EN SON BARIŞ PLANI
Neye ve Nereye Doğru Bir Yol Haritası?
Edward Said, CounterPunch
23 Temmuz 2003
Mayıs’ın başlarında Colin Powell; İsrail’i ve İşgal Altındaki
Topraklar’ı ziyaret ettiğinde Filistin’in yeni Başbakanı Mahmut
Abbas’la ve aralarında Hannan Aşravi ile Mustafa Barguti’nin de
bulunduğu sivil toplum aktivistlerinden oluşan küçük bir grupla
görüştü. Barguti’ye göre; Powell, Filistinliler için hayatı bu kadar
zorlaştıran ve geleceği bu kadar karanlık hale getiren İsrail
yerleşim bölgelerinin, sekiz metre yüksekliğindeki duvarın ve İsrail
Ordusu’na ait düzinelerce kontrol noktasının bilgisayarda
hazırlanmış haritasını gördüğünde hayret etmiş ve biraz dehşete
kapılmıştı. Yüce konumuna rağmen Powell’in Filistin gerçeği
hakkındaki bakışı en hafif deyimiyle eksikti; ancak giderken
götürmek üzere bu konuyla ilgili malzeme talep etti ve daha da
önemlisi, Bush tarafından Irak’ta harcanan çabanın aynısının şu anda
yol haritasını yürürlüğe koymak için de harcandığını belirterek
Filistinlilerin yüreklerine su serpmeye çalıştı. Bush, Arap
medyasıyla Mayıs sonlarında yaptığı söyleşilerde, her zamanki gibi
herhangi belirli bir konu yerine genellemeleri vurgulamasına rağmen;
neredeyse aynı noktaya temas etti. Bush, Ürdün’de Filistin ve İsrail
devlet başkanlarıyla görüştü, daha önce de başlıca Arap devlet
başkanlarıyla görüşmüştü ve
bunların arasında tabii ki Suriye Devlet Başkanı Beşir El-Esad yoktu.
Bütün bunlar şu anda Amerikan atılımı olarak görülen tablonun bir
parçası. Ariel Şaron’un --kendisine verilen onayın altını oyacağı
çekincesiyle de olsa-- yol haritasını kabul etmesi, sürdürülebilir
bir Filistin Devleti için iyiye işaret gibi görünüyor.
Bush’un vizyonunun; ki bu ifade makul, kesin ve üç aşamalı bir barış
planını ifade etmeye çalışsa da tuhaf bir düşsel etki bırakıyor,
yeniden yapılandırılmış bir otoriteyle; İsraillilere karşı tüm
şiddet ve kışkırtmaların ortadan kaldırılmasıyla, İsrail’in ve planı
hazırlayan sözde Dörtlünün (ABD, BM, AB ve Rusya) isteklerini
karşılayacak bir hükümetin kurulmasıyla gerçekleştirilmesi
bekleniyor. İsrail kendi tarafında --nerede ve ne zaman olacağı
belirtilmese de-- insani durumu geliştirme, kısıtlamaları azaltma ve
sokağa çıkma yasağını kaldırma sorumluluğunu üzerine aldı. Birinci
Aşama, 2003 Temmuz’undan itibaren tepelerdeki son 60 yerleşim
bölgesinin (2001 Mart’ından beri kurulmakta olan ve “yasadışı ileri
karakol” olarak da adlandırılan yerleşim bölgelerinin)
boşaltılmasını öngörüyordu, fakat Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki
200 bin yerleşimciden ve ilhak edilen Doğu Kudüs’teki bir 200 binden
daha sorumlu olan diğer yerleşim bölgelerinin kaldırılması hakkında
hiçbir şey söylenmiyordu. 2003 yılının Temmuz ayından Aralık ayına
kadar sürecek bir geçiş olarak tanımlanan İkinci Aşama’nın ise,
biraz tuhaf bir şekilde “geçici sınırlara ve egemenlik niteliklerine
--ki bu kavramların hiç biri kesinliğe kavuşturulmamıştır-- sahip
