HAYDUT DEVLETLER
Noam Chomsky
Nisan 1998
“Haydut devlet” kavramı
bugün politika planlamasında ve analizinde etkin bir rol
oynamaktadır. Mevcut Irak krizi bunun yalnızca en son örneğidir.
Washington ve Londra, Irak’ı komşuları ve bütün dünya için bir
tehdit oluşturan “haydut bir devlet” olarak ilan ettiler. Irak
“yasadışı” bir ulustur. Dünya düzeninin bekçileri, ABD ve -yarım
yüzyıl önce İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nın hüzünle kullandığı bir
terimi benimsersek- onun “küçük ortağı” İngiltere tarafından
zapturapt altına alınması gereken, Hitler’in onda yeniden
bedenlendiği birisi tarafından yönetilmektedir. Kavram yakından ele
alınmayı hak etmektedir. Fakat önce, mevcut krizde nasıl
uygulandığına bir bakalım.
Irak krizi hakkındaki
tartışmanın en ilginç özelliği, böyle bir tartışmanın hiçbir zaman
yapılmamış olmasıdır. Doğru, pek çok sözcük sarfedildi ve nasıl
hareket edilmesi gerektiği üzerine tartışmalar yapıldı. Fakat
tartışma şu aşikar yanıtı dışlayan katı sınırlar içinde tutuldu: ABD
ve İngiltere kendi yasalarına ve anlaşma yükümlülüklerine uygun
olarak hareket etmek zorundadır.
İlgili hukuki çerçeve
Birleşmiş Milletler Şartı’nda formüle edilmiştir. BM Şartı,
uluslararası hukuk ve dünya düzeninin temeli olarak tanınan
“bağlayıcı bir anlaşmadır” ve ABD anayasasına göre “ülkenin en üstün
yasasıdır.”
BM Şartı, “Güvenlik
Konseyi barışa karşı herhangi bir tehdidin varlığını, barışın
bozulmasını ya da saldırı edimini tespit eder ve tavsiyelerde
bulunur veya 41. ve 42. maddelere uygun olarak hangi önlemlerin
alınacağına karar verir” der. 41. ve 42. maddeler ise, tercih edilen
“silahlı güç kullanımı içermeyen önlemleri” ayrıntılandırır ve bu
tür önlemleri uygun bulmaması halinde, Güvenlik Konseyi’nin başka
eylemlere girişmesine izin verir. Tek istisna, “Güvenlik Konseyi
uluslararası barış ve güvenliği muhafaza etmek için gerekli
önlemleri alana kadar…. silahlı saldırıya” karşı “bireysel ya da
kolektif kendini savunma hakkına” izin veren 51. maddedir. Bu
istisnalar dışında, üye devletler “uluslararası ilişkilerinde güç
tehdidi veya kullanımından kaçınırlar.”
Dünya barışına karşı
birçok tehdide tepki göstermenin yasal yolları vardır. Eğer Irak’ın
komşuları tehdit edildiklerini hissediyorlarsa, tehdide karşılık
vermek için uygun önlemleri onaylaması için Güvenlik Konseyi’ne
başvurabilirler. Eğer ABD ve İngiltere tehdit edildiklerini
düşünüyorlarsa, aynı şeyi yapabilirler. Ancak hiçbir devletin bu
konular hakkında kendi kararını verme ve dilediği şekilde hareket
etme yetkisi yoktur. Elleri temiz olsaydı bile -ki durum pek öyle
değildir- ABD ve İngiltere’nin böyle bir yetkisi olamazdı.
Yasadışı devletler bu
koşulları kabul etmezler: Örneğin Saddam’ın Irak’ı veya ABD. O zaman
BM büyükelçisi olan Dışişleri Bakanı Madeleine Albright tarafından
ABD’nin pozisyonu açıkça ifade edilmişti. ABD’nin Irak’la daha
önceki bir karşı karşıya gelişi sırasında, Madeleine Albright
Güvenlik Konseyi’ne ABD’nin “mümkünse çok yönlü ve gerektiğinde tek
yönlü olarak” harekete geçeceğini bildirmişti. Çünkü “bu bölgenin
ABD’nin ulusal çıkarları açısından yaşamsal önemde olduğunu”
düşünüyorlardı, dolayısıyla dışsal bir kısıtlamayı kabul
etmiyorlardı. BM Genel Sekreteri Kofi Annan Şubat 1998’de diplomatik
misyonunu başlattığında, Albright bu duruşu tekrarladı: “Kendisinin
başarılı olmasını temenni ediyoruz”, “geri döndüğünde, ne
getirdiğine ve ulusal çıkarlarımıza ne ölçüde uyduğuna bakacağız”.
Bu da “nasıl tepki göstereceğimizi belirleyecektir.” Annan bir
anlaşmaya varıldığını duyurduğunda, Albright doktrini tekrar etti:
“Annan’ın bizim hoşumuza gitmeyen bir şeyle dönecek olması mümkündür,
ki bu durumda ulusal çıkarımıza uygun davranacağız.” Başkan Clinton,
Irak’ın (Washington tarafından belirlenen) uyum testinde başarısız
olması halinde olacakları şöyle duyurdu: “ABD’nin ve umut edilir ki
bütün müttefiklerimizin, bizim seçtiğimiz bir zamanda, yerde ve
tarzda tek yanlı karşılık verme hakkı olacağını herkes anlayacaktır.”
Verecekleri karşılık, diğer zorba ve yasadışı devletlere benzer bir
tarzda olacaktı.
Güvenlik Konseyi
oybirliğiyle, ABD/İngiltere’nin Irak’ın anlaşmaya uymaması halinde
güç kullanmalarına izin vermesi taleplerini reddetti ve Annan’ın
anlaşmasını desteklediğini bildirdi. Karar “çok ciddi sonuçlar”
hakkında uyarıda bulunuyordu, fakat daha fazla ayrıntıya yer
verilmemişti. Kritik önemdeki son paragrafta, Konseyin “anlaşmadan
kaynaklanan sorumluluklarına uygun olarak, bu kararın uygulanmasını
temin etmek ve bölgede güvenliği sağlamak amacıyla, konu üzerinde
aktif olarak durmaya karar verdiği” yazıyordu. Kararı veren Konseydi,
başkası değil; BM Şartı’na uygun olarak.
Olgular açıktı ve
belirsizlik içermiyordu. Gazete başlıkları şöyle diyordu: “Otomatik
Bir Saldırı Desteklenmiyor” (Wall St. Journal); “BM, Anlaşmaya
Uymaması Halinde ABD’nin Irak’ı Tehdit Etmesini Reddetti” (New York
Times) vs. İngiltere’nin BM büyükelçisi “Irak’ın (BM’nin
araştırmasını) engellemesi halinde, kararın ABD ve İngiltere’ye
Irak’a karşı “otomatik bir saldırı başlatma’ yetkisi vermediğini
konseydeki meslektaşlarına kişisel olarak garanti etti.” Kosta Rika
büyükelçisi, “silahlı gücün ne zaman kullanılacağına Güvenlik
Konseyi’nin karar vermesi gerektiğini” belirterek, Güvenlik
Konseyi’nin pozisyonunu ifade etti.
Washington’un tepkisi
farklıydı. ABD büyükelçisi Bill Richardson “anlaşmanın tek yanlı güç
kullanımını engellemediğini” ve ABD’nin dilediğinde Bağdat’a
saldırmak için yasal hakkını koruduğunu ileri sürdü. Dışişleri
Bakanlığı sözcüsü James Rubin karar metnini “yaptığımız özel
tartışmalar kadar önemli değil” diyerek dikkate almadı: “Bu karara
aldırış etmediğimizi söylemiyorum”, fakat “eğer anlaşma ihlal
edilirse, tekrar Güvenlik Konseyi’ne başvurmaya gerek görmediğimizi
açıkça ortaya koyduk.” Başkan, ABD’nin Irak’ın anlaşmaya uyması
konusunda tatmin olmaması halinde kararın “harekete geçme yetkisi
tanıdığını” belirtti. Başkanın basın sekreteri, bunun askeri eylem
anlamına geldiğini açıkça söyledi. New York Times’ın manşeti doğru
olarak “ABD Irak’ı Cezalandırma Hakkını Saklı Tutmakta Israrlı” diye
yazıyordu. ABD dilediğinde tek yanlı güç kullanma hakkına sahiptir:
İşte bu kadar.
Bazıları bu duruşun bile,
uluslararası ve ulusal hukuktaki bağlayıcı yükümlülüklerimize
fazlasıyla yakın olduğu hissine kapıldılar. Senato çoğunluk lideri
Trent Lott, yönetimi dış politikayı “taşerona verir gibi”
“başkalarına” -yani BM Güvenlik Konseyi’ne- teslim ettiği için
eleştirdi. Senatör John McCain, “Birleşik Devletler kudretini
Birleşmiş Milletlere bağımlı kılıyor olabilir” uyarısında bulundu -ki
bu, yalnızca hukuka uyan devletler için bir yükümlülüktü. Senatör
John Kerry, Saddam’ın “Birleşmiş Milletler kararlarını ihlal etmeye
ve dünya topluluğu için tehditkar bir konumda kalmaya inatla devam
etmesi” halinde, ABD’nin doğrudan Irak’ı işgal etmesinin “meşru”
olacağını ekledi. Güvenlik Konseyi’nin buna karar vermesi ya da
vermemesi önemli değildi. Böyle tek yanlı bir ABD eylemi, Kerry’nin
kavradığı şekliyle “uluslararası hukukun çerçevesine” uygun
düşecekti. Vietnam savaşına karşı çıkmasıyla ulusal bir şöhret
kazanan, liberal bir güvercin olan Kerry, mevcut duruşunun eski
görüşleriyle tutarlı olduğunu açıkladı. Vietnam ona, gücün ancak
eğer hedefe “ulaşılabilirse ve ülkenizin ihtiyaçlarını karşılıyorsa”
kullanılması gerektiğini öğretmişti. O halde Saddam’ın Kuveyt’i
işgali yalnızca bir nedenle yanlıştı: Olayların gösterdiği gibi,
hedef “ulaşılabilir” değildi.
Yelpazenin liberal-güvercin
ucunda, Annan’ın anlaşması olumlu karşılandı, ama esas sorunları
dışarıda bırakan dar çerçevede. Tipik bir tepkiyle Boston Globe,
Saddam’ın pes etmemesi halinde “ABD’in Irak’a saldırısı yalnızca
haklı çıkmakla kalmayıp, saldırmazsa sorumsuz duruma düşeceğini”
belirtti -öyle ki, saldırının sorgulanmasına hiçbir şekilde gerek
kalmayacaktı. Aynı zamanda editörler, “bilimi daha önce hayal
edilmemiş bir yıkım yaratma yoluna sapmaktan alıkoymak için dünyanın
sahip olduğu en büyük şans” olarak “kitle imha silahlarına” karşı
“evrensel bir utanç uzlaşması” çağrısında bulundular. Duyarlı bir
öneri; güç tehdidine başvurmadan, başlamak için kolay yollar
düşünülebilir, ama niyet edilen bu değildir.
