Devrim daha yeni başlıyor*
Gilbert Achcar
24 Ağustos 2011
Çeviren: Akın
Sarı
Yazının orijinali için tıklayınız.
Dima Charif: Sene başından beri Arap dünyasının tanık
olduklarını tanımlamakta farklı terimler kullanıldı: Devrim,
ayaklanma, halk isyanı, protestolar vs… En iyi tanım sizce
nedir?
Gilbert Achcar: İster bir bütün olarak bölgeden isterse
de muvaffakiyet içerisindeki Tunus ve Mısır gibi ülkelerden
bahsedelim; olup bitenlerin nasıl adlandırılacağına dair epey
bir tartışma oldu. Aslında söz konusu iki ülkede bile “devrim”
sözcüğünü kullanmaya karşı çıkan birçok insan var. Zira devrim
sözcüğü, gerçekte öyle olmasa da, rejimin halkın istekleri
uyarınca devrildiği izlenimi veriyor. Rejimin yalnızca başı ve
en despotik ve yoz şahısları def edildi. Fakat rejimin omurgası
yaşamaya devam ediyor. Bence bugün olup bitene ilişkin en iyi
tanım “devrimci süreçtir.” Bu terim Mısır ve Tunus’ta olup
biteni de açıklıyor. Aslında orada bütünüyle rejim değişimi
gerçekleştiremeseler de, yadsınamayacak başarılar elde eden
kitle eyleminin beraberinde devrimler oldu. Mısırlılar
devrimlerinin başladığı gün onu “25 Ocak Devrimi” olarak
adlandırmakta haklıydılar. Bu aslında büyük bir başarıdan
ziyade kitlesel bir mitingin tarihiydi. Fakat bu halen devam
eden ve şu anda kaderi üzerine mücadele verilen bir sürecin
başlangıç tarihidir.
Sizce bu devrimleri kim yönlendiriyor: Marjinaller mi,
milli burjuvazi mi, işçiler mi?
Durum ülkeler arasında değişiklik arz ediyor. Mısır, Tunus ve
başka yerlerde iki can alıcı hususa (despotizm ve çürüme) karşı
olan geniş bir toplumsal cephe bulunuyor. Bütün hepsi bu iki
yöne karşı birleşiyor. Despotizmin daha az olup çürümenin
gözlemlendiği ülkelerde kitle hareketlerinin, Mısır ve Tunus’ta
hem despotizme hem de çürümeye karşı birleşmelerinde olduğu
gibi aynı momentum yaşanmadı. Bu örneğin Fas’a mahsustur.
Fas’ta çok şiddetli bir politik baskı yoktur; nitekim kral bazı
demokratik değişimleri kurumsallaştırdı ve özgürlükler
üzerindeki bazı kısıtlamaları kaldırdı. Kral protestoların
hemen başlamasından sonra bir dizi reform önlemini ilan etti.
Dolayısıyla politik değişim talep eden protestolar ve anayasal
monarşi, Mısır ve Tunus’un momentine malik değildir.
Mısır, Tunus ve başka yerlerde başlıca iki hususa (despotizm ve
çürüme) karşı olan geniş bir toplumsal cephe var. Hepsi bu iki
hususa karşı birleşiyor. Toplumsal adaletsizlik ve yoksulluktan
muzdarip olan kitleler, daha çok despotizme son vermekle
alakadar olan daha varlıklı toplumsal gruplarla birlikte
sokaklara çıktı. Bu toplumsal gruplar politik anlamda
liberaldir. Toplumsal reformu desteklerler ve neoliberal
ekonomik politikalara karşı çıkabilirler; fakat bu grubun
takipçileri, hepsinden önemlisi zamanımıza özgü olduğunu
düşündükleri bir demokrasi ve özgürlük payesi peşindedir.
Bunlar modernitenin savunucusudur.
