Kuzey Irak Operasyonu ve Kürt Sorununda Yeni Bir Döneme Girerken

Haluk Gerger

22 Kasım 2007

 

Söyleşiyi yapan: Taylan Doğan

 

Taylan Doğan: Sayın Haluk Gerger, Türkiye’de Kürt sorunu son yıllarda farklı bir şekilde gündeme getirilmeye başlandı. 90’lı yıllarda ülkemizdeki savaşın en yoğun olduğu dönemde bile tanık olmadığımız, yüz binlerce kişinin katıldığı “teröre lanet” gösteriler yapılıyor. Bizzat devlete yakın kuruluşlar tarafından anti-PKK söyleminin ötesine geçen, anti-Kürt bir söyleme dönüşebilen yaygın bir propaganda aygıtı devreye sokuluyor. Hatta bazı yerlerde Kürtlere dönük saldırılar gündeme geliyor. Bu değişimi nasıl açıklıyorsunuz?

Haluk Gerger: Türkiye’deki azgın şovenizm bence yeni değil. Aynı biçimde, militarist değerlere bağlılık, şiddete müptela olmak, farklı olana düşmanlık gibi olgular da. Kökenleri Osmanlı’ya, İttihat ve Terakki dönemine uzanan ve Cumhuriyet’in kuruluşunda da “değerler sistemi”nin parçası yapılan bu olgular, özellikle son 20 yılda, yani PKK çıkışıyla birlikte, sistematik olarak devlet eliyle daha da ön plana çıkartıldı.

Dolayısıyla, aradaki farkı, Devlet’in tavrında aramak gerek. Yakın zamana kadar Devlet, kışkırtmaları bu raddeye gelmeden denetim altına alıyor, bir noktada tutuyordu. Oysa şimdi sözünü ettiğiniz gelişmeleri bizzat örgütlüyor. Daha önce, Kürt Sorunu’nu, özellikle dış dünyaya, salt bir polisiye mesele olarak tanımlayan, onu “terör”e indirgeyen egemen tavır bakımından, “iç savaş” görüntüleri verecek çatışmalara dönüşme potansiyeli taşıyan şoven kışkırtmalara ve saldırılara belli bir noktada set çekmek gerekiyordu. Ayrıca, toplu saldırılara karşı oluşabilecek “Kürt savunma tepkisi”nin de, Batı’daki büyük metropollerde denetlenemez eğilimler yaratmasından, bunun Kürt illerindeki yansımalarından korkuluyordu. Düzen, bütün sıkışmışlığına karşın, Kürt Sorunu’nun, bölge çapında, Arap Baasçılığı, Türk militarizmi, İran dinciliği ve emperyalist destekle denetim altında tutulmuş olmasına güveniyordu. Bu statüko değişince, sistemin tavrı da değişmeye başladı. Bir dış savaşla iç içe geçmiş iç savaş planlaması devreye girmeye başladı. Yani, Güney Kürdistan olgusu, Amerikan işgaliyle ortaya çıkan yeni bölgesel durum, stratejik etkiler yarattı.

Bu durumu, ayrıca, içerdeki iktidar mücadelesine de bağlamak gerekir. AKP Hükümeti’ni sıkıştırmak ve silahların gölgesinde bir seçimle hamle yapmak isteyen asker partisi ve müttefikleri, çarelerden biri olarak, şovenist tepkileri sokağa dökmeyi düşündüler. Bu, aynı zamanda, olası bir faşizm darbesinin, özellikle orta sınıflardaki toplumsal tabanını oluşturmak bakımından da yararlıydı. Kuşkusuz, AKP Kürt Sorunu konusunda muhalefetten farklı bir konumda değildi; ama Hükümet olarak tırmanmanın yüklerini üstlenmek zorundaydı, emperyalist destekteki kırılmanın olumsuzluğu karşısında sorumlu durumdaydı ve dolayısıyla da bu türden gelişmelerden yıpranma zaafı içindeydi.