Politika analisti William
Pfaff, Washington’un “teolojik ve felsefi görüşe”, Akinalı Thomas ve
Renaissance teologu Francisco Suarez’in görüşlerine başvurmakta
gösterdiği isteksizliğini esefle karşıladı. Halbuki, “felsefe ve
teolojinin” rehberliğini arayan, ABD ve İngiltere’deki “analitik
toplumun bir bölümü” 1950 ve 1960’larda böyle yapmıştı. Ama
entelektüel kültürle ilintisiz olsa da, oldukça açık olan çağdaş
uluslararası ve ulusal hukukun temellerinin rehberliğini aklından
geçirmemişti. Başka bir liberal analist, ABD’nin şu olguyla
yüzleşmesi gerektiğinin altını çizdi: Eğer ABD benzersiz kudretini
“gerçekten insanlığın iyiliği için kullanıyorsa, insanlık bunun
kullanılmasıyla ilgili söz hakkı talep ediyor. Oysa “anayasa, Kongre
ve televizyonun Pazar bilgiçleri” buna izin vermeyecektir. “Ve
dünyanın diğer ulusları Washington’a, (kendi) çıkarlarına ne zaman,
nerede ve nasıl hizmet edilmesi gerektiğine karar verme hakkını
devretmediler.” (Ronald Steel).
Anayasa geçerli
anlaşmaları, özellikle aralarında en temel olan BM Şartı’nı “ülkenin
en yüksek yasası” ilan ederek, gerçekte bu tür mekanizmalar
sağlamaktadır. Ayrıca Kongreyi, çağımızda temelleri BM Şartı
tarafından belirlenen “ulusların hukukuna karşı saldırıları… tespit
etmeye ve cezalandırmaya” yetkili kılmaktadır. Diğer yandan, başka
ulusların “Washington’a haklarını devretmediklerini” söylemek
gerçekleri biraz hafife alan bir ifadedir. Uluslar ona bu hakkı
vermeyi, BM Şartı’nı büyük ölçüde şekillendirmiş olan Washington’un
(en azından retorik düzeydeki) yol göstericiliği doğrultusunda
şiddetle reddetmişlerdir.
Irak’ın BM kararlarını
ihlal ettiği söylendiğinde, genellikle bu, iki savaşan devletin
“dünya polisi” rolünü üstlenerek, tek yanlı güç kullanmaya hakkı
olduğu şeklinde anlaşılmıştır. Bu ilkesel olarak, yasaları yerden
yere vurması değil, onları uygulaması beklenen polise bir hakarettir.
Washington’un “güç konusunda küstahça davrandığı” ve benzeri
eleştiriler yapılmıştır. Ama bu, kendi kendisini güç kullanmakla
görevlendiren zorba bir yasadışı devlet için pek uygun bir ifade
değildir.
Kimsenin gerçekten
denememiş olmasına karşın, ABD/İngiltere’nin iddialarını desteklemek
için, hayli eğilip bükülmüş yasal bir argüman icat edilebilir.
Birinci adımda, Irak’ın 3 Nisan 1991 tarihli, 687 no’lu BM kararını
ihlal ettiği söylenebilir. Sözü edilen karar, Irak’ın zikredilen
hükümleri (silahların yok edilmesi, denetim vs.) kabul ettiğini
belirten “resmi bildirimi üzerine” bir ateşkes ilan etmektedir. Bu
muhtemelen kayda geçen en uzun ve en ayrıntılı Güvenlik Konseyi
kararıdır, fakat uygulama mekanizmasından söz edilmemektedir. O
halde, argümanın ikinci adımı, Irak’ın hükümlere uymamasının 678
no’lu kararı (29 Kasım 1990) “yeniden gündeme getirdiği” olacaktır.
Bu karar üye devletleri “660 no’lu kararı desteklemek ve uygulamak
için bütün gerekli araçları kullanmaya” yetkili kılmaktadır. 660
no’lu karar (2 Ağustos 1990), Irak’ın derhal Kuveyt’ten çekilmesini
istemekte ve Irak ve Kuveyt’e, Arap Birliği sistemini tavsiye ederek,
“ihtilaflarının çözümü için derhal yoğun müzakerelere başlama”
çağrısı yapmaktadır. 678 no’lu karar, aynı zamanda “sonraki bütün
ilgili kararlara” (bunları 662, 664 şeklinde sıralar) atıfta bulunur.
Bunlar (662, 664) “ilgili” kararlardır, çünkü Kuveyt’in işgali ve
Irak’ın bununla ilgili eylemlerine gönderme yapmaktadırlar. 678
no’lu kararı yeniden gündeme getirmek, bu nedenle, olayları daha
önce oldukları haliyle bırakmaktadır: Güç kullanma yetkisi olmadan,
687 no’lu son kararın uygulanması -ki 687 no’lu karar, tamamen
farklı konuları gündeme getirmekte ve yaptırımlar dışında hiçbir
şeye izin vermemektedir.
Sorunu tartışmaya ihtiyaç
yoktur. ABD ve İngiltere, BM Şartı’nın öngördüğü gibi, Güvenlik
Konseyi’nden kendilerine “güç tehdidi ve kullanımı” için yetki
vermesini isteyerek kolaylıkla bütün kuşkuları ortadan
kaldırabilirdi. İngiltere bu yönde bazı adımlar attı, ama Güvenlik
Konseyi’nin buna razı olmayacağı hemen belli olduğunda, bu
çabalarına son verdi. Ama hukuk düzenini reddeden haydut devletlerin
hakim oldukları bir dünyada, bu değerlendirmelerin pek bir önemi
yoktur.
Güvenlik Konseyi’nin,
BM’nin 687 no’lu ateşkes kararını ihlal ettiği için Irak’ı
cezalandırmak amacıyla güç kullanımını onayladığını varsayalım. Bu
onay bütün ülkelere uygulandı: Örneğin, bu nedenle bir ayaklanmayı
desteklemek için Güney Irak’ı işgal etmeye yetkili olacak İran’ı da.
İran, Irak’ın komşusudur ve ABD-destekli Irak saldırısının ve
kimyasal savaşın kurbanıdır. Ve pekala makul biçimde, işgal
eyleminin yerel bir desteğe sahip olacağını iddia edebilir. ABD ve
İngiltere böyle bir iddiada bulunamazlar. Eğer hayal edilebilirse,
İran’ın bu tür eylemlerine hiçbir zaman izin verilmeyecektir, ama
kendi kendilerini görevlendiren yaptırımcıların planlarından çok
daha az acımasız olacaktır. Bu türden temel gözlemlerin, ABD ve
İngiltere’deki kamuoyu tartışmalarına girdiğini hayal etmek oldukça
güçtür.
Hukuk düzeninin hor
görülmesi, ABD’nin pratiğinde ve entelektüel kültüründe derin
köklere sahiptir. Örneğin, 1986’da Dünya Mahkemesi’nin ABD’yi
Nikaragua’ya karşı “yasadışı güç kullandığı” için mahkum eden
kararına karşı gösterilen tepkiyi hatırlayın. Karar, ABD’nin
yasadışı güç kullanımına son vermesini ve kapsamlı onarım işleri
için tazminat ödemesini talep ediyordu. Ayrıca, ABD’nin kontralara
bütün yardımının, niteliği ne olursa olsun, “insani yardım” değil
“askeri yardım” olduğunu ilan ediyordu. Mahkeme, itibarını ayaklar
altına aldığı için her yandan suçlamaya maruz kalmıştı. Kararın
hükümlerinin basılması uygun görülmemiş ve görmezden gelinmişti.
Demokratların kontrolündeki Kongre yasadışı güç kullanımını
arttırmak amacıyla derhal yeni fonlar için yetki vermişti.
Washington, bütün devletleri uluslararası hukuka saygı göstermeye
davet eden bir Güvenlik Konseyi kararını veto etmişti. Karar, amacı
açık olmakla birlikte, hiçbir ülkenin adını zikretmemişti. Genel
Kurul benzer bir kararı kabul ettiğinde, ABD fiilen kararı veto
ederek, sadece İsrail ve El Salvador’la birlikte karşı oy
kullanmıştı. Bir sonraki yıl, yalnızca İsrail’in otomatik oyunu
toplayabilmişti. Ne anlama geldiğini bir yana bırakın, medya ya da
fikir dergilerinde bunlara hemen hiç yer verilmedi.
Dışişleri Bakanı George
Shultz bu arada (14 Nisan 1986) şu açıklamada bulundu: “Eğer
kudretin gölgesi pazarlık masasına düşmemişse, müzakereler teslim
olmanın nazikçe adlandırılmasından başka bir şey değildir.”
“Denklemdeki güç unsurunu ihmal ederek, dışardan arabuluculuk,
Birleşmiş Milletler ve Dünya Mahkemesi gibi ütopik, hukuki araçları”
savunanları mahkum etti -modern tarihte öncellerine rastlanabilecek
duygular.
51. maddenin açıkça hor
görülmesi özellikle bilgilendiricidir. Bu tutum, Hintçini için
barışçıl bir çözümü öngören 1954 Cenevre Anlaşması’ndan hemen sonra,
dikkate değer bir açıklıkla sergilenmiştir. Washington anlaşmayı
“bir felaket” olarak görmüş ve altını oymak için derhal harekete
geçmiştir. Ulusal Güvenlik Konseyi “yerel komünist ayaklanma ya da
başkaldırının silahlı bir saldırı teşkil etmemesi” halinde bile,
“eğer ayaklanmanın kaynağı olduğu tespit edilirse” Çin’e saldırı
dahil, ABD’nin askeri güç kullanımını düşüneceğine gizlice karar
vermiştir (NSC 5429/2). Her yıl kelimesi kelimesine planlama
belgelerinde tekrar edilen bu ifade öyle bir şekilde seçilmiştir ki,
ABD’nin 51. maddeyi ihlal etme hakkını açık hale getirmektedir. Aynı
belge şu istekleri dile getirmektedir: Japonya’nın yeniden
askerileştirilmesi, Tayvan’ın “ABD’nin Güneydoğu Asya’daki örtülü ve
psikolojik operasyonları için odak noktasına” dönüştürülmesi, bütün
Hintçini’nde “geniş ve etkin ölçekte örtülü operasyonlara”
girişilmesi ve genel olarak Genevre Anlaşması ve BM Şartı’nın altını
oymak için etkili bir hareket tarzının izlenmesi. Bu son derece
önemli belge, Pentagon Belgeleri tarihçileri tarafından çirkin bir
biçimde tahrif edilmiş ve büyük ölçüde tarihten silinmiştir.
