İMPARATORLUĞA KARŞI DURMAK

NOAM CHOMSKY

1 ŞUBAT 2003


Dünya tarihinin bir çok yönden eşsiz bir momentinde burada toplanmış bulunuyoruz. Bu uğursuz bir momenttir, ama aynı zamanda umut doludur.

Tarihteki en güçlü devlet yüksek sesle ve açık bir biçimde dünyayı kuvvet kullanarak yönetmek istediğini ilan etti ve kuvvet üstün olduğu bi boyuttur. Baskıya olağan (dolayısıyla da anlamsız) bir şekilde eşlik eden soylu niyetleri bir kenara bırakalım; bu devletin liderleri, düzen içi dış politika çevrelerinin önde gelen dergilerinin birinde açık sözlülükle dile getirildiği gibi kendilerini “emperyal hırslarının” peşinde koşmaya adamışlardır. Bu kritik ve önemli bir meseledir. Aynı zamanda, şu anda ve gelecekte herhangi bir rakibe müsamaha göstermeyeceklerini de ilan ettiler. Açık ki ellerindeki şiddet araçlarının, yollarına çıkan herkesi küçümseyerek bir kenara itebilmelerini sağlayacak kadar olağanüstü olduğuna inanıyorlar. Irak ile savaşın amacının kısmen, imparatorluk vurup dağıtmaya karar verdiğinde neler olacağına dair dünyaya bir ders vermek olduğuna inanmak için yeterince neden var. Güç dengesizliği gözönünde bulundurulursa “savaş” teriminin pek de uygun bır terim olmadığı ortada.

Bu doktrin tamamen yeni ya da ABD’ye özgü bir doktrin değildir, ama daha önce hiç bu kadar arsız bir kibirle dile getirilmemişti –en azında hatırlanmaya değer hiç kimse tarafından.

Bu toplantının konusu olarak önerilen soruyu yanıtlamaya çalışmayacağım: imparatorluğa nasıl karşı durulur? Bunun nedeni, çoğunuzun yaşamlarınız ve çalışmalarınız sayesinde bu sorunun yanıtını sizin benden daha iyi bilmeniz. “İmparatorluğa karşı durmanın” yolu şiddet ve boyun eğdirme, nefret ve korku üzerine kurulmuş olmayan farklı bir dünya yaratmaktır. Bu nedenle buradayız ve Dünya Toplumsal Forumu (DTF) bunların boş rüyalar olmadığına dair umut vermektedir.

Dün bir MST komününde Via Campasina’nın uluslararası bir toplantısında bu amaçlara erişmek yolunda yapılan son derece ilham verici çalışmaları görme ayrıcalığına eriştim. MST’nin dünyadaki en önemli ve en heyecan verici hareket olduğunu düşünüyorum. MST’nin giriştiği türden yerel yapıcı eylemliliğin yanısıra Via Campasina ve DTF türünden uluslararası örgütler ile sempati, dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma sayesinde makul bir gelecek için gerçek bir umut oluşmaktadır.

Yakın zamanda, emperyal şiddet sınırlanmaz ve bertaraf edilmezse dünyanın nasıl bir yer olacağına ilişkin canlı bir tablo oluşturmaya yardımcı olan diğer bazı deneyimlerim oldu. Geçen ay dehşet verici 90’lı yıllar boyunca en kötü zalimliklere sahne olan güneydoğu Anadolu’daydım. Bu hala devam etmektedir: birkaç saat önce Kürtlerin yaşadığı bölgelerin gayriresmi başkenti olan Diyarbakır yakınlarında Türk ordusunun yeni zalimliklere giriştiğini öğrendik. 1990’lı yıllar boyunca milyonlarca insan yakılıp yıkılan kırsal alandan sürüldü, onbinlerce insan öldü ve barbarca işkencenin akla gelen her türlüsü uygulandı. Bu insanlar Diyabakır surları dışındaki mağaralarda ve İstanbul’un sefil varoşlarında oturulamayacak durumdaki binalarda, ya da nereye sığındılarsa orada hayatta kalmaya çalışıyorlar. Yeni yasalar teorik olarak köylerine dönmelerine izin verse de bu fiilen yasaklanmıştır. Silahların %80’i ABD’den gelmiştir. Yalnızca 1997 yılında Clinton, Türkiye’ye terör kampanyasının başlangıcına dek tüm Soğuk Savaş dönemi boyunca gönderildiğinden daha fazla silah göndermiştir. Bu terör kampanyası onu uygulayanlar ve destekleyenler tarafından “karşıterör” olarak adlandırılmıştır, ki bu bir diğer konvansiyondur. Zalimlikler zirveye ulaştığında Türkiye ABD silahlarının baş alıcısı durumuna gelmiştir (başka bir kategori oluşturan İsrail ve Mısır dışında).

1999’da Türkiye bu konumunu Kolombiya’ya bırakmıştır. Bunun nedeni Türkiye’de ABD destekli terör kampanyasının büyük ölçüde başarıya ulaşması, Kolombiya’da ise ulaşamamasıdır. Kolombiya Batı yarıkürede en kötü insan hakları siciline sahip ülkedir ve ABD silahları ve askeri eğitiminin başta gelen alıcısıdır. Başka ölçülerle de dünyada başı çekmektedir, örneğin işçi aktivistlerin katledilemesinde: son onyılda tüm dünyada öldürülen işçi aktivistlerin yarısı Kolombiya’dadır. Geçen yıl yarım milyona yakın insan topraklarından sürülmüştür, ki bu yeni bir rekordur. Yerinden edilen nüfusun bugün 2.7 milyon olduğu tahmin edilmektedir. Politik cinayetlerin sayısı günde yirmiye yükselmiştir; 5 yıl önce bunun yarısıydı.

