İMPARATORLUĞA KARŞI DURMAK
NOAM CHOMSKY
1 ŞUBAT 2003
Dünya tarihinin bir çok yönden eşsiz bir momentinde burada toplanmış
bulunuyoruz. Bu uğursuz bir momenttir, ama aynı zamanda umut doludur.
Tarihteki en güçlü devlet yüksek sesle ve açık bir biçimde dünyayı
kuvvet kullanarak yönetmek istediğini ilan etti ve kuvvet üstün
olduğu bi boyuttur. Baskıya olağan (dolayısıyla da anlamsız) bir
şekilde eşlik eden soylu niyetleri bir kenara bırakalım; bu devletin
liderleri, düzen içi dış politika çevrelerinin önde gelen
dergilerinin birinde açık sözlülükle dile getirildiği gibi
kendilerini “emperyal hırslarının” peşinde koşmaya adamışlardır. Bu
kritik ve önemli bir meseledir. Aynı zamanda, şu anda ve gelecekte
herhangi bir rakibe müsamaha göstermeyeceklerini de ilan ettiler.
Açık ki ellerindeki şiddet araçlarının, yollarına çıkan herkesi
küçümseyerek bir kenara itebilmelerini sağlayacak kadar olağanüstü
olduğuna inanıyorlar. Irak ile savaşın amacının kısmen, imparatorluk
vurup dağıtmaya karar verdiğinde neler olacağına dair dünyaya bir
ders vermek olduğuna inanmak için yeterince neden var. Güç
dengesizliği gözönünde bulundurulursa “savaş” teriminin pek de uygun
bır terim olmadığı ortada.
Bu doktrin tamamen yeni ya da ABD’ye özgü bir doktrin değildir, ama
daha önce hiç bu kadar arsız bir kibirle dile getirilmemişti –en
azında hatırlanmaya değer hiç kimse tarafından.
Bu toplantının konusu olarak önerilen soruyu yanıtlamaya
çalışmayacağım: imparatorluğa nasıl karşı durulur? Bunun nedeni,
çoğunuzun yaşamlarınız ve çalışmalarınız sayesinde bu sorunun
yanıtını sizin benden daha iyi bilmeniz. “İmparatorluğa karşı
durmanın” yolu şiddet ve boyun eğdirme, nefret ve korku üzerine
kurulmuş olmayan farklı bir dünya yaratmaktır. Bu nedenle buradayız
ve Dünya Toplumsal Forumu (DTF) bunların boş rüyalar olmadığına dair
umut vermektedir.
Dün bir MST komününde Via Campasina’nın uluslararası bir
toplantısında bu amaçlara erişmek yolunda yapılan son derece ilham
verici çalışmaları görme ayrıcalığına eriştim. MST’nin dünyadaki en
önemli ve en heyecan verici hareket olduğunu düşünüyorum. MST’nin
giriştiği türden yerel yapıcı eylemliliğin yanısıra Via Campasina ve
DTF türünden uluslararası örgütler ile sempati, dayanışma ve
karşılıklı yardımlaşma sayesinde makul bir gelecek için gerçek bir
umut oluşmaktadır.
Yakın zamanda, emperyal şiddet sınırlanmaz ve bertaraf edilmezse
dünyanın nasıl bir yer olacağına ilişkin canlı bir tablo oluşturmaya
yardımcı olan diğer bazı deneyimlerim oldu. Geçen ay dehşet verici
90’lı yıllar boyunca en kötü zalimliklere sahne olan güneydoğu
Anadolu’daydım. Bu hala devam etmektedir: birkaç saat önce Kürtlerin
yaşadığı bölgelerin gayriresmi başkenti olan Diyarbakır yakınlarında
Türk ordusunun yeni zalimliklere giriştiğini öğrendik. 1990’lı
yıllar boyunca milyonlarca insan yakılıp yıkılan kırsal alandan
sürüldü, onbinlerce insan öldü ve barbarca işkencenin akla gelen her
türlüsü uygulandı. Bu insanlar Diyabakır surları dışındaki
mağaralarda ve İstanbul’un sefil varoşlarında oturulamayacak
durumdaki binalarda, ya da nereye sığındılarsa orada hayatta kalmaya
çalışıyorlar. Yeni yasalar teorik olarak köylerine dönmelerine izin
verse de bu fiilen yasaklanmıştır. Silahların %80’i ABD’den
gelmiştir. Yalnızca 1997 yılında Clinton, Türkiye’ye terör
kampanyasının başlangıcına dek tüm Soğuk Savaş dönemi boyunca
gönderildiğinden daha fazla silah göndermiştir. Bu terör kampanyası
onu uygulayanlar ve destekleyenler tarafından “karşıterör” olarak
adlandırılmıştır, ki bu bir diğer konvansiyondur. Zalimlikler
zirveye ulaştığında Türkiye ABD silahlarının baş alıcısı durumuna
gelmiştir (başka bir kategori oluşturan İsrail ve Mısır dışında).
1999’da Türkiye bu konumunu Kolombiya’ya bırakmıştır. Bunun nedeni
Türkiye’de ABD destekli terör kampanyasının büyük ölçüde başarıya
ulaşması, Kolombiya’da ise ulaşamamasıdır. Kolombiya Batı yarıkürede
en kötü insan hakları siciline sahip ülkedir ve ABD silahları ve
askeri eğitiminin başta gelen alıcısıdır. Başka ölçülerle de dünyada
başı çekmektedir, örneğin işçi aktivistlerin katledilemesinde: son
onyılda tüm dünyada öldürülen işçi aktivistlerin yarısı
Kolombiya’dadır. Geçen yıl yarım milyona yakın insan topraklarından
sürülmüştür, ki bu yeni bir rekordur. Yerinden edilen nüfusun bugün
2.7 milyon olduğu tahmin edilmektedir. Politik cinayetlerin sayısı
günde yirmiye yükselmiştir; 5 yıl önce bunun yarısıydı.
