrupa Faşizm’ine benzer özellikler taşıyan aşırı radikal ve milliyetçi bir grup olduğunu hatırlayın. Askeri alandaki karşı konulmaz hakimiyetine güvenerek “emperyalist tutkularını” ilan eden ABD, zenginlik ve özel güç gibi dar sektörlerin ihtiyaçlarına kendini adayan nadir bir konuma sahiptir. ABD’de yaşayan insanlar, hiçbir gelişmiş endüstri toplumunda görülmedik bir biçimde çok çalışıyorlar ve bu aşırı strese yol açıyor. İnsanlar her zaman işleri hakkında kaygılanıyorlar ve korku içinde yaşıyorlar. ABD’de bir çok suç işlenmesine rağmen, bu oran karşılaştırılabilir diğer toplumlarla hemen hemen aynıdır ama suç korkusu çok daha fazladır. Birçok yönden ABD, dünyadaki en korkak ulustur! Ayrıca, aktivizmin oranı ABD’nin hangi bölgesinde olduğuna göre değişir: Örneğin geçen hafta ülkenin liberal merkezi diyemeyeceğimiz, ülkedeki en büyük üniversitedeydim: Teksas. Benim önceden bulunduğum Houston ve Austin’de her tür topluluk ve kampüs merkezli faaliyet bulunur. Teksas Üniversitesi’nde, Kongre güç kullanımına izin verdikten sonra binlerce insanın katıldığı bir protesto oldu ve öğrenciler hükümeti güçlü bir savaş karşıtı yönerge çıkardı. Ülkenin birçok yerinde pek örneği olmayan benzer şeyler bulunabilir. Savaş resmen başlamadan önce bu tip bir protesto hiçbir zaman olmamıştı ve savaş-barış konuları şekillenmekte olan ve geniş ölçekli konu ve kaygılara bağlı olan yaygın halk hareketlerin sadece bir öğesi.

D: Her yerde, dükkanlarda, barlarda, sinemalarda “Hiçbir zaman unutmayacağız” cümlesinin olduğu 11 Eylül hakkındaki ilanların olmasından etkilendim. Avrupa’da olsa belki “Her zaman hatırlayacağız” gibi bir şey yazardık. Reklamlarınızda intikam tadı var gibi...

C: Farklı tepkiler var. Yani 11 Eylül’den sonra nüfusun büyük bir çoğunluğunun ya da büyük bir kısmının Afganistan’a saldırıya, destek verdikleri duyurulmuştu. Bu normal bir duygu. Şimdi olsa aynı çoğunluk diplomatik çözüm için uğraşırdı.

D: Bir yazınızda dünyanın “sanal senato” tarafından yönetildiğini söylemiştiniz. Bunu açar mısınız?

C: Terim bana ait değil. Onu, uluslararası ekonomi üzerine yazılmış profesyonel literatürden ödünç aldım. “Sanal Senato”, yatırımcılardan ve ödünç veren kimselerden oluşur. Sermaye uçuşu, ekonomiyi zayıflatan para birimine saldırı ve geçen 30 yılda neoliberal yapının sağladığı diğer metotlar yoluyla etkili bir şekilde sosyal ve ekonomik politikaya karar verebilir. Şu an Brezilya’da bunu görebilirsiniz. “Sanal Senato”, yabancı yatırımcılar ve yerli elitlerin aşırı faydalandığı Cardoso hükümetinin neoliberal politikalarının değişmemesine dair güvence istiyor. Uluslararası yatırımcılar, ödünç verenler, bankalar, IMF, yerli zenginler ve bunlar gibileri; Lula’nın seçimleri kazanabileceğini gördükleri an para birimine saldırarak, sermayeyi yurtdışına kaçırarak, ve diğer metotlarla ülkeyi zor bir duruma ittiler ve çoğunluğun isteğinin uygulanmasını önlediler. Lula’nın neoliberal rejimden tamamiyle kopmayacağını duyup tekrar güven kazanınca, rahatladılar ve Lula’yı bağırlarına bastılar. Onlara göre Lula, Brezilya’yı güvende tutacağını söyleyip insanlara güvence vermiş . Dilin bu net kullanımının iki yüzü var: Eğer finans yatırımcıları için ülkesini güvende tutacaksa, Brezilyalılar için de güvende tutacak mı? Hükümetler, ekonomistlerin “ikili seçmenler” dedikleri şeyle karşılaşırlar: oy verenler ve sanal senato. Lula Brezilya’ya, ülkesini güvende tutacağına dair söz verdi ama IMF de kendi seçmenleri olan sanal senato için Brezilya’yı güvende tutmak istiyor. Seçimden hemen sonra paranın gelmesi ve Lula’nın alacaklılarla devam etmesi için uğraşacaklar. Finansal liberalleşmenin ve bir ülkede sosyal ve ekonomik politikaya karar veren hakim güç olan sanal senatoyu oluşturan diğer önlemlerin sonuçlarıdır bunlar. Bu, nüfusun kendi ülkesinin aldığı kararları kontrol edemediği anlamına geliyor. Sermayenin liberalleşmesinin bir sonucu çok açık: Demokrasiyi zayıflatıyor.

