RACHEL CORRIE'NİN ANLAMI
Saygınlık ve Dayanışma Örneği
Edward Said, Al-Ahram
26 Haziran 2003
Mayıs başlarında, konferans vermek üzere birkaç günlüğüne
Seattle'daydım. Bir gece, Rachel Corrie'nin annesi, babası ve kız
kardeşiyle birlikte bir akşam yemeği yedim. Kızlarının 16 Mart'ta
Gazze'de bir İsrail buldozeri tarafından öldürülmesinin şokunu hâlâ
atlatamamışlardı. Bay Corrie bana kendisinin de daha önce buldozer
kullanmış olduğundan bahsetti; ancak kızını Rafah'ta bir
Filistinlinin evini yıkımdan cesurca korumaya çalıştığı için kasten
öldüren buldozer, onun daha önce gördüklerinden veya
kullandıklarından çok daha büyük bir makineydi; Caterpillar
tarafından özellikle ev yıkımları için tasarlanmış, 60 ton
ağırlığında bir Behemot . Corrie ailesine yaptığım kısa ziyarette
beni derinden etkileyen iki şey oldu. Birisi, kızlarının cesediyle
Birleşik Devletler'e dönüşleri hakkında anlattıklarıydı. ABD
senatörleri Patty Murray ve Mary Cantwell'i (ikisi de Demokrat)
hemen arayıp hikâyelerini anlatmış; ve beklendiği gibi şok, öfke ve
kızgınlık dolu ifadeler duymuş, ve soruşturma sözü almışlardı. İki
kadın da Washington'a döndükten sonra, Corrie'ler bir daha onlardan
hiç haber almamış, ve söz verdikleri
soruşturma elbette gerçekleşmemişti. Yine tahmin edileceği gibi,
İsrail lobisi senatörlere gerçekleri açıklamış, ve iki kadın
kolaylıkla kendilerine bir mazeret bulmuşlardı. Bir Amerikan
vatandaşı ABD'nin bir müttefik devletinin askerleri tarafından
kasten öldürülmüş; ancak en basitinden ne resmi bir kınama yapılmış,
ne de görgü kuralları gereği bile olsa ailesine söz verilmiş olan
soruşturma gerçekleşmişti.
Ama benim için Rachel Corrie olayının ikinci ve çok daha önemli olan
yönü, genç kadının eyleminin kendisiydi; hem kahramanca hem de
soylu. Seattle'ın 60 mil güneyindeki küçük bir şehirde, Olympia'da
doğup büyümüş, Uluslararası Dayanışma Hareketi'ne katılmış, ve daha
önce hiçbir bağlantısının olmadığı, acı çeken insanların yanında
olmak için Gazze'ye gitmişti. Ailesine yazdığı, okunması hayli zor
ve aynı zamanda dokunaklı mektupları, onun sıradan insaniyetine dair
olağanüstü birer belge niteliği taşıyor; özellikle tıpkı onlar gibi
yaşadığı; hayatlarını, dertlerini ve küçücük çocuklar üzerindeki
korkunç etkilerine varana kadar İsrail işgalinin dehşetini onlarla
paylaştığı için onu kendilerinden biri gibi karşılayan bütün
Filistinlilerin kendisine gösterdiği sevecenliği ve ilgiyi anlattığı
bölümler. Mültecilerin kaderini anlıyor, ve İsrail hükümetinin bu
insanların hayatta kalmalarını neredeyse imkânsız hale getirerek bir
çeşit soykırıma teşebbüs ettiğini söylüyor. Dayanışması o kadar
etkileyici ki, Danny adında askerliği reddetmiş İsrailli bir yedek
subaya, kendisine mektup yazıp şunları söyleyecek ilhamı vermiş:
"İyi bir şey yapıyorsun. Bunun için sana teşekkür ederim."