Güney Kolombiya’da Cauca’yı ziyaret ettim. Burası 2001 yılında
ülkede en kötü insan hakları siciline sahip bölgedir ve bu büyük bir
başarı olarak sunulmaktadır. Burada “tütsüleme” olarak adlandırılan
kimyasal savaş ile topraklarından sürülen köylülerin saatler süren
tanıklıklıklarını dinledim. Bu kimyasal savaş ABD güdümlü
“uyuşturucuyla savaş” gerekçesiyle yürütülüyordu ve bu gerekçeyi pek
az kimse ciddiye alıyordu; eğer niyet gerçekten bu ise bu biraz
obscene idi. İnsanların yaşamları ve toprakları yokedilmiştir,
çocuklar ölmektedir, hastalıklar ve yaralar nedeniyle ızdırap
çekmektedir. Köylü tarımı yüzyıllar boyunca kazanılmış bilgi ve
deneyime dayalı bir gelenek üzerine kurulmuştur ve dünyanın birçok
yerinde kuşaktan kuşağa aktarılır. Oldukça dikkat çekici bir insan
başarısı olduğu halde son derece kırılgandır ve tek bir kuşak içinde
sonsuza kadar yok edilebilir. Bunun ynısıra dünyanın en zengin
biyolojik çeşitliliği de yok edilmektedir. Brezilya’nın komşu
bölgelerinde de benzer şeyler olmaktadır. Campsinolar, yerliler ve
Afro-Kolombiyalılar çürüyen varoşlarda ve mülteci kamplarında
yaşayan milyonlara katılmaktadır. İnsanlar gittikten sonra çokuluslu
şirketler dağlardan kömür, petrol ve diğer doğal kaynakları çıkarmak
ve topraklardan geriye ne kaldıysa orada, zenginliğinden ve
çaşitliliğinden mahrum edilen bir çevrede laboratuarlarda üretilen
tohumları kullanarak ihracat amaçlı ziraat için tek tip ürün
yetiştirmek üzere gelirler.
Cacua ve güneydoğu Türkiye’deki manzara MTS komününde yapılan Via
Campasina toplantısındaki kutlamalardan çok farklı idi. Ancak
Türkiye ve Kolombiya başka bir açıdan, imparatorluğa öldürdüğü ve
yok ettiği coğrafyalarda karşı duran ve adalet ve özgürlük için
mücadele eden insanların cesareti ve kendini adamışlığı nedeniyle
ilham ve umut verici idi.
Bunlar, eğer “emperyal hırs” normal rotasında seyrederse geleceğin
alacağı biçime ilişkin bazı işaretlerdir, ve bu seyir şimdi, kuvvet
kullanarak küresel hakimiyet kurma stratejisi sayesinde giderek
hızlanacaktır. Bunların hiç biri kaçınılmaz değildir ve bu suçların
nasıl sona erdirileceğine ilişkin iyi modellerden daha önce
bahsettim: MST, Via Campasina ve DTF.
DTF’de yoğun tartışmaların konusu olan meseleler ve sorunlar dikkat
çekecek ölçüde çok geniştir, ancak iki ana temayı ayırt edebiliriz.
Birisi küresel adalet ve Kapitalizm’den sonra Hayat’tır –ya da daha
basit bir biçimde ortaya koyacak olursak, hayatın bekasıdır, zira
mevcut devlet kapitalizmi kurumları altında insan türünün uzun süre
hayatta kalıp kalmayacağı açık değildir. İkinci tema da bununla
ilişkilidir: savaş ve barış, ya da daha spesifik olarak Washington
ve Londra’nın neredeyse tamamen yalnız başlarına yürütmek
istedikleri Irak savaşı.
Bu temel temalarla ilgili bazı iyi haberlerle başlayalım. Bildiğiniz
gibi, şu anda Davos’ta Dünya Ekonomik Forumu konferansı da devam
etmektedir. Burada Porto Allegre’de hava umut dolu, coşku dolu ve
heyecan dolu. Davos’ta New York Times’ın söylediğine göre “hava
karanlık bir hal almış”. “Dinamik ve atılgan olanlar” için artık
“küresel partiler düzenlemenin zamanı değilmiş”. Gerçekte Forum’un
kurucusu yenilgiyi kabul etti: “Şirketlerin gücü tamamen ortadan
kayboldu” diyor. Dolayısıyla biz kazandık. Bize geriye kalan
parçaları toplamaktan başka yapacak iş kalmıyor –adil ve insani olan
bir gelecek vizyonu ile ilgili konuşmakla yetinmemeli, onu yaratmak
için harekete geçmeliyiz.
Tabii ki övgünün başımızı döndürmesine izin vermemeliyiz. Bazı
zorluklar hala önümüzde duruyor.
DEF’in ana teması “Güven Tesis Etmek”. Bunun bir nedeni var. Coşkulu
günlerinde kendilerine uygun gördükleri adla “kainatın efendileri”
başlarının ciddi bir şekilde dertte olduğunu biliyorlar. Yakın
zamanada liderlere olan güvenin aşırı derecede azaldığını gösteren
bir anket yayınladılar. Yalnızca STÖ’lerin yöneticileri çoğunluğun
güvenini kazanmış durumdalar, onları BM ve spiritüel/dinsel liderler,
sonra Batı Avrupa’lı liderler, ekonomi bürokratları takip ediyor,
onların altında ise şirket yöneticileri ve en altta ise %25 ile ABD
liderleri yer alıyor. Bunun anlamı onlara neredeyse hiç güven
duyulmadığıdır, çünkü insanlara ellerinde güç olan liderlere güvenip
güvenmedikleri sorulduğunda alışkanlıktan genellikle “evet” derler.
Daha da kötüsü var. Birkaç gün önce Kanada’da bir ankette halkın
üçte birinin ABD’yi dünya barışı için en büyük tehlike olarak
gördüğü ortaya çıktı. ABD, Irak ve Kuzey Kore’nin iki katı, El-Kaide’den
ise kat kat daha fazla kişi tarafından en büyük tehlike olarak
görülüyordu. Time dergisi tarafından yapılan ve dikkatli bir şekilde
denetlenmemiş başka bir anket ise Avrupa’da ankete katılanların
%80’inin ABD’yi dünya barışı için en büyük tehlike olarak gördüğünü
buldu, Kuzey Kore ve Irak’ın payları ise %10’un altındaydı. Bu
sayılar önemli ölçüde hata payı içerebilir, ancak yine de heyecan
vericidir.
Devam etmeden önce Davos’taki kasvetli toplantılara katılmak için
30,000 dolar ödeyen şirket yöneticilerinin toplantının temasını
“Güven Tesis Etmek” olarak seçmek için iyi nedenleri olduğunu
söylemeliyim.
