YOK OLMAYACAK BİR DERS,
BAŞARISIZ OLAMAYACAK BİR VİZYON
Laurie King-Irani
20 Eylül 2003
İnsanlık. Deha. Hırs. Merak. Etkili konuşma. Yetenek.
Bütün bu kelimelerin hepsi ve daha fazlası, bir hafta önce aramızdan
ayrılan büyük bilgin ve adaletin yorulmak bilmez savunucusu Dr.
Edward Said'i tam olarak anlatıyor. Bu insanı, hem yılmaz bir
tartışmacı hem de sevecen bir arkadaş yapan özeliklerinin nitelikli
ve eşsiz birleşimi, yalnızca önemli yeteneklerinden ya da dikkat
çekici zekasından değil, aynı zamanda derin ve bitmez tükenmez
cesaretinden de kaynaklanıyordu.
Dr. Said nadir görülen bir cesarete, ahlaka ve hatta kutsal bir
korkusuzluğa sahipti. Bu, onun sahte çatallanmaları görmesini
sağladı; onu diğer insanların uygunsuz bulduğu şeyleri söylemeye
kışkırttı; bulanık bir retorikle gizlenmiş gerçeğin öfke dolu
sözcüklerini, su kadar
ferahlatıcı ve sevdiği senfonilerin mükemmel akordu kadar açık bir
berraklığın vurucu notaları gibi etkili bir biçimde söylemesini
sağladı.
Hayatının son beş yılı içinde onu gören herkes, Dr. Said'in bu özel
cesaretini fark ediyordu. Konuşmaya ve vücudunu hareket ettirmeye
başlayıncaya kadar acı veren bir zayıflık içinde gibi görünen Said,
acıyı, zayıflığı ve lösemiyle birlikte yaşama korkusunu; ABD'nin
ikiyüzlülüğünü, Filistin yönetiminin yozlaşmasını, vahşi İsrail
işgalinin yarattığı yıkımı ve medyanın Batı Şeria, Kudüs ve Gazze
Şeridi’nde her gün çekilen acıların tüm boyutlarını ve bağlamını
örtbas etmek için görevini kötüye kullanmasını deşifre etmek için
defalarca yendi.
Dr. Said'in cesaretinin ve dürüstlüğünün muhtemel bedeli ve
sonuçları, özellikle, kendi hayat hikayesini olağanüstü samimi bir
biçimde anlattığı "Out of Place"i okuyanlar için oldukça açıktır.
Burada kendisine, ailesine, Ortadoğulu aile ilişkilerinin
dinamiklerine, cinsiyet karmaşıklığına, ödipal üçgenlere, otoritenin
kişisel ve politik olan arasındaki ilişkiyi incelerken yaptığı
manipülasyona, hiç kimseyi --kendini bile-- kayırmayan araştırmacı
ve korkusuz bir bakış açısıyla yaklaşmıştır. Ergenliğin ilk
zamanlarındaki --o dönem hepimiz için acı vericiydi, ancak o 1947 ve
1948'in üzücü olayları içinde büyümüştü-- utangaç ve kitap düşkünü
genç adamı meraklı bir şekilde ele almış. Ancak kendisine dair ya da
değil, eleştirileri her zaman, analizleri derse dönüştüren bir
şefkat ve tevazu aracılığıyla yumuşatılmıştır.
Hayat hikayesi boyunca Said, Filistin'in trajik kaybına ve
diasporadaki yaşamın getirdiği yüke cevaben kendi toplumunu ve onun
reflekslerini, yanılsamalarını ve sanılarını araştırma sorumluluğunu
üstlenerek uzlaştırıcı ve hayran olunası bir kabiliyet sergilemiştir.,
1. Dünya Savaşının korkunç olayları ile yüzleşme girişiminde
bulunduğu bir dizesinde, “eğer daha iyiye doğru bir yol varsa/en
kötüye doğru bakan bir yoldur” diyen şair Rainer Marie Rilke gibi
Dr. Said de zor gerçeklerin
kaybolmayacağını anladı ve hepimizin de bunu anlamasını istedi.