Ailesine yazdığı, sonradan The London Guardian gazetesinde
yayımlanan bütün mektuplardan, en berbat, acı ve ümitsizlik durumuna
saplanmış, ama yaşamlarına eskiden olduğu gibi devam edebilen
sıradan insanların, Filistin halkının şaşırtıcı direnişinin ışığı
parıldıyor. Son zamanlarda yol haritası ve barışın gelmesi olasılığı
hakkında o kadar çok şey duyduk ki, en temel gerçeği gözden
kaçırdık: Filistinlilerin, ABD
ve İsrail'in birleşmiş gücü tarafından verilen toplu ceza karşısında
bile teslim olmayı veya topraklarını terk etmeyi reddettikleri
gerçeğini. Bir yol haritasının ve bundan önceki çok sayıda sözde
barış planının varoluş sebebi bu fevkalade gerçektir; ABD'nin,
İsrail'in ve uluslararası topluluğun, cinayetlerin ve şiddetin sona
ermesi için insani nedenlerin var olduğuna ikna olması değil. Eğer
bütün kusurlarına ve hatalarına rağmen, Filistin direnişinin gücü
hakkındaki bu gerçeği gözden kaçırırsak (kesinlikle faydasından çok
zararı olan intihar bombalamalarını kastetmiyorum), her şeyi gözden
kaçırırız. Filistinliler, Siyonist proje için daima bir sorun
olmuşlardır; ve yıllardır sunulan sözde çözümler, sorunu çözmekten
ziyade küçültmeye yaramıştır. Ariel Sharon "işgal" kelimesini
kullansın veya kullanmasın, yada birkaç paslı, kullanılmayan kuleyi
yerle bir etsin veya etmesin; resmi İsrail politikası daima,
Filistin halkının eşitliği gerçeğini kabul etmemek, hatta başından
beri bütün haklarının İsrail tarafından utanç verici biçimde
çiğnendiğini bile itiraf etmemek olmuştur. Yıllar içinde birkaç
cesur İsrailli bu diğer saklı tarihle ilgilenmeye çalıştıysa da; pek
çok İsrailli ve göründüğü kadarıyla Amerikalı Yahudilerin çoğunluğu,
Filistin gerçeğini inkâr etmek, ondan kaçınmak, ve onu çürütmek için
tüm gayretlerini seferber etmiştir. Barış olmamasının nedeni budur.
Ayrıca, yol haritası adalete veya yıllar yılıdır Filistin halkına
verilen tarihi cezaya dair hiçbir şey söylememektedir. Rachel
Corrie'nin Gazze'deki çalışmasının fark ettirdiği şey, sadece
evlerinden mahrum edilmiş mülteciler olarak değil, ulusal bir toplum
olarak Filistin halkının yaşayan tarihinin ciddiyeti ve
yoğunluğudur. Rachel’in dayanışma içinde olduğu şey buydu. Bu tür
dayanışmanın artık şurada ya da buradaki az sayıda korkusuz ruhla
sınırlı olmadığını, tüm dünya tarafından tanındığını hatırlamalıyız.
Geçtiğimiz altı ay içinde dört kıtada binlerce kişinin önünde
konuşma yaptım. Onları bir araya getiren Filistin, ve
düşmanlarının yağdırdığı tüm iftiralara bakılmaksızın özgürlük ve
aydınlanmanın diğer adı haline gelen Filistin halkının
mücadelesiydi.