Üçüncü olarak, Düzen’in Kürt Sorunu’ndaki sıkışmışlığının artık tepe noktasına ulaşması büyük etki yarattı. Bu durumda, Sorun’a ilişkin nihai bir tavrın ertelenemez bir gereklilik olarak ortaya çıkması, egemenler arasındaki “çözüm” projelerinin hayata geçirilmesi ihtiyacını doğurdu. Bir başka ifadeyle, artık “deniz bitti” ve herkes eteğindeki taşları dökmek durumuyla karşı karşıya kaldı. Egemenlik sistemi içindeki ana damarın “çözüm” projesi, baştan beri, sınırsız şiddete başvurarak, bir tür “modern Ermeni modeli” doğrultusunda, hiç olmazsa 40-50 yıllık bir nefes alma imkanını yaratmak için düğümü kılıç zoruyla parçalamak yolundaydı. Bu da dediğim gibi, dış ve iç savaş bütünlüğünde bir çıkış yolu aramak idi. Düzenin başka alanlardaki kırılganlığı ve derin bunalımlara açık olması gerçeği, şiddete dayalı iç-dış saldırıyı daha da cazip yapmaktaydı bu güçler açısından. Böylece, Kürtlere yönelik kılıç, aynı zamanda, işçi sınıfına, emeğin örgütlenmelerine ve tüm (özellikle sistem-dışı) muhalefet odaklarına da yönelme fırsatını, bahanesini ve meşruiyet aracını bulmuş olacaktı. Bu, savaş ortamındaki bir sıkıyönetimden doğrudan askeri darbeye kadar uzanan taktik-stratejik esneklik kazandırmaktaydı düzene.

ABD’nin 2003’de Ortadoğu’ya yerleşmesi, Türkiye’nin Kürt soruruna dönük klasik politikalarında hangi temel değişikliklere neden oldu? Türkiye’nin komşularıyla ilişkilerinde hangi temel dönüşümlere yol açtı?

Türkiye’nin Kürt Sorunu’ndaki dışsal temel iki dayanağı, bölge ülkelerindeki militarist rejimlerle daha 1920’lerde kurulmuş ittifakı ve emperyalist destek olagelmiştir. İşte son gelişmelerin temelinde, bu iki olgudaki ciddi değişiklikler yatmaktadır. Birincisi, Irak’taki rejim yıkılmıştır ve orada üstelik bir Kürt Devleti’nin temelleri atılmıştır. İkincisi, Suriye ile İran emperyalist kuşatma altına alınmışlardır. Nihayet, Türk egemenlik sisteminin emperyalizmle işbirlikçilik tekeli, aralarında Kürtlerin de bulunduğu pek çok yeni aktör tarafından kırılmıştır. Üstüne üstlük, “çuval olayı”nın da gösterdiği gibi ABD ile kurulan ilişki yapısının temelleri sarsılmış, kırılganlaşmıştır; yani egemenler ayaklarının altındaki toprağın kaymakta olduğu korkusuna kapılmışlardır. Egemenler, deprem fay hattı üzerindeki çürük bir evde yazgısını bekleyen çaresiz insanların ruh haliyle malul hale gelmiştir. Bu gelişmelerin, Türkiye’de panik ataklara yol açması kaçınılmazdı ve öyle de oldu.

Bu durumun temel sonucu, klasik asimilasyon politikasından vazgeçmek oldu. “Kürt realitesi”nin bu biçimde tanınması zorunluluğu, ikinci olarak çareyi doğrudan emperyalizme sığınmakta arayan iki damarın net çizgilerle oluşmasına neden oldu. Son tahlilde, Kürt düşmanlığına dayalı ve çeşitli düzeylerde şiddeti içeren bu yaklaşımlardan birisi, Amerikan desteğiyle ve elbette Amerika’ya tetikçilik yapma temelinde, sözünü ettiğim iç-dış savaş saldırısını savunan görüş. İkincisiyse, yine tetikçilik karşılığı emperyalist desteği arkasına alarak, ABD’nin “kırmızı çizgileri” temelinde, Irak Kürtleri üzerinde bir “Türk hegemonyası” yaratarak onları nefessiz bırakmak ve çıkışsızlık cenderesi içinde tutmak; içeride de PKK’nin şiddet yoluyla tasfiyesi sonrasında, Türk kapitalizminin niteliksiz işgücünü, kirli işlerinin lümpen tabakasını ve nihayet Güneyliler üzerindeki hegemonyanın taşıyıcılığını oluşturmak hedefleriyle tanımlanabilir. Kuzey’de, “Türk modernleşmesi”nden etkilenen ve Avrupa Birliği’ne yüzünü dönmüş Kuzeyli bir “Kürt oryantalizmi” böylece Güney’in geleneksel yapısını çözecek, Türkiye de onun petrolünü tepe tepe kullanacak, pazar payını genişletecek, kendi çapında “Osmanlı türü emperyalizm”ini gerçekleştirecek. Her iki görüş de, sonunda, “Musul-Kerkük düşleri”ni farklı yollardan gerçekleştirmenin denklemini oluşturduklarına inanıyorlar.