Irak ile girişilecek savaş da hiç kuşkusuz bu ilginç ve önemli
gelişemelere katkıda bulunmaktadır. Savaşa karşı muhalefet
kesinlikle tarihte eşi görülmemiş bir boyuttadır. Bu muhalefet
Avrupa’da o kadar yoğundur ki, Savunma Bakanı Donald Rumsfeld
Almanya ve Fransa’yı “Eski Avrupa” olarak küçümsemiştir, bunlar
itaatsizlikleri nedeniyle dikkate alınmayacaklardır. “Avrupa’daki
diğer birçok ülke ABD ile birliktedir” diyerek yabancı gazetecileri
ikna etmeye çalışmıştır. Bu birçok ülke ise Berlusconi’nin İtalya’sı
ile sembolize edilen “yeni Avrupa”dır. Berlusconi çok yakında Beyaz
Saray’ı ziyaret edecek ve üç B –yani Bush-Blair-Berlisconi- çetesine
katıldığı için minnettar olacak, tabii o zamana kadar hapsi
boylamazsa. Beyaz Saray’ın söylediğine göre İtalya safta. Yakın
zamanda yapılan anket sonuçlarına göre halkın %80’inin savaşa karşı
olması görüldüğü kadarıyla bir sorun yaratmıyor. Bu yanlızca,
Italyan halkının da “eski Avrupa’ya” ait olduğunu ve Almanya, Fransa
ve haddini bilmeyen diğerleri ile birlikte tarihin çöp sepetini
boylayabileceğini gösteriyor.
İspanya da yeni Avrupa’nın önde gelen bir üyesi olarak
adlandırılmıştır –burada da uluslararası bir Gallup anketine göre
halkın %75’i savaşa tamamen karşıdır. Newsweek’in önde gelen bir dış
politika yorumcusuna göre yeni Avrupa’nın umut bağlanan diğer
ülkelerinin, yani ABD çıkarlarına ve Avrupa’nın hor görülen
toplumsal pazar ve refah devletlerinin altının oyulmasına hizmet
etmeleri için bel bağlanan eski Komünist ülkelerin çoğu için de bu
geçerlidir. Bu yorumcu Çekoslovakya’da halkın üçte ikisinin savaşa
katılmaya karşı olduğunu, Polonya’da ise halkın yalnızca dörtte
birinin BM denetçileri “Irak’ın kitle imha silahlarına sahip
olduğunu kanıtlasalar bile” savaşı destekleyeceğini bildiriyordu.
Polonya basını bu durumda halkın %37’sinin onay vereceğini yazdı, ki
bu “yeni Avrupa’nın” kalbi için yine de çok düşük bir orandır.
Yeni Avrupa Wall Street Journal’da yayınlanan bir açık mektupta
kendisini tanımladı: İtalya, İspanya Polonya ve Çekoslovakya’nın –yani
halk değil de liderlerin- yanısıra Danimarka (savaş ile ilgili
kamuoyunun görüşü burada da Almanya ile aynıdır, dolayısıyla eski
Avrupa’ya dahildir), Portekiz (halkın %53’ü ne şartla olursa olsun
savaşa karşıdır, %96’sı ABD ve müttefikleri tarafından tek taraflı
olarak girişilecek bir savaşa karşıdır), Britanya (halkın %40’ı ne
şartla olursa olsun savaşa karşıdır, %90’ı ABD ve müttefikleri
tarafından tek taraflı olarak girişilecek bir savaşa karşıdır) ve
Macaristan (herhangi bir sayı bulunmamaktadır)
Kısacası bu heyecan verici yeni Avrupa kendi halklarına meydan
okumayı göze alan bazı liderlerden oluşmaktadır.
Eski Avrupa Rumsfeld’in modern devletler değil, sorun yaratan
ülkeler olduklarına dair açıklamasından rahatsız olup tepki gösterdi.
İnce düşünceli Amerika’lı yorumcular bu tepkiye bir açıklama getirdi.
Yalnızca ulusal basına bakacak olursak “yıpranmış Avrupa’lı
müttefiklerin” Başkan’ın “ahlaki doğruluğunu” takdir etmediklerini
öğreniyoruz. Bu “ahlaki doğruluğun” delilini de sunuyorlar:
Başkan’ın danışmanlarının “evanjelist arzunun” doğrudan doğruya
dünyayı kötülükten kurtarmak isteyen mütevazi adamdan
kaynaklandığını söylemesi. Kuşkusuz ki bu akla gelebilecek en
güvenilir ve en nesnel delil olduğundan diğer sahışlar tarafından
sergilenen benzer gösterilere verdiğimiz tepkiyi bir kenara bırakın,
en ufak bir kuşku duymak bile uygunsuz kaçacaktır. Bize Olumsuz
tavırlı Avrupalılar’ın Bush’un ruhsal duruluğunu “ahlaki naivlik”
olarak yanlış yorumladıkları söylendi, tabii ki yönetimin halkla
ilişkiler uzmanlarının prim yapacak bir imaj yaratmakta parmağı
olabileceği akılarına bile gelmiyor. Dahası, yıpranmış Avrupa ile
gayriinsaniliği sona erdirmeye niyet ermiş “idealist Yeni Dünya”
arasında büyük bir yarılma olduğu konusunda bilgilendiriliyoruz.
“idealist Yeni Dünya’nın” amacının bu olduğunu kesinlikle biliyoruz,
çünkü liderlerimiz böyle olduğunu ileri sürüyor. Kanıt niyetine daha
ne isteriz?
Yeni Avrupa’daki kamuoyunun bunu nasıl değerlendirdiğinden çok az
bahsedilmesi bunun bir pazarlama sorunu olarak ele alındığını
göstermektedir: satılan ürün, kaynağı gözönünde bulundurulursa
zorunlu olarak doğru ve onurludur. Yeni Avrupa’nın liderlerinin
Washington’u kendi halklarına tercih etmesi, tarihte kalmış
demokratik eğilimler sergileyen “Almanları ve Fransızları
yalıtılmakla tehdit etmekte” ve “Almanya ile Fransa’nın, Avrupa
adına konuştuklarını söyleyemeyeceklerini” göstermektedir. Bu
ülkeler yalnızca, -aynı yorumcuların teslim ettikleri gibi- yeni
Avrupa’nın politikalarına karşı “güçlü bir muhalefet” dile getiren
eski ve yeni Avrupa’nın halkları adına konuşmaktadırlar.
Resmi açıklamalar ve onlara gösterilen tepki aydınlatıcıdır. Bunlar
belli bir açıklıkla demokrasiye karşı duyulan olağan küçümsemeyi
göstermektedir ki bu dünyayı doğrulukla yönettiklerine inananlar
arasında tarihsel olarak karakteristik bir tutumdur.
