İşgal, Ataerki ve Filistin Kadın Hareketi Hanadi Loubani ile
söyleşi
Hanadi Loubani ve Jennifer Plyler, AWID1
10 Kasım 2003
Hanadi Loubani halen York Üniversitesi’nde doktora öğrencisi.
Feminist ve ırkçılık karşıtı bir Filistin dayanışma grubu olan
Filistin için Mücadele Eden Kadınlar’ın kurucu üyesi. Ayrıca,
Toronto’daki Filistinli ve Yahudi kadınlarca oluşturulan diyalog
grubunun kurucusu ve bu grubun bir üyesi. Loubani, 2002 yılının
Ağustos ayında Filistin ve İsrail'i konu alan “Barışı İnşa Edenler:
Filistin ve İsrail’de Barış Yanlısı Kadınlar” başlıklı bir kurulda
yer aldı.
İsrail askeri işgali nedir?
1948 yılında İsrail Devleti’nin oluşturulması, 750.000 Filistinli
mültecinin topraklarından çıkarılmasıyla, ve bu mültecilerin ve
torunlarının o günden itibaren vatanlarına dönme hakkından mahrum
edilmesiyle sonuçlandı. İsrail’in yeni sınırları dahilinde kalmayı
başaran Filistinlilerin çoğu bu sınırlar içinde kendi yerlerinden
uzaklaştırıldı ve Yahudi vatandaşlara tanınan haklardan mahrum
edildi. 1967 yılını takiben, İsrail devleti, askeri güç kullanarak
Gazze Şeridi ve Batı Şeria olarak bilinen bölgeleri işgal etti.
İşgalden sonra, Gazze Şeridi’nde ve Batı Şeria’da (bu bölge İşgal
Altındaki Filistin Toprakları olarak da anılır) yaşayan
Filistinliler kendilerine ait bir devletten mahrum bırakıldılar ve
yabancı bir sömürge yönetimi altında yaşamayı sürdürüyorlar.
Filistin topraklarında sürmekte olan işgal büyük ölçüde dış yardım
sayesindedir, ve söz konusu dış yardım özellikle ABD’den gelmektedir.
İsrail'in Filistin’deki askeri işgali, Filistin toplumunda
ataerkinin sürekliliğini nasıl sağlıyor?
Genellikle uluslararası alanda, İsrail’in Filistin’i işgali
Filistin toplumunda ataerkinin sürmekte olan varlığında önemli bir
etken olarak kabul edilmiyor. Buna rağmen, birçok çalışma, sürmekte
olan İsrail işgalinin Filistin toplumunda ataerkinin sürdürülmesinde
önemli bir etken olduğunu gösterdi.
İsrail işgali, Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkına zarar
verdi ve böylece Filistin yasalarının ve yasal kurumlarının
gelişimini engelledi. Yerli yasal kurumların yokluğunda, Filistinli
kadınlar, yabancı ilkel yasalar tarafından idare edildiler ve
haklarını kazanmanın bir aracı olarak yasal zemini kullanamadılar.
Örneğin, İşgal Altındaki Filistin Toprakları'nda geçerli olan
kişiler hukuku, Osmanlı hukukunun, Britanya İmparatorluğu hukukunun,
ve oy hakkı hareketi öncesi Ürdün hukukunun baskıcı ve eski
öğelerinin bir bileşimidir. Buna ek olarak, kullanımda olan Osmanlı
hukuku öğeleri laiklik hareketi öncesine dayanıyor, ve bu nedenle
şeriat hukuku (dini hukuk) bu yasanın temelini oluşturuyor. Bağımsız
bir devlet kurulmadan, Filistinli kadınların haklarını koruyacak
yerli bir yasal çerçeve geliştirmek imkansızdır - ve bu İsrail
işgalinin açık bir sonucudur.
Emek anlamında, Filistinli kadınlar, işgücünde her zaman etkin
oldular; ve çok sayıda Filistinli erkek İsrail işgal kuvvetleri
tarafından öldürüldüğü, sakat bırakıldığı ya da hapsedildiği için
çoğu kez ailelerinin yegâne gelir kaynağı oldular.