Hareketin asıl gövdesi, çürümeye ve toplumsal statükoya kızan
ve despotizm ile çürüme arasında bir bağ olduğunu anlayan
marjinal, yoksul ve işsizlerden oluşan çok geniş bir kitleyi
içinde barındırır. Bu cepheye sol ve işçi hareketi dahil
olmaktadır. Bunlar, işçi hareketlerinin Mübarek’in yıkılışını
hızlandırdığı Mısır ve Tunus’ta araçsaldı.
Bu yüzden Mübarek’in devrilmesi, aşırı soldan aşırı sağa geniş
bir güçler spektrumunu bir araya getirdi. Fakat Mübarek
defedilir edilmez, Silahlı Kuvvetler Yüce Divanını destekleyen
Müslüman Kardeşler, Selefi dinsel akımların beraberinde siyasal
güçlerin yeni bir gruplaşması ve devletin gelecek biçimi
üzerine diğer güçlerle -solcu ve liberal- birlikte ortaya çıkan
farklılıklar gelişti.
ABD, Arap devrimlerinden ne istiyor? Trenin arkasından mı
gidiyor, üstünde mi, yoksa başını mı çekiyor?
Amerika kesinlikle olup bitenin başını çekmiyor. Washington ve
onun müttefiki Siyonist devlet, Arap dünyasındaki değişimlerle
ilgili olarak son derece kaygılıydı ve öyle olmaya devam
ediyor. İsrail basınından bildiğimiz kadarıyla, Suriye rejimi
için bile kaygılılar zira, Suriye en azından bir istikrar
tedbiri sağlıyor. Fakat ABD olup bitenler konusunda tamamen
şaşkına dönmedi. Bu Wikileaks belgelerinde aşikârdı. Ne olup
bittiğini, özellikle rejimlerin çürüdüğünü biliyorlar. Despotik
rejimlerle alakası olduğunu biliyorlar fakat bunlar aynı
zamanda kendi işbirlikçileri. Bu tür rejimlerin sonsuza dek
süreceğine ilişkin bir yanılgıları yok ve halkın
huzursuzluğunun farkındalar.
George W. Bush yönetiminde ABD, bölgedeki demokratik değişimin
şampiyonu gibi davrandı çünkü Kitle İmha Silahları yalanı
ortaya çıktıktan sonra Irak’ın işgali için bir bahane sunması
gerekiyordu. 2005’te ABD’nin Arap müttefikleri, cüret konusunda
Bush yönetiminin ciddi olduğunu göstermek üzere birkaç yüzeysel
demokratik reformla ağır baskı altına girdi. Washington Suudi
müttefiklerini 30 yıl zarfında ilk defa (yalnızca erkek
seçmenler ve meclis koltuklarının yalnızca yarısını içeren)
belediye seçimlerini gerçekleştirmeye ikna etmeyi başarmıştı.
Mübarek’i Müslüman Kardeşlere mecliste yüzde 20 yer vermeye
zorlayarak bir nebze güvence eşliğinde parlamenter seçimleri
gerçekleştirmesi için sıkıştırdılar. Mübarek bu nedenle her
zamanki mesajını yolluyordu: Gerçek seçimleri istiyorsanız,
politikalarınıza karşı koyan İslamcı grupları ikna edeceksiniz.
Bu Washington’da daha önce hüküm süren çizgiyi pekiştirmeye
hizmet etti: demokrasiden bahsetmek ABD ve onun müttefiklerinin
kullanması açısından iyi bir ideolojik silahtır; fakat İsrail’e
desteğinden ötürü ABD düşmanlığının yoğun olduğu Ortadoğu’da bu
işlemez.