Ne zaman gerçekler anlatılsa, Filistin davasının haklılığı ve
Filistin halkının cesur mücadelesi derhal onaylanmakta, ve en büyük
dayanışma ifadeleri kullanılmaktadır. Bu yıl, hem Porto Alegre'deki
küreselleşme karşıtı buluşmada hem de Davos ve Amman buluşmalarında
-dünya çapında politik yelpazenin iki ayrı kutbunda- Filistin'in
başlıca konu olması olağanüstü bir şeydir. ABD’deki vatandaşlarımız
medya tarafından cehalet ve yalandan ibaret, müthiş önyargılı bir
diyetle beslenir; -intihar saldırılarının korkunç anlatımlarında
işgalden hiç bahsedilmez, İsrail'in inşa etmekte olduğu 7,5 metre
yüksekliğinde, 1,5 metre kalınlığında ve 350 kilometre uzunluğundaki
apartheid duvarı CNN'de ve diğer televizyon kanallarında gösterilmez
(veya yol haritasının cansız metninde dahi geçmez). Ayrıca
Filistinli sivillerin maruz kaldığı savaş suçları, nedensiz zarar
verme ve aşağılanma, sakatlanma, ev yıkımları, zirai tahrip ve
ölümler tıpkı gerçekte oldukları gibi günlük, tamamen olağan
sıkıntılar olarak gösterilmez –hal böyleyken, çoğu Amerikalının
Arapları ve Filistinlileri küçük görmesine şaşırmamak gerek. Bununla
birlikte, nüfuzlu medya kurumlarına ait başlıca yayın organlarının
hepsinin oybirliği etmişçesine -sol liberalden en sağdakine kadar-
Arap karşıtı, Müslüman karşıtı ve Filistinli karşıtı olduklarını
lütfen anımsayalım. Irak'a karşı yasadışı ve haksız bir savaş
başlatılırken medyanın ne kadar ödlek olduğuna, yaptırımlar yoluyla
Irak toplumuna verilen muazzam zarara ve tüm dünyada artan savaş
karşıtı görüşlere medyada ne kadar az yer ayrıldığına dikkat edin.
Helen Thomas dışında tek bir gazeteci bile, savaştan önce Irak'ın
ABD için yakın bir askeri tehdit olduğu hakkında uydurulan korkunç
yalanlar ve imal edilmiş "gerçekler" için yönetimi suçlamadı. Şimdi
de, ABD'nin Irak halkı için tek başına ve sorumsuzca yarattığı
korkunç, gerçekten bağışlanamaz durum tartışılırken, Kitle İmha
Silahları (WMD) hakkındaki
"gerçekleri" alay edercesine uydurup istedikleri gibi değiştiren,
artık az çok unutulmuş veya boş verilmiş aynı hükümet
propagandacıları, medyanın ağır topları tarafından cezadan
kurtarıldılar. Her ne kadar Saddam Hüseyin'i tehlikeli bir tiran
olmakla suçlasalar da, -ki öyle- O, tüm Arap ülkeleri içinde, Irak
halkına su, elektrik, sağlık ve eğitim gibi altyapı hizmetlerinin en
iyisini sağlamıştı. Bunların hiçbiri artık yok.
İsrail'i masum ve silahsız Filistinli sivillere karşı her gün
işlediği savaş suçları için eleştirip Yahudi-karşıtı görünmekten
veya ABD hükümetini açtığı yasadışı savaş ve berbat bir biçimde
yönettiği askeri işgal için eleştirip Amerikan karşıtı olarak
anılmaktan duyulan olağanüstü korkuyla birlikte, Arap toplumuna,
kültürüne, tarihine ve zihniyetine karşı Bernard Lewis ve Daniel
Pipes gibi Neanderthal halkçıların ve Şarkiyatçıların başını çektiği
saldırgan medya ve hükümet kampanyası, Arapların gerçekten de
azgelişmiş, beceriksiz ve lanetlenmiş insanlar olduklarına;
demokrasi ve gelişme konularındaki bütün başarısızlıkları da
düşünüldüğünde Arapların aptal, çağın gerisinde kalmış,
modernleşmemiş ve fazlasıyla gerici oldukları için bu dünyada yalnız
kaldıklarına inanmak üzere birçoğumuzu sindirmiştir. Neyin ne
olduğunu görmek ve gerçeği propagandadan ayırmak için, saygınlığı ve
eleştirel tarihsel düşünceyi işte burada devreye sokmak
gerekmektedir.
