Irak ve Lübnan'daki Son Durum
Gilbert Achcar
14 Haziran 2007
Röportaj: Piers Mostyn, Socialist Resistance
Mayıs ayı, Amerikan askerlerinin
ölüm oranı açısından 2004’ten beri en kötü aydı. Nisan
ayı ise işgalin başından beri İngiliz askerleri için en
kötü aydı. İşgal öncesinde İngiltere’nin Washington
büyükelçisi olan Sir Christopher Meyer, Amerikan ve
İngiliz askerlerinin hızla geri çekilmesini son dönemde
savunan resmi şahsiyetlerden biri olmuştur. Socialist
Resistance dergisi adına Piers Mostyn, Bush’un son kozu
olan Amerikan birliklerinin “Akın” harekatının
yılbaşından bu güne bilançosunu ve Lübnan’daki son
gelişmeleri Gilbert Achcar’a sordu.
Gilbert Achcar: “Akın”
harekatı, Bush yönetiminin bu planla ulaşmak istediği
asıl amacıyla -Irak başarısızlığını bir başarı öyküsüne
dönüştürme amacıyla- kıyaslandığında, her şeyden önce
bir kan seli akını ve büyük bir hezimet olarak
değerlendirebiliriz. “Akın” ile, aslında bir yığın
propaganda yoluyla ulaşmaya çalıştıkları şey budur.
“Akın” açıkça başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
Harekatın asıl amacı Irak’taki politik
yakınlaşmaları değiştirip, Amerika’ya yakın bir ittifak
kurmak ve Washington’a Irak’ta daha rahat manevra yapma
imkanı sağlamaktı. Mukteda el Sadr bütün bu harekatın en
önemli hedefiydi. Harekatın başarısızlığını el Sadr’ın
bir sure gözden kaybolduktan sonra yeniden ortaya
çıkmasıyla ve haberlerde bu kadar ön planda olmasıyla
ölçebiliriz.
PM: El Sadr’ın yeniden ortaya
çıkmasının önemi nedir?
GA: Her şeyden önce, sözde Akın
operasyonun başarısızlığının bir göstergesi olarak
görüyorum. Akın'ın hedefi olduğunu bilen el Sadr, yer
altına çekilmiş ve yandaşlarına dikkat çekmeme ve
Amerikan birlikleriyle direk temastan kaçınma talimatı
vermiştir. 2004’te yaptığı gibi ABD birlikleriyle
doğrudan çatışmaya girmeyecektir; 2004'de girdiği
çatışmaların maliyeti çok büyük olmuştur. 2004’te
neredeyse tutuklanacak hatta öldürülecekti, hareketi de
askeri olarak yok edilecekti. Dolayısıyla böyle bir şeyi
tekrar etmekten dikkatle kaçındı.
Sadr çok temel düzeyde bir ders
çıkardı: ABD ile askeri olarak yüz yüze gelmemeliydi,
çünkü ABD karşı konulmaz bir ateş gücüne ve cephaneliğe
sahipti. Bunun yerine, ABD saldırdığında yapılacak en
doğru şey güvenli bölgelere çekilmek, hatta saklanmaktı.
Bu en temel gerilla taktiğiydi ve Sadrcılar bunu çok
başarılı bir şekilde uyguladılar. Ayrıca sözüm ona
“Akın” operasyonu ile ABD birliklerine duyulan nefret
bilenirken oldukça kurnaz politik hamlelerle siyasal
güçlerini korumayı, hatta arttırmayı başardılar.
PM: Yakınlarda, daha milliyetçi
ve anti-sekter çizgide bir konuşma yaptı, sizce bu bir
değişikliğe mi işaret etmektedir?