Güney Kolombiya’da Cauca’yı ziyaret ettim. Burası 2001 yılında ülkede en kötü insan hakları siciline sahip bölgedir ve bu büyük bir başarı olarak sunulmaktadır. Burada “tütsüleme” olarak adlandırılan kimyasal savaş ile topraklarından sürülen köylülerin saatler süren tanıklıklıklarını dinledim. Bu kimyasal savaş ABD güdümlü “uyuşturucuyla savaş” gerekçesiyle yürütülüyordu ve bu gerekçeyi pek az kimse ciddiye alıyordu; eğer niyet gerçekten bu ise bu biraz obscene idi. İnsanların yaşamları ve toprakları yokedilmiştir, çocuklar ölmektedir, hastalıklar ve yaralar nedeniyle ızdırap çekmektedir. Köylü tarımı yüzyıllar boyunca kazanılmış bilgi ve deneyime dayalı bir gelenek üzerine kurulmuştur ve dünyanın birçok yerinde kuşaktan kuşağa aktarılır. Oldukça dikkat çekici bir insan başarısı olduğu halde son derece kırılgandır ve tek bir kuşak içinde sonsuza kadar yok edilebilir. Bunun ynısıra dünyanın en zengin biyolojik çeşitliliği de yok edilmektedir. Brezilya’nın komşu bölgelerinde de benzer şeyler olmaktadır. Campsinolar, yerliler ve Afro-Kolombiyalılar çürüyen varoşlarda ve mülteci kamplarında yaşayan milyonlara katılmaktadır. İnsanlar gittikten sonra çokuluslu şirketler dağlardan kömür, petrol ve diğer doğal kaynakları çıkarmak ve topraklardan geriye ne kaldıysa orada, zenginliğinden ve çaşitliliğinden mahrum edilen bir çevrede laboratuarlarda üretilen tohumları kullanarak ihracat amaçlı ziraat için tek tip ürün yetiştirmek üzere gelirler.

Cacua ve güneydoğu Türkiye’deki manzara MTS komününde yapılan Via Campasina toplantısındaki kutlamalardan çok farklı idi. Ancak Türkiye ve Kolombiya başka bir açıdan, imparatorluğa öldürdüğü ve yok ettiği coğrafyalarda karşı duran ve adalet ve özgürlük için mücadele eden insanların cesareti ve kendini adamışlığı nedeniyle ilham ve umut verici idi.

Bunlar, eğer “emperyal hırs” normal rotasında seyrederse geleceğin alacağı biçime ilişkin bazı işaretlerdir, ve bu seyir şimdi, kuvvet kullanarak küresel hakimiyet kurma stratejisi sayesinde giderek hızlanacaktır. Bunların hiç biri kaçınılmaz değildir ve bu suçların nasıl sona erdirileceğine ilişkin iyi modellerden daha önce bahsettim: MST, Via Campasina ve DTF.

DTF’de yoğun tartışmaların konusu olan meseleler ve sorunlar dikkat çekecek ölçüde çok geniştir, ancak iki ana temayı ayırt edebiliriz. Birisi küresel adalet ve Kapitalizm’den sonra Hayat’tır –ya da daha basit bir biçimde ortaya koyacak olursak, hayatın bekasıdır, zira mevcut devlet kapitalizmi kurumları altında insan türünün uzun süre hayatta kalıp kalmayacağı açık değildir. İkinci tema da bununla ilişkilidir: savaş ve barış, ya da daha spesifik olarak Washington ve Londra’nın neredeyse tamamen yalnız başlarına yürütmek istedikleri Irak savaşı.

Bu temel temalarla ilgili bazı iyi haberlerle başlayalım. Bildiğiniz gibi, şu anda Davos’ta Dünya Ekonomik Forumu konferansı da devam etmektedir. Burada Porto Allegre’de hava umut dolu, coşku dolu ve heyecan dolu. Davos’ta New York Times’ın söylediğine göre “hava karanlık bir hal almış”. “Dinamik ve atılgan olanlar” için artık “küresel partiler düzenlemenin zamanı değilmiş”. Gerçekte Forum’un kurucusu yenilgiyi kabul etti: “Şirketlerin gücü tamamen ortadan kayboldu” diyor. Dolayısıyla biz kazandık. Bize geriye kalan parçaları toplamaktan başka yapacak iş kalmıyor –adil ve insani olan bir gelecek vizyonu ile ilgili konuşmakla yetinmemeli, onu yaratmak için harekete geçmeliyiz.

Tabii ki övgünün başımızı döndürmesine izin vermemeliyiz. Bazı zorluklar hala önümüzde duruyor.

DEF’in ana teması “Güven Tesis Etmek”. Bunun bir nedeni var. Coşkulu günlerinde kendilerine uygun gördükleri adla “kainatın efendileri” başlarının ciddi bir şekilde dertte olduğunu biliyorlar. Yakın zamanada liderlere olan güvenin aşırı derecede azaldığını gösteren bir anket yayınladılar. Yalnızca STÖ’lerin yöneticileri çoğunluğun güvenini kazanmış durumdalar, onları BM ve spiritüel/dinsel liderler, sonra Batı Avrupa’lı liderler, ekonomi bürokratları takip ediyor, onların altında ise şirket yöneticileri ve en altta ise %25 ile ABD liderleri yer alıyor. Bunun anlamı onlara neredeyse hiç güven duyulmadığıdır, çünkü insanlara ellerinde güç olan liderlere güvenip güvenmedikleri sorulduğunda alışkanlıktan genellikle “evet” derler.

Daha da kötüsü var. Birkaç gün önce Kanada’da bir ankette halkın üçte birinin ABD’yi dünya barışı için en büyük tehlike olarak gördüğü ortaya çıktı. ABD, Irak ve Kuzey Kore’nin iki katı, El-Kaide’den ise kat kat daha fazla kişi tarafından en büyük tehlike olarak görülüyordu. Time dergisi tarafından yapılan ve dikkatli bir şekilde denetlenmemiş başka bir anket ise Avrupa’da ankete katılanların %80’inin ABD’yi dünya barışı için en büyük tehlike olarak gördüğünü buldu, Kuzey Kore ve Irak’ın payları ise %10’un altındaydı. Bu sayılar önemli ölçüde hata payı içerebilir, ancak yine de heyecan vericidir.

Devam etmeden önce Davos’taki kasvetli toplantılara katılmak için 30,000 dolar ödeyen şirket yöneticilerinin toplantının temasını “Güven Tesis Etmek” olarak seçmek için iyi nedenleri olduğunu söylemeliyim.