Bugün Arap ülkelerinin birçoğunun halktan rağbet görmeyen rejimler
tarafından yönetildiğini, ve çok sayıda yoksul ve yeterli imkâna
sahip olmayan Arap gencinin köktenci dinin acımasız biçimlerinin
etkisinde kaldığını hiç kimse inkâr edemez. Yine de Arap
toplumlarının tamamen denetlendiğini, ve düşünce özgürlüğünün, sivil
kurumların ve, halk için ve halkın işlevlendirdiği hiçbir toplumsal
hareketin olmadığını söylemek, New York Times’ın da mütemadiyen
yaptığı gibi, sadece bir yalan olur. Basınla ilgili yasalara rağmen,
bugün Amman’da şehre inip İslamcı bir partinin gazetesini
alabildiğiniz gibi, komünist bir partinin gazetesini de
alabilirsiniz. Mısır ve Lübnan, bu toplumlara izin verilenden çok
daha fazla düşünmeyi ve tartışmayı öneren gazete ve dergilerle
doludur; uydu kanalları baş döndürücü çeşitlilikte farklı fikirlerle
kaynamaktadır; sosyal hizmetler, insan hakları, haber ajansları ve
araştırma enstitüleri gibi birçok düzeydeki sivil kuruluş, tüm Arap
dünyasında oldukça canlıdır. Makul demokrasi seviyesine ulaşmak için
yapılması gereken daha pek çok şey var, ama yola çıkmış durumdayız.
Sadece Filistin’de 1000’in üzerinde Sivil Toplum Örgütü var; ve
Amerika ve İsrail’in bunu karalamak, engellemek veya zarar vermek
için gösterdiği onca çabaya rağmen, toplumun devamını sağlayan şey
de bu canlılık ve bu tür faaliyetlerdir. Olası en kötü şartlar
altında bile, Filistin toplumu ne yenilmiş, ne de tamamen
parçalanmıştır. Çocuklar hâlâ okula gitmekte, doktorlar ve
hemşireler hâlâ hastalarına bakmakta, erkekler ve kadınlar işlerine
gitmekte, örgütler toplantılarını yapmakta, ve insanlar yaşamaya
devam etmektedirler. Tüm bunlar Filistinlileri ya hapiste ya da
topluca sürgünde görmek isteyen Sharon ve diğer ekstremistlere karşı
adeta bir saldırıdır. Askeri çözüm işe yaramamıştır ve hiçbir zaman
da yaramayacaktır. İsrailliler için bunu görmek neden bu kadar zor?
Onların bunu anlamasına yardım etmeliyiz; intihar bombalarıyla
değil, ama rasyonel tartışmalarla, kitlesel sivil itaatsizlik
eylemleriyle, örgütlü protestolarla, burada ve her yerde.
Vurgulamaya çalıştığım nokta, genelde Arap dünyasını ve özelde
Filistin’i Lewis’in “What Went Wrong” adlı yüzeysel ve konuyu hafife
alan kitabında ve Paul Wolfowitz’in Arap ve İslam dünyasına
demokrasiyi getirmek üzerine verdiği cahilce demeçlerinde olduğundan
daha karşılaştırmalı bir yöntemle ve eleştirel bir açıdan görmemiz
gerektiğidir. Araplar hakkında söylenen diğer her şey doğrudur,
aktif bir dinamik iş başındadır; çünkü içinde vahşi fanatizmin
kaynayan kitlesi olarak kolayca karikatürize edilemeyecek, her çeşit
akımın ve çapraz akımın
olduğu gerçek bir toplumda, gerçek insanlar olarak yaşamaktadırlar.
Adalet için sürdürülen Filistin mücadelesi, sonu gelmez eleştiriden,
sinir bozucu ve çözüme ket vurup heves kırıcı ve köstekleyici
bölücülükten ziyade, insanların bilhassa dayanışmayı ifade ettikleri
bir şeydir. Buradaki ve diğer yerlerdeki, Latin Amerika’da,
Afrika’da, Avrupa’da, Asya’da ve Avustralya’da gösterilen
dayanışmayı hatırlayın, ve aynı zamanda, birçok insanın kendilerini
feda etmelerinin bir nedeni olduğunu da anımsayın, zorluklar ve
korkunç engellere rağmen. Neden? Çünkü bu haklı bir sebep, soylu bir
ideal ve, eşitlik ve insan hakları adına ahlâki bir çabadır.