D: Bu, sol için dünyada büyük bir kazanç. Brezilya çok büyük bir ülke...

C: Lula’ya çok büyük saygım var ama problem, Lula’nın çok az manevra sahasının olması. Birkaç tercihi var: IMF’nin elinde göstermelik bir başkan olabilir ya da Brezilya için iyi şeyler yapabilir. Tabii önce öldürülmezse...

D: Umarız böyle bir şey olmaz...

C: Lula, kaynakları yurtiçi gelişim için yönlendirebilir ama denetlenmeyen sermaye akışı, sürekli önlemler başlatmak için bireysel hükümetlerin çabalarını çok etkili bir şekilde zayıflatmak amacıyla kullanılabilir. Ekonomisini canlandırmaya çalışan ya da sağlık harcamalarını arttıran herhangi bir ülke, bu aykırı tutumunun hemen bir sermaye uçuşuyla cezalandırıldığını görebilir.

D: Bana, sanal Senato konsepti biraz farklılıklarla Negri ve Hardt’ın İmparatorluk konseptine benzer geldi.

C: İmparatorluk, evet, ama demem gerekiyor ki okuması çok zor bir kitap. Sadece bazı bölümleri anladım ve anladıklarım zaten iyi biliniyormuş ve daha basit anlatılabilirmiş gibi geldi. Ama belki önemli bir şeyler kaçırmışımdır.

D: Evet, ve kitap sizin geldiğiniz sonuca daha karışık ve okunması zor bir yoldan geliyor.

C: Eğer okuyan insanlar ondan bir şeyler almışsa tamamdır. Benim anladığım biraz basit gibi geldi ve bu eleştiri değil. Daha kolay bir şekilde söyleyebileceklerimi, daha komplike bir şekilde söylemeye ihtiyaç duymuyorum. Olayları karışık gösterebilirsiniz, bu entelektüellerin oynadığı oyunun bir parçasıdır: olaylar karışık gözükmek zorundadır. Bunun farkında olmaya bilirsiniz ama bu; prestij, güç ve etki kazanmanın bir yoludur.

D: Foucault’un eserlerine bu gözle mi bakıyorsunuz?

C: Foucault ilginç bir durum çünkü gücü zayıflatmak için dürüstçe çalıştığına eminim ama yazıları gücü, tersine kuvvetlendirdi. Foucault’u anlamanın tek yolu mezun bir öğrenci ya da bu tip söylemle eğitildiğiniz bir üniversitede olmaktır. Kendi amacı bu olmayabilir ama bu; entelektüellerin güç, prestij ve etkiye sahip olmasını garantilemektir. Bir şey eğer basitçe söylenebiliyorsa onu basitçe söyle ki yanı başında yaşayan marangoz seni anlayabilsin. İnsan eylemleri hakkında iyi anlaşılan herhangi bir şey çok basittir. Foucault’u çok ilginç buluyorum ama anlatım tarzı konusunda şüpheliyim. Önce anlamını çözmem gerekiyor, ama çözdükten sonra belki bir şey kaçırıyor olabilirim. Neyle karşı karşıya olduğumun önemini fark edemiyorum. Ne hakkında konuştuğunu hiçbir zaman tam anlamadım. Yani kullandığı büyük kelimeleri alıp, anlayabildiğim ve kullanabildiğim kelimelerin arasına koymaya çalışırken zorlanıyorum. Çok çapraşık ve soyut olmaya zorluyor beni. Ama gerçek durumlara geçmeye çalışınca ne oluyor? Foucault ve bu tip teorilerde esas problem, yeryüzüne inerken ortaya çıkıyor. Sahiden de kimse onun çalışmalarının önemini bana açıklayamadı...

D: Entelektüellerin, Zapatistalar ve Marcos gibi teoriden, vizyondan bağımsız olması gerektiğini mi düşünüyorsunuz?

C: Marcos’un kendi düşünceleri çok ilginç ama “teorinin olmadığı” herhangi bir düşünce yoktur. Yani her zaman bazı inanç, amaç ve vizyon gibi duruşlara ya da bazı toplum analizlerine bağlısınızdır. Bu durum; işkence, konuşma özgürlüğü ya da bütünüyle yüzeysel olmayan tüm konularda görüşlerinizi sunarken geçerlidir.