bir Filistin Devleti’nin oluşturulması seçeneği” üzerine odaklanması
düşünülüyor. Ve bu aşama, Filistin Devleti’ni onaylayan ve bir kez
daha “geçici sınırlara” sahip bir Filistin Devleti “yaratan”
uluslararası bir konferansla sonuçlanacak. Üçüncü Aşamanın işi ise
çatışmayı tamamen sona erdirmek, aynı zamanda uluslararası bir
konferans yoluyla mülteciler, yerleşim yerleri, Kudüs ve sınırlar
gibi en çetin meseleleri halletmek olacak. Burada İsrail’in rolü
işbirliği yapmak; asıl sorumluluk ise --2002 baharında istila
edilmiş başlıca
bölgelerde azaltıldığı halde az çok yerli yerinde duran askeri
işgale rağmen-- hızlı bir şekilde bir çok olumlu adım atmak zorunda
olan Filistinlilere yüklenmiş durumda. Hiçbir gözlem unsuru tahayyül
edilmemiş ve planın yanıltıcı bir şekilde kurgulanmış simetrik
yapısı, daha sonra olacakların sorumluluğunu --tabii herhangi bir
şey olursa-- tamamen İsrail’e bırakıyor. Filistinlilerin, şu sıralar
bastırıldığı kadar görmezden gelinmeyen insan hakları açısından da
plana belirli bir düzeltme eklenmemiş: Açıkça görülüyor ki eskisi
gibi devam edip etmemek İsrail’in elinde.
Bütün yorumcular, Bush’un Ortadoğu’nun yerleşimi için bu kez gerçek
bir umut vaat ettiğini söylüyor. Beyaz Saray’dan sızdırılan
bilgilerde, eğer Şaron fazlasıyla uzlaşmaz bir tavır sergilerse
İsrail’e uygulanacak bir dizi muhtemel yaptırım bulunduğu öne
sürülüyordu, fakat bu haber hızlı bir şekilde yalanlandı ve ardından
ortadan kalktı. Medyada oluşan fikir birliği belgenin (çoğu önceki
barış planlarından alınan) esaslarını, Bush’un Irak’taki zaferinden
sonra kazandığı kendine güveninin bir sonucu olarak sundu.
İsrail-Filistin çatışması üzerine tartışmaların çoğunda yaşanan
tarihin ve iktidarın gerçekliğinden ziyade, çarpıtılan klişeler ve
gerçeklik payı neredeyse hiç olmayan varsayımlar söylemin gidişatını
belirlemeye başladı. Örgütlü Yahudi liderliğinin önemli bir kısmı
yol haritasını, İsrail’den çok fazla ödün talep etmekle suçlarken;
haritaya şüpheli yaklaşanlar ve onu eleştirenler “Amerikan karşıtı”
olarak nitelendirilip bertaraf ediliyor. Fakat kurumsal basın,
Şaron’un şu zamana kadar hiç kabul etmemiş olduğu bir “işgal”den
bahsettiğini ve 3.5 milyon Filistinli üzerindeki İsrail egemenliğini
aslında sona erdirme niyetinde olduğunu beyan ettiğini bize
hatırlatmaya devam ediyor. Acaba Şaron neyi sona erdirmeyi
önerdiğinin farkında mı? Ha’aretz gazetisi yorumcusu Gideon Levy 1
Haziranda, Şaron’un, tıpkı İsrailliler’in çoğu gibi, “yıllardır
kuşatma altında bulunan topluluklarda sokağa çıkma yasağıyla
birlikte yaşamak” hakkında hiçbir şey bilmediğini yazdı.
“Kontrol noktalarındaki küçük düşürülmeler hakkında, doğum sancısı
çeken bir kadını hastaneye yetiştirmek için çakılda veya çamurlu
yollarda hayatları pahasına yolculuk yapmaya zorlanan insanlar
hakkında ne biliyor ki? Peki ya açlıktan sona ermek üzere olan bir
hayat hakkında? Ya da yıkılmış bir ev? Veya gecenin bir yarısı
ebeveynlerinin dövüldüğünü ve küçük düşürüldüğünü gören bir çocuk
hakkında ?”