Washington, Mübarek’in eski seri planları ve isteksizce
kabullendiği sınırlı demokratikleşmeyi yürürlükten
kaldırmasıyla umutsuzluğa sürüklendi ve tamamen hile
karıştırılan 2010 seçimlerinden kesinlikle rahatsız oldu. Bu
Kahire ile Washington arasında gerilime neden oldu; nitekim ABD
Mübarek’in ömrünü tamamladığını ve iktidarda kalmasının ABD
çıkarlarını tehlikeye atacağını fark etti. Dolayısıyla
Washington protesto hareketi başlar başlamaz, Tunus’tan ders
aldıktan sonra, tamamen şaşkın değildi. ABD, kendisini sübvanse
ettiği için ABD’yle en organik bağa sahip Mısırlı aktör orduyu
arbedenin dışında kalmaya sevk etti. Protestoların barışçıl
doğasına seslenen ABD yönetiminin beyanları, Mısır ordusunun
baskıya katılmaktan kaçınmasına yönelik mesajlardı. Baskıya
katılmak, ordunun Mübarek sonrası dönemi idare edebilmesini
zorlaştırarak, ordunun bölünmesine neden olabilirdi.
Washington’un sıkça tekrarlanan “düzenli geçiş” çağrıları,
“başlıca müttefikimiz kati bir şekilde kontrol altında kalırken
iktidarın demokratik dönüşümünü destekliyoruz” anlamına
geliyordu. Bu 1980’lerdeki Türk senaryosudur: ordu idaresi
altında, ordunun denetleyici rolünü muhafaza ettiği ve
stratejik çıkarlara yönelik bir tehdit ortaya çıktığında
müdahale edebildiği sivil bir devlete barışçıl geçiş.
Amerika bugün nefes nefese olup biteni takip etmeye çalışıyor,
hala olayları kontrol altına almaya çalışmakla meşgul. En açık
örnek Libya’daki müdahaledir. Tunus ve Mısır’daki korku
bariyeri yıkıldıktan sonra orada bir halk isyanı vardı. Fakat
Libya bir petrol devletidir ve bu, Batı emperyalizmi, yani ABD
ve müttefikleri açısından ciddi bir meseledir. Bu nedenle
müdahale Batılı ülkelerin isyanı yönlendirip onu içermesini
sağlarken, bu ülkelerin Arap dünyasındaki değişimin ortağı ve
yandaşları olarak imajını desteklemeyi amaçlıyordu. Batı, Tunus
ve Mısır’daki protestocuların ABD ve İsrail karşıtı sloganlar
etrafında hareket etmedikleri için rahatlamıştı. Bu politik bir
belirti olarak yorumlandı fakat bu bir hataydı. Bu tür
sloganların yükselmemesinin nedeni, protestocuların büyük
çoğunluğunun bunda mutabık olması değildi; bilakis o noktada
öncelik yerel despotizmden kurtulmaktı. İnsanlar on yıllardır
halk protestosunu susturmak için ulusal davaya sığınan
rejimlere tanık oldular.
Libya’da iktidarın görece barışçıl bir geçişle kullanabileceği
Mısır ordusu gibi bir kurumu yok; bu nedenle Batı askeri olarak
müdahale etmeye karar verdi. Libya isyanı ilk haftalarında
“yabancı müdahaleye hayır” sloganını yükseltmişti ve halen bile
dış desteğe dönüldükten sonra müdahaleyi reddediyorlar. Ancak
Batılı güçler yerini neyin alacağını bilmeden Kaddafi rejiminin
düşmesini istemiyor. Herkes NATO müdahalesinin asıl olarak
petrol güdüsüyle yapıldığını biliyor. Libyalı isyancılar da
bunu biliyor. Batı isyancıları silahlandırmayacaktır; Batı
onların askeri eylemini sınırlar ve onlara şartlar koşar. Ancak
rejim bir kez çöktüğünde, Batı olayların seyrini orada
bulunmadan kontrol edemeyecektir. Mısır ve Tunus’un tersine
Libya’da rejimin devrilmesi, mevcut devlet aygıtının
parçalanması anlamına gelecektir. Tunus ve Mısır ile Libya ve
Suriye arasındaki temel fark, Libya ve Suriye’deki rejimlerin
başlıca bileşenlerinin egemen ailelere organik bir şekilde
bağlanabilmesi için silahlı kuvvetleri yeniden örgütlemiş
olmasıdır. Aile olmadan kurumun hayatta kalabildiği ve onu
tanımadığı Tunus ya da Mısır senaryosunun tekrarı mümkün
değildir. Libya ve Suriye’de rejimin çöküşü, kitlesel bir
kurumsal boşluğa neden olacaktır.
