Hindiler Şükran Gününden Hoşlanır mı?
İmparatorluğa Karşı Küresel Direniş
Arundhati Roy
24 Ocak 2004
Geçtiğimiz Ocak ayında dünyanın her yerinden binlercemiz Brezilya’da
Porto Allegre’de buluştuk ve ‘Başka Bir Dünya Mümkün’ sözünü ilan
ettik. Birkaç bin mil kuzeyde Washington’da George Bush ve
yandaşları da aynı şeyi düşünüyordu.
Bizim projemiz Dünya Sosyal Forumuydu. Onların ki ise sonradan bir
çoğunun Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi diye adlandırdığı projeydi.
Avrupa’nın ve Amerika’nın büyük şehirlerinde insanlar, birkaç yıl
önce sadece fısıltıyla konuşurken, şimdi çok açık bir şekilde
Emperyalizmin iyi tarafları olduğunu ve bu zapt edilemez dünyayı
kontrol etmesi için güçlü bir İmparatorluğun gerekli olduğunu
söylüyorlar.
Haysiyet pahasına disiplin ve her ne pahasına olursa olsun üstünlük.
Zaman zaman bazılarımız ulus ötesi şirketlerin hakimiyetindeki medya
tarafından tarafsız platformlarda bu meseleyi tartışmak için davet
ediliyoruz. Emperyalizmi tartışmak biraz tecavüzün iyi ve kötü
yanlarını tartışmaya benziyor. Ne diyebiliriz ki? Gerçekten
özlediğimizi mi?
Her durumda Yeni Emperyalizm şimdiden önümüzde. Bizim geçmişten
bildiğimizin yeniden biçimlendirilmiş, düzenlenmiş versiyonu.
Tarihte ilk defa, silah dolu cephaneliğiyle bir öğleden sonra
dünyayı yok edebilecek güçte olan tek bir İmparator tam, tek yanlı
ekonomik ve askeri bir hegemonyaya sahip.
Farklı pazarları zorla açmak için farklı silahlar kullanıyor. Dünya
üzerinde Amerika’nın cruise füzeleriyle IMF’in çek defteri arasında
sıkışmamış tek bir ülke yok. Eğer neoliberal kapitalizmin poster
delikanlısı olmak istiyorsanız Arjantin, yok kara koyunu olmak
istiyorsanız Irak modeli var.
Yoksul ülkeler imparatorluk için jeopolitik ve stratejik olarak
önemliyse ya da her hangi bir büyüklükte ‘pazarı’ varsa ya da
özelleştirilecek altyapısı varsa ya da tanrı korusun petrol, elmas,
kobalt, kömür gibi değerli doğal kaynakları varsa, bu ülkeler
söyleneni yapmak zorundadır yoksa askeri hedef haline gelirler.
Doğal zenginliği fazla olanlar daha tehlikeli durumdalar.
Kaynaklarını şirketleşmiş mekanizmaya isteyerek vermezlerse, ülkede
ya toplumsal kargaşa çıkarılır ya da ülkeye savaş açılır.
İmparatorluğun yeni çağında hiçbir şey göründüğü gibi değilken,
şirket yöneticilerinin dışişleriyle ilgili politik kararları
etkilemelerine izin veriliyor.
Washington’daki ‘The Centre for Public Integrity’ kuruluşu ABD
hükümetinin Savunma Politikaları Kurulunun 30 üyesinden dokuzunun
2001- 2002 yılları arasında 76 milyar dolarlık askeri ihaleleri
üstlenen şirketlerle bağlantılı olduğunu ortaya çıkardı. George
Shultz, eski Dışişleri bakanı, Irak’ı Özgürleştirme Komisyonunun
yönetim kurulu başkanıydı. Aynı zamanda Bechtel Group’nun Yönetim
kurulu üyesi. Irak’ta bir savaş olursa yaşanacak çıkar çatışmasıyla
ilgili bir soruya “Bechtel’in özellikle bu durumdan yararlanıp
yararlanmayacağını bilmiyorum. Ama eğer yapılacak iş varsa Bechtel
bunu başarabilecek türden bir şirkettir. Ama kimse bu duruma
yararlanılacak bir şey olarak bakmıyor. “dedi. Savaştan sonra
Bechtel, Irak’ın yeniden yapılandırılması kapsamında 680 milyon
dolarlık bir kontrat imzaladı.
Bu vahşi karbon kopya Latin Amerika’da, Afrika’da, Orta ve Güneydoğu
Asya’da defalarca kullanıldı. Milyonlarca hayata mal oldu.