Daha başka bir sürü örnek var. Alman Şansölyesi Gerhard Schroeder
son seçimde kendine oy verenlerin ezici çoğunluğunun benimsediği
tavrı almaya cesaret ettiğinde bu liderliğin şok edici bir
başarısızlığı, eğer Almanya medeni dünyada kabul görmek istiyorsa
üstesinden gelmesi gereken ciddi bir sorun olarak tarif edildi.
Sorun Anglo-Amerikan demokrasilerinin seçkinlerinde değil Almanya’da
idi. Almanya’nın sorunu, demokrasinin doğasını çok iyi anlayan sağ
kanat Hristiyan Toplumsal Birlik Partisi sözcüsünün dediği gibi,
“hükümetin kendisine oy verenlerden korkarak yaşaması ve bu nedenle
hata üstüne hata yapması” idi.
Türkiye’nin durumunda gerçek daha da açığa çıkmaktadır. Bölgenin
tümünde olduğu gibi Türkler de savaşa güçlü bir şekilde karşı
çıkmaktadır –en son kamuoyu yoklamalarına göre %90’ı. Dolayısıyla
hükümet sorumsuz bir şekilde davranıp kendisini seçen halkın
düşüncesine biraz önem verdi. Washington’un, sahibinin sesine uymaya
mecbur etmek için uyguladığı yoğun baskı ve tehditlere tamamen boyun
eğmedi. Seçimle işbaşına gelen hükümetin yüksek yerlerden gelen
emirlere uyma konusundaki bu çekincesi liderlerinin gerçek
demokratlar olmadığını kanıtlamaktadır. Bu incelikler, onları
anlayamayacak kadar kalın kafalı olanlar için, şimdi saygın ve
kıdemli bir devlet adamı ve yorumcu olan ABD’nin eski Türkiye
büyükelçisi Morton Abramovitz tarafından açıklanmıştır: On yıl önce,
diyordu, Türkiye gerçek bir demokrat olan Özal tarafından
yönetiliyordu ve Özal “vatandaşlarının Körfez savaşı dışında kalma
yönündeki kesin tercihlerini umursamadı.” Ancak Türkiye’de demokrasi
zayıfladı. Mevcut hükümet “halkı takip ederek” “demokratik
güvenilirliği” olmadığını açığa vurdu. “Ne yazık ki” diyor, “ABD
için şimdi bir Özal yok.” Dolayısıyla Türkiye’ye ekonomik olarak
boğarak ve diğer boyun eğdirici yöntemlerle otantik demokrasiyi
getirmek gereklidir –ne yazık ki bu seçkin basının “demokrasi arzusu”
olarak adlandırdığı şeydir.
Brezilya da kainatın efendilerinin demokrasiye karşı gerçek
tutumlarına ilişkin başka bir örneğe tanıklık etmektedir.
Yarıküredeki en özgür seçimlerde halkın büyük bir çoğunluğu
uluslararası finanas çevrelerinin ve yatırımcıların, IMF ve ABD
Hazine Bakanlığı’nın şiddetle karşı çıktığı politikalara oy verdiler.
Bu eskiden, 40 yıl önce Brezilya’da olduğu gibi bu cani bir Ulusal
Güvenlik Devleti’nin kurulmasına yolaçan bir askeri darbenin işareti
olabilirdi. Günümüzde bu işe yaramayacaktır, Güney’li ve Kuzey’li
halklar değişmiştir ve buna kolaylıkla müsamaha göstermeyeceklerdir.
Dahası şimdi devreye sokulan neoliberal araçlar sayesinde halk
iradesinin altını oymak için daha basit yollar vardır: ekonomik
denetimler, sermaye kaçışları, para birimine yapılan saldırılar,
özelleştirme, ve popüler seçme hakkını azaltmak için tasarlanmış
diğer araçlar. Bunların, demokrasinin baskın olan ilkelerine göre
önemsiz bir baş ağrısı olan halka boyun eğdirerek, hükümeti, gerçek
kararları alan yatırımcıların ve borç vericilerin oluşturduğu ve
uluslararası ekonomistler tarafından “sanal parlamento” olarak
adlandırılan çevrelerin emirlerine uymaya mecbur bırakabileceği ümit
edilmektedir.
Havaalanından ayrılmak üzere iken basının ABD’de neden çok az savaş
karşıtı protesto olduğuna dair sıkça sorduğu sorulardan birine daha
maruz kaldım. İzlenimler öğreticidir. Gerçekte diğer yerlerde olduğu
gibi ABD’de de protestolar tarihte benzeri görülmemiş boyuttadır.
Yalnızca gösteriler değil, eğitim toplantıları ve kamuya açık diğer
etkinlikler de. Yalnızca bir örnek verecek olursak Chicago belediye
meclisi diğer 50 şehire katılarak 46-1 nolu savaş karşıtı bir karar
aldı. Aynı şey diğer kesimler için de doğrudur. DEF’in kaygıyla
öğrendiği üzere en çok güvenilen örgütler de dahil: bir kaçı dışında
STÖ’ler, dini kuruluşlar ve çeşitli şahıslar. Birkaç ay önce
ülkedeki en büyük üniversite, yani George W’nun çiftliğine kapı
komşu olan Texas Üniversitesi güçlü bir savaş karşıtı karar aldı.
Örnekleri sıralamak çok kolay.
Öyleyse seçkinler arasında muhalefet ve protesto geleneğinin
öldüğüne dair yaygın yargı nereden geliyor. Değişmez bir şekilde
Vietnam ile karşılaştırmalar yapılıyor, ve bu gerçek bir çok şeyi
açığa çıkarıyor. Kennedy yönetiminin Güney Vietnam’ı bombalamak için
ABD Hava Kuvvetleri’ni göndereceğini ve aynı zamanda milyonlarca
insanı toplama kamplarına sürmek için planlar ve gıda ürünlerini
yoketmek için kimyasal savaş programları başlatacağını ilan
etmesinin 40’ıncı yıldönümünü yakın zamanda geçtik. Resmi retorikte
kullanıldığı biçim dışında hiç bir özsavunma bahanesi yoktu: Güney
Vietnam’da Güney Vietnamlıların “iç saldırganlığına” ve “içerden
giriştikleri saldırılara” karşı savunma (Başkan Kennedy ve onun BM
nezdindeki büyükelçisinin söylediği üzere). Protesto yoktu. Uzun
yıllar boyunca da anlamlı bir boyuta erişmedi. Bu süre içinde
yüzbinlerce ABD askeri işgalci orduya katıldı, yoğun nüfuslu alanlar
kesif bir bombardımanla yok edildi, saldırganlık Hindiçin’in geri
kalanına yayıldı. Seçkin aydınlar arasındaki protestolar tamamen
“pragmatik temeldeydi”: savaş ABD için giderek daha masraflı hale
gelen bir “hata” idi. Tam tersine, 1960’larda kamuoyunun büyük
çoğunluğu savaşa “hata” olduğu için değil, “temelde yanlış ve ahlak
dışı” olduğu için karşı çıkıyordu, ve bu oran günümüze kadar sabit
kaldı.