Rejimlerin devrilmesinden sonra bölgede İslami bir
gelecek tasavvur ediyor musunuz? Mevcut Türk yönetim modeli
Arap devletlerine uyacak mıdır?
Mevcut Türk deneyimi Arap dünyasında bulunamayacak üç bileşene
dayanıyor: Ordunun temsil ettiği sekülarist bir gelenek, (bir
noktaya kadar) demokratik bir anayasa ve fundamentalist İslami
hareketten ayrılan ve temel bir dönüşüm geçiren bir parti.
Türkiye’nin Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), İslami mirası
modernlikle birleştirmeye çalışan muhafazakâr bir partidir.
Avrupa’daki Hıristiyan Demokrat akımlara daha yakındır. Öyleyse
hangi temelde bir Türk modelini benimseyebiliriz? Örneğin
Mısır’ı ele alın. Ordu laikliği destekleyen bir kurum değildir.
Müslüman Kardeşler, sloganları “Tek Çözüm İslam” olan, her
anlamda fundamentalist bir partidir. Bir Türk modelinin
oluşması için, Özgürlük ve Adalet Partisi gibi bugünkü Müslüman
Kardeşlerin politik aldatıcı dış görünüşünden ziyade
modernleşmeci bir İslami partiye ihtiyaç olacaktır. Bu,
özellikle genç üyeler arasında Müslüman Kardeşlerden ayrılan
gruplar tarafından yaratılabilir. Mısır ordusuna gelince,
Sedat’ın zamanından beri birçok zaafını örtmek için ideolojik
bir tuzak olarak dini kullanmaya meyillidir. Biz aslında Türk
modelinden daha ziyade Pakistan modeline -ordu fundamentalist
ittifakı- daha yakın olabiliriz.
Olayların nereye varacağı hakkında spekülasyon yapmanın anlamı
yok çünkü süreç halen ilk aşamalarında ve yerleşik olana dek
yıllarca inişler ve çıkışlar olabilir. Nihai olarak nasıl ve ne
tür bir dengeye varılacağı değişen güçler dengesine dayanır.
Mısır örneğinde, iktidarın iplerinin kontrolünü, ekonomik ve
sosyal düzenin muhafazasını ve (buzdağının görünen yüzünü
temsil etmek üzere denenen birkaç şahıs yerine) rejim
görevlilerinin elde tutulmasını sürdüren ordu kurumu
aracılığıyla rejimin hayatta kaldığı aşikârdır. Washington,
kamu desteğine sahip ABD dostu siyasal güçlerin yokluğunda,
demokrasinin Arap dünyasında gedik açmasıyla birlikte mevcut
oyuncuları kendi tarafına çekmek zorunda kalacağı sonucuna
vardı. ABD ile ideolojik bakımdan ortaklığa en açık olan
Müslüman Kardeşler’dir. Katar ve Türkiye bu meselede aracılığa
kalkışıyor.
Dolayısıyla Washington ve Müslüman Kardeşler arasında bir
ittifak başlangıcına tanık oluyoruz. Eskiye nazaran hareketin
ABD ve İsrail’e karşı beyanları daha ılımlı hale geldi. Ordu ve
Müslüman Kardeşler, işbirliği içerisindeler. Müslüman Kardeşler
iktidarı almaktan daha ziyade hükümete katılma arzusunda
olduğunun garantisini veriyor. Böylece Washington’la yeni bir
sayfa açılıyor. Müslüman Kardeşler’e yönelik resmi Amerikan
çizgisinde de açık bir değişim gördük. Mısır’daki işbirliği
doğrudan doğruya Filistin uzlaşma gayretini pekiştiriyor.
Filistin Yönetimi Lideri Mahmut Abbas, Washington’u hiçe
sayarak Hamas’la uzlaşma adımı atamazdı. Son tahlilde Müslüman
Kardeşler’in ABD ve onun 1950’ler ve 1960’lardaki istihbarat
servisleriyle yakın işbirliği içinde olduğunu unutmamalıyız.