D: Amaçlar ve Vizyonlar isimli yazınızı düşünüyordum. Bazen vizyonları unutup amaçlara konsantre olmak daha önemlidir diye düşünüyorum...

C: Onları unutmanız gerekmez, denge vardır. Kendi seçimlerinizi yapmanız gerekir. Demek istiyorum ki yakın bir arkadaşım benden çok farklı seçimler yapabilir. Mesela Michael Albert, vizyonları ortaya koymanın çok önemli olduğunu düşünüyor. Benim hissiyatım bunu nasıl yapabileceğimizi bilmememizdir. Böylelikle bu tip bir iş, amaçları olandan daha az önemlidir. Bunlar, akla yatkın öncelikler hakkında spekülasyonlardır ve şüphesiz ki farklı insanlar için farklı olmalıdır. Bunun hakkında, genel bir “doğru veya yanlış” yoktur.

D: Entelektüellerin rolleri hakkında konuştuğunuzda, ilk işlerinin kendi ülkelerine konsantre olmaları gerektiğini söylüyorsunuz. Bu iddiayı açıklayabilir misiniz?

C: En yalın ahlaki gerçeklerden biri kendi eylemlerinin tahmin edilebilir sonuçlarından senin sorumlu olduğundur. Cengiz Han’ın suçlarından bahsedile bilinir ama onlar hakkında yapacağımız çok bir şey yoktur. Eğer Sovyet entelektüelleri enerjilerini, hiçbir şey yapamayacakları ABD’deki cinayetlere adamayı seçiyorlarsa, bu onların sorunudur. “İlk işin kendi ülkene konsantre olmaktır” diyenlere saygı duyuyoruz. Hiç kimsenin herhangi bir açıklama istememesi de ilginçtir çünkü resmi düşmanlar durumunda, gerçekler sahiden gerçektir. Gerçekler kendimize uygulandığında, tartışmaya açık hatta acımasız hale gelirler. Ama gerçek olarak kalırlar. Sahiden de gerçekler, Sovyet karşıtlarından daha çok bizim için geçerlidir çünkü biz özgür toplumlarda yaşıyoruz, baskıyla yüz yüze gelmiyoruz ve hükümet politikalarına dikkate değer bir etkimiz olabiliyor. Yani gerçekleri kabul edersek, enerjimizin ve sorumluluğumuzun çoğunu odaklayacağımız nokta burasıdır. Hatta resmi düşmanlar konusunda açıklamalar çok açıktır. Doğal olarak, birinin kendisine uygulandığında gerçeklerden nefret edilir. Terörizm konusunda bunu çok açık görebilirsiniz. Gerçekten de ABD’deki entelektüeller arasında bir numaralı halk düşmanı olarak görülmemin bir nedeni ABD’nin dünyadaki en terörist devletlerden biri olduğunu söylememdir. Bu iddia açıkça doğru olmasına rağmen, içlerinde sol-liberal görüşlülerin de bulunduğu birçok entelektüel tarafından kabul edilemez bulundu çünkü bu tip gerçeklerle yüzleşirsek; sorumlu olduğumuz terörist eylemler hakkında birşeyler yapabiliriz, ya da resmi düşmanların suçlarını bildirdiğimiz için kendimizi övmek yerine, çok az yaptığımız temel ahlaki sorumluluklarımızı kabul edebiliriz. Temel dürüstlük genelde rahatsız edicidir, ki kişisel yaşamda da bu böyledir ve ondan sakınmak için çok çaba harcayan insanlar vardır. Bu konu tarih boyunca entelektüellerin hep tatil döenmlerine denk geldi. Entelektüeller, genelde hakim kurumlara entegre olurlar. Prestij ve ayrıcalıkları güç odaklarının ilgilerine uyum sağlamaktan doğar ve genelde çok sınırlı eleştirel bakışları vardır. Mesela herhangi biri Vietnam savaşını “iyi huylu maksatla” başlamış bir “hata” olarak eleştirebilir. Ama savaşın bir “hata” değil, “temelde yanlış ve ahlaksız” olduğunu 60’ların sonlarından günümüze kadar ısrarla iddia eden halkın hemen hemen %70’lik bir kısmı ve çok az entelektüel gibi söylemek ileri gitmek olurdu. Bunun aynısı terörizm için de geçerli. Kabul edilebilir söylemde çok rahat görülür ki terörist eylem ONLARIN, ABD’ye karşı yürüttüğü eylemlerdir; BİZİM, ONLARA karşı yürüttüğümüz değil. Bu muhtemelen, tarihsel evrensele yakındır ve bu konuda sayısız başka örnek vardır.

Çeviren: Tolga Çoğullu