ABD “saldırıyı”, “politik
savaş veya iktidarın devrilmesini” (yani başkası tarafından)
kapsayacak şekilde tanımlamayı sürdürmüştür. Bu, J.F. Kennedy’nin
Güney Vietnam’a karşı saldırıları kapsamlı bir hücuma kadar
tırmandırmasını savunurken, Adlai Stevenson’un “iç saldırı” olarak
tanımladığı şeydir. 1986’da ABD Libya şehirlerini bombaladığında,
resmi gerekçe “gelecekteki saldırılara karşı öz savunmaydı.” New
York Times hukuk uzmanı Anthony Lewis, Yönetimi “şiddeti (bu durumda)
bir öz savunma edimi olarak haklı gösteren hukuki bir argümana”
dayandığı için kutlamıştır. Lewis’in dayandığı BM Şartı’nın 51.
maddesinin bu yaratıcı yorumu, eğitimli bir ortaokul öğrencisini
bile zor durumda bırakırdı. ABD’nin Güvenlik Konseyi büyükelçisi
Thomas Pickering, ABD’nin Panama’yı işgalini 51. maddeye başvurarak
savunmuştur. Pickering’e göre 51. madde “bir ülkeyi savunmak,
çıkarlarımızı ve halkımızı savunmak için silahlı güç kullanımına
olanak sağlamaktadır” ve “ABD’ye uyuşturucu kaçakçılığı yapılması
için toprağının bir üs olarak kullanılmasını” önlemek amacıyla
ABD’yi Panama’yı işgal etmeye yetkili kılmaktadır. Eğitimli görüş
sahipleri, onaylama anlamına gelecek şekilde, başlarını bilgece
salladılar.
Haziran 1993’de Clinton
Irak’a, sivillerin ölmesine yol açan bir füze saldırısı emri verdi.
Saldırı, başkanı, kongredeki güvercinleri ve saldırıyı “yerinde,
makul ve gerekli” bulan medyayı cesaretlendirmişti. Yorumcular,
büyükelçi Albright’ın 51. maddeye gönderme yapmasından özellikle
etkilenmişlerdi. Albright bombardımanın “silahlı saldırıya karşı öz
savunma” olduğunu açıkladı -yani, iki ay önce eski Başkan Bush’a bir
suikast girişiminde bulunulduğu ileri sürülüyordu. ABD Irak’ın işe
karıştığını kanıtlayabilseydi bile, 51. maddeye yapılan gönderme en
iyi tabirle saçma olarak nitelendirilebilir. New York Times, sorunu
ciddi biçimde ele almadan, “isim belirtmeden konuşan yönetim
yetkililerinin” basına “Irak’ın suçlu olduğu yargısının sağlam
istihbarattan çok, tali bilgilere ve analize dayandığını”
söylediklerini yazdı. Basın, koşulların 51. maddeye “tamamen
uyduğunu” söyleyerek seçkin görüş sahiplerini rahatlattı (Washington
Post). New York Times, “her başkanın, ulusun çıkarlarını korumak
için güç kullanma görevi vardır” diye yazarken, söz konusu durum
hakkında bazı kuşkular dile getiriyordu. “Diplomatik açıdan, bu
başvurmak için uygun bir gerekçedir” ve “Clinton’ın BM Şartı’na
gönderme yapması, Amerikanın uluslararası hukuka saygı gösterme
arzusunu iletmiştir” (Boston Globe). 51. madde “devletlere, düşmanca
bir güç tarafından tehdit edildiklerinde, askeri olarak karşılık
verme izni vermektedir” (Christian Science Monitor). İngiltere
Dışişleri Bakanı Douglas Hurd, Clinton’ın “haklı ve orantılı öz
savunma hakkını kullanmasını” destekleyerek, Parlamentoyu şu şekilde
bilgilendirdi: 51. madde bir devlete “yurttaşlarına yönelik
tehditlere karşı kendini savunmak için” güç kullanma yetkisi
vermektedir. Hurd’e göre, eğer iki ay önce eski bir başkanı öldürmek
için başarısız bir girişim emrini vermiş -ya da vermemiş -olabilecek
bir düşmana karşı füze atmadan önce ABD’nin Güvenlik Konseyi’nin
onayını alması gerekseydi, dünyada “tehlikeli bir felç olma hali”
ortaya çıkardı.
Olayların kaydı, ulusal
iktidar tarafından tanımlandığı şekliyle “ulusal çıkarlara” uygun
hareket ederek, kendini gücün egemenliğine vakfeden “haydut
devletler” hakkında yaygın olarak beslenen kaygıya önemli bir
dayanak sunuyor. En uğursuz biçimde de, kendilerini küresel yargıç
ve cellat olarak kutsayan haydut devletler hakkında.
HAYDUT DEVLETLER: DAR BİR
KURGU
Irak krizi üzerine
yapılmayan tartışmaya girmemiş olan konuları gözden geçirmek ilginç
olacaktır. Ama önce “haydut devlet” kavramı üzerine birkaç söz.
Temel anlayış şudur:
Soğuk Savaşın bitmesine karşın, ABD’nin yine de dünyayı koruma
sorumluluğu vardır -ama kimden koruyacak? Açıktır ki bu, “radikal
milliyetçilikten”, yani kudretlinin iradesine boyun eğmek
istenmemesinden koruma olamaz. Bu tür düşünceler genel kamuoyu için
değil, ancak dahili planlama belgeleri için uygun olacaktır.
1980’lerin başından
itibaren, kitle seferberliği için kullanılan geleneksel tekniğin
etkinliğini yitirdiği açıktı. “Monolitik ve acımasız komplo” (J.F.
Kennedy) veya “kötülük imparatorluğu” (Reagan) gibi soğuk savaş
sloganlarına başvurmak artık işe yaramıyordu.Yeni düşmanlara ihtiyaç
vardı.
Yurtiçinde, Suçla İlgili
Ulusal Adalet Komisyonu şu sonuçlara varmıştı: Suç korkusu -özellikle
uyuşturucu korkusu- “suçun kendisiyle ilgisi olmayan çeşitli
faktörler” tarafından teşvik ediliyordu. Komisyona göre bu faktörler
arasında, medya uygulamaları da dahil, “politik amaçlar için gizli
ırksal gerilimi sömüren hükümet ve özel sektörün tutumunu” yer
alıyordu; öyle ki hükümet ve özel sektör kendi amaçları için
“yurttaşın korkusunu körükleyen bir rol oynuyordu.” Yasaların
uygulanmasında ve karar verilmesinde etkin olan ırksal önyargılar,
siyah toplulukları yıkıma uğratıyor, “ırksal bir uçurum” yaratıyor
ve “ulusu sosyal bir felaket riskine” sokuyordu. Şimdi ABD tarihinde
ilk kez, Afrikalı Amerikalılar mahkumların çoğunluğunu oluşturuyordu
ve beyazlara göre yedi kattan daha fazla bir oranda hapse
atılıyorlardı. Siyahların tutuklanma oranları ise beyazlarınkiyle
karşılaştırılamayacak kadar yüksekti ve tutuklamalar da, çok yüksek
bir oranda uyuşturucu kullanımı ya da kaçakçılığı suçlamasıyla
siyahları hedefliyordu. Bu olgular, kriminologlar tarafından
“Amerikan Gulag’ı”*, “yeni Amerikan Apartheid”ı** olarak tanımlandı.
Yurtdışında, tehditlerin
“uluslararası terörizm”, “İspanik*** uyuşturucu kaçakçıları” ve
hepsinden önemlisi “haydut devletler” olması gerekiyordu. Stratejik
nükleer silah cephaneliğinden sorumlu olan Stratejik Kumanda’nın
1995’deki gizli bir çalışması temel düşüncenin ana hatlarını
çizmektedir. AP’in bildirdiğine göre, Bilgi Özgürlüğü yasası
uyarınca yayınlanan Essentials of Post-Cold War Deterrence (Soğuk
Savaş Sonrası Caydırıcılığın Esasları) adlı çalışma, “ABD’nin
caydırıcı stratejisini nasıl varlığı son bulan Sovyetler
Birliği’nden, Irak, Libya, Küba ve Kuzey Kore gibi ‘haydut
devletlere’ kaydırdığını göstermektedir”. Çalışma, ABD’nin “yaşamsal
çıkarlarına saldırılması halinde” kendisini “irrasyonel ve intikamcı”
olarak göstermek için, nükleer silah cephaneliğinden yararlanması
gerektiğini savunmaktadır. Bu “bütün hasımlarımıza” özellikle
“haydut devletlere yansıttığımız ulusal personanın* bir parçası
olmalıdır.” “Kendimizi, yalnızca uluslararası hukuk ve anlaşma
yükümlülükleri gibi ahmaklıklara bağlı, tamamen rasyonel ve
soğukkanlı olarak göstermek zarar verir.” ABD hükümetinin “bazı
unsurlarının potansiyel olarak ‘denetim dışı’ gibi görünebilmesi,
bir hasmın karar vericilerinin zihninde korku ve kuşkular yaratmak
ve pekiştirmek için faydalı olabilir.” Rapor Nixon’ın “deli adam
teorisini” yeniden kullanıma sokmaktadır: Düşmanlarımız, emrimizde
olağanüstü bir yıkıcı güçle bizim çıldırmış ve ne yapacağı
öngörülemez olduğumuzu anlamalılar, bu durumda korkuyla irademize
boyun eğeceklerdir. Kavram açıkça 1950’de İsrail’de, iktidardaki
İşçi Partisi tarafından icat edilmiştir ve başbakan Moşe Şaret
günlüğünde parti liderlerinin “delilik edimlerini öven söylevler
verdiğini” kaydeder. Moşe Şaret, eğer isteklerimiz kabul edilmezse
“çıldırırız” (“nishtagea”) uyarısında bulunur. Bu, kısmen zamanında
yeterince güvenilir bulunmayan ABD’yi hedef alan “gizli bir silahtır.”
Kendisine yasa tanımayan bir devlet olarak bakan ve içeride
seçkinlerden gelen pek az kısıtlamayla karşılaşan dünyanın biricik
süper gücünün bu duruşu, dünya için oldukça büyük sorunlar yaratır.
Reagan yönetiminin ilk
günlerinden beri, Libya “bir haydut devlet” olarak gözde bir
tercihti. Saldırılara açık ve savunmasız Libya, ihtiyaç duyulduğunda
mükemmel bir boks torbasıydı: Örneğin, 1986’da, prime time** için
tarihte ilk kez bir bombardıman düzenlendiğinde, televizyon Büyük
İletişimcinin Nutukları’nı yazanlar tarafından, Washington’un
Nikaragua’ya saldıran terörist güçlerine destek toplamak için
kullanılmıştı. Bombardımanın gerekçesi, “terörist başı” Kaddafi’nin
“kendi evindeki savaşı ABD’ye taşımak için Nikaragua’ya 400 milyon
dolar, bir cephane dolusu silah ve danışmanlar” göndermesiydi. O
sırada ABD, Nikaragua haydut devletinin silahlı saldırısına karşı öz
savunma hakkını kullanıyordu.