1948’de İsrail’in kuruluşundan sonraki yirmi yıl boyunca halk
hareketine çeşitli biçimler altında Arap ulusalcı hareketi
egemen oldu. 1967 yenilgisi ulusalcı akımı zayıflattı ve
1970’lerde hâkim pozisyonunu koruyamayan radikal solun
yükselişine tanık olundu. Geçiş dönemi boyunca fundamentalist
akım da yükselişteydi ve Arap rejimleri, çoğunlukla İslami
hareketleri finanse eden Suudi krallığıyla birlikte, sola karşı
koymak için onu kullandı. Daha sonra dini akımın Batı karşıtı
bir yönelime evrilebileceğini ve Batı çıkarlarına bir tehdit
oluşturabileceğini gösteren 1979 İran devrimi ortaya çıktı. Bu
değişim bölgedeki politik döngüyü belirledi. ABD, Afganistan’da
Sünni fundamentalizmiyle devam eden işbirliğinde kanıtlandığı
gibi, Sünni ve Şii İslam arasında bir ayrım çizmeye çalıştı. Ne
var ki Kuveyt saldırısından sonra birçok Sünni hareketin
benimsediği pozisyon kendileriyle Suudi krallığı ve ABD
arasında bir gedik açtı. Şimdiye kadar dini akımlar otuz
yıldır, İran devriminden günümüze kadar, egemen oldular.
2009’dan beri bu evrenin son bulduğu ve yeni bir evrenin
başladığına dair belirtiler vardı. 2009’da halk protestolarıyla
karşılaşan İran modeli krize girdi. Aynı zamanda Mısır’daki
sınıf mücadelesinin ve işçi hareketlerinin yükselişi, özellikle
Tunus ve Fas gibi birçok ülkedeki toplumsal çatışmaların
keskinleşmesi, yaklaşmakta olan olayları işaret ediyordu. Dini
akım doğası ve programı bakımından farklılıkları olan bu
mücadele türünden uzak durur. Bunlar önemli emarelerdi.
Bugün yeni bir politik aşamaya giriyoruz fakat bu halk
hareketine önderlik için üç gücün çekiştiği bir geçiş
dönemidir. Birincisi son olaylardan güçlü çıkan dini akımdır.
Fiilen önceki zamanlarda yegane muhalefet olduktan sonra şimdi
bunlar hareket içerisindeki diğerlerinin arasında bir güce
indirgeniyor. İkinci güç kapitalistlerden daha ziyade
çoğunlukla üniversite mezunları, öğrenciler, işsiz mezunlar ve
toplumsal anlamda reformist olan entelektüellerden oluşan orta
sınıfların yeni liberal akımıdır. Bu gruplar tek bir partide
örgütlenmek yerine belli ölçüde bir uyumu olan bir ağ
oluştururlar. Üçüncü güç işçi hareketi ve bir dizi müttefik
solcu oluşumdur. Solun durumu bir ülkeden diğerine farklılık
gösteriyor. İşçi hareketi Tunus’ta önemli bir rol oynarken
Mısır’da daha az etkilidir.
Devrimci bir süreçten geçiriyoruz ve bu sürecin geleceğini
tahmin edemeyiz. Bununla birlikte yıllardır insanlar bölgedeki
herhangi bir uyanışın yalnızca dini gruplar tarafından
gerçekleştirebileceğini düşünürken, şimdi başka güçlerin halk
hareketine önderlik etmede onlarla rekabet halinde olduğu gün
gibi ortadadır.
İsrail bütün bu halk ayaklanmalarına ve devrimlerine
tahammül edebilir mi?