İki damar arasındaki mücadele sürüyor ve şoven saldırganlıkla liberal kurnazlık, sonunda, “evdeki bulgurdan olma” durumuyla karşılaştıklarında birleşerek çareyi intihar etmekle özdeş bir şiddette arayacaklardır.

Ülkemizde resmi güçler ve onlara bağlı “sivil toplum örgütleri” ABD’nin PKK’yi desteklediğini öne sürerek yoğun bir anti-Amerikancı propaganda başlattılar. Pek çok açıdan ABD’ye bağlı bir ülke olan ve “terörle mücadele”de Amerika’nın desteğini arayan Türkiye’de resmi siyasetin başlattığı bu propaganda nasıl yorumlanmalı?

Türkiye, İkinci Dünya Savaşı sonrasından bugüne, esas olarak emperyalizmin desteğiyle ayakta durdu. Tabii, Birinci Savaş sonrası kuruluştaki emperyalist desteği de dikkate alırsanız, emperyalizm olgusunun yaşamsal özelliği daha iyi anlaşılır. Sistemin bütün unsurları bakımından emperyalist destek, özellikle de ABD unsuru, vazgeçilemez özellik taşır ve Kürt Sorunu’nda “çözüm paketi” sahibi tüm aktörler grubunun temel dayanağı emperyalizmdir; esas olarak ABD, daha tali olarak da Avrupa Birliği’dir. Bugün işaret ettiğiniz çelişki, Kürt Sorunu’ndaki karşılıklı talepler açısından ortaya çıkan anlaşmazlıklarla, uyuşmazlıklarla ilgilidir. Türkiye, ABD’nin Kürt konusunda kendisine eski türden desteği esirgemesinden şikayetçidir. Yani “Kürt düşmanlığı”nın ölçüsüzlüğüdür çelişkilerin kaynağı.

Birincisi, Türkiye ABD’den, bugünkü güç ilişkilerinin nesnel yapısı bakımından gerçekleştirilmesi olanaksız olan taleplerde bulunmaktadır. ABD, bugün istese de PKK ile dağlarda savaşamaz. ABD bugün istese de Irak’taki Kürt desteğinden vazgeçemez, Kürtleri tümüyle karşısına alamaz. Ayrıca, güç ilişkilerinden bağımsız olarak, ABD’nin aktüel “ulusal çıkar” denkleminde, Güney Kürdistan stratejik önemdedir ve Türkiye uğruna feda edilemez. Buna ek olarak, Türkiye’nin “anti-Amerikancı” söylemle hayata geçirmeye çalıştığı eski Soğuk Savaş “şantaj”ı, işbirlikçilik tekeli kırılmış olduğu için, etkili değildir. ABD, her iki tarafı da birbirinden korkutarak “idare etme” olanağına sahiptir ve bu olanağı sonuna kadar kullanacaktır. Dolayısıyla, “Kürt düşmanlığı”nın anti-Amerikancı söylem biçiminde tezahür etmesinin yanı sıra, egemenlik sistemindeki büyük korku ve paniktir gördüğümüz toplumsal hezeyan. Bunun anti-emperyalizmle bir ilgisinin olmadığı açıktır. Tam aksine, Amerikan desteğine ilişkin bağımlılık ve bu yöndeki güçlü talep ABD’nin elini güçlendirmekte, destek için tetikçiliğe hazır bir Türkiye, emperyalizmin stratejik hesaplarına esneklik sağlamaktadır. Türkiye’nin umarsız söyleminin tercümesi şudur: “On yıllardır sadakatle hizmet ettik; bugün de bütün stratejik hedef ve değerlerini bütünüyle paylaşıyoruz; karşılığı bu mu olacaktı?”