Irak ile girişilecek savaş da hiç kuşkusuz bu ilginç ve önemli gelişemelere katkıda bulunmaktadır. Savaşa karşı muhalefet kesinlikle tarihte eşi görülmemiş bir boyuttadır. Bu muhalefet Avrupa’da o kadar yoğundur ki, Savunma Bakanı Donald Rumsfeld Almanya ve Fransa’yı “Eski Avrupa” olarak küçümsemiştir, bunlar itaatsizlikleri nedeniyle dikkate alınmayacaklardır. “Avrupa’daki diğer birçok ülke ABD ile birliktedir” diyerek yabancı gazetecileri ikna etmeye çalışmıştır. Bu birçok ülke ise Berlusconi’nin İtalya’sı ile sembolize edilen “yeni Avrupa”dır. Berlusconi çok yakında Beyaz Saray’ı ziyaret edecek ve üç B –yani Bush-Blair-Berlisconi- çetesine katıldığı için minnettar olacak, tabii o zamana kadar hapsi boylamazsa. Beyaz Saray’ın söylediğine göre İtalya safta. Yakın zamanda yapılan anket sonuçlarına göre halkın %80’inin savaşa karşı olması görüldüğü kadarıyla bir sorun yaratmıyor. Bu yanlızca, Italyan halkının da “eski Avrupa’ya” ait olduğunu ve Almanya, Fransa ve haddini bilmeyen diğerleri ile birlikte tarihin çöp sepetini boylayabileceğini gösteriyor.

İspanya da yeni Avrupa’nın önde gelen bir üyesi olarak adlandırılmıştır –burada da uluslararası bir Gallup anketine göre halkın %75’i savaşa tamamen karşıdır. Newsweek’in önde gelen bir dış politika yorumcusuna göre yeni Avrupa’nın umut bağlanan diğer ülkelerinin, yani ABD çıkarlarına ve Avrupa’nın hor görülen toplumsal pazar ve refah devletlerinin altının oyulmasına hizmet etmeleri için bel bağlanan eski Komünist ülkelerin çoğu için de bu geçerlidir. Bu yorumcu Çekoslovakya’da halkın üçte ikisinin savaşa katılmaya karşı olduğunu, Polonya’da ise halkın yalnızca dörtte birinin BM denetçileri “Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğunu kanıtlasalar bile” savaşı destekleyeceğini bildiriyordu. Polonya basını bu durumda halkın %37’sinin onay vereceğini yazdı, ki bu “yeni Avrupa’nın” kalbi için yine de çok düşük bir orandır.

Yeni Avrupa Wall Street Journal’da yayınlanan bir açık mektupta kendisini tanımladı: İtalya, İspanya Polonya ve Çekoslovakya’nın –yani halk değil de liderlerin- yanısıra Danimarka (savaş ile ilgili kamuoyunun görüşü burada da Almanya ile aynıdır, dolayısıyla eski Avrupa’ya dahildir), Portekiz (halkın %53’ü ne şartla olursa olsun savaşa karşıdır, %96’sı ABD ve müttefikleri tarafından tek taraflı olarak girişilecek bir savaşa karşıdır), Britanya (halkın %40’ı ne şartla olursa olsun savaşa karşıdır, %90’ı ABD ve müttefikleri tarafından tek taraflı olarak girişilecek bir savaşa karşıdır) ve Macaristan (herhangi bir sayı bulunmamaktadır)

Kısacası bu heyecan verici yeni Avrupa kendi halklarına meydan okumayı göze alan bazı liderlerden oluşmaktadır.

Eski Avrupa Rumsfeld’in modern devletler değil, sorun yaratan ülkeler olduklarına dair açıklamasından rahatsız olup tepki gösterdi. İnce düşünceli Amerika’lı yorumcular bu tepkiye bir açıklama getirdi. Yalnızca ulusal basına bakacak olursak “yıpranmış Avrupa’lı müttefiklerin” Başkan’ın “ahlaki doğruluğunu” takdir etmediklerini öğreniyoruz. Bu “ahlaki doğruluğun” delilini de sunuyorlar: Başkan’ın danışmanlarının “evanjelist arzunun” doğrudan doğruya dünyayı kötülükten kurtarmak isteyen mütevazi adamdan kaynaklandığını söylemesi. Kuşkusuz ki bu akla gelebilecek en güvenilir ve en nesnel delil olduğundan diğer sahışlar tarafından sergilenen benzer gösterilere verdiğimiz tepkiyi bir kenara bırakın, en ufak bir kuşku duymak bile uygunsuz kaçacaktır. Bize Olumsuz tavırlı Avrupalılar’ın Bush’un ruhsal duruluğunu “ahlaki naivlik” olarak yanlış yorumladıkları söylendi, tabii ki yönetimin halkla ilişkiler uzmanlarının prim yapacak bir imaj yaratmakta parmağı olabileceği akılarına bile gelmiyor. Dahası, yıpranmış Avrupa ile gayriinsaniliği sona erdirmeye niyet ermiş “idealist Yeni Dünya” arasında büyük bir yarılma olduğu konusunda bilgilendiriliyoruz. “idealist Yeni Dünya’nın” amacının bu olduğunu kesinlikle biliyoruz, çünkü liderlerimiz böyle olduğunu ileri sürüyor. Kanıt niyetine daha ne isteriz?

Yeni Avrupa’daki kamuoyunun bunu nasıl değerlendirdiğinden çok az bahsedilmesi bunun bir pazarlama sorunu olarak ele alındığını göstermektedir: satılan ürün, kaynağı gözönünde bulundurulursa zorunlu olarak doğru ve onurludur. Yeni Avrupa’nın liderlerinin Washington’u kendi halklarına tercih etmesi, tarihte kalmış demokratik eğilimler sergileyen “Almanları ve Fransızları yalıtılmakla tehdit etmekte” ve “Almanya ile Fransa’nın, Avrupa adına konuştuklarını söyleyemeyeceklerini” göstermektedir. Bu ülkeler yalnızca, -aynı yorumcuların teslim ettikleri gibi- yeni Avrupa’nın politikalarına karşı “güçlü bir muhalefet” dile getiren eski ve yeni Avrupa’nın halkları adına konuşmaktadırlar.

Resmi açıklamalar ve onlara gösterilen tepki aydınlatıcıdır. Bunlar belli bir açıklıkla demokrasiye karşı duyulan olağan küçümsemeyi göstermektedir ki bu dünyayı doğrulukla yönettiklerine inananlar arasında tarihsel olarak karakteristik bir tutumdur.