Sömürgeleştirilmiş herhangi bir ulusta olduğu gibi, Filistinlilerin
emeği, sömürgeci iktidarın gelişimini kolaylaştırmak için talep
edildi ve sömürüldü. Böyle bir ortamda, İsrail ‘orta sınıf erkekleri’
İşgal Altındaki Filistin Toprakları’nda yaşayan Filistinli kadınları,
İsrail’de çalıştırmak üzere işe alıyorlar. Bu işler, mevsimlik ve
sözleşmeli, ve bu nedenle çalışma koşullarının sömürücü olmasına
elverişli. Filistinli kadınlar, yaşamak için vatanlarına dönme
hakkından mahrum edilmelerine rağmen, İsrail fabrikalarında çalışmak
için Yeşil Hat’tı geçmek üzere günlük olarak kaydediliyorlar.
Ücretlere gelince, işgal altındaki topraklarda yaşayan Filistinli
kadınlar, ‘değerli’ işçiler oldukları düşünülen İsrailli Yahudi
erkeklere, İsrailli Yahudi kadınlara, İsrailli Arap erkeklere,
İsrailli Arap kadınlara ve Filistinli erkeklere kıyasla, en düşük
ücret ödenen kesimi oluşturuyorlar. Bu ortamda, kadınlar emeklerini
örgütleyemiyorlar ya da sendikalara katılamıyorlar.
Eğitime gelirsek, işgal altındaki topraklarda yaşayan Filistinli
kadınlar her zaman Filistin üniversitelerinde büyük oranda temsil
edildiler. Buna rağmen, kadın öğrencilerin, diğer Filistinli
sivillerle birlikte, okullarına ulaşabilmek için yasadışı İsrail
kontrol noktalarından geçmeye zorlanması nedeniyle bu sayı düşüyor.
Son iki yıl içinde, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde Filistinlilerin
hareket özgürlüğünü kısıtlayan yüzlerce İsrail askeri kontrol
noktası inşa edildi. Kontrol noktalarını geçen kadınlar İsrail
askerlerinin cinsel tacizine ve tehditlerine maruz kalıyor. Bu
nedenle çoğu aile, kızlarının evden çıkmasına izin vermeye çekiniyor.
Özellikle kırsal kesimde yaşayan ve şehir bölgelerine ulaşmak için
sayısız kontrol noktasını geçmek zorunda kalan kadınlar eğitim
hakkından mahrum ediliyor. Örneğin, Filistinli bir kadın bir İsrail
askeri tarafından alıkonulduğunda ya da tacize uğradığında sadece
işgalci askerler tarafından mağdur edilmiyor, aynı zamanda eve geç
gittiği için ailesiyle başının derde girmesi tehlikesiyle de karşı
karşıya kalıyor. Bu şekilde, işgal ve ataerki arasındaki kesişim
açık olarak Filistinli kadınların bedenlerinde hissediliyor.
Filistinli kadınların siyasi katılımının tarihi nedir?
Filistinli kadınlar her zaman çok etkin bir biçimde siyasete
katıldılar ve bu katılım İsrail devletinin oluşumunun öncesine
uzanmaktadır. Birinci İntifada, Filistinli kadınların siyasi
bilinçliliğine, örgütlenme ve hareket kabiliyetine örnek oluşturdu.
Birinci İntifada’nın direncinin yüksek olması Filistinli kadınların
becerikliliği sayesindeydi. Kadınlar sivil toplumun bir çok alanında
ve halk komitelerinde aktif durumdaydılar.
Mesela, Filistinli kadınlar 1987’de Batı Şeria ve Gazze
Şeridi’nde düzenlenen İsrail ürünlerini boykot kampanyasında öncü
bir görev üstlendiler. Yerli Filistin endüstrisi olmadığından,
boykot girişimini örgütlemek inanılmaz derecede zordu. Filistinli
aileleri İsrail ürünlerini boykot etmeye ikna etmek için alternatif
gelir kaynakları ve ürünler sağlamak gerekiyordu. Böylece Filistinli
kadınlar, peynir ve reçel yapmak, ekmek pişirmek, ortak bahçeler
oluşturmak gibi çeşitli faaliyetlerle kendi sanayilerini oluşturmaya
başladılar. Bunu yaparak sadece boykot girişimini teşvik etmeyi
başarmadılar, aynı zamanda Filistin ekonomisi için altyapı zemini
geliştirdiler.
Aynı zamanda, birinci İntifada sırasında, Filistinli kadınlar,
İsrail ordusu tarafından kapatılan okulların yeniden açılmasını
hedefleyen bir kampanyaya önderlik ettiler. Bu kampanya sırasında
Filistinli anneler çocuklarının gidebilecekleri yeraltı toplum
okulları kurdular. Bu kampanya, diğer kampanyalarla birlikte,
Filistinli kadınların İsrail güçlerine doğrudan karşı çıktıkları
sokak eylemliliklerine bir ekti İsrail askerleri bir çocuğu
tutukladığında Filistinli kadınlar toplu halde ortaya çıkıyor,
çocuğun kendi çocukları olduğunu iddia ederek serbest bırakılmasını
talep ediyorlardı. Askerler, genellikle, “kendi çocuğu”nun geri
verilmesini talep eden düzinelerce kadın karşısında, hücrede
tuttukları çocuğu serbest bırakmaları için kendilerini baskı altında
hissediyorlardı.