Şimdi, tarihçiler, antropologlar, sosyologlar ve hümanistler
tarafından bilinen bütün kültürlerde mutlaka ki özel bir yeri olan
saygınlık hakkında konuşmak istiyorum. Avrupalılar ve
Amerikalılardan farklı olarak, Arapların bireysellik duygusuna,
bireysel hayat görüşüne, Rönesans, Reform ve Aydınlanma
dönemlerinden geçmiş Avrupa ve Amerika kültürlerinin özelliği
sayılan sevgi, samimiyet ve anlayış gibi değerlere sahip
olmadıklarını kabul etmenin radikal biçimde yanlış, Şarkiyatçı, ve
hatta ırkçı bir bakış olduğunu hemen söyleyerek başlamak istiyorum.
Diğer birçok kişinin yanı sıra, kapı kapı dolaşarak bu saçmalığı
satan, boş ve bayağı Thomas Friedman’dır. 11 Eylül olaylarında Arap
ve İslam dünyasının nedense diğerlerinden daha hastalıklı ve daha
işlevsiz olduklarına ve terörizmin başka kültürlerdekilerden daha
büyük bir bozulmanın habercisi olduğuna dair bir işaret görmüş, en
az onun kadar cahil ve kendi kendilerini aldatan Arap
entelektüelleri de –burada isimlerini anmaya gerek yok– ne yazık ki
bu saçmalıkları hemen benimsemişlerdir.
Bütün bunlar bir yana, 20. yüzyıldaki vahşi ölümlerin birçoğundan
Avrupa ve ABD sorumludur, İslam Dünyası bunun ancak çok küçük bir
parçasından sorumlu olabilir. Yanlış ve doğru medeniyetler hakkında
sahte ve bilimsel olmayan bütün bu saçmalıkların ardında, birçok
insanı, dünyanın birbirleriyle ebediyen mücadele eden farklı
medeniyetlere ayrılabileceğine inandıran, büyük sahte peygamber
Samuel Huntington'ın grotesk gölgesi yer almaktadır. Bilakis,
Huntington söylediği her şeyde çok yanılıyor. Hiçbir kültür ya da
medeniyet kendi kendine var olmaz; hiçbiri bireysellik ve aydınlanma
gibi kendisinin tamamen dışında şeylerden oluşmaz, ve hiçbiri
toplumsallık, sevgi, yaşama verilen değer ve diğer temel insani
vasıflar olmaksızın var olmaz. Onun yaptığı gibi aksini iddia etmek,
Afrikalıların beyinlerinin doğuştan düşük seviyede olduğunu veya
Asyalıların gerçekten kölelik için doğduğunu veya Avrupalıların
doğuştan üstün bir ırk olduğunu iddia eden insanlarla aynı türden
haksız ve arı bir ırkçılıktır. Bu, bugün bilhassa Araplara ve
Müslümanlara yöneltilen bir çeşit Hitlervari bilim parodisidir, ve
biz bunu tartışmaya dahi teşebbüs etmeme konusunda çok kararlı
olmalıyız. Bu katıksız bir saçmalıktır. Öte yandan, Arap ve Müslüman
yaşamının, diğer tüm insanlık örnekleri gibi, Arapların ve
Müslümanların kendilerine has kültürel üsluplarıyla ifade ettikleri,
özgün bir değer ve saygınlık barındırdığına dair çok daha güvenilir
ve ciddi kaynaklar vardır. Bu ifadelerin, herkesin takibine uygun,
kabul görmüş bir modele benzemesi veya onun bir kopyası olması
gerekmez.
İnsan çeşitliliğine dair bütün mesele, nihayetinde bunun, çok farklı
bireysellik ve deneyim tarzları arasında köklü bir birlikte varoluş
biçimi olmasıdır, hepsinin tek bir üstün biçime indirgenmesi değil:
bu, Arap dünyasındaki gelişim ve bilgi eksikliğine üzülen uzmanlar
tarafından bize zorla kabul ettirilen sahte bir iddiadır. Tek
yapmanız gereken, Fas'tan Basra Körfezi'ne kadar, Araplar tarafından
ve Araplar için üretilen edebiyat, sinema, tiyatro, resim, müzik ve
popüler kültür ürünlerinin muazzam çeşitliliğine bakmaktır. Muhakkak
ki bu, Arapların gelişmiş olup olmadığının bir göstergesi olarak
değerlendirilmelidir. Sadece
herhangi bir gündeki istatistiksel sınai üretim çizelgelerinin uygun
gelişim düzeyini mi, yoksa başarısızlığı mı işaret ettiğine
bakılmamalıdır.