Bugün 1960’ların tam tersine tüm ABD’de, savaş daha resmi olarak
başlamadan büyük ölçekli, kendini adamış ve ilkeli bir popüler
protesto var. Bu saldırganlığa ve zalimliklere müsamaha etme
konusunda yıllar boyunca düzenli bir şekilde artan isteksizliği
yansıtmaktadır, ki bu dünya çapında meydana gelen buna benzer
değişiklilerden yalnızca bir tanesidir. Bu Porto Allegre’de ortaya
konan etkinliğin arkaplanının bir kısmını oluşturmaktadır ve
Davos’taki kasvetin de kısmen nedenidir.
Politik liderlik bu gelişmelerin farkındadır. Yeni bir yönetim
geldiğinde, gizli servisler tarafından derlenen bir dünya durum
değerlendirilmesi raporu sunulur. Bu gizlidir ve bu gibi şeyleri
yıllar sonra öğreniriz. Baba Bush 1989’da yönetime geldiğinde bu
değerlendirmenin küçük bir bölümü basına sızmıştı. Bu bölüm “ABD’nin
kendisinden çok daha zayıf düşmanlarla karşı karşıya geldiği
durumlarla –yani savaşa girmenin düşünülebileceği tek durumla-
ilgiliydi. Gizli servisler “çok daha zayıf düşmanlarla” çatışma
durumunda ABD’nin “sonuca götürücü ve hızlı” bir şekilde kazanması
gerektiğini, yoksa popüler desteğin çökeceğini tavsiye etmişlerdir.
Durum halkın cani ve yıkıcı bir savaşa belirgin bir protesto olmadan
yılarca tahammül ettiği 1960’lardaki gibi değildir. Bu artık doğru
değildir. Geçen 40 yılın aktivist hareketlerinin medenileştirici bir
etkisi olmuştur. Bugün, çok daha zayıf bir düşmana saldırmanın tek
yolu, onu soykırıma girişmek üzere olan, ya da varoluşumuza bir
tehdit oluşturan bir düşman olarak resmeden muazzam bir propaganda
saldırısı oluşturmak, sonra da korkunç düşmana karşı kazandığımız
mucizevi zaferi, bizi tam zamanında kurtaran cesur liderimize
övgüler düzerek kutlamaktır.
Irak ile ilgili mevcut senaryo budur.
Kamuoyu yoklamaları planlanan savaşa verilen desteğin ABD’de diğer
yerlerden daha fazla olduğunu göstermektedir, ancak sayılar
yanıltıcıdır. ABD’nin Irak dışında, Saddam Hüseyin’e yalnızca
küfredilmekle kalınmayıp ondan korkulduğu tek ülke olduğu akılda
tutulmalıdır. Onu bugün durdurmazsak yarın bizi yok edeceğine dair
uyarılarda bulunan korkunç bir propaganda seli vardır. Ulusal
Güvenlik Danışmanı Condoleeza Rice’ın Eylül’de ilan ettiği gibi
kitle imha silahlarının bundan sonraki kanıtı –belki de New York
üzerinde- bir “mantar bulutu” olabilir. Irak’ın komşularından hiç
biri, cani tirandan nefret ettikleri kadar kaygı duymamaktadırlar.
Bunun nedeni belki de Dünya Sağlık Örgütü’nün rapor ettiği gibi
yaptırımlar sonucunda “halkın büyük çoğunluğunun yıllardır yarı
açlık içinde olması”, ve Irak’ın bölgedeki en zayıf devletlerden
biri olmasıdır: ekonomisi ve askeri harcamaları Irak’ın onda biri
nüfusa sahip olan Kuveyt’e oranla çok küçüktür ve bölgedeki diğer
ülkelerle kıyaslandığında çok daha azdır.
Ancak ABD farklıdır. Kongre Başkan’a geçen Ekim’de savaşa gitme
yetkisi verdiğinde bunun gerekçesinin, “Irak tarafından oluşturulan
sürekli tehdite karşı Birleşik Devletler’in ulusal güvenliğini
savunmak” olduğu söylenmişti. Saddam bugün Washington’daki gösteriyi
yönetenlerin dostu ve müttefiki iken onun saldırısına uğrayan
komşuları bile Irak’ı bölgeye yeniden entegre etmeye çalışırken biz
bu korkunç tehdit karşısında tir tir titremeliyiz. Oysa
Wahsington’dakiler Saddam bugün olduğundan çok daha tehlikeli iken
ve en kötü suçlarını işlemişken ona KİS’leri geliştirmek için
araçlar da dahil her türlü yardımı memnuniyetle yapmışlardır.
ABD’de savaşa verilen desteği ciddi bir biçimde ölçmek için ABD’ye
özgü olan bu gerçek “korku faktörünü” çıkarmak gereklidir. Geriye
kalan, bize kuvvet kullanmaya verilen desteğe ilşşkin daha gerçekçi
bir ölçü verecektir ve öyle zannediyorum ki bu destek diğer
ülkelerdeki kadar olacaktır.
Önümüzdeki savaşa karşı güçlü muhalefetin egemen güçlerin içine
kadar yayılması çarpıcı bir gelişmedir. İki büyük dış politika
dergisi son sayılarında, dış politika ile ilgili seçkinler
çevrelerden önde gelen kişiler tarafından kaleme alınmış savaşa
karşı çıkan makaleler yayınladı. Son derece saygın bir kurum olan
Amerikan Bilim ve Sanat Akademisi Bush yönetiminin konumuna ilişkin,
mümkün olduğunca yakınlık gösteren bir tanıtım içeren, daha sonra da
bütün noktaları bir bir çürüten bir inceleme yazısı yayınladı.