1960’larda ulusalcı akımın radikalleşmesi ve yükselişiyle
birlikte Suudi Krallığı bu akımı savuşturması için
Amerikalılardan kendi Dahran hava üstlerini tahliye etmelerini
istedi. ABD İsrail’le askeri bir ittifak kurulması açısından
askeri birliklerinin Körfez’den çıkışının yerini dolduracak bir
şey bulmuştu. Siyonist devlet 1967’de elde ettiği zaferden
sonra ABD’nin en önemli müttefiki olarak desteklendi ve İran
devrimi İsrail’in önemini daha fazla arttırdı. Bu durum 1990’da
ABD’nin bölgede askeri bir yeniden yapılanmayı düzenlemesi
açısından kendisine eşsiz bir fırsat sağlayan Irak’ın Kuveyt
saldırısına kadar devam etti. İsrail’in değeri bu nedenle
azaldı.
O zamanlar Washington kendisine karşı hınç körükleyen Filistin
sorununu çözmenin gerekli olduğunu varsayıyordu. 1991’de
Washington ve Tel Aviv arasında eşi görülmemiş bir baskı ve
gerilim dönemi ortaya çıktı. Madrid Konferansı toplandı ve iki
yıl sonra Oslo anlaşması imzalandı. Fakat bunların sınırları
çok geçmeden netlik kazandı ve 2000’de İkinci İntifada’yla
birlikte fiilen sona erdiler.
2001’deki 11 Eylül saldırıları Washington’un Siyonist
ittifakını restore etti. Ardından ABD’nin Irak’taki
başarısızlığıyla birlikte dizginler İsrail’e verildi. Elbette
karşı karşıya olduğumuz devrimler İsrail açısından bir endişe
kaynağıdır. Fakat aynı zamanda Siyonist devlet bunları, bütün
Arap rejimlerinin sendelediği bir zamanda ABD çıkarlarının
perspektifinden bir istikrar abidesi olarak kendi duruşunu
güçlendiren bir şey olarak görüyor.
Suriye krizine gerçekçi ne tür bir çözüm olabilir?
Açıkçası pürüzsüz bir iktidar geçişi olasılığı, oradaki
gaddarca baskıdan ötürü, zamanla kayboldu. Bu halkın büyük bir
kısmı ile rejim arasında muazzam bir hasımlık yarattı. Ordunun
baskıya dahil olması aynı zamanda komutanların rejime bağlı
kalarak muazzam çıkar elde etmelerini sağladı: Rejimin
devrilmesi kendilerinin sıkıntıya girmesi demekti. Rejimin geri
adım attığını düşünmüyorum. Baskıyı arttırıyor ve bu baskı
durumu daha da kutuplaştırdı. Başlangıçtaki reform taleplerinin
acımasız baskıyla karşılık verildiği her yerde bu taleplerin
rejim değişikliği taleplerine dönüştüğünü gördük. Rejimlerin
Fas ve Ürdün’de olduğu gibi daha dirayetle hareket ettiği
yerlerde talepler, reformla sınırlı kaldı. Bugün Suriye’de
protesto hareketi en asgari biçimde mevcut anayasanın ilgasını
ve serbest seçimlerin yapılmasını kabul edecektir. Fakat Suriye
rejiminin bunu kabullendiği göremiyorum. Eğer Esat görevi hemen
aldıktan sonra başladığı reformları devam ettirmiş olsaydı
mevcut durumdan kurtulabilirdi. Suriye için yalnızca iki
olasılık görüyorum: Ya kanlı rejim daha fazla şiddet ve
baskıyla varlığını sürdürür ya da bir iç savaş peyda olur.
Rejimin çöküşü kendi silahlı organlarının çökmesi neticesinde
vuku bulabilir. Eğer bu olacak olursa, bir iç savaş olacaktır.
Devrimci süreç bütün bölgede devam ediyor. Altı ay içerisinde
Arap dünyasının neye benzeyeceğini kimse bilmiyor. Bütün
seçenekler açık ve aslında bu seçeneklerden bazıları da
korkutucu. Yine de çok uzun bir karanlıktan geçiyoruz ve şeyler
ancak yeni değişmeye başlıyor.
_____________________________________________
* Sendika.Org için
çevrilmiştir.
|