GA: Bence muhtemelen 2005’in
sonları ile 2006’nın başlarına kadar gösterdiği politik
duruşu tekrar takınması ya da bu duruşa geri dönmesi
için uygun bir zamanın geldiği sonucuna vardı. Şubat
2006’daki Samarra saldırısı [Samarra’daki Şii camisine
Sunniler tarafından yapılan ve büyük tahribat yaratan
sekter saldırı] bir dönüm noktasıydı. Bu olaydan sonra
el Sadr’ın anti-sekter Arap-Irak milliyetçisi imajı,
sekter Şii milislerinin lideri imajına dönüştü.
Şimdi bir önceki imajını (Arap Irak
milliyetçisi imajını) tekrar inşaa etmeye çalışıyor.
Muhtemelen politik iklimin, Şiilerin kendilerine yapılan
sekter saldırılara verdikleri cevaplarla sekter bir
dalganın yoğun bir şekilde yükselmesine izin verdikleri
bir yıldan sonra, yeni bir çaba için müsait olduğunu
düşünüyor.
PM: Yani kısasa kısas sekter
tırmanışın süresini tamamladığını ve Sadr’ın artık daha
milliyetçi bir çizgiye gelebileceğini mi söylüyorsunuz?
GA: Evet, kesinlikle. Sadr,
muhtemelen, eski imajını yeniden kazanmasının her
zamankinden daha acil olduğu şu anda ortalığın biraz
yatıştırılabileceğini düşünüyor. Sünni Arap Iraklılara
ulaşması lazım, çünkü büyük bir politik harekatın
hedefinde kendisinin olduğunu biliyor.
İki kürt lider de yakın zamanda,
Maliki hükümetini devirmeye çalışan bir “komploya” karşı
uyarıcı açıklamalarda bulundular. Bu “komplonun” tam
ortasında bulunan diğer bir isim de ABD’nin atadığı
başbakan Iyad Allawi’den başkası değil, ABD ve
İngiltere'nin Irak'ta en güvendikleri yardakçısı.
Dolayısıyla Irak’taki durum çok hassas
bir hale geliyor. Irak’ta çok kritik bir dönüm
noktasındayız ve önümüzdeki haftalar ve aylar oldukça
belirleyici olacak. İşte tam da bu anda Mukteda El-Sard
politik olarak saldırı konumuna geri dönmeye karar
vermiştir. Bu kuşkusuz Sadr açısından çok zekice bir
hamledir.
PM: Sunni muhalif guruplardan
herhangi bir tepki işareti var mı?
GA: Evet var. El-Sadr’ın yeni
çizgisi Sünni Araplar arasında sekter olanların aksine
milliyetçilerden genel kabul gördü. El Kaide tipi
anti-ABD’ci anti-Şii fanatikleri saymazsak Irak’lı Sünni
Araplar arasında iki tip güç hakim: Bir yanda, sekter ve
anti-İran’cı fikirlere sahip, Suudilere yakın ve
Şii’lere karşı ABD ile işbirliği yapmaya hazır bir
kesim.
Ve öte yanda ABD’yi asıl tehlike ve en
büyük düşman olarak gören dolayısıyla da anti-ABD’ci Şii
güçlerle, tabii ki İran’dan yeterince bağımsız olduğunu
düşündükleri güçlerle (çünkü İran korkusu bütün Sünni
guruplarda hakim) ittifak kurmaya hazır bir kesim.
İşte Mukteda El-Sadr burada
durmaktadır. Son bir kaç yılda kendisine giderek daha
fazla arka çıkan Tahran’la pek açık bağlantıları
olmasına rağmen belli bir derecede politik özerkliğini
hala koruyor, ayrıca ateşli bir bağımsız olduğu da
biliniyor. Yandaşları İran’ı eleştiren açıklamalar
yapmaktan çekinmiyor. Örneğin geçenlerde Iran ve ABD
temsilcileri arasında Irak üzerine yapılan toplantıyı,
daha once pek çok Sünni gurubun yaptığı gibi, Iran’ın iç
işlerine karışma olarak nitelendirip bunun kabul
edilemez olduğunu söylemişlerdir.