İmparatorluğun açtığı her savaşın Adil Savaş olduğunu söylemeye
gerek yok. Bu, büyük ölçüde ulus ötesi şirketlerin hakimiyetindeki
medyanın oynadığı rol sayesinde. Ulus ötesi şirketlerin
hakimiyetindeki medyanın sadece neoliberal projeyi desteklemediğini
aynı zamanda kendisinin de neoliberal proje olduğunu anlamak çok
önemli. Medyanın tavrı ahlaki bir tercih değil, bu yapısal bir
tercih. Medyanın nasıl çalıştığı, ekonomiye dayanıyor.
Bir çok ulusun yeterince iğrenç aile sırları var. Bu yüzden medyanın
çoğu zaman yalan söylemesine gerek kalmıyor. Neyi vurguladığı, neyi
görmezden geldiği önemli.
Diyelim ki Hindistan, haklı bir savaş için hedef seçilsin. 1989’dan
beri Keşmir’de 80,000 civarında insanın öldürülmesi gerçeği -büyük
çoğunluğu Müslüman ve çoğu Hindistan Güvenlik Güçleri tarafından
(yılda ortalama 6000 ölü sayısına erişen) öldürüldü- bir yıldan bile
az bir süre önce 2003 Martında Gujarat sokaklarında iki binden daha
fazla Müslüman’ın öldürülmesi gerçeği, kadınların toplu tecavüze
uğraması çocukların diri diri yakılması ve 150,000 insanın polis ve
yönetim seyrederken –bazı durumlarda aktif olarak katıldıkları-
yurtlarından sürülmesi gerçeği, hiç kimsenin bu suçlar yüzünden
cezalandırılmaması gerçeği ve bunları görmezden gelen hükümetin
tekrar seçilmesi gerçeği...bütün bunlar savaşı tırmandırmaya çalışan
uluslararası gazetelerde mükemmel manşetler olabilirdi.
Bundan sonra şehirlerimizin cruise füzeleri tarafından yerle bir
edileceğini, şehirlerimizin keskin tellerle çevrileceğini, ABD
askerlerinin sokaklarımızda devriye gezeceğini Narendra Modi, Pravin
Togadia ya da başka popüler yobazlarımızdan herhangi birinin Saddam
Hüseyin gibi ABD gözetimi altında bit kontrolünden geçerken ve
dişlerindeki dolguları incelenirken televizyonun en çok izlendiği
saatlerde TV’ye çıkarılacağını tahmin edebiliriz.
Ama ‘pazar’ımız açık olduğu sürece Enron, Bechtel, Halliburton,
Arthur Andersen gibi şirketlere tam yetki verildiği sürece bizim
‘demokratik bir şekilde seçilmiş’ liderlerimiz korkusuzca demokrasi,
çoğunlukçuluk ve faşizm arasındaki çizgiyi bulanıklaştıracaklardır.
Hükümetimizin Hindistan’ın gururlu Bağlantısızlık geleneğini
bırakmayı çok istemesi ve Tamamen Hizaya Sokulmuşların kuyruğunda
başı çekmek için acele etmesi (moda olan tabir ‘doğal müttefik’,
Hindistan, İsrail ve ABD ‘doğal müttefikler’) meşruluğundan ödün
vermeyerek baskıcı bir rejime rahatça dönüşmesini sağlamıştır.
Bir hükümetin kurbanları sadece öldürdükleri ve hapsettikleri
değildir. Sürgün edilenler, mallarına el konanlar ve ömür boyu
açlığa, yoksulluğu mahkum edilenler de hükümetin kurbanları arasında
sayılmalıdır. Milyonlarca insanın ‘kalkınma’ projeleri yüzünden
malına el konmuştur. Geçtiğimiz 55 yıl boyunca Hindistan’da sadece
Büyük Barajlar yüzünden 33 milyonla 55 milyon arası insan
yerlerinden edildi. Haklarını aramak için başvuracakları hiçbir yer
yok.
Geçtiğimiz iki yıl boyunca bir dizi olay oldu; polis -bir çoğu
Adivasi ve Dalit’ti- barışçıl göstericilere ateş açtı. Fakir
topluluklar özellikle Dalit ve Adivasi toplulukları orman arazisini
işgal ettikleri için öldürülüyorlar, ya da barajların, demir-çelik
ve maden ocaklarının ve diğer ‘kalkınma’ projelerinin orman
arazisine tecavüz etmesini engellemeye çalışırken öldürülüyorlar.