Yol haritasının tüyler ürpertici bir diğer ihmali de şu an İsrail
tarafından Batı Şeria’da inşa edilmekte olan devasa “ayrım duvarı”:
120 kilometresi dikilmiş olan ve 347 km’ye ulaştırılması planlanan,
kuzeyden güneye uzanan bir beton yığını. Yaklaşık 7.6 metre
yüksekliğinde ve 3 metre kalınlığında; maliyeti ise kilometre başına
1.6 milyon dolar olarak belirlenmiş. Duvar sadece İsrail’i 1967’deki
sınır çizgilerine göre belirlenen farazi bir Filistin Devleti’nden
ayırmakla kalmıyor; Filistin topraklarından yer yer beş altı
kilometreye kadar ulaşan bir şeridi de içine alıyor. Siperlerle,
hendeklerle ve elektrikli tellerle çevrelenmiş, ayrıca düzenli
aralıklarla yerleştirilmiş gözetleme kuleleri de var. Güney
Afrika’daki apartheid rejiminin sona ermesinden yaklaşık on yıl
sonra bu korkunç ırkçı duvar, İsraillilerin çoğunluğundan ya da --isteseler
de istemeseler de maliyetin büyük bir kısmını ödeyecek olan--
müttefikleri Amerikalılar’dan zorlukla çıkan cılız bir sesle beraber
yükseliyor. Kalkilya kentinin 40 bin Filistinli sakininin evleri
duvarın bir yanında, işledikleri ve hayatlarını kazandıkları
topraklar ise duvarın diğer yanında. Duvar bittiğinde --muhtemelen
ABD, İsrail ve Filistin duvarın biteceği ay hakkında hala tartışıyor
olacaklar-- 300 bin civarında Filistinlinin topraklarından ayrı
kalacağı tahmin ediliyor. Yol haritası bütün bu konularda suskun
kalıyor, tıpkı Şaron’un Batı Şeria’nın doğusundaki, inşa edildiği
taktirde Bush’un rüya devlet’i için uygun Filistin topraklarını
kabaca bölgenin %40’ına indirgeyecek olan duvarın inşasına
geçenlerde verdiği onay konusunda suskun kaldığı gibi. Şaron’un
aklındaki, başından beri tam da budur.
Belirtilmemiş bir önerme İsrail’in planı büyük ölçüde
değiştirilmiş şekilde kabulünün ve ABD’nin ona olan açık
bağlılığının altını çiziyor: Filistin direnişinin göreceli başarısı.
Birileri planın bazı yöntemlerinden, fahiş fiyatından ve İsrail-ABD
gücünün ezici üstünlüğü karşısında tamamen teslim olmayan bir başka
Filistin neslinde sebep olduğu kayıplardan üzüntü duysa da duymasa
da bu ifade doğru. İşte yol haritası’nın ortaya çıkması için
gösterilen her çeşit neden: İsraillilerin %56’sının onu desteklemesi;
Şaron’un sonunda uluslararası gerçekliği kabul etmesi; Bush’un,
başka yerlerdeki askeri maceraları için bir Arap-İsrail bahanesine
ihtiyaç duyması; Filistinlilerin sonunda akıllarının başlarına
gelmesi ve (Abbas’ın çok daha tanıdık bir savaş ismi olan) Ebu
Mazen’i ortaya çıkarmaları vesaire. Bunların bazıları doğru ama ben;
ortada bir barış planının olmamasının Filistinliler’in İsrail Genel
Kurmay Başkanı’nın şu yakınlarda onları tasvir ettiği gibi “yenilmiş
bir halk” olduklarını kabullenmeyi inatla reddetmelerinden
kaynaklanmadığını iddia ediyorum. Yol haritasının gerçekten,
uzlaşmaya benzer bir şey önerdiğine ya da temel meseleleri çözme
girişiminde bulunduğuna inanan biri yanılıyor demektir. Çok yaygın
olan barış söylemi gibi bu da kısıtlama, vazgeçme ve feda ihtiyacını
doğrudan Filistinli omuzlara yüklüyor, böylece Filistin tarihinin
yoğunluğunu ve saf ağırlığını inkar ediyor. Yol haritasını okumak
yersiz, zamanından ve mekanından habersiz bir belgeyle yüzleşmektir.