PM: Daha once değindiğiniz
ABD’nin Akın operasyonundaki başarısızlığı ve tasfir
ettiğiniz hassas politik konjonktürü göz önüne
aldığımızda, yazın sonuna doğru bir dönüm noktasına
gireceğimizi düşünüyor musunuz? Yeniden dirilebilecek
bir milli birlik duygusu, Amerika’nın askeri
saldırganlığının açık başarısızlıklarıyla birleşip
Amerikalıları radikal bir kararın hatta geri çekilme
kararının eşiğine getirebilir mi?
GA: O kadar kolay değil. Ben El
Sadr’ın ne yapmaya çalıştığından bahsediyorum. Başarılı
olabileceğini söylemiyorum. Elbette bir dereceye kadar
başarılı olabilir ama bütün bu mücadeleyi kazanarak asıl
başarıyı yakalayıp yakalamayacağını şimdiden kestirmek
zor. Çok zor durumlarla karşı karşıya.
Allawi operasyonu hala sürüyor. Bu
operasyonun amacı ABD desteğinin cazibesini kullanarak
mezhepler arası bir politik koalisyon kurup Maliki
hükümetini devirerek Allawi’yi Irak’ın kurtarıcısı,
“güçlü adam” olarak yönetime geri getirmek. Bu
operasyonun başarılı olamayacağına dair her türlü bahse
girerim ama yine de böyle bir operasyonu tamamen gözardı
edemezsiniz. ABD’nin ve ABD’nin güvenle kendi
kontrolünde olduğuna inandığı Irak askeri birliklerinin
bir bölümünün (hala öyle birlikler varsa) desteklediği
bir darbe ihtimalini göz ardı edemezsiniz.
Ancak kesin olan şey yakın zamanda çok
hayati değişikliklerin olacağı. Bush yönetimi için
“Akın” harekatı, ya iddiayı iki katına çıkarma ya da pes
etme operasyonu. Bush yönetimi ABD’de büyük baskı
altında. Demokratların birliklerin geri çekilmesi için
bir program oluşturulması için baskı oluşturmak
konusunda nasıl yan çizdiklerini görsek de, Irak konusu
başkanlık seçimleri için çok önemli ve ABD kamuoyu
savaşın devam etmesine karşı tavır almış durumda.
Bush yönetimi görünüşe göre elindeki
son kartı oynuyor. Aynı zamanda arkasını sağlama almak
için Baker-Hamilton raporu doğrultusunda
(başlangıç için çok sınırlı olsa da) muhtemel bir
uzlaşma için Tahran’a uzanmaya çalışıyor
PM: Ceplerinde devreye
sokabilecekleri başka bir plan yok mu?
GA: Bence yok, bir tek Allawi
operasyonu var. Oynayabilecekleri son koz bu.
PM: Peki yeni bir güçlü adamı
iktdara getirecek bu planın, Şii kontrolu altında olması
dışında Saddam döneminden ne farkı var?
GA: Saddam dönemine dönüş
mümkün değil. O diktarörlüğü yeniden kuramazsınız.
Irak’taki şu anki durum “İkinci Saddam’ı” oynayacak
herkesi çok zor durumda bırakacak ve sonunda da mutlaka
başarısızlığa uğratacak bir durum. Şii nüfusun, diktatör
kendi içlerinden birisi değilse yeni bir diktatörlüğü
kabul etmeye hazır olduğunu düşünmüyorum. Allawi Şiiler
arasında bir hain olarak, dahası eski bir Baascı olarak
görülüyor. Bence ABD destekli bir diktatör, Şiilerin
asırlardır bekledikleri hayallerinden, yani çoğunluk
olarak güçlerini arttırmaktan vaz geçmeleri demek olduğu
için, Şiilerin böyle bir şeyi kabul etmelerinin imkan
dahilinde olmadığını düşünüyorum. Ayrıca İran da oyunun
içinde ve en azından bu koşullarla böyle bir senaryoyu
kabul etmeyeceklerdir.