Sovyet tehdidine
yapılabilecek her türlü göndermeye son veren Berlin duvarının
yıkılmasından hemen sonra, Bush yönetimi devasa bir Pentagon bütçesi
için Kongreye yıllık talebini sundu. Yönetim bütçe talebi için şu
açıklamada bulundu: “Yeni bir çağda, askeri gücümüzün küresel
dengeyi belirleyen asli unsur olarak kalacağını öngörüyoruz, fakat…
asker gücümüzün kullanılması için en muhtemel talepler Sovyetler
Birliği ile ilgili olmayabilir ve yeni kuvvetlerin ve yaklaşımların
gerekli olabileceği Üçüncü Dünyada olabilir.” Örneğin “Başkan
Reagan’ın kentlerdeki hedefleri bombalaması için Amerikan deniz ve
hava kuvvetlerine,” “1986’da (Libya)’ya yönelmeleri emrini vermesi”
gibi. Libya’nın bombalanması, “demokrasimizin -ve diğer özgür
ülkelerin- içinde yeşerebileceği uluslararası bir barış ortamına,
özgürlük ve ilerlemeye katkıda bulunmak” hedefinin rehberliğinde
gerçekleştirilmişti. Karşılaştığımız ilk tehdit Üçüncü Dünyanın
“giderek artan teknolojik gelişkinliğidir.” O halde “yeni tesisler
ve teçhizata, araştırma ve geliştirmeye yatırım yapmayı” özendirecek
teşvikler yaratarak “savunma endüstrisinin temelini” -aka yüksek
teknoloji endüstrisi- güçlendirmeliyiz.” Ve müdahale güçlerini,
özellikle Ortadoğu’yu hedefleyen güçlerimizi muhafaza etmeliyiz.
Doğrudan askeri girişimi gerekli kılmış olan Ortadoğu’da
“çıkarlarımıza yönelik tehditler,” “Kremlin’in inisiyatifine
bırakılamaz” -bunlar, sonu gelmez Sovyet tehdidi uydurmalarına şimdi
ara verilmiş olmasına karşın söylenmektedir. İlk yıllarda zaman
zaman, bazen gizlice itiraf edildiği gibi şimdi “tehdidin” bölgede
kökleri resmi olarak kabul edilmektedir. Yalnızca Ortadoğu’da değil
başka yerlerde de, her zaman öncelikli sorun olarak görülen “radikal
milliyetçilik”.
O tarihte, “çıkarlarımıza
yönelik tehditler” Irak’ın inisiyatifine de bırakılamazdı. Saddam o
zaman gözde bir dost ve ticaret ortağıydı. Saddam’ın statüsü sadece
birkaç ay sonra, ABD’nin kendisine Kuveyt’le sınırını güç kullanarak
değiştirmesine izin verme niyetini, Kuveyt’i ele geçirmesini
onaylaması olarak yanlış yorumlayınca değişiverdi. Saddam, Bush
yönetiminin perspektifinden bakıldığında, ABD’nin Panama’da yaptığı
şeyi tekrar etmesine onay verildiğini sanmıştı. Saddam’ın Kuveyt’i
işgal etmesinden hemen sonra yapılan yüksek düzey bir toplantıda,
Başkan Bush temel sorunu formüle etti: “Suudiler hakkındaki endişem…
son dakikada askeri eylemden caymaları ve Kuveyt’te kukla bir rejimi
kabul etmeleridir.” Genelkurmay Başkanı Colin Powell sorunu keskin
bir biçimde ortaya koydu: “Önümüzdeki birkaç günde, Irak kuklasını
yerleştirerek geri çekilecek” ve “Arap dünyasında herkes bu durumdan
memnun olacak.”
Tarihsel paralellikler
elbette hiçbir zaman tam değildir. Washington kuklasını
yerleştirdikten sonra Panama’dan kısmen çekildiğinde, Panama dahil
bütün yarı-kürede büyük bir öfke vardı. Gerçekte dünyanın büyük
bölümünü de saran bu öfke, Washington’u iki Güvenlik Konseyi
kararını veto etmek ve bir Genel Kurul kararına karşı oy kullanmak
zorunda bıraktı. Genel Kurul kararı “ABD’yi uluslararası hukuku ve
devletlerin bağımsızlığı, egemenliği ve toprak bütünlüğünü açıkça
ihlal etmekle” mahkum ediyor ve “ABD’nin silahlı işgal güçlerinin
Panama’dan” çekilmesini öngörüyordu. Irak’ın Kuveyt’i işgali,
standart versiyondan oldukça uzak şekilde, farklı biçimde ele
alındı. Bu farklı yorumlar (bu makalenin yayınlandığı Z Magazine
dahil) yazılı basında kolaylıkla bulunabilir.
İfade edilmesi bir hayli
güç olan olgular politik analistlerin yorumuna açıklık kazandırdı.
Örneğin, ABD’nin karşı karşıya kaldığı bilmece üzerine bugün derin
derin düşünen Ronald Steel şunları yazdı: “Dünyanın en güçlü ulusu
olan ABD, güç kullanma özgürlüğü üzerinde başka herhangi bir ülkeden
daha fazla sınırlamayla karşılaşmaktadır.” Washington’un Panama’da
iradesini ortaya koyamamasıyla karşılaştırıldığında, Saddam’ın
Kuveyt’teki başarısının nedeni buydu.
Tartışmanın 1990-91’de
etkin bir biçimde engellendiğini hatırlamak önemlidir. Yaptırımların
işe yarayıp yaramayacağı çok tartışılmıştı, ama belki 660’no’lu
kararın alınmasından kısa süre sonra, yaptırımların halihazırda işe
yaramış olabilecekleri hiç tartışılmamıştı. Yaptırımların işe
yaramış olabileceği korkusu, Irak’ın Ağustos 1990’dan Ocak 1991
başına kadar geri çekilme tekliflerini sınamayı Washington’un
reddetmesine yol açtı. Çok ender istisnalar dışında, bilgi sistemi
sorun hakkında sıkı bir disiplin uyguluyordu. Ocak 1991’deki
bombardımandan birkaç gün önce kamuoyu yoklamaları, İsrail-Arap
ihtilafı üzerine uluslararası bir konferansın yanısıra, Irak’ın
çekilmesine dayalı barışçıl bir çözümün 2’ye 1 oranında
desteklendiğini gösteriyordu. Bu duruşu ifade edenlerden hemen hiç
kimse, bu çözümün kamuoyunda açık bir savunusunu duyma olanağına
sahip olamamıştı. Medya -bu kendine özgü durumda- “olgular
arasındaki bağlantıyı” düşünülemez bularak kabul etmedi ve sadık
biçimde Başkan’ın yol göstericiliğini izledi. Anketlere yanıt
verenlerin kendi görüşlerinin, egemen medyada yasaklanan Irak
demokratik muhalefeti tarafından da paylaşıldığını bilmesi düşük bir
ihtimaldi. Ya da kendi savundukları hükümleri içeren bir Irak
teklifinin, teklifi makul bulan ABD yetkilileri tarafından bir hafta
önce basına açıklandığını ve Washington tarafından doğrudan
reddedildiğini bilmeleri de düşük bir ihtimaldi. Ya da Irak’ın bir
çekilme teklifinin Ağustos ortası kadar erken bir tarihte Ulusal
Güvenlik Konseyi tarafından ele alındığını, fakat reddedilerek
fiilen gizlendiğini bilmeleri de düşük bir ihtimaldi. Irak’ın
teklifi reddedilmişti, çünkü, New York Times diplomasi muhabirinin
ima yoluyla bildirdiği gibi, Konsey açıkça gizlenen Irak
girişimlerinin “krizi yatıştırmasından” korkmuştu.
O tarihten itibaren, Irak
önde gelen “haydut devlet” olarak İran ve Libya’nın yerini aldı.
Diğerleri hiçbir zaman sıralamaya girmediler. Belki konuyla ilgili
en yakın örnek, general Suharto Batı’da büyük memnuniyet uyandıran
devasa bir katliamı yöneterek 1965’de iktidarı ele geçirdiğinde,
düşmandan dosta dönüşen Endonezya’dır. O zamandan beri, kendi
halkına karşı kanlı saldırılar ve sonu gelmeyen zulümler yapan
Suharto, Clinton yönetiminin tanımladığı gibi, artık “bizim
adamımız” olmuştu. “Cesetlerin bir şok tedavi biçimi olarak etrafta
bırakıldığını” yazan “bizim adamımızın” kişisel tanıklığına göre,
yalnızca 1980’lerde 10.000 Endonezyalıyı öldürmüştü. Aralık 1975’de
BM Güvenlik Konseyi oybirliğiyle Endonezya’ya “gecikmesizin” işgal
güçlerini Doğu Timor’dan çekmesi talimatını verdi. Bunun yanısıra,
“bütün devletleri Doğu Timor’un toprak bütünlüğüne olduğu kadar
halkının devredilemez kendi kaderini belirleme hakkına saygı
göstermeye” çağırdı. ABD saldırganlara silah sevkıyatını (gizlice)
arttırarak karşılık verdi. Carter, 1978’de saldırı neredeyse
soykırım boyutlarına ulaştığında, bir kez daha silah akışını
hızlandırdı. BM büyükelçisi Daniel Patrick Moynihan anılarında,
“olayların (sonradan olduğu gibi) meydana gelmesini arzulayan ve bu
sonuca ulaşmak için çaba gösteren” Dışişleri Bakanlığı’nın
talimatlarını izleyerek, BM’yi “aldığı bütün önlemlerde tamamen
etkisiz” kılma başarısından gurur duyar. ABD, uluslararası
anlaşmaların her türlü makul yorumunu ihlal ederek, (bir ABD
şirketinin iştirakiyle) Doğu Timor’un petrolünün çalınmasını da aynı
memnuniyetle kabul eder.
Farklar bulunmasına
karşın, ABD/Doğu Timor ve Irak/Kuveyt benzetmesi yakınlık gösterir:
Bu farklardan yalnızca en bariz olanına değinirsek, Doğu Timor’da
ABD sponsorluğunda yapılan zulüm, Kuveyt’te Saddam’ın sorumlu
tutulduğu herhangi bir uygulamanın çok ötesindeydi.
Başka birçok örnek
vardır. Bununla birlikte, genellikle gündeme getirilenlerden
bazılarının temkinli bir şekilde ele alınması gerekir, özellikle de
İsrail’le ilgili olanların. İsrail’in 1982’de ABD desteğiyle
gerçekleştirdiği Lübnan işgalinde ölen sivil sayısı, Saddam’ın
Kuveyt işgalinde ölenlerin sayısını geçmişti. Üstelik Lübnan işgali,
Kudüs, Golan Tepeleri ve diğer konularla ilgili çok sayıda başka
kararın yanısıra, İsrail’e derhal Lübnan’dan çekilme talimatı veren
1978’deki Güvenlik Konseyi kararının bir ihlali olarak kalmayı
sürdürmektedir. Ve eğer ABD düzenli biçimde bu tür kararları veto
etmemiş olsaydı, İsrail’in ihlal ettiği kararların sayısı çok daha
fazla olurdu. Ancak İsrail’in, özellikle mevcut hükümetin BM’nin 242
no’lu kararını ve Oslo Anlaşmalarını ihlal ettiği ve ABD’nin, bu
ihlallere göz yumarak “çifte standart” sergilediği yolundaki ortak
suçlama en iyi ihtimalle kuşkuludur. Söz konusu suçlamalar, bu
anlaşmaların yanlış anlaşılmasına dayanmaktadır. Madrid-Oslo süreci
başından beri, ABD-İsrail gücü tarafından Bantustan tarzında bir
yerleşimi* dayatmak üzere tasarlanmış ve uygulanmıştır. Arap
dünyası, başka birçokları gibi, konu hakkında kendini kandırmayı
seçmiştir. Ama bu hedefler güncel belgelerde ve mevcut Likud
hükümetinin şimdi suçlandığı projeler dahil, özellikle Rabin-Peres
hükümetlerinin ABD destekli projelerinde açıkça görülebilir.