Filistinli kadınların eylemliliğini incelediğinizde; bu
eylemliliğin, tabandaki ihtiyaçlar, yaratıcılık ve şiddet
karşıtlığına dayandığını görürsünüz. Bu, Filistinli kadınların
sömürgeciliğe karşı silahlı direniş içinde yer almadıkları anlamına
gelmez, çünkü kadınlar silahlı direniş hareketi içinde yer aldılar.
Ancak Filistinli kadınlar, uluslararası hukukta işgale karşı silahlı
direniş bir hak ise, pasif direnişin bir görev olduğunun farkına
vardılar.
Filistinli kadınların siyasi katılımı 2. İntifada sırasında nasıl
değişti?
2002 yılının Ağustos ayında Batı Şeria’ya gittiğimde, gerçekten,
1. İntifada sırasında lider olan Filistinli politik aktivist
kadınları aramak için gitmiştim. Filistinli kadınların siyasi
katılımının hiç olmadığı kadar düşük olduğunu görünce çılgına döndüm.
Benim için, Oslo Sözleşmesi’nin, Filistinli kadınların ulusal
kurtuluş mücadelesine olan siyasi katılımlarını düşürmekte oldukça
etkili olduğu gerçeği açıklık kazandı. Oslo platformu,
Filistinlilerin kayıplarını 1967’de işgal edilen toprak konusuna
indirgerken, uluslararası dikkati Filistinlilerin işgal altında
yaşadığı gerçeğine çekti. Böylece, Oslo, işgalin uluslararası alanda
tanınmasını sağladığı anda, işgali gündemdeki tek mesele haline
getirdi. Bu nedenle, sivil toplum örgütlerinin, işgal edilmiş
topraklara yönelik ilgisinde yoğun bir hareketlilik yaşandı. Oslo,
bir Filistin devleti (hiçbir zaman serbest bırakılmamış olan)
umudunu ve bu umutla birlikte, gelecekte kurulacak devletin siyasi,
ekonomik ve toplumsal temellerinin atılmasında Filistinlilere yardım
için uluslararası bir teşebbüsü de beraberinde getirdi.
Görünen çelişki şu ki, (Batının hakimiyeti altındaki) sivil
toplum örgütleri sanayisi, ulusal kurtuluşun önceliklerini kendi
ilkeleri içinde barındıramayan liberal paradigma tarafından
yönlendiriliyor. Bu nedenle, sivil toplum örgütleri devletin
temellerinin atılmasına yardım ederken, Filistin halkının işgal
altında olduğunu ve devlet altyapısının eksikliğinin yabancı
işgalinin doğrudan sonucu olduğunu görmeksizin, tamamen insani bir
noktadan hareket ettiler. Böylece, sivil toplum örgütü girişimcileri,
belirtileri göstermeye çalıştılar, nedeni değil
Bu sorun uluslararası kadın örgütleri içinde kısmen telaffuz
edildi. Uluslararası kadın sivil toplum örgütleri, Filistin
ataerkisi ve İsrail işgali arasındaki bağlantıyı görmeksizin,
Filistinli kadınların hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği
konularında ilerleme sağlanması için maddi kaynak sağladı. Şimdi ise,
uluslararası bağışçılar, Filistinli kadınların feminist mücadeleleri
ile ulusal mücadeleleri arasındaki bağlantı koparmaya çalışıyorlar.
Ataerki ve işgal arasındaki bağlantıyı kavrayan kadınlar bu
bağlantıyı görmeyen bağışçılardan para almıyor. Sonuç olarak,
uluslararası sivil toplum örgütlerinin fonları feminizm ve ulusal
mücadele arasındaki ilişkiyi daha da koparmak için çalışıyor; ve bu
durum, Filistin kadın hareketinin depolitize olmasına, ataerki ve
işgal arasındaki bağlantının son derece gerçek olduğunu bilen, ancak
bu bağlantıyı dillendirecek ve bu bağlantı etrafında örgütlenecek
alandan mahrum bırakılan Filistinli kadınlar için bir tür
‘şizofrenik varoluş’ a neden oluyor.