Yine de, vurgulamak istediğim daha önemli mesele, bugün
kültürlerimiz ve toplumlarımız ile şimdi bu toplumları yöneten küçük
insan grupları arasında çok büyük bir ayrılık olduğudur. Tarihte
nadiren bu kadar çok yetki, bugün Araplara başkanlık eden muhtelif
krallar, generaller, sultanlar ve başkanlardan oluşan böylesine
küçük bir grupta toplanmıştır. Bir grup olarak en kötü özellikleri,
neredeyse istisnasız olarak hiçbirinin halklarını en iyi şekilde
temsil etmemesidir. Bu sadece demokrasinin olmamasıyla ilgili bir
mesele değildir. Daha ziyade, onları dışarıya kapatıp, hoşgörüsüz,
değişimden korkar, ve toplumlarını kendi insanlarına açmaktan ürker
hale getirecek, en çok da büyük biraderi, yani ABD'yi kızdırmaktan
ödü kopan insanlar olmalarına sebep olacak şekilde kendilerini ve
kendi halklarını ciddi anlamda küçük görüyor olmalarıdır.
Vatandaşlarını ulusun potansiyel zenginliği olarak görmek yerine,
onlara hükümdarın gücüne karşı gelen suçlu komplocular gözüyle
bakıyorlar.
Gerçek başarısızlık, Irak halkına karşı yürütülen korkunç savaş
sırasında hiçbir Arap liderinin en önemli Arap ülkelerinden birinin
yağmalanması ve askeri işgali hakkında bir şeyler söylemek için
kendine olan saygısını ve güvenini gösterememesidir. Güzel, Saddam
Hüseyin'in dehşet verici rejiminin artık var olmaması mükemmel bir
şey; ama ABD'yi Arapların akıl hocası olarak kim tayin etti?
Özellikle Amerika'da eğitim sisteminin, sağlık sisteminin ve
ekonominin 1929 Buhranı’ndan beri en kötü seviyelere düştüğü bir
zamanda, kim ABD'den vatandaşları adına Arap dünyasının yönetimini
üstlenmesini ve oraya "demokrasi" denen şeyi götürmesini istedi?
Birleşik Devletler'in , bütün Arap ulusuna bu kadar zarar veren ve
onları küçük düşüren çirkin yasadışı müdahalesine karşı
neden ortak bir Arap sesi yükselmedi? Bu, cesaret, saygınlık ve
dayanışma adına gerçekten muazzam bir fiyaskodur.
Bush yönetiminin Tanrı'nın rehberliği hakkındaki tüm konuşmalarına
karşı, bir Arap liderinde bile, büyük bir halk olarak bize kendi
ışığımız, geleneklerimiz ve dinimizin yol gösterdiğini söyleme
cesareti yok mu? Zavallı Irak vatandaşları en korkunç sıkıntılar
içinde yaşarken ve bölgedeki diğer halklar, her biri sırada kendi
ülkesinin olduğu korkusuyla taşlaşmış beklerken tek kelime bile eden
olmadı. Geçen hafta George Bush'un, savaşıyla bir Arap ülkesini boş
yere harap eden adamın, büyük Arap ülkelerinin birleşik liderliği
tarafından kucaklanması ne büyük talihsizlik. Orada, George
Washinghton'a Arap halkına yaptıklarının onları daha önce kimsenin
yapmadığı kadar küçük düşürdüğünü ve daha fazla acı verdiğini
hatırlatacak cesarete sahip kimse yok muydu? Daima kucaklamalar,
tebessümler, öpücükler ve eğilen başlarla karşılanmak zorunda mı?
Batı Şeria ve Gazze'deki işgal karşıtı bir hareketi ayakta tutmak
için gereken diplomatik, siyasi ve ekonomik destek nerede kaldı?