Dolayısıyla ABD için Irak’ta
kazanmalarını sağlayacak hiç bir strateji ya da koz
görmüyorum. Burada soru “ABD kazanacak mı, kaybedecek
mi?” değil. Çoktan kaybetmiştir, ve bu kesinlikle geri
döndürülemez bir kayıptır. Sorun, daha baştan başarısız
olmaya mahkum delisaçması planları uygulamaya çalışmakla
Irak’a daha ne kadar zarar verebilecekleridir.
PM: Lübnan’a dönersek, Nahr el
Bared Filistin mülteci kampının kuşatılması ve
bombalanması sizce küçük bir sünni guruba yönelik
göreceli olarak küçük bir gösteri miydi yoksa daha derin
bağlantılar da var mı? Amerikan gazeteci Seymour Hersh
“Fetih el Ensar”ın aslen Lübnan hükümetince
desteklendiğini ve olayların ise bir çeşit “geri tepme”
olduğunu iddia etti.
GA: Lübnanla ilgili meselede
iki tür “komplo teorisi” var: birincisi, Amerikancı
güçler ya da “hükümetteki çoğunluk” güçlerine göre
“Fetih el İslam” Suriye ajanları tarafından
yönlendirilmektedir. Bu güçlere gore son dönemdeki
çatışmalar eski Başbakan Refik el Hariri suikasti sonucu
Washington, Paris ve Londra’nın BM Güvenlik Konseyi’ne
gitmesiyle oluşan uluslararası mahkemeye karşı
kışkırtılmıştır.
Diğer yanda Hersh’in makalesine atıfta
bulunan bazı kişilerce ortaya atılan ikinci komplo
teorisi ise, “Fetih el Islam”ın bizzat hükümetteki
çoğunluk tarafından ve bunların arkasındaki Suudiler ve
ABD tarafından yönlendirilmekte olduğunu iddia
etnektedir.
Doğru olarak kabul edilecek yalnızca
birkaç olgu vardır. Örneğin “Fetih el Islam”ın en önemli
lideri Suriye’de hapsedilmiştir, dolayısıyla, olayların
BM Güvenlik Konseyi’nde uluslararası mahkeme kurulması
kararının alındığı oylamadan hemen sonra alevlenmesi
gerçeği dışında, Suriye rejiminin bu gurubun arkasında
olduğunu düşündürecek sağlam bir zemin yoktur
Sünni fanatik köktenciliğin resmi ya
da gayrıresmi olarak genellikle Suudi güçlerle ilişkili
olduğu da bir gerçektir. Bir noktada Hariri bloğunun,
Şii karşıtı sekter gelenekten gelen (ve sonunda El
Kaide’ye katılmış) ve amaçları Hizbullah’ın temsil
ettiği Lübnanlı Şiilerle sonuna kadar mücadele etmek
olan bir Sünni köktenci gurupla ilişkileri olmuş olması
muhtemeldir. Ancak sadece bununla onların bu gurubu
yönlendirdiği yolunda bir çıkarsamada bulunmak oldukça
temelsizdir.
Çatışmayı ateşleyen her neyse bir şey
çok net: Çatışma çok açık amaçlar için anında
kullanılmıştır. Birinci amaç, Lübnan ordusunun en
kolaydan başlayarak (ki en kolayı Lübnanlı Şii ve Sunni
askerlerin sekter ayrılıklara düşmeden kendilerine karşı
kolaylıkla birleşeceği Filistinlilerdir) diğer güçler
karşısındaki kabiliyetini test etmek. İkincisi de bu
gurupla savaşma bahanesiyle orduyu Kuzey Lübnandaki
Filistin göçmen kampına yerleştirerek kontrolü ele
geçirmek.
İşte bu nedenle Hizbullah lideri
Hassan Nasrallah, Lübnan güçlerinin kampa girmelerini
bir “kırmızı çizgi” olarak nitelemiştir. Hizbullah’ın
daha once Lübnan ordusuyla dayanışma içinde olduğunu
açıklamasına rağmen Nasrallah neden böyle bir açıklama
yapmıştır? Çünkü Nasrallah, bu Filistin kampının, Lübnan
ordusunun BM Güvenlik Konseyi’nin 1559 nolu (Washington,
Londra ve Paris’in desteklediği) önergesinin bir parçası
olan bir planı, Filistin kamplarını ve Hizbullah’i
silahsızlandırma planını test edebileceği bir deneme
alanı haline geldiğini farketmiştir.