“İsrail’in, Güvenlik
Konseyi kararlarını ihlal ettiği açıkça gösterilemez” (New York
Times) iddiası bariz şekilde doğru değildir. Fakat sık sık öne
sürülen nedenlerin dikkatlice incelenmesi gerekir.
Irak’a dönersek, hiç
kuşkusuz ön sıralardaki kriminal bir devlet olarak nitelenmektedir.
18 Şubat’ta televizyondan yayınlanan bir toplantıda ABD’nin Irak’a
saldırı planını savunurken, Dışişleri Bakanları Albright ve Cohen
tekar tekrar en büyük zalimliği gündeme getirdiler: Saddam
“komşularına ve kendi halkına karşı kitle imha silahları
kullanmaktan” suçluydu; bu onun en korkunç suçuydu. ABD’nin
Suhorto’ya desteği hakkında soru soran birisini kızgın biçimde
yanıtlayan Albright şu ilkeyi vurgulama gereği duydu: “ABD’nin ve
uygar dünyanın bu kitle imha silahlarını, bırakın komşularına, kendi
halkına karşı kullanmak isteyen birisiyle müzakere yapamayacağını
açıklığa kavuşturmak bizim için çok önemlidir”. Kısa süre sonra
Senatör Lott, Kofi Annan’ı “bir kitle katliamcısıyla insani bir
ilişki” geliştirmeye çalıştığı için mahkum etti ve yönetimi bu kadar
alçalan bir kişiye güvendiği için suçladı.
Çınlayan sözcükler.
Yöneltilen sorudan kaçmaları bir yana, Albright ve Cohen yalnızca,
şimdi bu denli korkunç buldukları eylemlerin geçmişte Irak’ı “haydut
bir devlete” dönüştürmemiş olduğunu belirtmeyi unuttular. Yorumcular
ise buna dikkat çekmeyecek kadar naziktiler. Ve Lott, kahramanları
Reagan ve Bush’un “kitle katliamcısıyla” alışılmadık ölçüde sıcak
ilişkiler geliştirdiğine dikkat çekmedi. Saddam, Mart 1988’de
Halepçe’de Kürtere karşı gaz kullandıktan sonra, askeri bir saldırı
için ateşli çağrılar yapılmamıştı. Aksine, ABD ve Büyük İngiltere o
zaman yine “bizim adamımız” olan kitle katliamcısına güçlü biçimde
destek vermişlerdi. ABC televizyonu muhabiri Charles Glass
Halepçe’den on ay sonra Saddam’ın biyolojik savaş programlarından
birisinin yürütüldüğü yeri ortaya çıkardığında, Dışişleri Bakanlığı
olguları inkar etti ve hikaye burada sona erdi. Glass, Dışişleri
Bakanlığı’nın “şimdi aynı yer hakkında brifingler düzenlediği”
saptamasını yapıyor.
Küresel düzeninin iki
bekçisi aynı zamanda -siyanür, sinir gazı ve diğer barbar silahları
kullanması dahil- Saddam’ın başka zulümlerini, diğer pek çok şeyin
yanısıra istihbarat, teknoloji ve malzeme tedarikleriyle
çabuklaştırdılar. Bill Blum, 1994’te Senato Bankacılık Komitesinin
hazırladığı bir raporu hatırlatıyor. Bu rapora göre, ABD Ticaret
Bakanlığı, daha sonra Irak’ta BM inceleme heyeti tarafından bulunup
yok edilenlere çok benzeyen “biyolojik malzeme” sevkıyatı yapmıştı.
Bu sevkıyatlar, en az Kasım 1989’a kadar devam etti. Bir ay sonra,
Bush dostu Saddam için yeni kredilere onay verdi. Egemen medyada
eleştiriyle (hatta haberle bile) karşılaşmadan, Dışişleri Bakanlığı
ciddi bir ifadeyle kredilerin amacını “ABD’nin ihracatını arttırmak
ve insan hakları siciliyle ilgili olarak Irak’la görüşmek için
kendimize daha iyi bir posizyon sağlamak hedefini….” gerçekleştirmek
olarak açıklıyordu.
İngiltere’nin belge
kayıtları resmi bir soruşturmada (Scott Soruşturması) en azından
kısmen açıklandı. Scott raporunun yayınlanmasından sonra, yani en az
Aralık 1996’a kadar, İngiltere hükümeti biyolojik silahlar için
kullanılabilir malzeme ihraç etmeleri için İngiltere firmalarına
lisans vermeye devam ettiğini, ancak şimdi kabul etmek zorunda
kaldı.
Times’da, Batılı
ülkelerin mikrop savaşı ve diğer kitle imha silahları için
kullanılabilir malzeme satışlarının ele alındığı 28 Şubat tarihli
bir inceleme yayınlandı. İncelemede, 1980’lerde ABD satışlarının bir
örneği zikredilirken, buna, bazıları Fort Detrick’teki mikrop
araştırması için ordu merkezinden alınan “ölümcül patojenlerin”
hükümet onayıyla satılmasının dahil olduğu belirtiliyor. Ama bu
sadece aysbergin görünen ucu.
Genellikle başvurulan
güncel bir aldatmaca Saddam’ın suçlarının bilinmediğidir.
Dolayısıyla şimdi bunları keşfedince gerçek anlamda şok olmuş
durumdayız ve biz uygar insanların bu tür suçları işleyen birisiyle
“müzakere yapamayacağını” açıklığa kavuşturmamız gerekiyor
(Albright). Takınılan tutum sinik bir sahtekarlıktır. 1986 ve 1987
tarihli BM raporları Irak’ın kimyasal silah kullanmasını mahkum
etmişti. Türkiye’deki ABD elçilik görevlileri kimyasal savaş
saldırılarından kurtulan Kürtlerle görüştüler ve CIA bunları
Dışişleri Bakanlığı’na bildirdi. İnsan haklar grupları Halepçe ve
başka yerlerdeki vahşeti hemen duyurdular. Dışişleri Bakanı George
Shultz ABD’nin konu hakkında kanıtlara sahip olduğunu kabul etti.
Senato Dış İlişkiler Komitesi tarafından 1988’de gönderilen bir
araştırma ekibi “sivillere karşı yaygın kimyasal silah kullanımı
hakkında çok güçlü kanıtlar” buldu. Komite, Batı’yı, Irak’ın bu
silahları İran’a karşı kullanmasını sessizce onayladığı için
suçluyordu. Çünkü Batı’nın bu onayı, Saddam’ı -doğru olarak- bunları
kendi halkına karşı acımasızca kullanabileceğine inanması için
cesaretlendirmişti. Mevcut durumda Kürtlere karşı, ki Kürtlerin bu
aşiret temelli eşkıyanın “halkı” sayılması bir hayli güçtür. Komite
başkanı Claiborne Pell, “insanlar gazla zehirlenirken” sessiz
kalınmasını “suç ortaklığı” yapılması olarak suçladı. Bu, “Hitler
Avrupalı Yahudilerin neredeyse tamamen yok edilmesine varan bir
kampanya başlattığında, dünyanın sessiz kalması” kadar büyük bir
“suç ortaklığıydı.” Pell, “soykırıma karşı bir daha sessiz
kalamayız” uyarısında bulunarak, 1988 Soykırımın Önlenmesi Yasası’nı
sundu. Reagan yönetimi şiddetli şekilde yaptırımlara karşı çıkar ve
sorunun sessizce geçiştirilmesinde ısrar ederken, kitle
katliamcısına desteğini sunuyordu. Gazeteci Adel Darwish, Arap
dünyasında “Kuveyt basınının, Bağdat’ın Kürtlere karşı haçlı
seferini en coşkulu biçimde destekleyen Arap medyası arasında yer
aldığını” yazdı.
Ocak 1991’de, savaş
davulları çalarken, Uluslararası Hukukçular Komisyonu, BM İnsan
Hakları Komisyonuna şu tespitini iletti: “BM’den tek bir suçlayıcı
sözcük gelmeden kendi halkı üzerinde en rezilce ihlalleri
gerçekleştirdikten sonra, Irak’ın keyfi ne isterse onu yapabileceği
sonucuna varılmış olması gerekir.” BM bu bağlamda, öncelikle ABD ve
İngiltere anlamına gelmektedir. Bu hakikat, uluslararası hukuk ve
diğer “ütopik” çılgınlıklarla birlikte toprağa gömülmelidir.
Kaba bir yorumcu,
ABD/İngiltere’nin yakın tarihte zehir gazı ve kimyasal savaş için
gösterdiği hoşgörünün çok da şaşırtıcı olmadığına dikkat çekebilir.
İngiltere karargahına göre, İngiltere ordusu 1919’da Bolşeviklere
karşı Kuzey Rusya’ya müdahale ettiğinde, büyük bir başarıyla
kimyasal silah kullanmıştı. 1919’da Savaş Bakanı olan Winston
Churchill “uygarlaşmamış kabilelere -Kürtler ve Afganlar- karşı
zehirli gaz kullanılması” ihtimalinden coşkuya kapılmıştı. Hindistan
Bakanlığı’nın itirazlarını “makul olmadığı” için reddetmiş ve “gaz
kullanımına karşı gösterilen yufka yürekliliği” esefle karşılamıştı.
Ve Hindistan Bakanlığı’nın itirazlarına karşın, RAF (Royal Air Force
–Kraliyet Hava Kuvvetleri) Ortadoğu Komutanlığı’na “söz dinlemeyen
Araplara karşı deney amacıyla” kimyasal silah kullanma yetkisi
tanımıştı. Churchill, “sınırda hüküm süren kargaşanın hızlı bir
şekilde sona ermesini sağlamak için var olan herhangi bir silahın
kullanılmasına hiçbir koşulda karşı çıkamayız” açıklamasında
bulunmuştu. Kimyasal silahlar, Churchill’e göre, sadece “Batı
biliminin modern savaşa uygulanmasıydı.”
Kennedy yönetimi
1961-1962’de Güney Vietnam’a karşı saldırı başlattığında, kimyasal
silahların sivillere karşı kitlesel şekilde kullanılmasına öncülük
etmişti. Kimyasal silahların ABD askerleri üzerindeki etkilerinden,
haklı olarak fazlasıyla endişe duyuluyordu. Ama siviller üzerindeki
karşılaştırılamayacak kadar kötü etkiler söz konusu edilmiyordu. En
azından ABD’de böyleydi. Yüksek tirajlı bir İsrail gazetesinde,
saygın gazeteci Amnon Kapeliouk 1988’deki Vietnam gezisini haber
yaptı. Kapeliouk, Güney Vietnam’da çeyrek milyon kurban olduğu
tahminlerine yer vererek ve güneyde kanser ve iğrenç doğum
bozukluklarından ölen çocukların bulunduğu hastanelerdeki “dehşet
verici” sahneleri betimleyerek, “hala binlerce Vietnamlının Amerikan
kimyasal savaşının etkilerinden ötürü öldüğünü” yazdı. Kapeliouk,
kimyasal savaş için bu sonuçların izine rastlanmadığı Kuzeyin değil,
Güney Vietnam’ın hedef alındığını bildirmektedir. Aynı zamanda,
ABD’nin Küba’ya karşı biyolojik silahlar kullandığına ilişkin önemli
kanıtlar vardır ve bunlar 1977’de küçük haberler olarak yer
almıştır. En kötü ihtimal, bunların süregiden ABD terörünün yalnızca
küçük bir bileşeni olmasıdır.