Alıntı yaptıkları saygın bir yorumcu, Uluslararası Barış İçin
Carnegie Vakfı’ndan bir kıdemli araştırmacı, ABD’nin mevcut
liderliğin yönetimi altında “kendisi ve insanlık için bir tehdit”
haline geldiği uyarısında bulunuyordu. Bunun tarihte başka örneği
yoktur.
Bu eleştirilerin dar eleştiriler olduğunun farkına varmalıyız. ABD
ve müttefiklerine karşı tehditlerden kaygı duymaktadırlar. Iraklılar
üzerindeki olası etkileri hesaba katmamaktadırlar: BM ve yardım
kuruluşları temel altyapıyı hedef alan –dolayısıyla biyolojik
savaşla aynı anlam gelen- korkunç bir savaştan ve yüzbinlerce kişiyi
öldüren, her türlü yeniden inşa faaliyetini engelleyen ve Irak’ı
yöneten zalim tiranı güçlendiren on yıllık mahvedici yaptırımlardan
sonra ölüm-kalım sınırında olan bir ülkede milyonlarca kişinin çok
ciddi risk altına gireceği yolunda uyarılarda bulunmaktadır. Bu
eleştirilerin demokratikleşme ve kurtuluşa ilişkin yüce gönüllü
retorikten sözetmeye tenezzül bile etmemesi de ilgi çekicidir. Öyle
görülüyor ki, yazarlar bu retoriğin aydınlar ve köşe yazarları için
olduğunu kabul ediyorlar - aydınlar ve köşe yazarlarının savaş
kampanyasına demokrasiye karşı duyulan muazzam bir nefretin eşlik
ettiğini farketmemeleri bekleniyor, tıpkı bu kampanyayı yönetenlerin
sicilini unutmaları beklendiği gibi. Bunların hiç birinin BM’de hiç
bir zaman gündeme getirilmemesi de bu yüzden.
Yine de egemen çevrelerin eleştirilerinde dile getirilen kaygılar
gerçektir. Geçen Ekim ayında CIA, El Kaide tipi terörizm ile Irak
arasında bir bağlantı olduğu yolunda bilgileri olmadığı, ama Irak’a
yapılacak bir saldırının Batı’ya yönelen terörist tehditi bir çok
yönden arttıracağı yolunda Kongre’yi bilgilendirdiğinde hiç de
şaşırmadılar. Bu, öç almayı aklına koymuş yeni bir terörist kuşağına
ilham olabilir, ya da Irak’ı halen hazırda bulundurduğu terörist
eylemlere girişmeye kışkırtabilir, ki bu olasılık ABD’li yorumcular
tarafından çok ciddiye alınmaktadır. Dış İlişkiler Konseyi için
çalışan bir özel görev kuvvveti, çok yakın zamanda, 11 Eylül
saldırılarından daha da kötü olası terörist saldırılar hakkında
uyarıda bulunan bir rapor yayınladı. Bunlar arasında ABD içinde KİS
kullanımı da vardır ve bu tehlike “Irak’a yapılacak ABD saldırısı
beklentisi ile daha acil bir hale” gelmektedir. Bu raporda birçok
örnek vardır ve adeta teröristler için el kitabı gibidir. Bu ilk
rapor değildir; 11 Eylül’den çok daha önce, önde gelen strateji
analistleri tarafından buna benzer raporlar basılmıştır.
Irak’a yapılacak bir saldırının yalnızca daha fazla teröre yol
açmakla kalmayıp KİS’lerin yayılmasına neden olacağı anlaşılmıştır.
Çok basit bir nedenden ötürü: ABD’nin potansiyel hedefleri “Amerikan
Emperyal Hırslarının” peşinde koşan tarihteki en güçlü devleti
caydırmak için başka bir yol olmadığının farkına varacaklardır.
Egemen çevrelerin ana dergisi Foreign Affairs’da yazan bir yorumcu
bunun ABD ve dünya için ciddi tehlike oluşturduğu uyarısında
bulunmaktadır. Önde gelen şahinler Iak’taki bir savaşın “tarihteki
en büyük KİS yayılması felaketine” yol açabileceği uyarısında
bulunuyorlar. Irak’ta kimyasal ve biyolojik silahlar varsa
diktatörün bunu sıkı denetim altında tuttuğunu biliyorlar.
Saldırıldığında son son çare olarak başvurması dışında Irak’ın KİS
kullanma dolayısıyla ani bir imhaya davetiye çıkarma olasılığının
çok küçük olduğunu biliyorlar. Bunların dünyadaki Osama bin
Laden’lere sızdırılması olsaılığı da çok düşüktür, çünkü buna dair
en ufak bir ipucunun yaratacağı tepki bir yana bu durum Saddam
Hüseyin’in bizzat kendisi için korkunç bir tehdit oluşturur. Ancak
toplum saldırıya uğradığında KİS’ler üzerindeki denetimle birlikte
çökecektir. Terörizm uzmanları, bu silahların “özelleşeceğine” ve
“alıcı bulmakta zorlanmayacakları konvansiyel olmayan silahlar
pazarında” satışa sunulacağına işaret etmektedirler. Bu gerçekten de
şahinlerin uyardığı gibi bir “kabus senaryosudur”.
Bush yönetimi Irak’la ilgili savaş tamtamları çalmaya başlamadan
önce, maceracılığının terörün yanısıra caydırıcı unsur olarak
KİS’lerin de yayılmasına yol açacağına dair birçok uyarı vardı.
Bugün Washington dünyaya çok çirkin ve tehikeli bir ders veriyor:
eğer kendinizi bize karşı savunmak istiyorsanız, Kuzey Kore’yi
taklit etmeli ve KİS’ler de dahil inandırıcı bir askeri tehdit
oluşturmalısınız. Yoksa “büyük strateji” peşinde koşarken sizi yok
edeceğiz. Bu “büyük strateji”, yalnızca sıradan kurbanların ve “eski
Avrupa’nın” değil, “ABD’nin sonuç alıcı ulusal avantaj sağlamak için
aktif askeri çatışmalara bağlanmasının dünyayı daha tehlikeli ve
ABD’yi daha az güvenli hale getireceğinin” farkına varan ABD dış
politika seçkinlerinin de tüylerini ürpertmektedir –burada da seçkin
dergilerin saygın yazarlarından alıntı yapıyorum.