Polis her ateş açtığında hükümetin stratejisi aynı, polisin şiddet
saldırıları yüzünden provoke olduğunu söylüyorlar. Üzerine ateş
açılanlar hemen militan olarak adlandırılıyor.
Tüm ülkede binlerce masum insan çocuklar da dahil POTA (Prevention
of Terrorism Act) uyarınca tutuklandı ve mahkemeye bile çıkarılmadan
süresiz hapsedildi. Teröre Karşı Savaş çağında yoksulluk terörizmle
sinsi bir şekilde eşleştirildi. Ulus ötesi şirketlerin çağında
yoksulluk bir suç. Fakirleşmeyi protesto etmekse terörizmdir. Ve
şimdi Yargıtay’ımız grev yapmanın suç olduğunu söylüyor. Mahkemeyi
eleştirmek tabii ki suç. Bütün çıkışları kapatıyorlar.
Eski Emperyalizm gibi Yeni Emperyalizm de başarılı olmak için,
İmparatorluğa hizmet eden, rüşvetçi, yerel elitlerden oluşan ajanlar
ağına bel bağlıyor. Hindistan’da Enron’un iğrenç hikayesini hepimiz
biliyoruz. Maharashtra hükümeti. Hindistan’ın bütün tarım bütçesinin
yüzde altmışına karşılık gelen bir miktarda kâr oranını Enron’a
veren bir anlaşma imzaladı. Tek bir Amerikan şirketine 500 milyon
insanın altyapısını kalkındırmak için gerekli olan parayı kazanacağı
garanti edildi!
Eski günlerdeki gibi Yeni Emperyalizmin sıtma, difteri ya da
erken ölüm gibi riskleri alıp tropiklerde güçlükle ilerlemesine
gerek yok. Yeni Emperyalizm e-mail üzerinden yürütülebiliyor. Eski
emperyalizmin babadan oğula geçen kaba ırkçılığının modası geçti.
Yeni Emperyalizmin temel taşı Yeni Irkçılık.
ABD’deki ‘Hindi Bağışlama’ geleneği Yeni Irkçılığın mükemmel bir
alegorisi. 1947 yılından beri her yıl Ulusal Hindi Federasyonu ABD
Başkanına Şükran Günü için bir hindi sunar. Her yıl Başkan, resmi
bir yüce gönüllülük gösterisiyle bu özel hindinin canını bağışlar
(ve başka bir tanesini yer). Başkan tarafından bağışlanan Seçilmiş
Olan Hindi Virginia’daki Tava Parkına doğal hayatını yaşaması için
gönderilir. Şükran günü için yetiştirilen diğer 50 milyon hindi o
gün kesilir ve yenir. Başkanlığa Ait Hindi kontratını kazanan
BaConAgra Foods şirketi Şanslı hindileri, sosyalleşmeleri için ve de
okul çağındaki çocukları, yüksek rütbelileri ve basını etkilemeleri
için eğittiklerini söylüyor. (Yakında İngilizce bile konuşacaklar!)
Ulus ötesi şirketlerin hakimiyetindeki bu çağda Yeni Irkçılık
böyle çalışıyor. Birkaç şanslı hindi türü, çeşitli ülkelerin yerel
elitleri, zengin göçmen topluluğu, yatırımcı bankacılar, zaman zaman
Colin Powell ya da Condoleezza Rice, bazı şarkıcılar, bazı yazarlar
(benim gibi), bağışlanırlar ve Tava Parkına geçirilirler. Geride
kalan milyonlar işlerini kaybederler, evlerinden tahliye edilirler,
suları ve elektrikleri kesilir ve AİDS’ten ölürler. Onlar zaten
tencere içindir. Ama Tava Parkındaki Şanslı Hindiler gayet iyidir.
Hatta bazıları IMF ve WTO için çalışırlar- bu yüzden bu örgütleri
kim anti-hindici olmakla suçlayabilir ki? Bazıları Hindi Seçme
Kurulunun yönetim kurulu üyesi olarak çalışır- bu yüzden hindilerin
Şükran Gününe karşı olduğunu kim söyleyebilir? Buna katılırlar!
Yoksulların ulus ötesi şirketlere karşı olduğunu kim söyleyebilir?
Tava Parkına girmek için çılgınca koşuşurlar. Çoğu yolda helak
olmuşsa ne olmuş?