Filistin kadın hareketini desteklemek için çalışmalarımızı nasıl
geliştirebiliriz?
İktidara göre konumlarımızdaki farklılıklara dayanarak
yüklenmemiz gereken sorumluluklardaki farklılıklara işaret ederken
“süreksiz sorumluluklar” kavramını kullanıyorum. Filistinli
kadınların karşılaştıkları baskıyı ortadan kaldırmaya samimi bir
şekilde ilgi gösteren uluslararası kadın örgütleri ve fon sahipleri,
şu anda iktidarlarını yanlış bir biçimde Filistin kadın hareketini
de kapsayan, küresel güneydeki kadın hareketlerini, depolitize etmek
için kullandıkları gerçeğiyle yüzleşmek zorunda. Onlar, Filistinli
kadınların deneyimlerini kendi analizlerinin bir parçası haline
getirmenin ne anlama geldiğini düşünmeye başlamak durumundalar. Bunu
yapmak, Filistinli kadınların gündelik yaşamlarındaki ataerki ve
işgal arasındaki ilişkinin görülmesi, ve bu ilişkiyi uluslararası
feminist örgütlerin teoriğinin, pratiğinin ve gündeminin bir parçası
yapmak demektir.
Diyasporada yaşayan Filistinli kadınların, İşgal Altındaki
Topraklar’da var olan Filistin kadın hareketiyle ve uluslararası
kadın hareketiyle ilişki kurma sorumluluğu vardır. İşgal altında
yaşayan Filistinli kadınlar adına konuşmaya çalışmayalım. Bunun
yerine, ilişki kurmak, yerel ve ulusalı birbirlerine anlaşılır
kılmak için harekete geçelim. Aktivistler olarak eylemliliğimizin
ahlâkı ve sürdürülebilirliği üzerine gerçekten düşünmeliyiz; böylece
eylemliliğimizi, ataerki ve işgale karşı mücadele veren Filistinli
kadınların gereksinimleriyle sürekli olarak ilişki içinde
tutabiliriz.
Son olarak, işgal altında yaşayan Filistinli kadınların, ataerki
ve işgal arasındaki bağlantının görülmesi için savaşma ve
gündemlerini depolitize eden uluslararası fonların cazibesine karşı
koyma sorumluluğu var. Tabii ki bu, işgal altındaki topraklarda,
özellikle finansal desteğe aşırı derecede ihtiyaç duyulan Gazze
Şeridi’nde, ekonomik durumun korkunç olduğu düşünülürse, oldukça zor.
Örneğin, çoğu Filistin kadın örgütü, çok sayıda farklı fon teklifi
yazıyor, ardından uluslararası bağışçılardan fon alan tekliflere
göre gündemlerini oluşturuyor. Filistin kadın örgütleri, gündemleri
depolitizasyonu hedefleyen uluslararası fon sahipleri tarafından
belirlenirken, nasıl Filistinli kadınların çıkarlarını savunan
tutarlı bir kadın hareketini sürdürebilirler?
Yerel Filistin kadın grupları, depolitizasyona direnmeye ve
Filistinli kadınların yaşadıkları baskıcı gerçeklikleri - ataerki ve
işgalin birlikte oluşturduğu gerçeklikler - değiştirebilecek fonları
talep etmeye devam etmeliler. Toplumsal cinsiyet eşitliği ve
Filistin devleti rüyası, mücadelemizin öncelikleri unutulduğunda,
yani politik olanı kişisel olandan ayırdığımızda asla
gerçekleşmeyecektir.
Bütün bu meydan okumalara birlikte karşı koymalı, ancak bunu
yaparken farklı sorumluluklarımız ve oynamamız gereken farklı roller
olduğunun farkında olmalıyız.
Daha fazla bilgi edinmek isteyen okurlar hangi erişimi
kullanabilirler?
The Jerusalem Center for Women,
www.j-c-w.org/
Bat Shalom of the Jerusalem Link,
www.batshalom.org/
Z-magazine,
http://www.zmag.org/content/
Jennifer Plyler, Toronto kökenli bir aktivisttir.
----------------
1 Association for Women’s Rights in Development (AWID) (Kalkınma
Sürecinde Kadın Hakları Derneği): 1982 yılında kurulmuş bir örgüt
olan AWID, toplumsal cinsiyet eşitliği, sürdürülebilir gelişme ve
kadının insan hakları alanlarında faaliyet gösteren uluslararası
karma bir örgüttür (ç.n.)
Çeviren : Derya (Feminist Kadın Çevresi)
|