Öyle görülüyor ki, terörün artması ve KİS’lerin yayılması
Washington’daki planlamacıları gerçek öncelikleri bağlamında pek de
kaygılandırmıyor. Pek de zorlanmadan bunun neden böyle olduğuna dair
nedenler bulunabilir, ki bunlar hiç de çekici nedenler değildir.
Havana’da Küba füze krizinin 40. Yıldönümü ile ilgili, Rusya, ABD ve
Küba’dan katılımcıların olduğu bir zirve toplantısında tehditlerin
doğası dramatik bi şekilde vurgulandı. Planlamacılar, o zaman
dünyanın kaderinin ellerinde olduğunu biliyorlardı, ancak Havana
zirvesinde açıklanan yeni bilgiler gerçekten ürkütücüdür. Dünyanın
nükleer yıkımdan bir Rus denizaltı kaptanı, Rus denialtıları
Kennedy’nin “karantina” hattı yakınlarında ABD destroyerlerinin
saldırısına uğradığında nükleer füzeleri ateşlemesi emrini bloke
eden Vasily Arkhipov sayesinde kurtulduğunu öğreniyoruz. Eğer
Arkhipov emre uysaydı, nükleer saldırı Eisenhower’ın uyardığı gibi
“kuzey yarıküreyi yok edecek” karşılıklı saldırıları neredeyse
kesinlikle beraberinde getirecekti.
Bu ürkütücü ifşa özellikle uygun bir zamanda yapılmıştı: füze
krizinin kökleri “rejim deişikliği” amaçlayan uluslararası
terörizmde yatmaktadır, ki bu iki konsept de bugün sıkça haber
konusu olmaktadır. Küba’ya karşı ABD terörist saldırıları, Castro
yönetimi ele geçirdikten kısa bir süre sonra başlamıştır, Kennedy
tarafından hızla tırmandırılmıştır ve Robert McNamara’nın da teslim
ettiği gibi bir işgal olasılığına katşı duyulan anlaşılabilir bir
korkuya yok açmıştır. Kennedy kriz biter bitmez terörist savaşa geri
dönmüştür, Küba’ya karşı ABD’de üslenen terörist eylemler 1970’lerin
sonuna doğru zirveye ulaşmış ve daha sonra da 20 yıl devam etmiştir.
Füze krizi sırasında krizin içinde yer alan tarafların davranışları
ile ilgili yargıyı bir kenara bırakırsak, yeni keşifler “rejim
değişikliği” amacıyla “çok daha zayıf bir düşmana” saldırmanan
korkunç ve beklenmedik risklerini büyük bir açıklıkla gözler önüne
sermektedir, hayatın bekası riske girmiştir, hiç abartısız.
Irak halkına gelince ne olacağını hiç kimse kendinden emin bir
şekilde tahmin edememektedir, ne CIA ne Rumsfeld, ne de Irak üzerine
uzman olduklarını iddia edenler, hiç kimse. Olasılıklar, bir uçta
yardım kuruluşlarının kendilerini hazıladığı korkutucu
beklentilerden, diğer uçta yönetimin halkla ilişkiler uzmanları
korosu tarafından dolaşıma sokulan hoş hikayelere kadar çeşitlilik
göstermektedir. Hiç kimse bilmiyor. Bunlar, aklıbaşında insanların
gerek kişisel yaşamda gerekse uluslararası ilişkilerde, karşı
konulmaz nedenler olmadığı sürece neden kuvvet kullanmayı ya da
kuvvet kullanma tehdidinde bulunmayı düşünmediklerine ilişkin bir
çok gerekçeden yalnızca bazılarıdır. Ve mevcut durumda Irak’a karşı
neden kuvvet kullanılması gerektiğine ilişkin karşı konulamayacak
nedenler öne sürülememiştir, ki bu durum Washıngton ve Londra’nın
savaş planlarına karşı muhalefetin nasıl olup da bu boyut ve
yoğunluğa eriştiğini açıklar.
Washington-Londra propagandasının zamanlaması o kadar barizdi ki, bu
da anaakım medyada bile bir tartışma hatta, zaman zamana alay konusu
oldu. Kampanya geçen Eylül ayında başladı. Bundan önce Saddam yine
kötü bir adamdı ancak ABD’nin bekası için bir tehdit oluşturmuyordu.
“Mantar bulutu” geçen Eylül ayında ortaya atıldı. Bu zamandan beri
Saddam’ın ABD’ye saldıracağı korkusu nüfusun %60 ile 70’i tarafından
paylaşılmaktadır. United International Press’in baş politik
yorumcusu şu gözlemde bulunmaktadır: “Bush’un Ekim’de ilan ettiği,
Irak’a karşı hızla harekete geçme yolundaki çılgınca fikri iki ay
önce söylediklerinden hiç de belli değildi.” Bundan şu sonucu
çıkarmaktadır: Eylül ayı kongre ara seçimleri için kampanyanın
başladığı aydır. Şöyle devam ediyor: yönetim “uluslararası
maceracılık, karşı taraf davranma fırsatı bulmadan saldırma
(preemptive=önleyici saldırı) prensibi üzerine kurulu askeri
stratejiler ve Irak’la politik olarak uygun ve mükemmel bir şekilde
zamanlanmış bir karşı karşıya geliş politikası üzerinden gücünü
koruma ve arttırma kampanyası yürütüyor.” İçişlerine ilişkin
meseleler gündemde olduğu sürece Bush ve tayfası itibar kaybediyor,
bu son derece doğal çünkü nüfusun geneline karşı ciddi bir saldırı
yöneltiyorlar. “Bakın işte! Eylül başından beri hiç bir yeni
terörist saldırı ya da eli kulağında bir tehdide ilişkin ınanılır
belirtiler olmadığı halde milli güvenlik meseleleri gündemde baş
köşededir”, yalnızca El-Kaide değil korkunç ve tehditkar bir askeri
güç olan Irak da.
Aynı gözlemler diğer bir çok yorumcu tarafından da dile
getirilmiştir. Bu bizim gibi insanlar için kullanışlı bir durum
oluşturmaktadır: tartışmalı analizler yapmak yerine anaakım medyadan
alıntı yapabiliriz. Daha önce alıntı yaptığım Carnegie Vakfı’nın
Kıdemli Araştırmacısı, Bush ve tayfasının “nesli tükenmekte olan sağ
kanat oligarşinin, kitlesel hoşnutsuzluğu bizi yok etmek üzere olan
düşmanlara karşı duyulan korku ile beslenen milliyetçiliğe saptırmak
üzerine kurulu klasik modern stratejisini izlediğini” yazmaktadır.