Yeni Irkçılık projesinin bir parçası Yeni Soykırım. Ekonomik
karşılıklı bağımlılığın olduğu bu yeni çağda Yeni Soykırım ekonomik
yaptırımlar sayesinde kolaylaşıyor. İnsanları gidip öldürmektense
kitlesel ölümlere yol açan koşullar yaratılıyor. 1997-1998 yılları
arasında Irak’ta BM insani yardım koordinatörü olan Dennis Halliday,
(sonrasında iğrenerek istifa etmişti) Irak’taki yaptırımları tarif
etmek için soykırım terimini kullanmıştı. Irak’taki yaptırımlar
yarım milyondan fazla çocuğun hayatına mal olarak Saddam Hüseyin’in
yaptıklarını da geçti.
Yeni çağda resmi politika olarak Apartheid rejimi, çağ dışı ve
gereksiz.
Ticaret ve finansın uluslararası araçları, yoksulları
Bantustans’larından çıkamamalarına yol açan çok taraflı ticaret
yasaları ve finanssal sözleşmelerden oluşan kompleks bir sistem
uyguluyor. Bütün amacı haksızlığı kurumlaştırmak. Yoksa neden ABD,
Bangladeş’te üretilen bir elbiseden Büyük Britanya’da üretilenden
aldığının 20 katı daha fazla vergi alsın ki? Ya da neden dünyadaki
kakao tohumunun %90’ını üreten ülkeler, dünyadaki çikolatanın sadece
%5’ini üretsinler ki? Fildişi Sahili ve Gana gibi kakao yetiştiren
ülkeler yoksa neden bu tohumları çikolataya dönüştürmek
istediklerinde pazarın dışında tutulsunlar ki? Yoksa neden zengin
ülkeler kendi çiftçileri için günde bir milyar dolardan fazla
sübvansiyon sağlarken Hindistan gibi fakir ülkelerden bütün tarımsal
sübvansiyonlarını -sübvansiyonla desteklenen elektrik de dahil-
kaldırmalarını istesinler ki? Yarım yüzyıldan beri sömürgeci
rejimler tarafından yağmalandıktan sonra, yoksa neden sömürgeler
aynı rejimlere daha fazla borçlansın ve yılda 382 milyar dolar geri
ödesin ki?
Bütün bu sebeplerden dolayı Cancun’da ticaret anlaşmalarının
raylarından çıkarılması bizim için çok önemliydi. Hükümetlerimiz
bunun parsasını toplamaya çalışırken, biz bunun birçok ülkeden
milyonlarca insanın yıllarca verdikleri mücadelenin sonucu olduğunu
biliyorduk. Cancun’un bize öğrettiği; gerçekten zarar vermek ve
radikal değişikleri zorlamak için yerel direniş hareketlerinin
uluslararası ittifaklar kurmasının çok önemli olduğudur. Cancun’da,
küresel direnişin önemini öğrendik.
Hiçbir ulus, Ulus Ötesi Şirketlerin Hakimiyetindeki Küreselleşmeye
kendi başına karşı koyamaz. Tekrar tekrar gördük ki konu neoliberal
projeler olduğunda günümüzün kahramanları birden azalıyor.
Olağanüstü karizmatik adamlar, Muhalefetteyken dev gibiler,
iktidarı ele geçirip Devletin Başına geçince küresel sahnede güçsüz
hale geliyorlar. Brezilya Başkanı Lula’yı düşünelim. Lula geçen yıl
Dünya Sosyal Forumunun kahramanıydı. Bu yıl IMF yönergelerini
uygulamakla, emeklilerin maaşlarını azaltmakla, İşçi Partisindeki
radikalleri temizlemekle meşguldü. Güney Afrika’nın eski başkanını
düşünelim, Nelson Mandela. 1994’te iktidara geldikten sonra, iki yıl
içinde hükümeti, ‘Pazar’ Tanrısının ikazı üzerine zorla önünde diz
çöktü. Özelleştirme ve yapısal düzenlemeler içeren, milyonlarca
insanı evsiz, işsiz ve su ve elektrikten yoksun bırakan çok kapsamlı
bir programı uygulamaya koydu.
Neden böyle oldu? Göğsümüzü yumruklamamızın, ihanete uğradığımızı
hissetmemizin çok fazla yararı yok. Lula ve Mandela ne yaparlarsa
yapsınlar harika adamlar.