Yol haritası, diğer bir deyişle, barışa değil daha çok uzlaştırmaya,
bir sorun olarak Filistin’e son vermeye yönelik bir plandır. Bu
yüzden “performans” terimi, yani kelimenin toplumsal anlamıyla,
Filistinlilerden nasıl davranmalarının beklendiği, belgenin ruhsuz
metninde sıkça tekrarlanır. Şiddet yok, protesto yok, daha çok
demokrasi, daha iyi liderler ve kurumlar var ve bütün bunlar temel
sorunun, Filistin direnişinin ortaya çıkmasına neden olan işgal
değil; direnişin vahşeti olduğu anlayışına dayanıyor. İsrail’den
bununla karşılaştırılabilecek hiçbir şey
beklenmedi, yalnız daha önce de bahsettiğim “yasadışı ileri
karakollar” (Filistin toprakları üzerindeki bazı İsrail
uygulamalarını yasal sayan tamamen yeni bir sınıflandırma) olarak
bilinen küçük yerleşimlerden vazgeçilecekti ve evet, büyük
yerleşimler “donduruldu” ama tamamıyla ortadan kaldırılmadı ya da
yıkılmadı. Filistinlilerin 1948’den beri ve yine 1967’den beri
İsrail ve ABD’nin ellerinde nelere katlandıkları hakkında tek kelime
edilmedi. Sara Roy’un yakında çıkacak olan kitabında tarif ettiği
gibi Filistin ekonomisinin yeniden gelişiminin tersine çevrilmesine
dair hiçbir şey yok. Evlerin yıkılması, ağaçların köklerinden
sökülmesi, beş bin ya da daha fazla tutuklu, hedefi belli suikastlar
politikası, 1993’den beri süregelen kapatmalar, altyapının toptan
tahribatı, inanılmaz sayıda ölü ve sakat kalmış insanlar—bunların
hepsi ve daha fazlası tek kelime edilmeden geçiliyor.
Amerikan ve İsrail taraflarının vahşi saldırganlıkları ve dik kafalı
tek taraflılıkları zaten iyi biliniyor. Yeniden dönüştürülmüş ve
eskimiş Arafat askerlerinden oluşturulmuş gibi görünen Filistin
tarafı ise hemen hemen hiç güven vermiyor. Aslında Powell ve
asistanlarının onunla görüşmemek için gösterdikleri bütün çabalara
rağmen, yol haritası Yaser Arafat’a yeni bir yaşam gücü vermiş gibi
görünüyor. İsrail’in, ağır bombalanan bir binada sesini keserek
burnunu sürtmeye çalışan aptalca politikasına rağmen Arafat hala her
şeyi kontrol ediyor. Arafat, hala Filistin’in seçilmiş başkanı,
Filistin’in para kesesinin ipleri onun elinde (ki bu para kesesi de
dolgun olmaktan oldukça uzak), ve onun konumu göz önüne alındığında,
mevcut hiçbir “reform” takımı (iki ya da üç yeni önemli katılım da
eski grubun yeniden eklenen üyeleridir) bu yaşlı adamın karizmasıyla
ve iktidarıyla boy ölçüşemez.