Onları anlamamız içinse bu zor gerçekleri dürüstçe, cesurca ve
insanca gözden geçirmeliyiz.
Dr. Said'in, bir entelektüel, Filistinli, sürgün, adalet savunucusu
ve kanserle yaşayan bir insan olarak hayatının zor gerçekleriyle
yaptığı onurlu mücadele hepimize çok değerli öğütler sunar. Bu
öğütleri hayatımızda uyguladığımız sürece Dr. Said ölemez.
Gösterdiği bu cesaret yeteneği, içinde insanüstü bir şeyler saklıyor.
Bu çeşit bir cesaret, bunun gücüne ve güzelliğine cevap verenlere ve
kendilerini değişiklere açanlara, ilham ve güç verir ve onlara yol
gösterir.
Dr. Said'in ölümünü öğrendiğimden beri, pek çok arkadaş, meslektaş
ve tanıdıktan Filistinlilerin bu kadar karizmatik, parlak ve
yetenekli bir sözcüsünün kaybından dolayı hissettikleri ümitsizlik
ve endişeye dair sözler işittim. Dr. Said'in bu şekilde bir üzüntüye
kızacağını ve canının sıkılacağını düşünmeden edemiyorum.
Evet, Dr. Said'in düşünceleri eşsiz ve özeldi; fakat hayır, bunlar
yalnızca Filistinliler ve hatta Araplar için değildi. Onun
düşünceleri insanlık için ve insanlıktan yanaydı; ne kadar rahatsız
edici olurlarsa olsunlar, o gerçekleri dile getiren bir sesti.
Altı yıl önce Dr. Said, Balfour Bildirisinin yankıları ve tarih
üzerine bir konferans vermek üzere Washington'a davet edildi. Bu,
onun, o günkü asıl mesajının bir başlangıç noktası olarak, yalnızca
I.Dünya Savaşı olayları ve Filistin trajedisi köklerine
odaklanmasındaki cesaretine, dehasına ve etkili konuşma yeteneğine
bir övgüydü. Bu, İsrail-Filistin çatışmasının yakasını bırakmayan
alışılagelmiş dualistik söylemleri aşan bir mesajdı.
Onun amacı, seyircisini yeni görüşleri düşünmeye, eski türleri
sorgulamaya, etnik sınırları tekrar gözden geçirmeye zorlamak ve
Araplarla Yahudiler arasında uzlaşmaya dayalı yeni bir barış
dönemini tasarlamak için kabul edilmiş görüşlere meydan okumaktı.
Dinleyicilerden herhangi biri Dr. Said’den, son seksen yıldan fazla
zamandır Filistin’e verilen zararları çok tanıdık bir şekilde
yeniden dile getiren tespitler yerine Arap ve Filistinlilerin ateşli
direnişlerini dinler; soykırım terimi ve onun Yahudiler üzerindeki
yakıcı etkilerini anlatan sözcüklerle karşılaşır. Ona göre bu sadece
siyasi açıdan doğru ya da entelektüel açıdan dengeli değil, daha
ziyade ahlaki bir gereklilik meselesiydi. Onun bakış açısına göre bu,
Filistinli Araplar ve İsrailli Yahudiler arasındaki kaçınılmaz
bağdan dolayı hiç kimsenin sorumluluktan kaçamayacağı ya da
erteleyemeyeceği kadar hayati bir meseleydi.
"Şu kolayca fark edilebilir ki" diyor Dr. Said "Arap dünyasında
İsrail, Yahudilik, Soykırım, hatta Amerikalılık üzerine
araştırmalara adanmış tek bir kurum bulamazsınız. Bu bilgi ve ilgi
eksikliği, Arapların bölgedeki Birleşik Devletler ve İsrail
stratejileriyle baş etmekteki başarısızlığını kısmen açıklıyor.”