Daha başka bir sürü örnek var. Alman Şansölyesi Gerhard Schroeder son seçimde kendine oy verenlerin ezici çoğunluğunun benimsediği tavrı almaya cesaret ettiğinde bu liderliğin şok edici bir başarısızlığı, eğer Almanya medeni dünyada kabul görmek istiyorsa üstesinden gelmesi gereken ciddi bir sorun olarak tarif edildi. Sorun Anglo-Amerikan demokrasilerinin seçkinlerinde değil Almanya’da idi. Almanya’nın sorunu, demokrasinin doğasını çok iyi anlayan sağ kanat Hristiyan Toplumsal Birlik Partisi sözcüsünün dediği gibi, “hükümetin kendisine oy verenlerden korkarak yaşaması ve bu nedenle hata üstüne hata yapması” idi.

Türkiye’nin durumunda gerçek daha da açığa çıkmaktadır. Bölgenin tümünde olduğu gibi Türkler de savaşa güçlü bir şekilde karşı çıkmaktadır –en son kamuoyu yoklamalarına göre %90’ı. Dolayısıyla hükümet sorumsuz bir şekilde davranıp kendisini seçen halkın düşüncesine biraz önem verdi. Washington’un, sahibinin sesine uymaya mecbur etmek için uyguladığı yoğun baskı ve tehditlere tamamen boyun eğmedi. Seçimle işbaşına gelen hükümetin yüksek yerlerden gelen emirlere uyma konusundaki bu çekincesi liderlerinin gerçek demokratlar olmadığını kanıtlamaktadır. Bu incelikler, onları anlayamayacak kadar kalın kafalı olanlar için, şimdi saygın ve kıdemli bir devlet adamı ve yorumcu olan ABD’nin eski Türkiye büyükelçisi Morton Abramovitz tarafından açıklanmıştır: On yıl önce, diyordu, Türkiye gerçek bir demokrat olan Özal tarafından yönetiliyordu ve Özal “vatandaşlarının Körfez savaşı dışında kalma yönündeki kesin tercihlerini umursamadı.” Ancak Türkiye’de demokrasi zayıfladı. Mevcut hükümet “halkı takip ederek” “demokratik güvenilirliği” olmadığını açığa vurdu. “Ne yazık ki” diyor, “ABD için şimdi bir Özal yok.” Dolayısıyla Türkiye’ye ekonomik olarak boğarak ve diğer boyun eğdirici yöntemlerle otantik demokrasiyi getirmek gereklidir –ne yazık ki bu seçkin basının “demokrasi arzusu” olarak adlandırdığı şeydir.

Brezilya da kainatın efendilerinin demokrasiye karşı gerçek tutumlarına ilişkin başka bir örneğe tanıklık etmektedir. Yarıküredeki en özgür seçimlerde halkın büyük bir çoğunluğu uluslararası finanas çevrelerinin ve yatırımcıların, IMF ve ABD Hazine Bakanlığı’nın şiddetle karşı çıktığı politikalara oy verdiler. Bu eskiden, 40 yıl önce Brezilya’da olduğu gibi bu cani bir Ulusal Güvenlik Devleti’nin kurulmasına yolaçan bir askeri darbenin işareti olabilirdi. Günümüzde bu işe yaramayacaktır, Güney’li ve Kuzey’li halklar değişmiştir ve buna kolaylıkla müsamaha göstermeyeceklerdir. Dahası şimdi devreye sokulan neoliberal araçlar sayesinde halk iradesinin altını oymak için daha basit yollar vardır: ekonomik denetimler, sermaye kaçışları, para birimine yapılan saldırılar, özelleştirme, ve popüler seçme hakkını azaltmak için tasarlanmış diğer araçlar. Bunların, demokrasinin baskın olan ilkelerine göre önemsiz bir baş ağrısı olan halka boyun eğdirerek, hükümeti, gerçek kararları alan yatırımcıların ve borç vericilerin oluşturduğu ve uluslararası ekonomistler tarafından “sanal parlamento” olarak adlandırılan çevrelerin emirlerine uymaya mecbur bırakabileceği ümit edilmektedir.

Havaalanından ayrılmak üzere iken basının ABD’de neden çok az savaş karşıtı protesto olduğuna dair sıkça sorduğu sorulardan birine daha maruz kaldım. İzlenimler öğreticidir. Gerçekte diğer yerlerde olduğu gibi ABD’de de protestolar tarihte benzeri görülmemiş boyuttadır. Yalnızca gösteriler değil, eğitim toplantıları ve kamuya açık diğer etkinlikler de. Yalnızca bir örnek verecek olursak Chicago belediye meclisi diğer 50 şehire katılarak 46-1 nolu savaş karşıtı bir karar aldı. Aynı şey diğer kesimler için de doğrudur. DEF’in kaygıyla öğrendiği üzere en çok güvenilen örgütler de dahil: bir kaçı dışında STÖ’ler, dini kuruluşlar ve çeşitli şahıslar. Birkaç ay önce ülkedeki en büyük üniversite, yani George W’nun çiftliğine kapı komşu olan Texas Üniversitesi güçlü bir savaş karşıtı karar aldı. Örnekleri sıralamak çok kolay.

Öyleyse seçkinler arasında muhalefet ve protesto geleneğinin öldüğüne dair yaygın yargı nereden geliyor. Değişmez bir şekilde Vietnam ile karşılaştırmalar yapılıyor, ve bu gerçek bir çok şeyi açığa çıkarıyor. Kennedy yönetiminin Güney Vietnam’ı bombalamak için ABD Hava Kuvvetleri’ni göndereceğini ve aynı zamanda milyonlarca insanı toplama kamplarına sürmek için planlar ve gıda ürünlerini yoketmek için kimyasal savaş programları başlatacağını ilan etmesinin 40’ıncı yıldönümünü yakın zamanda geçtik. Resmi retorikte kullanıldığı biçim dışında hiç bir özsavunma bahanesi yoktu: Güney Vietnam’da Güney Vietnamlıların “iç saldırganlığına” ve “içerden giriştikleri saldırılara” karşı savunma (Başkan Kennedy ve onun BM nezdindeki büyükelçisinin söylediği üzere). Protesto yoktu. Uzun yıllar boyunca da anlamlı bir boyuta erişmedi. Bu süre içinde yüzbinlerce ABD askeri işgalci orduya katıldı, yoğun nüfuslu alanlar kesif bir bombardımanla yok edildi, saldırganlık Hindiçin’in geri kalanına yayıldı. Seçkin aydınlar arasındaki protestolar tamamen “pragmatik temeldeydi”: savaş ABD için giderek daha masraflı hale gelen bir “hata” idi. Tam tersine, 1960’larda kamuoyunun büyük çoğunluğu savaşa “hata” olduğu için değil, “temelde yanlış ve ahlak dışı” olduğu için karşı çıkıyordu, ve bu oran günümüze kadar sabit kaldı.