Başlangıç olarak Ebu Mazen’i alalım. Onunla ilk olarak 1977
Mart’ında Kahire’deki, katıldığım ilk Ulusal Konsey toplantısında
karşılaştım. Katar’daki ortaokul öğretmenliği sırasında
mükemmelleştirmiş olması
gereken didaktik bir tarzda, şimdiye kadarki en uzun konuşmasını
yaptı. Bir araya gelmiş Filistinli parlamenterlere Siyonizm ve
Siyonist muhalefet arasındaki farkları açıkladı. Bu dikkate değer
bir müdahaleydi; çünkü o günlerde çoğu Filistinli, İsrail’in sadece,
Arapların lanetlediği köktenci Siyonistlerden değil, çok çeşitli
barışseverlerden ve aktivistlerden de oluştuğu fikrine sahip değildi.
Geçmişe baktığımızda, Ebu Mazen’in konuşması çoğunluğu gizli olan
Filistin Kurtuluş Örgütü toplantıları kampanyasını başlatmıştı. Bu
kampanya, Avrupa’da barış üzerine uzun görüşmelerde bulunan ve kendi
toplumları üzerinde Oslo’yu mümkün kılan seçmenleri şekillendirme
konusunda hatırı sayılır etkileri olan Filistinliler ve İsrailliler
arasında yapıldı.
Bununla beraber, Arafat’ın Ebu Mazen’in konuşmasına ve Issam Sartavi
ve Said Hammami gibi cesur insanların hayatlarına mal olan sonraki
kampanyaya izin verdiğinden kimse kuşku duymadı. Ve Filistinli
katılımcılar (örneğin Fetih) Filistin politikasının merkezinden
ortaya çıkarlarken, İsrailliler hor görülen barış yanlılarından
oluşan marjinalleşmiş küçük bir gruptu. Sırf bu yüzden de
cesaretleri övgüye değerdi. FKÖ’nün 1971 ve 1982 arasındaki Beyrut
yılları boyunca, Ebu Mazen Şam’a yerleşmişti. Ancak daha sonraki on
yılda sürgündeki Arafat’a ve Tunus’taki kadrosuna katıldı. Onu orada
pek çok kez gördüm ve iyi örgütlenmiş ofisinden, oldukça bürokratik
tavrından ve Filistinliler’in İsrail’le barışı ilerletebilecek
yararlı işler yapabilecekleri alanlar olarak Avrupa ve Birleşik
Devletlere olan açık ilgisinden etkilendim. 1991’de Madrid’deki
konferanstan sonra ona FKÖ çalışanlarını ve Avrupa’daki bağımsız
entelektüelleri bir araya getirmesi ve onları 1992 ve 1993’teki
gizli Oslo toplantılarından önce su, mülteciler, nüfus ve sınırlar
gibi konular üzerine müzakere dosyaları hazırlayacak takımlara
dönüştürmesi söylenmişti. Gerçi, çok iyi biliyorum ki, dosyaların
hiçbiri kullanılmadı, hiçbir Filistinli uzman, konuşmalara doğrudan
dahil olmadı,
ve bu araştırmanın hiçbir sonucu, sonuçta ortaya çıkan son belgeleri
etkilemedi.
Oslo’da İsrailliler, haritalar, belgeler, istatistikler ve
Filistinliler’in sonunda imzalayacakları şeyin en az 17 tane ön
taslağıyla desteklenen bir uzmanlar takımını sahaya sürdü.