Daha önceki örnekler bir
yana, ABD ve İngiltere şimdi Irak’ta biyolojik savaşın ölümcül bir
biçimini uygulamaya giriştiler. Altyapının yıkılması ve onarılması
için ithalatın yasaklanması, hastalıklara ve kötü beslenmeye, BM
araştırmalarına göre 1995’e kadar 567.000 çocuk dahil, çok büyük
sayıda küçük yaşta ölüme yol açmıştır. UNICEF 1996’da ayda 4.500
çocuğun öldüğünü bildirmektedir. 54 Katolik piskopos, yaptırımları
sert biçimde kınayan bir açıklamada (20 Ocak 1998), Irak’ın güney
bölgesi Başpiskoposunun “salgın hastalık gazabı binlerce çocuk ve
hastayı alıp götürürken,” “hastalıktan kurtulan çocuklar kötü
beslenmeye yenik düşüyorlar” sözlerine yer verdi. Stanley Heller’in
The Struggle adlı gazetesinde tam metni yayınlanan Başpiskoposun
ifadesi basında çok az yer aldı. ABD ve İngiltere yardım
programlarının engellenmesine öncülük ettiler -örneğin, askeri
birliklerin taşınmasında kullanılabilir gerekçesiyle ambulanslar
için onay vermeyi geciktirerek, hastalıkların yayılmasını önlemek
için kullanılan haşere ilaçlarını ve halk sağlığı sistemleri için
yedek malzemeleri yasaklayarak. Bu arada batılı diplomatlar,
“ABD’nin, Rusya ve Fransa’dan daha fazla olmasa bile, en az onlar
kadar (insani) operasyondan doğrudan yarar sağladığına” dikkat
çekiyorlar. Örneğin, 600 milyon dolar değerinde Irak petrolü satın
alınması (Rusya’dan sonra ikinci en büyük alıcı) ve ABD şirketleri
tarafından 200 milyon dolarlık insani yardım mallarının Irak’a
satılmasıyla. Diplomatlar, aynı zamanda, Rus şirketleri tarafından
satın alınan petrolün büyük kısmının sonunda ABD’ye gönderildiğini
belirtiyorlar.
Washington’un Saddam’a
desteği o kadar aşırı bir noktaya varmıştı ki, Irak uçaklarının bir
Amerikan gemisine (Stark) saldırmasına ve 37 mürettebatı öldürmesine
bile göz yummak niyetindeydi. Başka türlü, (ABD gemilerinin
özgürlüğü söz konusu olduğunda) yalnızca İsrail’in yararlanabileceği
bir imtiyaz. İran-Irak savaşı tarihini anlattığı kitabında Dilip
Hiro, İran’ın “Bağdat ve Washington’a” teslim olmasına yol açan
şeyin, şimdi yönetim ve Kongreyi şok eden suçlardan epey sonra,
Washington’un Saddam’a verdiği kesin destek olduğu sonucuna varır.
İki müttefik “Tahran’a karşı askeri operasyonlarını koordine
ettiler.” Hiro, bir İran sivil havayolu uçağının güdümlü füzeli
Vincennes kruvazörü tarafından vurulmasının, Washington’un Saddam’ın
lehine yürüttüğü “diplomatik, askeri ve ekonomik kampanyanın” doruk
noktası olduğunu yazar.
Saddam’dan bir himaye
devletin alışıldık hizmetlerini yerine getirmesi de istenmişti:
Örneğin, Reagan’ın eski Beyaz Saray yardımcısı Howard Tiecher’ın
açıkladığına göre, Kaddafi hükümetini devirebilmeleri için ABD
tarafından Irak’a gönderilen birkaç yüz Libyalının eğitilmesi.
Saddam’ı “Bağdat
Canavarı” mertebesine yükselten işlediği büyük suçları değildi. Daha
çok, çizginin dışına çıkmasıydı; çok daha alt düzeyde bir suçlu olan
ve başlıca suçlarını yine ABD’nin himayesindeyken işleyen
Noriega’nın durumunda olduğu gibi.
Geçerken, İran
Havayolları’nın 655 sayılı uçağının İran hava sahasında Vincennes
kruvazörü tarafından imha edilmesinin Washington’un yakasını bir
türlü bırakmayacağı düşünülebilir. En hafif tabirle, olayla ilgili
olgular kuşku uyandırmaktadır. Yarbay David Carlson donanmanın resmi
gazetesinde, civardaki gemisinden -o sırada İran karasularında
bulunan- Vincennes kruvazörünün vurduğu uçağın, açıkça ticari
koridordaki sivil bir havayolu uçağı olduğunu görünce “hayrete
düştüğünü” yazmaktadır. Yarbay Carlson, İran uçağının vurulmasının,
belki “Aegis’lerin güvenilirliğini”, yüksek teknolojili füze
sistemini “kanıtlama gereksinmesinden” kaynaklandığını belirtmiştir.
Deniz kuvvetleri (emekli) albayı David Evans, Donanma Bakanlığı’nın
olayı örtbas etmesini ele aldığı aynı gazetedeki sert bir yazıda,
komutan ve üst düzey subaylara “başarılı yönetimleri dolayısıyla
madalya verildiği”ni saptamaktadır. Başkan Bush ise BM’yi şu şekilde
bilgilendirmiştir: “Şurası açıktır ki, Vincennes İran gemilerinin
başlattığı bir deniz saldırısının ortasında… kendini savunmak için
harekete geçmiştir.” Emekli Albay Evans, “ABD adına hiçbir zaman
özür dilemeyeceğim” diyen Bush’un pozisyonu göz önüne alındığında
bir önemi olmasa da, hepsinin yalan olduğuna işaret etmektedir
-“olguların ne olduğu umurumda değil.” Resmi oturumlara katılan
emekli bir deniz albayı ise şu sonuca varmıştır: “Donanmamız
konuşlandırılamayacak kadar tehlikeli.”
Birkaç ay sonra Lockerbie
üzerinde Pan Am 103’ün imha edilmesinin, İran’ın misillemesi olduğu
düşüncesinden kaçınmak zordur. Guardian’ın bildirdiğine göre, Başkan
Rafsancani’nin yardımcılığını yapmış ve İran istihbaratından
ayrılmış olan ve “Almanya ve başka yerlerde güvenilir, üst düzey bir
İran kaynağı olarak bakılan” Abulhassem Mesbani bu düşünceyi açıkça
belirtilmiştir. 1997’de açıklanan, 1991 tarihli bir ABD istihbarat
raporu (Ulusal Güvenlik Kurumu), “El Abbas ve Abu Nidal terörist
gruplarıyla” bağlantılarına gönderme yaparak, eski bir İran İçişleri
Bakanı olan Akbar Mohtashemi’nin “ABD’nin İran Airbus’ını vurmasına
misilleme olarak Pan Am 103’ü bombalamak için” 10 milyon dolar
gönderdiğini ileri sürerek, aynı sonuca varmaktadır. Kanıtlara ve
ardındaki açık nedene karşın, bunun neredeyse İran’ın suçlanmadığı
tek terörizm eylemi olması çarpıcıdır. Bunun yerine, ABD ve
İngiltere iki Libya vatandaşını suçladı.
Libyalılara karşı yapılan
suçlama geniş biçimde tartışıldı. Hükümetin Ulusal Havacılık
Komitesinde görev yapmış olan British Airways’ın eski güvenlik
başkanı Denis Phipps bu konuda ayrıntılı bir araştırma yaptı.
İngiliz Lockerbie kurbanlarının aileleri örgütü “büyük bir örtbas
etme” olduğuna inanıyor (sözcü Dr. Jim Swire). Örgüt, İran
bağlantısı ve ABD DEA (Drug Enforcement Agency -Uyuşturucuyla
Mücadele Örgütü) için çalışan bir kuryeyle ilgili bir uyuşturucu
operasyonu hakkında kanıtlar sağlayan, Alan Frankoviç’in Malta Haçı
belgesel filminde sunulan açıklamayı daha inandırıcı buluyor. Film
İngiltere Avam Kamarasında ve İngiliz televizyonunda gösterildi. Ama
ABD’de gösterilmesi kabul edilmedi. ABD’li aileler sıkı sıkıya,
öykünün Washington tarafından anlatılan şekline inanıyorlar.
ABD/İngiltere’nin
suçlanan Libyalıların yargılanmasına izin vermeyi reddetmeleri de
merak uyandırıcıdır. Bu Libya’nın zanlıları, bağımsız bir yargı
bölgesinde yargılanmaları için serbest bırakma teklifinin
reddedilmesi şeklinde oluyor: BM’nin tayin edeceği bir yargıç
tarafından (Aralık 1991), İskoç yasalarına göre La Haye’de yapılacak
bir yargılama vs. Bu öneriler, Arap Birliği ve İngiliz akrabalar
örgütü tarafından da desteklenmekte, fakat ABD/İngiltere tarafından
doğrudan reddedilmektedir. Mart 1992’de, BM Güvenlik Konseyi, beş
çekimser oya karşı, Libya’ya yaptırımlar uygulayan bir kararı kabul
etti. Çekimser kalan ülkeler, Çin, Fas (tek Arap üye), Hindistan,
Zimbabve ve Cape Verde* idi. Büyük ölçüde tehdit yoluyla baskı
uygulanmıştı. Böylece, Çin kararı veto etmesi halinde, ABD’nin
ticaret tercihlerini kaybedeceği yolunda uyarılmıştı. ABD basını,
Libya’nın zanlıların yargılanmaları için serbest bırakma teklifini
haber yaptı. Ama Kaddafi’nin, iki Libya şehrini bombalayan ve
evlatlık kızı dahil 37 kişiyi öldüren ABD pilotlarının teslim
edilmesini isteyen “dramatik hareketini” dikkate almaya değmez ve
gülünç bularak görmezden geldi. Bu açıkça, Küba ve Kosta Rika’nın
ABD’li teröristlerin iade edilmesini istemeleri kadar saçmaydı.
ABD/İngiltere’nin,
Noriega’nın kaçırılmasında olduğu gibi, denetleyebilecekleri bir
yargılamayı garanti etmeyi istemek durumda kalması anlaşılabilir bir
şeydir. Bağımsız bir yargılama bölgesinde, mantıklı herhangi bir
savunma avukatı İran bağlantısını gündeme getirecektir. Bu saçma
durumun ne kadar sürebileceği belli değil. Mevcut Irak krizinin
ortasında, Dünya Mahkemesi ABD/İngiltere’nin konu üzerinde yargılama
yetkisi olmadığı şeklindeki iddiasını reddetti ve konunun bütün
yönleriyle ele alınacağı bir duruşma düzenlemek istiyor (karar, ABD
ve İngiliz yargıçların karşı çıkmasıyla, 13’e karşı 2 oyla alındı).