Bugün 1960’ların tam tersine tüm ABD’de, savaş daha resmi olarak başlamadan büyük ölçekli, kendini adamış ve ilkeli bir popüler protesto var. Bu saldırganlığa ve zalimliklere müsamaha etme konusunda yıllar boyunca düzenli bir şekilde artan isteksizliği yansıtmaktadır, ki bu dünya çapında meydana gelen buna benzer değişiklilerden yalnızca bir tanesidir. Bu Porto Allegre’de ortaya konan etkinliğin arkaplanının bir kısmını oluşturmaktadır ve Davos’taki kasvetin de kısmen nedenidir.

Politik liderlik bu gelişmelerin farkındadır. Yeni bir yönetim geldiğinde, gizli servisler tarafından derlenen bir dünya durum değerlendirilmesi raporu sunulur. Bu gizlidir ve bu gibi şeyleri yıllar sonra öğreniriz. Baba Bush 1989’da yönetime geldiğinde bu değerlendirmenin küçük bir bölümü basına sızmıştı. Bu bölüm “ABD’nin kendisinden çok daha zayıf düşmanlarla karşı karşıya geldiği durumlarla –yani savaşa girmenin düşünülebileceği tek durumla- ilgiliydi. Gizli servisler “çok daha zayıf düşmanlarla” çatışma durumunda ABD’nin “sonuca götürücü ve hızlı” bir şekilde kazanması gerektiğini, yoksa popüler desteğin çökeceğini tavsiye etmişlerdir. Durum halkın cani ve yıkıcı bir savaşa belirgin bir protesto olmadan yılarca tahammül ettiği 1960’lardaki gibi değildir. Bu artık doğru değildir. Geçen 40 yılın aktivist hareketlerinin medenileştirici bir etkisi olmuştur. Bugün, çok daha zayıf bir düşmana saldırmanın tek yolu, onu soykırıma girişmek üzere olan, ya da varoluşumuza bir tehdit oluşturan bir düşman olarak resmeden muazzam bir propaganda saldırısı oluşturmak, sonra da korkunç düşmana karşı kazandığımız mucizevi zaferi, bizi tam zamanında kurtaran cesur liderimize övgüler düzerek kutlamaktır.

Irak ile ilgili mevcut senaryo budur.

Kamuoyu yoklamaları planlanan savaşa verilen desteğin ABD’de diğer yerlerden daha fazla olduğunu göstermektedir, ancak sayılar yanıltıcıdır. ABD’nin Irak dışında, Saddam Hüseyin’e yalnızca küfredilmekle kalınmayıp ondan korkulduğu tek ülke olduğu akılda tutulmalıdır. Onu bugün durdurmazsak yarın bizi yok edeceğine dair uyarılarda bulunan korkunç bir propaganda seli vardır. Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleeza Rice’ın Eylül’de ilan ettiği gibi kitle imha silahlarının bundan sonraki kanıtı –belki de New York üzerinde- bir “mantar bulutu” olabilir. Irak’ın komşularından hiç biri, cani tirandan nefret ettikleri kadar kaygı duymamaktadırlar. Bunun nedeni belki de Dünya Sağlık Örgütü’nün rapor ettiği gibi yaptırımlar sonucunda “halkın büyük çoğunluğunun yıllardır yarı açlık içinde olması”, ve Irak’ın bölgedeki en zayıf devletlerden biri olmasıdır: ekonomisi ve askeri harcamaları Irak’ın onda biri nüfusa sahip olan Kuveyt’e oranla çok küçüktür ve bölgedeki diğer ülkelerle kıyaslandığında çok daha azdır.

Ancak ABD farklıdır. Kongre Başkan’a geçen Ekim’de savaşa gitme yetkisi verdiğinde bunun gerekçesinin, “Irak tarafından oluşturulan sürekli tehdite karşı Birleşik Devletler’in ulusal güvenliğini savunmak” olduğu söylenmişti. Saddam bugün Washington’daki gösteriyi yönetenlerin dostu ve müttefiki iken onun saldırısına uğrayan komşuları bile Irak’ı bölgeye yeniden entegre etmeye çalışırken biz bu korkunç tehdit karşısında tir tir titremeliyiz. Oysa Wahsington’dakiler Saddam bugün olduğundan çok daha tehlikeli iken ve en kötü suçlarını işlemişken ona KİS’leri geliştirmek için araçlar da dahil her türlü yardımı memnuniyetle yapmışlardır.

ABD’de savaşa verilen desteği ciddi bir biçimde ölçmek için ABD’ye özgü olan bu gerçek “korku faktörünü” çıkarmak gereklidir. Geriye kalan, bize kuvvet kullanmaya verilen desteğe ilşşkin daha gerçekçi bir ölçü verecektir ve öyle zannediyorum ki bu destek diğer ülkelerdeki kadar olacaktır.

Önümüzdeki savaşa karşı güçlü muhalefetin egemen güçlerin içine kadar yayılması çarpıcı bir gelişmedir. İki büyük dış politika dergisi son sayılarında, dış politika ile ilgili seçkinler çevrelerden önde gelen kişiler tarafından kaleme alınmış savaşa karşı çıkan makaleler yayınladı. Son derece saygın bir kurum olan Amerikan Bilim ve Sanat Akademisi Bush yönetiminin konumuna ilişkin, mümkün olduğunca yakınlık gösteren bir tanıtım içeren, daha sonra da bütün noktaları bir bir çürüten bir inceleme yazısı yayınladı. Alıntı yaptıkları saygın bir yorumcu, Uluslararası Barış İçin Carnegie Vakfı’ndan bir kıdemli araştırmacı, ABD’nin mevcut liderliğin yönetimi altında “kendisi ve insanlık için bir tehdit” haline geldiği uyarısında bulunuyordu. Bunun tarihte başka örneği yoktur.