Filistinliler ise ne yazık ki kendi müzakerecilerini birbirinden
tamamıyla farklı üç FKÖ üyesiyle sınırlamıştı. Bu üç müzakerecinin
hiçbiri İngilizce bilmiyordu ve uluslararası (veya başka herhangi
bir tür) müzakerelerde hiçbir deneyimleri yoktu. Arafat’ın düşüncesi
muhtemelen, özellikle de Beyrut’tan çıkışından ve 1991 yılındaki
Körfez Savaşı’nda Irak’ın tarafında yer alma konusundaki feci
kararından sonra, kendisini sürecin içinde tutacak bir takım sahaya
sürmekti. Eğer kafasında başka amaçları vardıysa da, her zamanki
tarzı gereği, o amaçlar için etkili bir hazırlık yapmamıştı. Ebu
Mazen’in anılarında ve Oslo tartışmalarından aktarılan diğer
anekdotlarda Arafat’ın astı, Tunus’tan hiç ayrılmamış olmasına
rağmen, anlaşmaların “mimarı” olarak değerlendiriliyor. Ebu Mazen (kendisinin,
Arafat, Rabin, Perez ve Clinton’ın yanında göründüğü yer olan)
Washington törenlerinden sonra Arafat’ı, Oslo’dan sonra bir devlet
elde etmediğine ikna etmesinin bir yılını aldığını söyleyecek kadar
ileri gidiyor! Yine de, barış konuşmalarının çoğu kaydı, her zamanki
gibi tüm iplerin Arafat’ın elinde olduğu gerçeğini vurguluyor. O
halde, Oslo müzakerelerinin Filistinlilerin durumunu her açıdan daha
kötü hale getirmesine şaşmamalı. Eski bir İsrail lobisi çalışanı
olan --ki kendisi şimdi bu işe geri dönmüştür-- Dennis Ross
tarafından yönetilen Amerikan takımı İsrail’in, on yıl süren
müzakerelerin ardından, İşgal Altındaki Topraklar’ın %18’inin hiç de
uygun olmayan koşullarla Filistinliler’e geri verilmesini; güvenlik,
sınırlar ve suyun sorumluluğunun İsrail Savunma Gücü’ne
bırakılmasını içeren duruşunu rutin olarak destekledi. Doğal olarak,
yerleşimlerin sayısı iki katından fazla arttı.
FKÖ’nün 1994 yılında İşgal Altındaki Topraklar’a dönüşünden
itibaren, Ebu Mazen ikinci sınıf bir karakter olarak kaldı. Fetih’in
ilk kurucularından biri, uzun süreli üyesi ve Merkez Komitesi’nin
genel sekreteri olmasına rağmen dünya çapında, İsrail’e karşı
“esnekliği”, Arafat’a olan itaati ve, herhangi bir örgütlü politik
temelden tamamen yoksun olmasıyla tanınıyordu. Bildiğim kadarıyla
hiçbir zaman herhangi bir mevkiye ve tabii ki Filistin Yasama
Konseyi’ne seçilmedi. FKÖ ve Arafat’ın kontrolü altındaki Filistin
Otoritesi kesinlikle şeffaf değildir. Kararların nasıl alındığı ya
da paranın nasıl harcandığı, nerede olduğu ve meselede Arafat
dışında kimin söz sahibi olduğu konusunda çok az şey biliniyor.
Ancak herkes, gaddar bir küçük yönetici ve denetim delisi olan
Arafat’ın önem taşıyan her yerde merkezi bir figür olarak durduğu
konusunda hemfikir. Çoğu Filistinli, Ebu Mazen’in, reformları
gerçekleştirecek olan başbakanlık statüsüne yükseltilmesinin (bu
Amerikalıların ve İsraillilerin çok hoşuna gitmişti), bir çeşit
şaka, deyim yerindeyse yaşlı adamın yeni bir hile icat ederek
iktidarı elinde tutma yolu olduğunu düşünüyor. Ebu Mazen’in genel
olarak renksiz, orta derecede yozlaşmış ve beyaz adamı mutlu etmeyi
istemesi dışında kendine ait hiç bir açık düşünceye sahip olmayan
biri olduğu düşünülüyor.
Ebu Mazen de, Arafat gibi Körfez, Suriye, Lübnan, Tunus ve şimdi
işgal edilmiş olan Filistin dışında hiçbir yerde yaşamamış.