Said "Bundan hoşlanın ya da hoşlanmayın, tarihsel gerçek bu." diye
açıklıyor. "İsraillileri daha iyi anlamalıyız ve onlar da bizi daha
iyi anlamalılar. Shoah (Avrupa'nın Yahudi katliamı) ve Nakba
(1948'deki Filistin felaketi) arasındaki ilişkiyi açıklığa
kavuşturmalıyız. Bunlardan ikisi de birbirine eşit değil ve ikisi de
küçümsenmemeli. Bu ilişkiyi kısa dönemli siyasal çıkarlar elde etmek
için değil, birbiriyle iletişim kurmayan, yaralı iki toplum olarak
ayrı ayrı çalışmaya devam edemeyeceğimiz için vurgulamalıyız. Her
birinin çektikleri acı deneyimlerin bütünlüğünü ve evrenselliğini
kabul ederek başlamalıyız. Biz Araplar, tanınmak ve tazminat talep
ediyoruz. ‘Yahudilerin kurtarılmasının’, milyonlarca Filistinlinin
malına el koyulmasını gerektirdiği iddiasını kabul edemeyiz.
Eğer bir gelecek istiyorsak, ortak geçmişimizi tekrar gözden
geçirmeliyiz ve ayrı değil ortak bir geleceğin bizim kaderimiz
olduğunu belirtmeliyiz.”
Eğer dinleyicisini harekete geçirmek için bu yeterli olmamışsa, Dr.
Said, karakteristik özelliği olan dürüstlük ve cesaretiyle,
İsrail'in Arap dünyasının karşılaştığı sorunların sadece bir kısmını
oluşturduğunu söyleyerek devam eder:
"Bugünkü Arapların konumu gerçekten can sıkıcıdır. Araplar onca
kaynak ve insan gücüne rağmen henüz hazır değil. Arap dünyasının
genişliği ve potansiyeline rağmen, sıradan Arap bireyi bir güçsüzlük
hissediyor. Ekonomik açıdan, Arap dünyası bir felaket bölgesi. Ürdün,
Suriye, Lübnan ve Mısır'ın gayri safi milli hasılalarının toplamı
hala İsrail'inkinden düşük. Tüm Arap dünyasında ihracat düşüşte ve
kişi başına gelir her yıl %2 oranında azalıyor.”
"Bu ülkelerdeki zenginler için, burası vergiden muaf bir bölge;
vergi ödeyenler yalnızca fakirler. Aynı zamanda, okuma yazma bilmeme
ve sağlık problemleri çocuklar ve gençler arasında artışta. Bu
sorunlu durum için hiçbir mazeret yok ve bu yalnızca bölgedeki
öngörü, liderlik ve demokrasi eksikliğinden kaynaklanıyor."
Edward Said'i son gördüğümde çökmüş yanakları beni korkuttu. Açık
bir şekilde görülüyordu ki iyi hissetmiyordu. Fakat o bunun üstünde
durmaktansa, ben, eşim ve savaş sonrası Lübnan’da yaşadığımız
yıllarla ilgili konuştu. Bunu yalnızca kibar bir konuşma olsun diye
yapmıyordu; gözleri sıcak, ciddi, dikkatli ve araştırmacı bakıyordu.
Ayrılmadan önce elimi sıktı, omzuma hafifçe vurdu ve çökmüş
görüntüsünü yalanlayan güçlü bir sesle şunu söyledi: "Yoluna devam
et! "
Ben de bu niyetteyim.
Dr. Edward Said'in sahip olduğu cesareti ve açıklığı kendimize amaç
edinmemek için hiçbir mazeretimiz yok. Daha iyi bir gelecek
tasarlamamak ve bunun gerçekleşmesi için çeşit çeşit ötekilerle
işbirliğine girmemek için hiçbir mazeretimiz yok. Ümitsizliğin,
öfkenin, kıskançlığın ya da korkunun bizi zehirlemesine ya da
yavaşlatmasına izin vermemek için hiçbirimizin mazereti yok. Ve Dr.
Said'in çabalarını sürdürmek ve onurlandırmak için kaybedecek hiç
vakit yok.
Amerikalı bir şair olan May Swenson, büyük bir kaybın ardından
duyulan derin üzüntü için şunları söylüyor: "Sevilmiş olanın
ardından yas tutmayın. Onun gibi olmayı deneyin."
Türkçesi: Asuman Algın
|