Bu süreçteki pazarlık kozu da şudur: Taraflar Amerikalılara, onların Türkiye’ye vermeyi düşündükleri askeri görevlere ilişkin toplumda yaygın ve aktif bir muhalefet olduğunu söylüyorlar ve bunun “nötralize” ya da “pasifize” edilebilmesi için, Kürtler konusunda somut ödünlerin topluma sunulması gerektiğini belirtiyorlar. Bunun karşılığında, Lübnan’dan İran’a tetikçilik önünde engel kalmayacağını savunuyorlar. Taraflardan biri, bu muhalefetin sonunda ancak şiddetle bastırılabileceğini, Amerikan stratejisindeki rollerinin de nihayet şiddet içerdiğini vurgulayarak şiddet tekelinin de kendilerinde olduğunu belirtiyorlar ve böylece içerdeki iktidar mücadelesinde destek talep ediyorlar. Öteki tarafsa, toplumun manipülasyonunun ancak toplumsal destek tabanının verdiği olanaklarla mümkün olduğunu, dolayısıyla kendilerinin daha güvenilir işbirlikçi olduklarının lobisini yapıyorlar. Yani, tarafların tamamı bakımından, anti-emperyalist bir tavır olmadığı gibi, aksine, tam anlamıyla Amerika’ya sarılma söz konusudur.

Tabii, bir ideolojik saldırı olarak sahte anti-Amerikancı söylemin egemenler bakımından değerini-yararını da unutmamak gerekir.

Genelkurmay Başkanlığı Kuzey Irak’a mutlaka kapsamlı bir harekât yapılması gerektiğini söylerken size göre kimi hedef alıyor? Hedef PKK mi, yoksa daha geniş anlamda Bölgesel Kürt Yönetimi (BKY) mi?

Bu artık açık, herkesin bildiği bir sır. Üstelik yetkililer de saklama gereği duymuyorlar. “Ya Musul’u alırız, ya da Diyarbakır’ı kaybederiz” söylemi, özünde, resmi amigoların seslendirdiği resmi slogandır. Hedef, kuşkusuz, hem PKK, hem Bölgesel Kürt Yönetimi, hem de daha çılgın Türkler bakımından, Musul-Kerkük. Nitekim, daha geçen gün, askerlerle diyalogu sağlam olan gazeteci Fikret Bila, emekli komutanlarla yaptığı söyleşilerden edindiği izlenimi şöyle anlatıyor: “Komutanların çoğunda bölünme kaygısı var. Bu da Kuzey Irak'la ilgili bir sorun. Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kurulmayacağı inancındalar. Ama kurulursa ... O zaman bunu bir beka meselesi olarak değerlendiriyorlar. Yani savaşmayı göze alabilirler. Çünkü tehdit algılamasını sıralarken ‘birinci PKK’ demiyorlar. Birinci bağımsız Kürt devleti. İkinci Kerkük'ün statüsü. Üçüncü bunların bir unsuru olarak PKK. Irak'ın toprak bütünlüğünün bozulması Türkiye'nin de toprak bütünlüğünü bozar diye. Çünkü iki coğrafya arasında demografik geçirgenlik söz konusu. ‘Asıl risk budur’ diyorlar.”

Türkiye’nin Irak sınırında bir tampon bölge oluşturmak istediği söyleniyor. Bunun nasıl bir işlevi olması bekleniyor? İsrail’in Kuzey Lübnan’ı uzun süre işgal ederek oluşturduğu tampon bölgeyle bir koşutluk kurulabilir mi?