Muhalefetten Hükümete geçtikleri andan itibaren bir çok tehdidin
rehinesi haline geldiler. Bu tehditlerden en kötüsü bir gecede her
hükümeti yok edebilen sermaye kaçışı tehdidi. Bir liderin
karizmasının ve mücadele özgeçmişinin Ulus Ötesi Şirketlerin
Hakimiyetindeki Kartel’i çökerteceğini düşünmek Kapitalizmin nasıl
işlediğini ve dolayısıyla iktidarın nasıl işlediğini hiç anlamamak
demektir. Radikal değişiklikler hükümetler tarafından yapılmaz;
sadece insanların zorlamasıyla gerçekleşir.
Bu hafta Dünya Sosyal Forumunda dünyanın en iyi beyinlerinden
bazıları, etrafımızda olup bitenlerle ilgili görüş alışverişi
yapacaklar. Bu görüşmeler, mücadelesini yürüttüğümüz dünya
vizyonumuza incelik kazandıracak. Bu, boş verilmemesi gereken çok
önemli bir süreç. Ancak Gerçek politik eylem yerine bütün enerjimizi
bu sürece harcarsak Küresel Adalet İçin Hareket için çok önemli bir
rolü olan WSF’nin (Dünya Sosyal Forumu) düşmanlarımız için değerli
bir nitelik haline gelme riski var. Acil olarak tartışmamız gereken
direniş stratejileridir. Gerçek hedefler amaçlamalıyız, gerçek
savaşlar açmalıyız, ve gerçek zararlar vermeliyiz. Gandi’nin Tuz
Yürüyüşü sadece politik bir tiyatro değildir. Çok basit bir karşı
koymayla binlerce Hintli denize yürümüş ve kendi tuzunu çıkarmıştır,
tuz vergisi yasasını çiğnemişlerdir. Bu, Britanya İmparatorluğunun
ekonomik çıkarlarına doğrudan bir darbe vurdu. Gerçekti. Hareketimiz
bazı önemli zaferler kazansa da şiddet karşıtı direnişin etkisiz,
kendini iyi hissettiren, politik bir tiyatroya doğru körelmesine
izin vermemeliyiz. Bu çok değerli bir silah, sürekli olarak
bilenmesi ve yeniden düşünülmesi gereken. Sadece bir gösteriye,
medya için fotoğraf fırsatına dönüşmesine izin verilmemeli.
Geçtiğimiz yıl 15 Şubat’ta, halkın erdemini muhteşem bir şekilde
gösteren, beş kıtadan on milyon insanın, Irak’taki savaşa karşı
yürümesi harikaydı. Harikaydı ama yeterli değildi. 15 Şubat hafta
sonuna geliyordu. Hiç kimse iş gününden birini kaçırmak zorunda
kalmamıştı. Tatil günleri yapılan protestolar savaşları durdurmaz.
George Bush bunu biliyor. Onun kamuoyunu nasıl bir güvenle görmezden
geldiği hepimize bir ders olmalı. Bush Irak’ın işgal edilip
sömürgeleştirilebileceğine inanıyor, tıpkı Afganistan gibi, Tibet
gibi, Çeçenistan’ın şu anki durumu gibi, Doğu Timor’un bir zamanlar
olduğu gibi ve Filistin’de hâlâ devam ettiği gibi.
Tek yapması gerekenin gizlenmek ve kriz bağımlısı medyanın bu
krizi delik deşik etmesini ve sonra bir tarafa atıp devam etmesini
beklemek olduğunu düşünüyor. Çok geçmeden ceset çok satanlar
listesinden inecek ve hepimiz, bu duruma öfkelenenler, ilgilerini
kaybedecek. Ya da öyle olmasını umuyor.
Hareketimizin büyük küresel bir zafere ihtiyacı var. Sadece haklı
olmak yeterli değil. Bazen kendi çözümlerimizi test etmek için bir
şeyler kazanmak gerekir. Bir şeyler kazanmak için burada toplanan
-Mumbai Direnişi’nde- bizlerin bir şeyler üzerinde anlaşmamız
gerekli. Bu şeyin bizim hoş, gerçekçi, tartışmacı ruhumuza hitap
etmesi için her şeyi içeren bir ideoloji olması gerekmiyor. Her şeyi
dışlayan, tartışmasız, tek bir direniş biçimini benimsemeyi de
gerektirmiyor. Bu şey asgari bir gündem olabilir.
Eğer hepimiz Emperyalizm karşıtı ve neoliberalizm projesi
karşıtıysak gözümüzü Irak’ın üzerine çevirelim. Irak bu ikisinin
kaçınılmaz bir sonucu. Çok sayıda savaş karşıtı aktivist Saddam
Hüseyin yakalandıktan sonra kafa karışıklığı içinde geri çekildi.
