İMPARATORLUK VE KURUMSAL MEDYA UZERİNE ARUNDHATI ROY
Arundhati Roy ve Amy Goodman, Democracy Now
31 Mayıs 2003
Arundhati Roy, sayesinde 1997 yılında Booker Ödülünü
kazandığı Küçük Şeylerin Tanrısı [The God of Small Things] adlı
romanın yazarıdır. Bu roman 6 milyon kopya satmış ve dünya çapında
20’den fazla dile çevrilmiştir. Kendisi aynı zamanda 3 kurgusal
olmayan kitap da yazmıştır: Yaşamın Bedeli [The Cost of Living], Güç
Politikaları [Power Politics], savaş ve barış, demokrasi ve
uyuşmazlık, ırkçılık ve imparatorluk konularını analiz eden
makalelerin bir derlemesi olan en son kitabı Savaş Konuşmaları. Bir
yıl önce, 2002 Lannan Vakfı, Kültürel Özgürlük ödülünü aldı. 11
Eylül’den bu yana, Bush yönetimininin sözde teröre karşı savaşının
en belagatlı eleştirmenlerinden birisi olarak ortaya çıkmıştır. 12
Mayıs 2003’te Democracy Now’a katılmıştır – Firehouse Studio’da Amy
Goodman ve Juan Gonzales’in konuğu.
BU HIZLA KALEME ALINMIŞ BİR METİNDİR.
AMY GOODMAN: Sizinle yüz yüze görüşebilmek ve bizzat konuşabilmek
çok hoş. Sizinle telefonda bir çok kez konuştuk ve yarın geceki
konuşmanızı da dört gözle bekliyorum. Kitabınızın, Savaş Konuşmaları,
yeni baskısı şimdi çıktı ve bu kitap burada sıkça yayınladığımız
konuşmalarınızdan birini de içeriyor, ki bu konuşma da Santa Fe’de
yapmış olduğunuz “Eylül’de Gel” adlı konuşma. Juan bu ülkedeki medya
sentralizasyonu konusundan bahsetti. Hindistan’da siz A.B.D.’yi -ne
demiştiniz, Fox muydu sizin takip ettiğiniz kanal? Fox’un
lenslerinden görüyordunuz değil mi?
ARUNDHATI ROY: Fox ve CNN sanırım…orada izleyebildiğiniz kanallar.
AMY GOODMAN: Öyleyse, ne düşünüyorsunuz? O lenslerin ardından
Amerika’yı nasıl görüyorsunuz?
ARUNDHATI ROY: Geçen sene buraya gelme konusunda kendimi
zorluyordum, çünkü gerçekten de buraya gelip hor görülmeye, isim
takmalara hiç ihtiyacım olmadığını düşünüyordum. Çünkü, burayı bir
şekilde homojen bir yer olarak tasarlıyorsunuz, bunun tam tersiyle
karşılaştığım için ise çok memnunum. Dışarıda bu tür şeyleri
protesto eden bizler için sıkı ittifaklarımızdan bazılarının
Amerika’da olduğunu keşfetmek beni çok sevindirdi. Bu durumun beni,
dışarıda aleyhlerinde yürüyen bütünüyle ırkçı bir saldırıya Amerikan
vatandaşlarını koruma gibi sıra dışı bir duruma düşürdüğünü de
söylemeliyim; medya kanalları ve A.B.D. hükümetinin politikaları
yüzünden Amerika’daki insanlar, hepsi aynı cins kuduz, milliyetçi
zorbalar takımı olarak görülüyor ve bu çok üzücü bir durum çünkü
eğer demokrasiyi yeniden kazanmak için savaşacaksak, bu savaş burada
başlamalı diye düşünüyorum. Ve hepimiz, imparatorluk sarayına ulaşma
imkanı olanların Amerikan halkı olduğu görüşünü kabul etmek
zorundayız. Ve işte bu nedenle, buraya gelmek harikaydı. Aynı
zamanda, Amerikan medyasının bu birlik görüntüsüne de değinmek
isterim. 11 Eylül’den sonra olan iyi şeylerden biri, galiba bu özgür
konuşma ve serbest pazar mitinin ikiz kulelerle birlikte un ufak
olmasıydı. Amerika’nın dışında, Amerikan özgür basını epey bir
etkileyici kara mizah malzemesi oldu ve şimdi biliyorsunuz
bağlamsallaştırılmış durumda. Herkes olmasa da bir çok insan CNN’i
ya da FOX News’i seyrederken, bunu Beyaz Saray’ın bir yönetim kurulu
odası bülteni olarak seyrediyor ve aslında ne halt olduğunu
biliyorlar.