Arapça’dan başka bir dil bilmiyor, bir hatip ya da kamusal etkisi
olan biri değil. Onun tersine, Gazzeli yeni güvenlik şefi Muhammed
Dahlan --Amerikalıların ve İsraillilerin büyük umutlar bağladığı,
ismi çokça anılan bir diğer figür-- daha genç, daha akıllı ve
büsbütün merhametsiz. Arafat’ın 14 ya da 15 güvenlik örgütünden
birini yönettiği 8 yıl boyunca, Gazze Dahlanistan olarak bilinirdi.
Elbette ki, her zaman Arafat’ın adamlarından biri olmasına rağmen,
Avrupalılar, Amerikalılar ve İsrailliler tarafından, “birleşik
güvenlik şefi” olarak yeniden işe alınmak için geçen yıl istifa
etti. Şimdi, Hamas ve İslami Cihad üzerinde baskı uygulaması
bekleniyor. Bu
da, arkasında Filistin iç savaşına benzer bir şeyler olacağı umudu
yatan ve İsrail ordusunun gözlerini parlatan, sürekli tekrarlanan
İsrail taleplerinden biridir.
Bana öyle geliyor ki, Ebu Mazen herhangi bir olayda işini ne kadar
gayretli ya da esnek “icra” ederse etsin, üç etkenle
sınırlanacaktır. İlki tabi ki de, teoride Ebu Mazen’in iktidarının
temeli olan Fetih’i hala kontrol eden Arafat’ın kendisidir. Bir
diğeri de (tahmin edildiği gibi her durumda arkasında ABD olan)
Şaron’dur. 27 Mayıs’ta Ha’aretz’de yayınlanan, yol haritasıyla
ilgili 14 “yorumun” olduğu listede, Şaron, İsrail tarafında esneklik
olarak anlamlandırılacak herhangi bir şeyin çok dar sınırları
olduğunun işaretini verdi. Üçüncü etken ise Bush ve maiyetidir.
Savaş sonrası Afganistan ve Irak’ı ele alışlarına bakılarak;
onların, mutlaka gerekli olan ulus-inşası için ne heveslerinin ne de
yeteneklerinin olduğu yargısına varılabilir. Bush’un Güney’deki sağ
kanat Hıristiyan tabanı, İsrail üzerine baskı uygulanmasına yüksek
sesle itiraz etti. Ve büyük iktidara sahip İsrail yanlısı Amerikan
lobisi, uysal eklentisi, İsrailliler tarafından işgal edilmiş olan
Birleşik Devletler Kongresi’yle birlikte, İsrail’e yönelik herhangi
bir zorlama karşısında süratle harekete geçiyor; üstelik, böyle bir
hamlenin, son safha başladığı için kritik olacağı gerçeğine rağmen.
Filistin bakış açısından, yakın zamanlı beklentiler karamsar olsa
da, hepsinin karanlık olmadığını söylemem Don Kişotvari görünebilir.
Yukarıda bahsettiğim dik kafalılığa ve, pek çok şekilde harap
edilmiş, nerdeyse tamamıyla yıkılmış, perişan olmuş Filistin
toplumunun, büyüyen umutsuzluğun üzerine Hardy’nin1 sorgucu rüzgarda
uçuşan ardıç kuşu gibi hala tüm ruhlarıyla atılabilecekleri
gerçeğine geri dönüyorum. Başka hiçbir Arap toplumu bu kadar
delifişek ve sağlıklı biçimde isyankar değil ve hiçbiri sivil ve
sosyal inisiyatif ve işleyen kurumlarla
(mucizevi bir biçimde hayatta kalan bir müzik konservatuarı da
dahil) bu derece dolu değil. Diasporadaki Filistinliler, çoğunlukla
örgütlenmemiş olmalarına ve bazı durumlarda sürgün ve devletsizlik
yüzünden mutsuz hayatlar sürdürmelerine rağmen hala enerjik bir
biçimde ortak kaderlerinin sorunlarıyla uğraşıyorlar. Benim
tanıdığım herkes, bir şekilde davayı ilerletmek için çaba sarf
ediyor. Ortak alın yazısına garip bir biçimde marjinal kalan yüksek
derecede kararsız Arafat figürü dışında, bu enerjinin yalnızca çok
küçük bir oranı Filistin Otoritesi içine sızabildi. Son kamuoyu
yoklamalarına göre, bunların arasında Fetih ve Hamas Filistinli
seçmenlerin aşağı yukarı %45’inin desteğine sahipler; geri kalan %55
ise, siyasi oluşumlara çok daha ümitli bakıyor.