Bu, gerçeğin gizlenmesini daha da güçleştirebilecek.
Mahkemenin kararı, Libya
ve İngiliz aileler tarafından olumlu karşılandı. Washington ve ABD
medyası ise Dünya Mahkemesi kararının, “Libya’nın Lockerbie
bombalaması zanlılarını İskoçya veya ABD’de yargılanmak üzere teslim
etmesi gerektiğini” (New York Times) ve Libya’nın “şüphelileri ABD
ve İngiltere’ye iade etmesini” (AP) isteyen 1992 BM kararına ters
düşebileceği uyarısında bulundular. Bu iddialar doğru değildir.
İskoçya ya da ABD’ye iade etme meselesi hiçbir zaman gündeme gelmedi
ve BM kararlarında belirtilmemektedir. Karar 731 (21 Ocak 1992)
“Libya Hükümetinden,” Pan Am 103 ve bir Fransız havayolu uçağına
yapılan saldırılarla ilgili olarak “yasal prosedürle bağlantılı”
taleplere “derhal tam ve etkili bir yanıt vermesini ısrarla ister”
demektedir. Karar 748 ise (31 Mart 1992) “Libya Hükümetinin daha
fazla gecikmeksizin hemen” Karar 731’in taleplerine “uyması
gerektiğine” ve terörizmden vazgeçmesine “karar verir.” Libya’nın
bunu yapmaması halinde, yaptırımlar için çağrı yapılacaktır. Karar
731, ABD/İngiltere’nin, Libya’nın “suçlanan herkesi yargılama için
teslim etmesi” gerektiği şeklindeki açıklamasına yanıt olarak kabul
edilmiştir ve ayrıntılara yer vermez.
O dönemde basında çıkan
haberler de benzer biçimde doğru değildir. Böylece New York Times,
ABD’nin Libya’nın şüphelileri bağımsız bir ülkeye iade etmesi
teklifini geri çevirdiğini bildirirken, şu sözcükleri vurgulamıştı:
“Libya yine BM’nin talimatından kaçmaya çalışıyor.” Washington Post
da Libya’nın teklifini dikkate almamış ve “Güvenlik Konseyi’nin,
şüphelilerin ABD veya İngiliz mahkemelerinde yargılanması
gerektiğini savunduğunu” bildirmişti. Kuşkusuz Washington
meselelerin bu şekilde görülmesini tercih etmektedir. Doğru bir
değerlendirme, Fletcher School’dan uluslararası hukuk uzmanı Alfred
Rubin tarafından 1992’deki bir görüş yazısında yapıldı (Christian
Science Monitor). Rubin, Güvenlik Konseyi kararının ABD ve
İngiltere’ye iadeden söz etmediğini belirtiyordu. Rubin’e göre karar
metni “aktarıldığı şekliyle ABD, İngiltere ve Fransa’nın
istediklerinden o kadar ayrı düşmektedir ki, Amerika’nın diplomatik
bir zaferinden ve BM’nin Libya üzerindeki baskılarından söz eden
mevcut beyanlar ve basındaki değerlendirmeler anlaşılmaz
görünmektedir.” Maalesef, basının konuyu ele alışı bütünüyle ve
haddinden fazla sıradandır.
BM hukuku uzmanı İngiliz
Marc Weiler, New York Times’da bir köşe yazısında, Rubin’le aynı
görüşü paylaşıyordu. ABD’nin uluslararası hukukun açık
gerekliliklerine uyması ve Libya’nın yargılamanın Dünya
Mahkemesi’nde yapılması önerisini kabul etmesi gerekiyordu. Weiler,
sorunu Dünya Mahkemesi’ne götürmeyi “doğrudan reddettikleri” için
ABD/İngiltere’yi mahkum ediyor ve Libya’nın ABD/İngiltere’nin
talebine verdiği yanıtın “kesinlikle uluslararası hukukun emrettiği
şekilde” olduğunu yazıyordu. Rubin ve Weiler aynı zamanda başka açık
sorular da sorarlar: Yeni Zelanda, Auckland limanında Rainbow
Warrior gemisini bombalayan (Fransız hükümetine bağlı) teröristlerin
iade edilmesi için çaba göstermektedir. Yeni Zelanda, bu çabalarına
son vermesi için kendisini zorlayan güçlü Fransız baskısına
direnirse ne olur? Ya da İran, Vincennes kruvazörü kaptanının
kendisine iade edilmesini isterse?
Dünya Mahkemesi şimdi
Rubin ve Weiler’la aynı sonuçlara ulaşmıştır.
“Haydut devlet”
nitelemeleri, ABD-Irak arasındaki düşmanlığın sona ermesinden hemen
sonra, Mart 1991’da Irak’taki ayaklanmalara karşı Washington’un
gösterdiği tepkiyle daha bir açıklık kazanmaktadır. Dışişleri
Bakanlığı resmi olarak, Irak demokratik muhalefetiyle herhangi bir
ilişkisi içinde olduğunu bir kez daha reddetti. Körfez Savaşı’ndan
önce olduğu gibi, Irak demokratik muhalefetine önde gelen ABD
medyasında hemen hiç yer verilmedi. Dışişleri Bakanlığı sözcüsü
Richard Boucher “Bu sıralar onlarla politik görüşmeler yapmamızın
politikamız açısından uygun olmayacağını” belirtti. “Bu sıralar” 14
Mart 1991’tir, yani ayaklanan subaylara ele geçirilen Irak
silahlarına ulaşma izni bile vermeyen general Schwartzkopf’un
gözleri önünde, Saddam’ın güney muhalefetinin çoğunluğunu ortadan
kaldırdığı tarihtir. Beklenmedik kamuoyu tepkisinin baskısı
olmasaydı, Washington kısa süre sonra ayaklanan ve aynı muameleye
maruz kalan Kürtlere muhtemelen gönülsüz destek bile sağlamazdı.
Iraklı muhalefet
liderleri mesajı aldılar. Londra merkezli Irak Demokratik Reform
Hareketi’nin Başkanı Leith Kuba ABD’nin, “rejim değişikliğinin
içerden, halihazırda iktidarda olanlardan gelmesi gerektiğinde”
ısrar ederek, askeri bir diktatörlüğü desteklediğini öne sürdü. Irak
Ulusal Kongresinin başkanı, Londra’da yaşayan banker Ahmet Çelebi
“Irak’ın içişlerine karışmama bahanesiyle ABD, daha sonra uygun bir
subay tarafından devrileceği umuduyla Saddam’ın ayaklananları
katletmesini seyrediyor” dedi. ABD’nin “istikrarı korumak için
diktatörlükleri destekleme” politikasında kökleşmiş olan bir tutum.
Yönetimin akıl yürütmesi,
New York Times’ın baş diplomasi muhabiri Thomas Friedman tarafından
ana hatlarıyla ortaya konmuştur. Bir halk ayaklanmasına karşı
çıkarken, Washington askeri bir darbenin Saddam’ı devirebileceğini
umut etmişti ve “sonra Washington en çok işine yarayan durumu
sağlamış olacaktı: Saddam Hüseyin’siz demir yumruklu bir Irak
cuntası.” Saddam’ın “demir yumruğunun, (Washington bir yana)
Amerika’nın müttefikleri Türkiye ve Suudi Arabistan’i hoşnut edecek
şekilde Irak’ı bir arada tuttuğu” günlere geri dönülmesi. İki yıl
sonra, Friedman gerçekliği bir kez daha yararlı bir şekilde tanırken
şu gözlemde bulundu: “Demir yumruklu Bay Hüseyin’in Irak’ın bir
arada tutulmasında işe yarar bir rol oynaması” ve “istikrarı”
koruması, “her zaman Amerika’nın benimsediği bir politika olmuştur.”
Washington’un demokrasi yerine, görmezden gelinen Irak demokratik
muhalefetinin onaylamadığı diktatörlük tercihini değiştirdiğine
inanmak için pek az neden vardır -bu noktada kuşkusuz farklı bir
demir yumruğu tercih etse de. Eğer başka bir demir yumruk yoksa,
istikrarı Saddam’ın koruması gerekecektir.
“Haydut devlet” kavramı
büyük ölçüde nüans içermektedir. Böylelikle Küba uluslararası
terörizmle ilişkisi olduğu iddia edildiği için önde gelen bir
“haydut devlet” olarak nitelendirilir. Ama yaklaşık 40 yıldır
Küba’ya karşı terörist saldırılar gerçekleştirmesine karşın, ABD bu
kategoriye girmemektedir. Ulusal basında yer almayan (Avrupa’da yer
verilmiştir) Miami Herald’ın araştırma niteliğindeki önemli bir
haberine göre, bu saldırılar bariz biçimde geçen yaz boyunca
sürmüştür. Küba, Angola’da ABD’nin desteklediği Güney Afrika
saldırılarına karşı, askeri güçleriyle hükümeti desteklediğinde bir
“haydut devletti”. Güney Afrika ise, tersine, ne o zaman, ne de BM
komisyonuna göre komşu ülkelerde (geniş ABD/İngiltere desteğiyle)
600 milyar dolar zarara ve 1.5 milyon ölüme neden olduğu Reagan’lı
yıllar boyunca bir haydut devlet değildi -ülke içindeki bazı
olayları bir yana bırakalım. Benzer bir muafiyet, Endonezya ve başka
çok sayıda ülke için de geçerlidir.
Kriterler oldukça
açıktır: Bir “haydut devlet” basitçe suçlu bir devlet değil, fakat
kudretlinin emirlerine karşı koyan devlettir. Kudretliler ise tabii
ki muafiyetten yararlanırlar.
“TARTIŞMA” ÜZERİNE DAHA
FAZLA SÖYLENECEKLER
Saddam’ın suçlu olduğu
kuşku götürmez biçimde doğrudur. Öyle sanıyorum ki, ABD ve
İngiltere’nin ve egemen doktiriner kurumların, sonunda
ABD/İngiltere’nin kitle katliamcısına desteğini “vaktinden önce”
mahkum edenlerin safına katılmasından memnuniyet duyulması gerekir.
Saddam’ın menziline giren herkese karşı bir tehdit oluşturduğu da
doğrudur. Başkalarından gelen tehditlerle karşılaştırıldığında,
Ağustos 1990’dan itibaren içine girdikleri (müphem) dönüşümden sonra
ABD ve İngiltere dışında, bu konuda fazla bir sözbirliği yoktur. ABD
ve İngiltere’nin 1998’deki güç kullanma planı, Saddam’ın bölgeye
karşı tehdit oluşturmasıyla haklı gösteriliyordu. Ancak, bölge
halkının, hükümetleri muhalefette birleştirme derecesinde şiddetle
kendi kurtuluşuna karşı çıktığı olgusunu gizlemenin imkanı yoktu.