Bunların yerine sadece, Filistinlilere yaptıklarına dikkat
etmelerini, şiddetten kaçınmalarını ve -Sharon'un barışa ilgisinin
neredeyse sıfır olduğu gayet açık olduğu halde- barış görüşmelerine
devam etmelerini va'zeden yabancı bakanları duyuyorsunuz. Dışişleri
Bakanlığı’nın izin verdiği, basmakalıp formülleri tekrar eden
birtakım yorgun klişeler hariç, ayrım duvarına, suikastlara veya
toplu cezalandırmalara karşı birlikte planlanmış bir Arap tepkisi
olmadı.
Filistin davasının saygınlığının anlaşılması konusundaki Arap
beceriksizliğinin en uç noktası olarak dikkatimi çeken belki de tek
şey, Filistin Otoritesininmevcut durumudur. Kendi halkı arasında çok
az siyasi destek gören bir emir eri olan Ebu Mazen, bu iş için
Arafat, İsrail ve ABD tarafından özellikle seçildi; çünkü bir seçim
bölgesi yok, ne bir hatip ne de büyük bir örgütçü, Yaser Arafat'ın
sadık bir yardımcısı olması
haricinde gerçekte bir şey değil. Ve çünkü korkarım ki onu İsrail'in
emirlerini yerine getirecek kişi olarak görüyorlar, Akabe'de öylece
durup kendisi için bazı Dışişleri Bakanlığı görevlileri tarafından
yazılmış kelimeleri, adeta bir vantriloğun kuklası gibi, nasıl
telaffuz edebilir; nasıl, övülmeye değer bir şekilde Yahudilerin
çektiği acılar hakkında konuşup, sonra da şaşırtıcı bir şekilde
kendi halkının İsrail'in ellerinde çektiği acılar hakkında neredeyse
hiçbir şey söylemez? Kendisi için bu kadar onursuz ve sahtekârca bir
rolü nasıl kabul edebilir, yüzyıldan uzun süredir hakları için
kahramanca dövüşen bir halkın temsilcisi olarak, sırf ABD ve İsrail
istediği için, kendi saygınlığını nasıl unutabilir? İsrail, verdiği
tüyler ürpertici miktardaki zarar için, sayısız savaş suçu için ve
kadın, erkek, çocuk demeden her bir Filistinlinin sadistçe
sistematik olarak aşağılanması için hiçbir pişmanlık belirtmeden,
basitçe "geçici" bir Filistin devleti kurulacağını söylediği zaman,
tam bir idrak güçlüğü yaşadığımı itiraf etmeliyim. Bu kadar uzun
süre acı çeken bir halkın liderinin veya temsilcisinin bunlara neden
önem vermediğini anlamıyorum. İtibar duygusunu bütünüyle yitirdi mi?
Basit bir birey olmadığını, çok kritik bir dönemde halkının kaderini
ellerinde tutan kişi olduğunu unuttu mu? Zoru başarabileceğini
gösterip, halkının tecrübesinin ve davasının saygınlığıyla ayakta
durarak ve gururla, kapsanmayı beklemeden, belirsizlik yaratmadan ve
Filistin liderlerinin tamamen değersiz beyaz bir babadan küçük bir
iyilik dilenirken kullandıkları yarı mahcup, yarı özür dileyen ses
tonu olmaksızın, halkının saygınlığını göstermek hususundaki bu
büyük başarısızlık karşısında şiddetli bir hayal kırıklığına
uğramayan birisi var mıdır?