Bu eleştirilerin dar eleştiriler olduğunun farkına varmalıyız. ABD ve müttefiklerine karşı tehditlerden kaygı duymaktadırlar. Iraklılar üzerindeki olası etkileri hesaba katmamaktadırlar: BM ve yardım kuruluşları temel altyapıyı hedef alan –dolayısıyla biyolojik savaşla aynı anlam gelen- korkunç bir savaştan ve yüzbinlerce kişiyi öldüren, her türlü yeniden inşa faaliyetini engelleyen ve Irak’ı yöneten zalim tiranı güçlendiren on yıllık mahvedici yaptırımlardan sonra ölüm-kalım sınırında olan bir ülkede milyonlarca kişinin çok ciddi risk altına gireceği yolunda uyarılarda bulunmaktadır. Bu eleştirilerin demokratikleşme ve kurtuluşa ilişkin yüce gönüllü retorikten sözetmeye tenezzül bile etmemesi de ilgi çekicidir. Öyle görülüyor ki, yazarlar bu retoriğin aydınlar ve köşe yazarları için olduğunu kabul ediyorlar - aydınlar ve köşe yazarlarının savaş kampanyasına demokrasiye karşı duyulan muazzam bir nefretin eşlik ettiğini farketmemeleri bekleniyor, tıpkı bu kampanyayı yönetenlerin sicilini unutmaları beklendiği gibi. Bunların hiç birinin BM’de hiç bir zaman gündeme getirilmemesi de bu yüzden.

Yine de egemen çevrelerin eleştirilerinde dile getirilen kaygılar gerçektir. Geçen Ekim ayında CIA, El Kaide tipi terörizm ile Irak arasında bir bağlantı olduğu yolunda bilgileri olmadığı, ama Irak’a yapılacak bir saldırının Batı’ya yönelen terörist tehditi bir çok yönden arttıracağı yolunda Kongre’yi bilgilendirdiğinde hiç de şaşırmadılar. Bu, öç almayı aklına koymuş yeni bir terörist kuşağına ilham olabilir, ya da Irak’ı halen hazırda bulundurduğu terörist eylemlere girişmeye kışkırtabilir, ki bu olasılık ABD’li yorumcular tarafından çok ciddiye alınmaktadır. Dış İlişkiler Konseyi için çalışan bir özel görev kuvvveti, çok yakın zamanda, 11 Eylül saldırılarından daha da kötü olası terörist saldırılar hakkında uyarıda bulunan bir rapor yayınladı. Bunlar arasında ABD içinde KİS kullanımı da vardır ve bu tehlike “Irak’a yapılacak ABD saldırısı beklentisi ile daha acil bir hale” gelmektedir. Bu raporda birçok örnek vardır ve adeta teröristler için el kitabı gibidir. Bu ilk rapor değildir; 11 Eylül’den çok daha önce, önde gelen strateji analistleri tarafından buna benzer raporlar basılmıştır.

Irak’a yapılacak bir saldırının yalnızca daha fazla teröre yol açmakla kalmayıp KİS’lerin yayılmasına neden olacağı anlaşılmıştır. Çok basit bir nedenden ötürü: ABD’nin potansiyel hedefleri “Amerikan Emperyal Hırslarının” peşinde koşan tarihteki en güçlü devleti caydırmak için başka bir yol olmadığının farkına varacaklardır. Egemen çevrelerin ana dergisi Foreign Affairs’da yazan bir yorumcu bunun ABD ve dünya için ciddi tehlike oluşturduğu uyarısında bulunmaktadır. Önde gelen şahinler Iak’taki bir savaşın “tarihteki en büyük KİS yayılması felaketine” yol açabileceği uyarısında bulunuyorlar. Irak’ta kimyasal ve biyolojik silahlar varsa diktatörün bunu sıkı denetim altında tuttuğunu biliyorlar. Saldırıldığında son son çare olarak başvurması dışında Irak’ın KİS kullanma dolayısıyla ani bir imhaya davetiye çıkarma olasılığının çok küçük olduğunu biliyorlar. Bunların dünyadaki Osama bin Laden’lere sızdırılması olsaılığı da çok düşüktür, çünkü buna dair en ufak bir ipucunun yaratacağı tepki bir yana bu durum Saddam Hüseyin’in bizzat kendisi için korkunç bir tehdit oluşturur. Ancak toplum saldırıya uğradığında KİS’ler üzerindeki denetimle birlikte çökecektir. Terörizm uzmanları, bu silahların “özelleşeceğine” ve “alıcı bulmakta zorlanmayacakları konvansiyel olmayan silahlar pazarında” satışa sunulacağına işaret etmektedirler. Bu gerçekten de şahinlerin uyardığı gibi bir “kabus senaryosudur”.

Bush yönetimi Irak’la ilgili savaş tamtamları çalmaya başlamadan önce, maceracılığının terörün yanısıra caydırıcı unsur olarak KİS’lerin de yayılmasına yol açacağına dair birçok uyarı vardı. Bugün Washington dünyaya çok çirkin ve tehikeli bir ders veriyor: eğer kendinizi bize karşı savunmak istiyorsanız, Kuzey Kore’yi taklit etmeli ve KİS’ler de dahil inandırıcı bir askeri tehdit oluşturmalısınız. Yoksa “büyük strateji” peşinde koşarken sizi yok edeceğiz. Bu “büyük strateji”, yalnızca sıradan kurbanların ve “eski Avrupa’nın” değil, “ABD’nin sonuç alıcı ulusal avantaj sağlamak için aktif askeri çatışmalara bağlanmasının dünyayı daha tehlikeli ve ABD’yi daha az güvenli hale getireceğinin” farkına varan ABD dış politika seçkinlerinin de tüylerini ürpertmektedir –burada da seçkin dergilerin saygın yazarlarından alıntı yapıyorum.