Bahreyn, ABD/İngiltere
güçlerinin topraklarındaki üsleri kullanmasına izin vermeyi
reddetti. Birleşik Arap Emirlikleri Başkanı, ABD’nin askeri eylem
tehditlerini “kötü ve tiksindirici” olarak tanımladı ve Irak’ın
komşularına karşı bir tehdit oluşturmadığını açıkladı. Suudi
Arabistan Savunma Bakanı Prens Sultan daha öncede, “bir halk ve bir
ulus olarak, Irak’a saldırılmasını onaylamayacaklarını ve karşı
olduklarını” söylemişti. Bu, Washington’un Suudi üslerini kullanma
talebinde bulunmaktan kaçınmasına neden oldu. Annan’ın diplomatik
girişiminden sonra, uzun süredir görevde bulunan Suudi Arabistan
Dışişleri Bakanı Prens Suud El Faysal, Suudi hava üslerinin her
türlü kullanımının “bir ABD meselesi değil, bir BM meselesi olması
gerektiğini” bir kez daha belirtti.
Mısır’ın yarı-resmi
gazetesi El Ahram’daki bir başyazı Washington’un pozisyonunu
“dayatıcı, saldırgan, akılsızca ve gereksiz yere yaptırımlara ve
aşağılanmaya maruz bırakılan Iraklıların yaşamlarını önemsemeyen”
şeklinde tanımladı ve ABD’nin “Irak’a karşı” planlanmış
“saldırısını” kınadı. Ürdün parlamentosu “Irak toprağına karşı her
türlü saldırıyı ve Irak halkına gelebilecek her türlü zararı” mahkum
etti. Ürdün ordusu iki gün süren Irak yanlısı bir ayaklanmadan sonra
Maan şehrinin giriş ve çıkışlarını kapatmak zorunda kaldı. Kuveyt
Üniversitesi’ndeki bir politika bilimi profesörü “Saddam’ın”, “Yeni
Dünya Düzeni” ve Washington’un İsrail’in çıkarlarını savunmasından
duyulan hayal kırıklığını dile getirerek, “Arap dünyasında
sessizlerin sesini temsil etmeye başladığı” uyarısında bulundu.
Kuveyt’te bile basın,
ABD’nin pozisyonuna verilen desteğin en iyi ihtimalle “gönülsüz”
olduğunu ve “ABD’nin gerekçeleri hakkında sinik” bir tavrı temsil
ettiğini teslim etti. Boston Globe muhabiri Charles Sennott “Irak’a
karşı Amerikan savaş davullarının sesi yükseldikçe, Kahire’nin
kaynayan gecekondularından Arap Yarımadası’nın ışıldayan
başkentlerine kadar, Arap dünyasının sokaklarında seslerin öfkeyle
yükselmekte olduğunu” bildirdi.
Daha önceki kalıp
kırılarak, egemen medyada Irak demokratik muhalefetine biraz daha
yer verilmeye başlandı. New York Times’la yaptığı bir telefon
mülakatında, Ahmet Çelebi haftalar önce Lonrda’da ayrıntılı biçimde
aktarılan pozisyonunu tekrarladı: “Saddam’ı devirmek için politik
bir plan olmaksızın, askeri saldırıların” binlerce Iraklıyı
öldüreceği, belki Saddam’ı kitle imha silahlarıyla daha da güçlenmiş
hale getireceği ve gerçekte 1991 bombardımanına göre daha fazla
silah ve üretim tesisini yok eden “UNSCOM’u [BM denetçileri] kovması
için ona bir bahane” sağlayacağı için “zarar verici” olduğunu öne
sürdü. Çelebiye göre, ABD/İngiltere planları “olabilecek her şeyden
daha kötü” bir duruma yol açacaktır. Çeşitli gruplardan muhalefet
liderleriyle yapılan mülakatlar, Saddam’ı devirmek üzere bir
ayaklanmanın temelini hazırlamayan askeri eyleme karşı çıkılmasında
“neredeyse bir fikir birliği” olduğunu ortaya koydu. Çelebi bir
parlamento komitesi önünde konuşurken, Saddam’ı devirmek için “bir
strateji olmaksızın Irak’a saldırmanın ahlaki bakımdan savunulamaz”
olduğu görüşünü dile getirdi.
Londra’da, muhalefet
alternatif bir programın ana hatlarını da ortaya koydu: (1)
Saddam’ın bir savaş suçlusu ilan edilmesi; (2) muhalefet tarafından
oluşturulan geçici bir Irak hükümetinin tanınması; (3) Irak’ın
yurtdışında bloke edilmiş yüz milyonlarca dolarlık varlıklarının
serbest bırakılması; Saddam’ın kuvvetlerinin “uçuşa yasak bir
bölgeyle” sınırlandırılması ya da “uçuşa yasak bölgenin” bütün
ülkeyi kapsayacak şekilde genişletilmesi. Çelebi, Senato Silahlı
Hizmetler Komitesine ABD’nin, “Saddam’ın iktidardan uzaklaştırılması
için Irak halkına yardım etmesi gerektiğini” söyledi. Reuters’in
bildirdiğine göre, Çelebi diğer muhalefet liderleriyle birlikte
“suikasta, örtülü ABD operasyonlarına veya ABD kara birliklerine
karşı çıkarak”, bunun yerine “bir halk ayaklanması” çağrısında
bulundu. Benzer öneriler zaman zaman ABD’de de ortaya kondu.
Washington muhalefet gruplarını desteklemek için çaba gösterdiğini
iddia etti, ama bu grupların kendi yorumları farklıdır. İngiltere’de
yayınlanan Çelebi’nin görüşü yıllar öncesiyle büyük benzerlik
taşımaktadır: “Herkes Saddam’ın köşeye sıkıştırıldığını söylüyor,
ama politik değişim düşüncesini desteklemeyi reddederek köşeye
sıkışmış olanlar Amerikalılar ve İngilizlerdir.”
Bölgesel muhalefete,
hesaba katılması gereken bir faktör olarak değil, kurtulunması
gereken bir sorun olarak bakıldı -uluslararası hukuka bakıldığı
gibi. Aynı şey, planlanan bombardımanların zaten sefalet içinde acı
çeken halk üzerinde bir “felaket” etkisi yaratabileceğini ve en
azından bazı düzelmeler sağlamış olan insani operasyonları sona
erdirebileceğini söyleyen üst düzey BM ve diğer uluslararası yardım
görevlilerinin uyarıları için de geçerliydi. Önemli olan, 1991’de
bombalar ve füzeler düşerken Yeni Dünya Düzenini ilan eden Başkan
Bush’un zafer edasıyla açıkladığı gibi “Ne İstersek O Olur” ilkesini
yerleştirmektir.
Kofi Annan Bağdat’a
gitmek üzere hazırlanırken, British Middle East muhabiri David
Gardner “Amarika’nın başlıca Körfez müttefikinden destek aramak için
yakında Riyad’a yaptığı ziyaretlerde… Madeleine Albright’ın
karşılaştığı muamelenin aksine”, “Tahran’da hala önemli bir şahsiyet
olan” eski İran başkanı Rafsancani’nin “Suudi Arabistan’da sağlığı
kötüleşen Kral Fahd tarafından huzura kabul edildiğini” yazdı.
Rafsancani’nin on günlük ziyareti 2 Mart’ta bittiğinde, Dışişleri
Bakanı Prens Suud ziyareti “ilişkileri geliştirmek yönünde doğru
yönde atılmış bir adım” olarak tanımladı. Prens Suud, “Ortadoğu’daki
en büyük istikrarsızlaştırıcı unsurun ve bölgedeki diğer bütün
sorunların nedeninin” İsrail’in Filistinlilere karşı politikası ve
ABD’nin bunu desteklemesi olduğunu tekrarladı. İsrail/ABD
politikası, Suudi Arabistan’ın büyük korku duyduğu halk güçlerini
harekete geçirebilirdi. Öte yandan bu politika, “büyük Kudüs’ü”,
neredeyse İsrail’in elinde tutacağı Ürdün Vadisi’ne kadar genişletme
niyetini taşıyordu. Bu niyetin bir sonucu olarak, ABD/İsrail
programı şimdiden Doğu Kudüs’teki Mescid-i Aksa’yı fiili olarak
ilhak etmişti ve bu durum, İslami kutsal mekanların “koruyucusu”
olarak Suudi Arabistan’ın meşruiyetini zayıflatabilirdi. Kısa süre
önce Arap devletleri, Clinton ve Peres’in “Yeni Ortadoğu” projesinin
ilerletilmesinin amaçlandığı ABD sponsorluğunda Katar’da düzenlenen
bir ekonomi zirvesini boykot ettiler. Bunun yerine Aralık’ta,
Irak’ın da katıldığı Tahran’daki bir İslam konferansında bir araya
geldiler.
Bunlar hatırı sayılır
ölçüde önemli eğilimlerdir ve ABD’nin bölgedeki politikasını
harekete geçiren arka plandaki kaygılarla ilgilidirler. Bu kaygılar,
II. Dünya Savaşı’ndan bu yana, ABD’nin dünyanın başlıca enerji
rezervlerini kontrol etmekteki kararlılığıdır. Birçok kişinin
gözlemlediği gibi Arap dünyasında, 1996’da resmileşen ve şimdi büyük
ölçüde güçlenmiş bulunan uzun süreli İsrail-Türkiye ittifakına karşı
giderek büyüyen bir korku ve kızgınlık vardır. Nixon’ın Savunma
Bakanı’nın ifade ettiği gibi, bölgeyi “yerel polislerle” kontrol
etmek yıllardır ABD stratejisinin bir bileşeni olmuştur. İran’ın ABD
egemenliğinin yerine geçirmek üzere, bölgesel güvenlik
düzenlemelerini savunması açıkça büyüyen bir takdir toplamaktadır.
İlişkili bir sorun, Orta Asya petrolünü zengin ülkelere ulaştırmak
için boru hatları üzerinde yoğunlaşan ihtilaftır ve doğal çıkış
kapılarından birisi İran üzerindendir.
Ve ABD enerji şirketleri
yabancı rakiplerin -şimdi bunlara Çin ve Rusya da dahildir- Suudi
Arabistan’dan sonra ikinci sırada yer alan Irak petrol rezervlerine
ya da İran’ın gaz, petrol ve diğer kaynaklarına ayrıcalıklı şekilde
erişme imkanı kazanmalarından memnun olmayacaktır.
Şu an için, Clinton’ın
planlayıcıları imal ettikleri “kutudan” geçici olarak kurtulmuş
oldukları için rahatlamış olabilirler. Ancak bu “kutu” onlara Irak’ı
bombalamaktan başka seçenek bırakmadı ve Irak’ın bombalanması temsil
ettikleri çıkarlara bile zarar verebilirdi. Soluklanma dönemi
geçicidir. Bu, savaşçı devletlerin yurttaşlarına, çok uzun olmayan
bir gelecekte büyük bir farklılık yaratabilecek bir bilinç ve
sorumluluk değişikliği gerçekleştirme fırsatı sunmaktadır.
Chomsky sayfası ►
|