Ama Filistinli yöneticilerin davranış tarzı, Oslo’dan, hatta yersiz
ve çocuksu bir meydan okumayla kederli bir yalvarmanın birleşimi
olan Haj Amin’den beri bu şekilde olmuştur. Tanrı aşkına, neden
daima
düşmanlarının onlar için yazdığı konuşma notlarını okumanın
kesinlikle gerekli olduğunu düşünürler? Filistin’de, Arap dünyasında
ve burada, yani Amerika’da Araplar olarak yaşamlarımızın esas
saygınlığı kendimize ait bir mirasa, bir tarihe, bir geleneğe ve
hepsinin de ötesinde, gerçek amaçlarımızı anlatmamız için yetip de
artacak bir dile sahip bir halk olmamızdır. Bu amaçlar, 1948’den
beri her bir Filistinliye zorla tecrübe ettirilen tahliyelerden ve
acılardan türemiştir. Sadece bizim için değil, tüm Araplar için
geçerli olan şudur ki, Abdül Nasır zamanından beri politik
sözcülerimizden birisi bile, kim olduğumuz, ne istediğimiz, ne
yaptığımız ve nereye gitmek istediğimiz konusunda özsaygı ve vakarla
konuşmamıştır.
Bununla birlikte, durum yavaş yavaş değişiyor, Ebu Mazen'ler ve Ebu
Ammarlar’dan1 oluşan eski rejim sona eriyor ve yerini giderek tüm
Arap dünyasında meydana çıkan yeni bir liderler grubuna bırakıyor.
En umut verici grup Ulusal Filistin İnisiyatifi’nin (NIP)
üyelerinden oluşuyor: onlar, başlıca faaliyetleri bir masaya
kağıtlar dizmek, banka hesaplarında hile yapmak veya kendilerine
ilgi gösterecek gazeteciler aramak olmayan; günlük İsrail
saldırılarına direnirken aynı zamanda toplumun sürekliliğini de
sağlayan bir dizi profesyonelden, işçi sınıfından, genç
entelektüeller ve aktivistlerden, öğretmenlerden, doktorlardan,
avukatlardan ve çalışan insanlardan oluşan taban hareketi
aktivistleri. İkinci olarak onlar, demokrasiyi kendisinin istikrarı
ve güvenliği olarak düşünen Otorite'nin hayal bile edemeyeceği bir
demokrasi çeşidine ve yaygın katılımına gönül vermiş insanlar. Son
olarak, onlar işsizlere sosyal hizmetler, sigortası olmayanlara ve
yoksul halka sağlık hizmeti ve, sadece eski dünyanın olağanüstü
değerini değil, modern dünyanın gerçeklerini öğrenmesi gereken yeni
nesil Filistinlilere uygun laik bir eğitim sunuyorlar. Bu tür
programlar için NPI, ilerlemenin tek yolu olarak işgali ortadan
kaldırmayı
ve bunu yapmak için de yakın dostların, modası geçmişlerin ve geçen
yüzyılda Filistinli liderleri sıkıntıya sokan etkisizliğin yerine,
halkı temsil eden ulusal birleşmiş liderliğin özgürce seçilmesini
şart koşuyor.
Kendimize sadece Araplar ve Amerikalılar olarak saygı duyar ve
mücadelemizin gerçek saygınlığını ve haklılığını anlarsak, ancak o
zaman, Rachel Corrie ve onunla birlikte yaralanan ISM 'den Tom
Hurndall ve Brian Avery dahil, dünyanın dört bir yanından bu kadar
çok insanın neden bizimle olan dayanışmalarını, neredeyse bize
rağmen ifade etmelerinin mümkün olduğunu düşündüklerini
anlayabiliriz.
Son bir ironiyle bitirmek istiyorum. Filistin'in ve Arapların
gördüğü bütün popüler dayanışma örneklerinin kendimiz için benzer
dayanışma ve saygınlık örnekleri olmadan meydana gelmesi ve
diğerlerinin bizi bizden daha çok takdir edip, bize bizim kendimize
duyduğumuzdan daha fazla saygı duymaları hayret verici değil mi?
Kendi durumumuzu anlamamızın ve bir ilk adım olarak, buradaki ve
başka yerlerdeki temsilcilerimizin haklı ve saygın bir dava için
savaştıklarının ve özür dilemelerini veya utanmalarını gerektirecek
hiçbir şey olmadığının farkına varmalarının vakti gelmedi mi?
Aksine, halklarının yaptıklarından ve onları temsil etmekten gurur
duymalılar.
Türkçesi:Güliz Türkoğlu
1
Yaser Arafat çevresinde Ebu Ammar olarak anılır.(ç.n)
|