Nasrallah, Nahr el Bared savaşının
sonunda kendi güçleriyle savaşmaya giden bir yolun ilk
adımından başka bir şey olmadığını anladı. Bunu,
süregiden çatışmada Lübnan ordusuyla aktif dayanışma
gösterisi içine girmiş Washington’un davranışlarına
bakarak anlayabilirsiniz: Washington bizzat silah
göndermekte ve müttefiklerini Lübnan ordusunun hangi
mühimmata ihtiyacı varsa göndermesi için teşvik
etmektedir.
PM: Daha genel olarak bakarsak,
sizce, geçen yılki savaşın yıldönünüme yaklaştığımız şu
günlerde savaşın genel durumu nedir? Ateşkesten bu yana
herhangi bir değişiklik oldu mu?
GA: Hayır, durum kesinlikle bir
açmazda. Durum tam bir çıkmaz sokak, bu da ortamın çok
gergin ve tehlikeli olduğu anlamına geliyor. Aylardır
ülke, yeni bir kanlı savaşı hatta yeni bir iç savaşı
ateşleyecek sekter patlamanın eşiğinde.
Hizbullah’ın stratejisi tamamen
bataklığa saplanmış durumda. Sebebi de kendi sekter
görüşleri ve diğer mezhep gurupları ve mevcut güç
odaklarıyla iktidar paylaşma anlayışlarının koyduğu
sınırlardır. Beceriksiz bir hamleler serisi sonunda, ki
bunda Suriye diktatörlüğüyle kurdukları ittifakın hiç de
önemsiz olmayan bir rolü vardır, ülkenin Şii ve Sünni
mezhepleri arasında bölünmüş olduğu şu anki duruma
gelmesinde katkıları oldu. Geçen yaz Israil
saldırılarının başlamasıyla azalmış görünen sekterlik
kısa süre sonra yeniden ve güçlü bir şekilde geri geldi.
Hizbullahın sekter doğası, Hariri cephesinin, Sunnilerin
sekter duygularını apaçık bir şekilde kullanabilmesini
kolaylaştırdı. Sonuç olarak bütün süreç bataklığa
saplandı ve muhalefet geçen kış başlayan seferberlikle
ürettiği politik inisiyatifini kaybetti.
PM: Muhalefet derken, Batı
yanlısı hükümete karşı başlatılan, Hizbullah’ın ve
Aoun’un başını çektiği hareketi mi kastediyorsunuz?
GA: Şii Hizbullah’ı ve Emel’i,
Maruni general Aoun’u ve pek çok diğer küçük gücü
kastediyorum. Sekter terminolojiyle söylersek, Şiilerin
ezici çoğunluğu, artı Sünni çoğunluğa karşı ittifak
içindeki Hristiyanların önemli bir bölümü, artı
Dürzi’lerin çoğunluğu ve diğer bir Hristiyan fraksiyon.
Lübnan’daki güçlerin görünüşü böyle, sivil savaşın en
ateşli olduğu günler kadar sekter.
Bu röportaj, 6
Haziran 2007 de telefonla yapıldı. Gilbert Achcar, savaş
karşıtı bir aktivist ve Lübnan’da büyümüş bir
akademisyendir. Son kitapları, Noam Chomsky ile yazdığı
“Korkutan Güç: Ortadoğu ve Amerikan Dış Politikası” ve
Michel Warshawski ile yazdığı “33 Gün Savaşı: Israil’in
Lübnan’da Hizbullah’a Karşı Savaşı ve Sonuçları” dır.
Çeviren:
Ozan Aksoy, Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu (BGST)
Yazının orijinali için
tıklayınız.
|