Elbette benzerlikler de var, farklılıklar da. İsrail, esas olarak, Lübnan’ı bölmek istiyor. Buna karşılık, Türkiye sıkı denetim altında cendere içinde tutmak istiyor. İkisi bakımından da “tampon” sözcüğü daha nötr bir durumu ifade ediyor, ama özünde yatan saikler savunmacı değil, saldırgan. En azından, kaynaklar bakımından ele alırsak, İsrail su, Türkiye de petrol kaynaklarına göz dikmiş durumda. En önemlisi, politik-stratejik bakımdan, belirli halkları denetim altında inletmek hedefi söz konusu. İki ülke de ayrıca karşısındakileri birbirine düşürmek amacında. İsrail, Hizbullah’a karşı sağcı Hıristiyanları kışkırtırken, Türkiye, bir yandan güneyli Kürtleri PKK’nin üstüne sürmek istiyor, öte yandan Türkmenleri Güneylilere karşı kullanmaya kalkıyor. İkisinin de amacı bölgeyi kendi dar “milli” çıkarları açısından denetlemek ve bunu mutlaka Amerikan saldırganlığı ve statükosuyla uyumlu biçimde gerçekleştirmek. Türkiye, bu açıdan İsrail kadar güçlü ve şanslı değil ve ABD nezdinde onun gibi olmak istiyor.

Bölgesel Kürt Yönetimi’ne dönük ambargo çabalarını nasıl yorumluyorsunuz? Bölgesel Kürt Yönetimi’nin İran gibi başka seçenekleri de olduğuna göre, Türkiye kaybeden taraf olabilir mi?

Bu türden ambargoların hiçbir anlamı yok. Bunlar, kamuoyunun gözlerini boyamaya yarar sadece. Zaten ciddi bir şey yapıldığı da yok. İki taraf da zarar görebilir sonuçta, ama kırılgan ekonomisiyle Türkiye’nin böyle efeliklere kalkmasının inandırıcılığı da yok.

Size göre, ABD’de yapılan Bush/Erdoğan görüşmesinden gerçekte nasıl bir sonuç çıktı? Bu sonucun, ülkemizde ve bölgede Kürt sorununun evrimi üzerindeki olası etkilerini değerlendirir misiniz?

Taraflar, Amerikan’nın Güney Kürdistan’daki “kırmızı çizgileri”nin kabulü karşılığında PKK’ye yönelmek konusunda anlaşmış görünüyorlar. Daha doğrusu, ABD Türkiye’yi dizginlemiş ve kendi çizgisine getirmiş durumda. Türkiye’nin bağımlılığı ve güçsüzlüğü göz önüne alındığında fazla seçeneği de yok zaten. Çılgınca bir senaryo hâlâ gündemdedir, ama anlaşılan devlet şimdilik temkinli olmaya çekilmiş durumda.

Son olarak Baykal’‘ın Kuzey Irak açılımını nasıl değerlendiriyorsunuz. BKY’ye yönelik resmi politikalardaki bir değişikliği mi yansıtıyor? Eğer bir değişiklik söz konusuyla, bunun şimdi gündeme gelmesini hangi nedenlere bağlıyorsunuz?

Baykal’ın açılımının devletten bağımsız olmadığını düşünüyorum. Yani, Amerikan çizgisi kendini dayatmış ve gözü dönmüş topyekûn iç-dış savaş saldırısı düşüncesi beklemeye alınmış gibi. Türkiye’nin PKK konusunda “tatmin edileceği” sözünün karşılıkları beklenirken oltadaki yemler de gösteriliyor gibi. Türkiye, bir yandan bükemediği eli sıkmaya yöneliyor, öte yandan da PKK üzerinden bunun karşılığını almayı bekliyor. Ama henüz bu konuda kesin yargılara varmak için çok erken. Türkiye egemenlik sisteminin “Kürt Sorunu”nu çözmedeki niyetsizlik ve yeteneksizliği sürdükçe istikrarsızlık çok şeye gebedir ve ne olacağı bilinemez. Bu durum öylesi nesnel ve öznel dinamikleri harekete geçiriyor ki, sonuçta Türkiye’nin karar vericileri ya denetleyemedikleri güçlerin ve süreçlerin tutsağı oluyorlar; ya da çözümsüzlük, çaresizlik ve korkunun anaforunda akıl dışı maceralara, salt şiddetin sonuçsuz kalmaya mahkûm batağına sürükleniyorlar.