Çekingen bir şekilde “Saddam Hüseyin’siz bir dünya daha iyi değil
mi?” diye sordular.
Bu olaya bir kere daha herkesin gözünden bakalım. Saddam Hüseyin’i
yakaladığı için ABD ordusunu alkışlamak ve böylece geçmişe bakarak
ABD’nin Irak’a saldırısını ve işgalini haklı çıkarmak Karındeşen
Jack’i Boston Canavarını öldürdüğü için Tanrılaştırmaya benzer. Ve
onlar aslında çeyrek asırdır süren Karın Deşmek ve Boğaz Kesmek
işinde ortaktırlar, aralarındaki çatışma bir aile anlaşmazlığıdır.
Kirli bir işte anlaşmaya varamayan iş ortaklarıdırlar. Jack CEO’dur.
Emperyalizm karşıtı olduğumuza göre, ABD işgaline karşı durmamız
gerektiği ve ABD’nin Irak’tan geri çekilmesi ve savaşın sebep olduğu
zararlara karşılık Irak halkına tazminat ödemesi gerektiği konusunda
hemfikir miyiz?
Direnişimizi tırmandırmaya nasıl başlayacağız? Sahiden küçük bir
şeyle başlayalım. Mesele, Irak’taki işgale karşı direnişi
desteklemek ya da direnişi kimin örgütlediğini (Eski Katil Baasçılar
mı, yoksa İslamcı Köktenciler mi?) tartışmak değil.
İşgale karşı Küresel Direniş göstermeliyiz.
Direnişimiz ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin haklılaştırılmasını
kabul etmemekle başlamalı. Bu, İmparatorluğun amaçlarına ulaşmasını
maddeten imkansızlaştırmaya çalışmak anlamına geliyor. Askerlerin
savaşmayı reddetmesi, yedek askerlerin hizmet etmemesi, işçilerin
gemileri ve uçakları silahlarla doldurmayı reddetmesi anlamına
geliyor. Hindistan ve Pakistan gibi ülkelerde ABD hükümetinin Hintli
ve Pakistanlı askerleri, kendilerinden sonra etrafı temizlemeleri
için Irak’a gönderme planlarını engellememiz anlamına geliyor.
Dünya Sosyal Forumunun ve Mumbai Direnişinin ortak kapanış töreninde,
Irak’ın yıkımından kâr sağlayan iki büyük şirketi seçmeyi öneriyorum.
Aldıkları bütün ihalelerin listesini çıkarabiliriz. Dünyanın her
yerinde her ülkesinde ve her şehrinde ofislerinin yerini bulabiliriz.
Onları kovalayabiliriz. Onları kapatabiliriz. Geçmiş mücadelelerden
ortak deneyimlerimizi ve bilgeliğimizi tek bir hedefe yöneltmemiz
meselesi bu. Kazanmayı isteme meselesi.
Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi haksızlığı sürekli kılmaya çalışıyor
ve her ne pahasına olursa olsun, kıyamet bile kopsa, Amerikan
hegemonyasını yerleştirmeye çalışıyor. Dünya Sosyal Forumu ise
adalet ve yaşama hakkı talep ediyor.
Bu sebeplerden dolayı kendimizi savaşta farz etmeliyiz.
©Arundhati Roy
---------------------------------------
[1] Mumbai konferansı.Amerika Ltd. Şirketi’ni boykot etmeye
çağırıyor, yazan: Antonio Gramsci
Hindistan’daki aktivistler (Arundhati Roy dahil) ulus ötesi
şirketlerin hakimiyetindeki Amerika’ya karşı uluslararası boykota
çağırıyor, boykot Küçük George Bush kampanyasının en büyük on
destekçisiyle başlayacak.
[2]
http://www.motherearth.org/USboycott/index.php
Bush’a karşı boykot web sitesi. [kapsamlı bir site]
[3]
http://india.indymedia.org/en/2004/01/208844.shtml
bir hafta süren seminerlerden, protestolardan, ve olaylardan
binlerce yayın. Bir çok aktivist 2004’te Bush’u nasıl yeneceklerini
yazdılar ve Irak işgalinden kâr sağlayan ABD şirketlerini boykot
kampanyası için daha geniş bir çağrı yaptılar.
Çeviren : Pınar (Feminist Kadın
Çevresi)
|