Özellikle; hem dini partilerden ve onların köktenci sekter
politikalarından, hem de Arafat’ın (gençten ziyade) yaşlı Fetih
aktivistlerinin sunduğu geleneksel milliyetçilikten uzak duran tek
hakiki taban hareketi oluşumunu sağlayan bir şey beni çok etkiledi
(ve ben de ona bağlandım). Bu şey Ulusal Siyasi İnisiyatif (National
Political Initiative-NPI-USİ) olarak adlandırılıyor ve ana figürü
de, Moskova’da eğitim görmüş bir fizikçi olan ve asıl işi kırsalda
yaşayan 100 binden fazla Filistinliye sağlık hizmeti veren Kırsal
Bölgelere Tıbbi Yardım Komitesi’nin yöneticiliği olan Mustafa
Barguti’dir. Komünist Parti’nin eski bir taraftarı olan Barguti,
Filistin hareketini tehdit eden yüzlerce fiziksel engeli aşmış veya
doktrinler çerçevesinde toplumsal reform ve özgürleşme vadeden bir
siyasi program için hemen hemen dikkate değer bütün bağımsız
bireyleri ve örgütleri seferber etmek için yurtdışına gitmiş, sakin
konuşan bir örgütçü ve liderdir. Barguti geleneksel retorikten
bağımsız olarak, kendi vazettiği çoğulculuğu ve birlikteliği hayata
geçiren ve iyi işleyen bir dayanışma hareketi inşa etmek için
İsraillilerle, Avrupalılarla, Amerikalılarla, Afrikalılarla,
Asyalılarla, Araplarla birlikte çalıştı. USİ, intifadanın yönsüz
militarizasyonuna destek vermedi. Var olan koşullara
ve İsrail baskısına cevap verebilmek adına işsizler için eğitim
programları ve yoksullar için sosyal hizmetler sundu. Bütün bunların
ötesinde, resmen tanınan bir siyasi parti haline gelmek üzere olan
USİ, yurttaki ve sürgündeki Filistin toplumunu serbest seçimler
--İsrail ya da ABD çıkarları yerine Filistin’in çıkarlarını temsil
edecek sahici seçimler-- için harekete geçirmeye çalışıyor. Bu
sahicilik hissi, Ebu Mazen’in yolunda eksikliği çekilen şeydir.
Buradaki hedef, terkedilmiş mülteciler ve İsrail tarafından alınmış
bir Kudüs ile birlikte toprakların %40’ı üzerinde yapıverilmiş
geçici bir devlet değil, Arapların ve İsraillilerin mümkün olan her
yerdeki kitlesel eylemleriyle askeri işgalden kurtarılmış egemen bir
bölgedir. Çünkü USİ, reform ve demokrasiyi gündelik pratiklerinin
bir parçası haline getirmiş hakiki bir Filistin hareketidir.
İsrail’in hareket özgürlüğü üzerindeki kısıtlamalarının yarattığı
korkunç zorluklara rağmen, Filistinli tanınmış yüzlerce aktivist ve
bağımsız çoktan imzalarını attılar ve örgütsel toplantılar yapılmaya
başlandı. Yurtdışında ve Filistin’de pek çoğunun daha yapılması
planlanıyor. Resmi müzakereler ve tartışmalar sürerken, şu anda ana
bileşenleri USİ ve büyüyen bir uluslararası dayanışma kampanyası
olan çok sayıda gayri resmi, atanmamış alternatifin var olduğunu
düşünmek de bir tesellidir.
Türkçesi: Ozan Uysal ,
Fırat Bozçalı
|