JUAN GONZALES: En son kitabınız Savaş Konuşmaları’nda
İmparatorluk’tan, belki bizim burada, A.B.D.’de tartışmaya alışık
olduğumuzdan daha geniş bir çerçeve içinde bahsediyordunuz. Çünkü
biz daima ABD İmparatorluğu ve dünyanın hakimiyetinde ABD’nin rolü
üzerinde yoğunlaşırız, ancak siz İmparatorluktan ve İmparatorluğunun
sizin ülkeniz de dahil dünyanın dört bir yanındaki ülkelerdeki
ittifaklarından bahsediyorsunuz. Bu konuyu biraz daha açabilir
misiniz?
ARUNDHATI ROY: Biliyorsunuz ki, İmparatorluğun uzuvlarını daha da
geniş bir alana uzatmasının iki yolu var; biri cruise füzeler,
misket bombalar ve daha niceleri; diğeri ise IMF çek defteri…
Arjantin halkı ile Irak halkının aynı yöntem ama farklı silahlarla –
birinde cruise füzeleri, diğerinde ise çek defteri ile -
katledildiği yönündeki, dünyanın her tarafında öne sürülmekte olan
argümanı bilirsiniz. Ve olup bitenler adeta yerli seçkinlerin
danışıklı dövüşüne ihtiyaç duyan sömürgeci bir girişimdi;
Britanya’nın Hindistan’da yerleşik devasa orduları yoktu, Hintli
seçkinlerdi Britanya’nın kolonyelist girişimi ile bir danışıklı
dövüş içinde olan. Şimdi ise bu kurumsal küreselleşme projesinin,
yine aynı şekilde, üçüncü dünya ülkelerindeki yerel seçkinlerle bir
takım gizli çıkar ilişkileri var. Bu şu işe yarıyor; beyaz adam
artık sıcak ülkelere gelip sıtma ya da diarrhea kapmak ve erkenden
ölmek zorunda bile değil, çünkü Hindistan’daki ya da Güney
Afrika’daki hükümetler gibi hükümetler tarafından sürdürülen bir
yöntem var ve söz konusu hükümetler bu yöntem önünde gönüllü bir
şekilde dua eder gibi dizlerinin üzerine eğilmiş zaten. Sözgelimi
çok ilginç bir örneğe, 1994’te ırkçılığın resmi olarak sona erdiği
Güney Afrika gibi bir ülkeye göz atalım. 1996 yılı itibari ile, bu
özgürlük için çok zorlu bir mücadele vermiş ANC ve yine bu özgürlük
için çok zorlu bir mücadele vermiş halk, başına ne geldiğini gördü.
44 milyonluk bir nüfustan 10 milyonunun suları ve elektriği kesik ve
şimdi Güney Afrika’da o geleneksel iktidar, beyaz iktidar, bugüne
kadar hiç olmadığı kadar güvenli ve mutlu, çünkü bu seferki vicdanı
rahat bir ırkçılık ve bunun da adı demokrasi!
AMY GOODMAN: Ne zaman roman, ne zaman kurgusal olmayan kitaplar
yazacağınıza nasıl karar veriyorsunuz?