Öyle görülüyor ki, terörün artması ve KİS’lerin yayılması Washington’daki planlamacıları gerçek öncelikleri bağlamında pek de kaygılandırmıyor. Pek de zorlanmadan bunun neden böyle olduğuna dair nedenler bulunabilir, ki bunlar hiç de çekici nedenler değildir.

Havana’da Küba füze krizinin 40. Yıldönümü ile ilgili, Rusya, ABD ve Küba’dan katılımcıların olduğu bir zirve toplantısında tehditlerin doğası dramatik bi şekilde vurgulandı. Planlamacılar, o zaman dünyanın kaderinin ellerinde olduğunu biliyorlardı, ancak Havana zirvesinde açıklanan yeni bilgiler gerçekten ürkütücüdür. Dünyanın nükleer yıkımdan bir Rus denizaltı kaptanı, Rus denialtıları Kennedy’nin “karantina” hattı yakınlarında ABD destroyerlerinin saldırısına uğradığında nükleer füzeleri ateşlemesi emrini bloke eden Vasily Arkhipov sayesinde kurtulduğunu öğreniyoruz. Eğer Arkhipov emre uysaydı, nükleer saldırı Eisenhower’ın uyardığı gibi “kuzey yarıküreyi yok edecek” karşılıklı saldırıları neredeyse kesinlikle beraberinde getirecekti.

Bu ürkütücü ifşa özellikle uygun bir zamanda yapılmıştı: füze krizinin kökleri “rejim deişikliği” amaçlayan uluslararası terörizmde yatmaktadır, ki bu iki konsept de bugün sıkça haber konusu olmaktadır. Küba’ya karşı ABD terörist saldırıları, Castro yönetimi ele geçirdikten kısa bir süre sonra başlamıştır, Kennedy tarafından hızla tırmandırılmıştır ve Robert McNamara’nın da teslim ettiği gibi bir işgal olasılığına katşı duyulan anlaşılabilir bir korkuya yok açmıştır. Kennedy kriz biter bitmez terörist savaşa geri dönmüştür, Küba’ya karşı ABD’de üslenen terörist eylemler 1970’lerin sonuna doğru zirveye ulaşmış ve daha sonra da 20 yıl devam etmiştir. Füze krizi sırasında krizin içinde yer alan tarafların davranışları ile ilgili yargıyı bir kenara bırakırsak, yeni keşifler “rejim değişikliği” amacıyla “çok daha zayıf bir düşmana” saldırmanan korkunç ve beklenmedik risklerini büyük bir açıklıkla gözler önüne sermektedir, hayatın bekası riske girmiştir, hiç abartısız.

Irak halkına gelince ne olacağını hiç kimse kendinden emin bir şekilde tahmin edememektedir, ne CIA ne Rumsfeld, ne de Irak üzerine uzman olduklarını iddia edenler, hiç kimse. Olasılıklar, bir uçta yardım kuruluşlarının kendilerini hazıladığı korkutucu beklentilerden, diğer uçta yönetimin halkla ilişkiler uzmanları korosu tarafından dolaşıma sokulan hoş hikayelere kadar çeşitlilik göstermektedir. Hiç kimse bilmiyor. Bunlar, aklıbaşında insanların gerek kişisel yaşamda gerekse uluslararası ilişkilerde, karşı konulmaz nedenler olmadığı sürece neden kuvvet kullanmayı ya da kuvvet kullanma tehdidinde bulunmayı düşünmediklerine ilişkin bir çok gerekçeden yalnızca bazılarıdır. Ve mevcut durumda Irak’a karşı neden kuvvet kullanılması gerektiğine ilişkin karşı konulamayacak nedenler öne sürülememiştir, ki bu durum Washıngton ve Londra’nın savaş planlarına karşı muhalefetin nasıl olup da bu boyut ve yoğunluğa eriştiğini açıklar.

Washington-Londra propagandasının zamanlaması o kadar barizdi ki, bu da anaakım medyada bile bir tartışma hatta, zaman zamana alay konusu oldu. Kampanya geçen Eylül ayında başladı. Bundan önce Saddam yine kötü bir adamdı ancak ABD’nin bekası için bir tehdit oluşturmuyordu. “Mantar bulutu” geçen Eylül ayında ortaya atıldı. Bu zamandan beri Saddam’ın ABD’ye saldıracağı korkusu nüfusun %60 ile 70’i tarafından paylaşılmaktadır. United International Press’in baş politik yorumcusu şu gözlemde bulunmaktadır: “Bush’un Ekim’de ilan ettiği, Irak’a karşı hızla harekete geçme yolundaki çılgınca fikri iki ay önce söylediklerinden hiç de belli değildi.” Bundan şu sonucu çıkarmaktadır: Eylül ayı kongre ara seçimleri için kampanyanın başladığı aydır. Şöyle devam ediyor: yönetim “uluslararası maceracılık, karşı taraf davranma fırsatı bulmadan saldırma (preemptive=önleyici saldırı) prensibi üzerine kurulu askeri stratejiler ve Irak’la politik olarak uygun ve mükemmel bir şekilde zamanlanmış bir karşı karşıya geliş politikası üzerinden gücünü koruma ve arttırma kampanyası yürütüyor.” İçişlerine ilişkin meseleler gündemde olduğu sürece Bush ve tayfası itibar kaybediyor, bu son derece doğal çünkü nüfusun geneline karşı ciddi bir saldırı yöneltiyorlar. “Bakın işte! Eylül başından beri hiç bir yeni terörist saldırı ya da eli kulağında bir tehdide ilişkin ınanılır belirtiler olmadığı halde milli güvenlik meseleleri gündemde baş köşededir”, yalnızca El-Kaide değil korkunç ve tehditkar bir askeri güç olan Irak da.

Aynı gözlemler diğer bir çok yorumcu tarafından da dile getirilmiştir. Bu bizim gibi insanlar için kullanışlı bir durum oluşturmaktadır: tartışmalı analizler yapmak yerine anaakım medyadan alıntı yapabiliriz. Daha önce alıntı yaptığım Carnegie Vakfı’nın Kıdemli Araştırmacısı, Bush ve tayfasının “nesli tükenmekte olan sağ kanat oligarşinin, kitlesel hoşnutsuzluğu bizi yok etmek üzere olan düşmanlara karşı duyulan korku ile beslenen milliyetçiliğe saptırmak üzerine kurulu klasik modern stratejisini izlediğini” yazmaktadır. Washington’da politikaları belirleyen “radikal milliyetçiler”, bir yandan halkın büyük çoğunluğunun çıkarlarına karşı büyük bir saldırı yöneltirken bir yandan da ilan ettikleri “mutlak askeri üstünlük sayesinde tek taraflı dünya hakimiyeti kurma” planlarında ilerlemeyi umut ediyorlarsa bu strateji kritik bir öneme sahiptir.