Washington’da politikaları belirleyen “radikal milliyetçiler”, bir
yandan halkın büyük çoğunluğunun çıkarlarına karşı büyük bir saldırı
yöneltirken bir yandan da ilan ettikleri “mutlak askeri üstünlük
sayesinde tek taraflı dünya hakimiyeti kurma” planlarında ilerlemeyi
umut ediyorlarsa bu strateji kritik bir öneme sahiptir.
Seçimlerde bu stratejinin işe yaradığı ortada. 2002 sonbaharında
yapılan seçimleri küçük bir oy farkı ile kazandılar, ancak bu
kongrenin yönetimin eline geçmesi için yeterliydi. Seçim
sonuçlarının analizi seçmenlerin toplumsal ve ekonomik konularda
yönetime karşı muhalefetlerini saklı tuttuklarını, ancak güvenliğe
ilişkin kaygılar lehine bu meseleleri arka plana ittiklerini
göstermiştir. Bunun anlamı otoriteyi temsil eden kişiye destek
vermektir, yani tam zamanında bizi kurtarmak için dörtnala gelen
kovboya.
Tarihin gösterdiği gibi, vicdansız liderlerin hiç de hoş olmayan
sonuçlara yol açacak bir biçimde halkı korku içinde bırakması çok
kolaydır. Bu, dikkatleri vergi oranlarını düşürmenin ve zenginlere
sağlanan diğer avantajların nüfusun çoğunluğu ya da gelecek kuşaklar
için makul bir yaşantı beklentisinin altını oyduğu gerçeğinden başka
yönlere saptırmak için doğal bir yöntemdir. Başkanlık seçimleri için
kampanya başladığında Cumhuriyetçi Parti stratejistleri insanların
emeklilik birikintileri, iş, sağlık sistemi ve buna benzer konular
ile ilgili soru sormasını kesinlikle istemiyorlar. İnsanların daha
ziyade, muazzam bir güce sahip düşman eliyle gelmek üzere olan bir
yıkımdan kendilerini kurtaran ve bizi imha etmeyi aklına koymuş bir
sonraki güçlü düşman ile karşı karşıya gelmek üzere yoluna devam
eden kahraman liderlerine övgüler düzmesini istiyorlar. Bu İran
olabilir, ya da And Dağları boyunca uzanan ülkelerdeki çatışmalar
olabilir. Hedefler savunmasız olduğu sürece bir çok seçenek vardır.
Bu fikirler, çoğu Reagan yönetiminden arta kalıp da yeniden dolaşıma
sokulan mevcut politik liderlerin doğasında vardır. Son derece
bildik bir oyunu sahneye koyuyorlar: ülkeyi bütçe açığına sürükleyin,
böylece toplumsal programların altını oyun, teröre karşı savaş ilan
edin (1981’de yaptıkları gibi), ve halkı itaatkar davraması için
ardarada şeytanlar icat ederek korkutun. Bu 1980’lerde liderimizi
öldürmek üzere Washington sokaklarında dolaşan Libya’lı kiralık
katildi, daha sonra Texas’a iki günlük yürüyüş mesafesinde bulunan
Nikaragua ordusuydu, ki bu varoluşumuza öyle ciddi bir tehdit
oluşturuyordu ki Reagan ulusal olağanüstü hal ilan etmişti. Ya da
Grenada’da Rusların bizi bombalamak için kullanacakları bir
havaalanı idi (tabii haritada yerini bulabilirlerse). Sonra
Reagan’ın sızlandığı üzere Kaddafi “Amerika’yı yeryüzünden silmeyi”
planlarken heryerde Amerikalıları öldürmeye çalışan Arap
teröristlerdi. Ya da gençliğimizi yoketmeyi amaçlayan Latin
Amerika’lı uyuştuucu kaçakçılarıydı, bu böyle devam edip gidiyordu.
Bu arada politik liderlik genellikle zayıf ekonomik sonuçlara yol
açan ama halkın önemli bir çoğunluğuna zarar verirken dar bir kesimi
zenginleştiren iç politikalar güdüyordu –ki bu senaryo bir kez daha
gündeme gelmiştir. Ve halk bunu bildiğinden, izledikleri iç ve dış
programları hayata geçirmeyi, hatta belki de bu programları denetimi
kaybettiklerinde ortadan kaldırmayı zorlaştıracak şekilde
kurumsallaştırmayı umut ediyorlarsa “nesli tükenmekte olan sağ kanat
oligarşinin klasik modern stratejisine” başvurmak zorundadırlar.
Tabii ki iç politikaya ilişkin kaygılardan başka birçok etken de
vardır –ve bunların hiçbiri önemsiz değildir. 11 Eylül terörist
zalimlikleri Irak’ın muazzam petrol zenginliği üzerinde denetimi ele
geçirmek için uzun zamandır rafta bekletilen planları hayata
geçirmek için bir fırsat ve bahane yaratmıştır. Irak’ın petrol
yatakları, Basra Körfezi kaynaklarının merkezi bir bileşenidir ve
1945’de Dışişleri Bakanlığı tarafından “muazzam bir stratejik güç
kaynağı ve dünya tarihindeki en büyük maddi ödül” olarak
tanımlanmıştır. ABD haberalma servisleri bunun önümüzdeki yılarda
daha da fazla önem kazanacağını öngörmektedir. Sorun hiç bir zaman
bu kaynakları kullanma hakkı ile ilgili olmamıştır. Aynı haberalma
servisi analizleri ABD’nin Batı Yarıküre ve Batı Afrika’daki daha
güvenli kaynaklara bel bağlayacağını beklemektedir. II. Dünya
Savaşı’ndan sonra da durum böyleydi. Önemli olan ABD ve Britanya’ya
muazzam bir zenginlik akıtacak olan “maddi ödül” ve “tek taraflı
dünya hakimiyeti” için bir kaldıraç vazifesi görecek olan “muazzam
stratejik güç kaynağı” üzerinde denetim kurmaktır –ki bügün bu
açıkça ilan edilen amaçtır, ve “Eski Avrupa” ve ABD’deki muhafazakar
düzen yanlıları da dahil dünyanın çoğunu korkuya sürüklemektedir.
Dünyaya daha gerçekçi bir bakışın karışık bir tablo ortaya
çıkardığını düşünüyorum. Cesaret duymak için birçok neden var, ancak
önümüzde uzun ve zorlu bir yol var.
|