ARUNDHATI ROY: Bu çok çok zor bir soru, çünkü buna ben karar
vermiyorum, ruhumun kontrol edemediğim bir yerlerinde her nasılsa
bunun kararı alınıyor. Ancak, benim için gerçek olan şu ki, roman
benim aşkım. Kurgusal olan (fiction) beni mutlu eden şey. Yazdığım
diğer yazılar, her yazışımda hep bir daha asla bu tür şeyler
yazmayacağıma yemin ettiğim bir yazılar. Bir tür benden zorla
bükülüp kopartılan bir şey ve sona eriyor –ödemek istediğime emin
olmadığım bir bedel ödeyerek bunu tamamlayabiliyorum. Ve bu sadece
kendi payıma düşen hapis cezaları ya da eleştiriler ya da
hakaretlerden öte bir şey - sizi tam da, orada olmak istemediğinizi
bildiğiniz zamanlarda bile o kamu alanına itekleyip duruyor.
Kararsız olmak istiyorsunuzdur, emin olmamak istiyorsunuzdur ve
yumruğunuzu masaya vurmak gibi şeyler yapmamak istiyorsunuzdur,
ancak yine de dünyada, yapmak isteyip istemediğinize ya da nerede
olmak istediğinize aldırış edemeyeceğiniz zamanlar olduğunu da
biliyorum. Müdahaleci olmak zorundasınızdır. Bu, makalelerim
türünden bir şeyler yazmaya hiç karar vermediğimi söylemek gibi bir
şey. Örneğin, birileri ya da bazı gazeteler bana şu konuda bir
şeyler yazar mısın dese hayır cevabını veririm. Sadece, bir şeyler
olup bittiğinde, ya da olup bitenler hakkında bir şeyler okuduğumda,
işte ancak o zaman başkaları tarafından söylenmemiş ve benim
söylemek istediğim şeyler olduğunu fark ediyorum ve bu kafamdaki
çekiçlemeyi başlatıyor ve sessiz kalamıyorum, bunu yapmak zorunda
kalıyorum, ve yapıyorum –ve bir çok kez de bu yaptığıma hemen
ardından pişman oluyorum.
AMY GOODMAN: İstasyonların kendisini tanımlaması için ara vermek
zorundayız ama burada, dünya ticaret merkezinin kulelerinin bir
zamanlar üzerinde yükseldiği Ground Zero’dan birkaç blok uzaktaki
Firehouse stüdyomuzda, AR ile yeniden canlı yayında beraber olacağız.
-müzik arası-
AMY GOODMAN: Ben Amy Goodman, yanımda Juan Gonzalez ile beraber
misafirimiz Arundhati Roy. Arundhati Roy’un kitapları: Küçük
Şeylerin Tanrısı, bir roman; Yaşamanın Bedeli adlı bir kitapta
toplanmış denemeleri; Güç Politikaları ve en sonuncusu, bu ülkedeki
bağımsız bir yayın kuruluşu olan South End Press tarafından basılmış
olan Savaş Konuşmaları. Arundhanti, bize nerede büyüdüğünden, nerede
doğduğundan, ve bu anneler gününün hemen ertesinde annen Mary
Roy’dan bahsedebilir misin?