Seçimlerde bu stratejinin işe yaradığı ortada. 2002 sonbaharında yapılan seçimleri küçük bir oy farkı ile kazandılar, ancak bu kongrenin yönetimin eline geçmesi için yeterliydi. Seçim sonuçlarının analizi seçmenlerin toplumsal ve ekonomik konularda yönetime karşı muhalefetlerini saklı tuttuklarını, ancak güvenliğe ilişkin kaygılar lehine bu meseleleri arka plana ittiklerini göstermiştir. Bunun anlamı otoriteyi temsil eden kişiye destek vermektir, yani tam zamanında bizi kurtarmak için dörtnala gelen kovboya.

Tarihin gösterdiği gibi, vicdansız liderlerin hiç de hoş olmayan sonuçlara yol açacak bir biçimde halkı korku içinde bırakması çok kolaydır. Bu, dikkatleri vergi oranlarını düşürmenin ve zenginlere sağlanan diğer avantajların nüfusun çoğunluğu ya da gelecek kuşaklar için makul bir yaşantı beklentisinin altını oyduğu gerçeğinden başka yönlere saptırmak için doğal bir yöntemdir. Başkanlık seçimleri için kampanya başladığında Cumhuriyetçi Parti stratejistleri insanların emeklilik birikintileri, iş, sağlık sistemi ve buna benzer konular ile ilgili soru sormasını kesinlikle istemiyorlar. İnsanların daha ziyade, muazzam bir güce sahip düşman eliyle gelmek üzere olan bir yıkımdan kendilerini kurtaran ve bizi imha etmeyi aklına koymuş bir sonraki güçlü düşman ile karşı karşıya gelmek üzere yoluna devam eden kahraman liderlerine övgüler düzmesini istiyorlar. Bu İran olabilir, ya da And Dağları boyunca uzanan ülkelerdeki çatışmalar olabilir. Hedefler savunmasız olduğu sürece bir çok seçenek vardır.

Bu fikirler, çoğu Reagan yönetiminden arta kalıp da yeniden dolaşıma sokulan mevcut politik liderlerin doğasında vardır. Son derece bildik bir oyunu sahneye koyuyorlar: ülkeyi bütçe açığına sürükleyin, böylece toplumsal programların altını oyun, teröre karşı savaş ilan edin (1981’de yaptıkları gibi), ve halkı itaatkar davraması için ardarada şeytanlar icat ederek korkutun. Bu 1980’lerde liderimizi öldürmek üzere Washington sokaklarında dolaşan Libya’lı kiralık katildi, daha sonra Texas’a iki günlük yürüyüş mesafesinde bulunan Nikaragua ordusuydu, ki bu varoluşumuza öyle ciddi bir tehdit oluşturuyordu ki Reagan ulusal olağanüstü hal ilan etmişti. Ya da Grenada’da Rusların bizi bombalamak için kullanacakları bir havaalanı idi (tabii haritada yerini bulabilirlerse). Sonra Reagan’ın sızlandığı üzere Kaddafi “Amerika’yı yeryüzünden silmeyi” planlarken heryerde Amerikalıları öldürmeye çalışan Arap teröristlerdi. Ya da gençliğimizi yoketmeyi amaçlayan Latin Amerika’lı uyuştuucu kaçakçılarıydı, bu böyle devam edip gidiyordu.

Bu arada politik liderlik genellikle zayıf ekonomik sonuçlara yol açan ama halkın önemli bir çoğunluğuna zarar verirken dar bir kesimi zenginleştiren iç politikalar güdüyordu –ki bu senaryo bir kez daha gündeme gelmiştir. Ve halk bunu bildiğinden, izledikleri iç ve dış programları hayata geçirmeyi, hatta belki de bu programları denetimi kaybettiklerinde ortadan kaldırmayı zorlaştıracak şekilde kurumsallaştırmayı umut ediyorlarsa “nesli tükenmekte olan sağ kanat oligarşinin klasik modern stratejisine” başvurmak zorundadırlar.

Tabii ki iç politikaya ilişkin kaygılardan başka birçok etken de vardır –ve bunların hiçbiri önemsiz değildir. 11 Eylül terörist zalimlikleri Irak’ın muazzam petrol zenginliği üzerinde denetimi ele geçirmek için uzun zamandır rafta bekletilen planları hayata geçirmek için bir fırsat ve bahane yaratmıştır. Irak’ın petrol yatakları, Basra Körfezi kaynaklarının merkezi bir bileşenidir ve 1945’de Dışişleri Bakanlığı tarafından “muazzam bir stratejik güç kaynağı ve dünya tarihindeki en büyük maddi ödül” olarak tanımlanmıştır. ABD haberalma servisleri bunun önümüzdeki yılarda daha da fazla önem kazanacağını öngörmektedir. Sorun hiç bir zaman bu kaynakları kullanma hakkı ile ilgili olmamıştır. Aynı haberalma servisi analizleri ABD’nin Batı Yarıküre ve Batı Afrika’daki daha güvenli kaynaklara bel bağlayacağını beklemektedir. II. Dünya Savaşı’ndan sonra da durum böyleydi. Önemli olan ABD ve Britanya’ya muazzam bir zenginlik akıtacak olan “maddi ödül” ve “tek taraflı dünya hakimiyeti” için bir kaldıraç vazifesi görecek olan “muazzam stratejik güç kaynağı” üzerinde denetim kurmaktır –ki bügün bu açıkça ilan edilen amaçtır, ve “Eski Avrupa” ve ABD’deki muhafazakar düzen yanlıları da dahil dünyanın çoğunu korkuya sürüklemektedir.

Dünyaya daha gerçekçi bir bakışın karışık bir tablo ortaya çıkardığını düşünüyorum. Cesaret duymak için birçok neden var, ancak önümüzde uzun ve zorlu bir yol var.