ARUNDHATI ROY: Hindistan’ın kuzeydoğusunda Shillong adlı bir
kasabada doğdum. Bilirsiniz, Hindistan, Avrupa’nın tamamına göre
daha karmaşıktır. Annem Güney Hindistan’da Kerala adında bir
eyaletten. Babam Bengallidir. Ben o zaman Assam adında bir eyalete
bağlı olan Shillong’da doğdum. Ama Shillong artık Assam’a bağlı
değil. Annemle babam ben bir yaşında ya da o civarda bir yaştayken
boşanmış ve ben annemle Aymanam adlı bir köyde büyüdüğüm Kerala’ya
geri dönmüşüm, ki bu köy Küçük Şeylerin Tanrısı’ndaki olayların
geçtiği köydür. Annem, İsa’nın çarmıha gerilişinden sonra Aziz
Thomas’ın doğuya yaptığı yolculuk sırasında
Hıristiyanlaştırıldıklarına inanan bir Suriyeli Hıristiyanlar
cemaatinden gelir. Ancak, bunun ilk gerçek kanıtı 8.yy
civarlarındadır. Her neyse bu, çok küçük ve dar fikirli bir
cemaattir ve annem, cemaati dışında bir Hintli ile evlenmeye, sonra
boşanmaya ve ardından çocuklarıyla köye geri dönmeye cesaret etmiş
bir kadın olarak, uzak durulan türden bir kadındı. Şimdi öyle
sanıyorum ki, bir şans olarak bakmam gereken yer geçmişim, çünkü
beni güvence altına almaya hazır olmadığını bildiğim – söz konusu
topluluğa ait diğer çocuklara vereceği edeceği güvenlikler olan –
oldukça feodal ve boğucu bir toplumun diplerinde yetiştim. Birisi
dışarıdaysa, bu onun ait görülmemesine yol açar. Ve geleneksel bir
komünist eyalet olan Kerala’da büyüdüğüm için, bu çok ilginç bir
şeydi çünkü etrafınız birbiri ile sürtüşen Hıristiyanlar, Hindular,
Müslümanlar, Marksistler ile doluydu ve siz tüm bu çerçevenin
dışında yaşadınız – ben tüm bu sürtüşmelerin uzağında yaşadım.
Kırsal bir kesimde büyümek ve kırsal bir bölgede yaşayan diğer
insanların hiç almayacağı bir eğitim almış olmak. O yüzden hep, bir
yazar olarak bir güruhun en alt seviyesinin en tepesinde olmak
şanslı bir konumlanıştı derim. Bir şekilde, perspektifsiz biçimde,
tamamen bastırılmışların bir tür tünel vizyonu. Baskıcıların
paranoyasının bütünüyle dışında. Bir şekilde, bu oldukça karmaşık
toplumun çatlaklarında büyüdünüz.
JUAN GONZALES: Peki, sizin ifade ettiğiniz gibi, bu kadar kırsal
feodal bir yer olarak Kerala o zaman nasıl o kadar erken bir dönemde
komünist bir idareye sahip oldu? Bu gelişmeye yol açan koşullar ya
da dinamikler nelerdi? Bu durum sizin bilinçliliğinizde nasıl bir
etki bıraktı.
ARUNDHATI ROY: Komünistlerin feodal olmadığını varsaymak hatasını
yapmayın. Diğerlerine göre daha ilericidirler o kadar, bu yüzden de
yaptıkları şey feodalizmi, bir şekilde ona pek de meydan okumayan
bir şeyle dizginlemek olmuştur. O yüzden işin ironisi şudur ki,
komünistler hep üst-kastlardandır ve oldukça entelektüel insanlardır,
filan… Ancak durum tam olarak şudur; Hindistan’da yüzde yüz okuma
oranının olduğu tek yerdir Kerala, yine de orada gördüğünüz baskı ya
da kadınlara dönük yaklaşım tahmin edemeyeceğiniz kadar boğucudur,
Küçük Şeylerin Tanrısı’nda olan biten de budur. Annem, onun hakkında
konuşmadım, her şeyden evvel dikkate değer bir kadındır. Ve aynı
zamanda bir Fellini filminin setinden fırlamış tarzda bir kadındır
ama bu ayrı bir konu. O olduğu kişi olmasından dolayı uzak durulduğu,
hor görüldüğü bu yerde oluşunun bir bileşimiydi; bu benim bir şanstı
diye düşünürüm,çünkü hiçbir zaman kurallara uymak zorunda olduğum
tembihlenerek yetişmedim. Ancak kendimi bu gerçekten de şöyle tuhaf
bir durum içerisinde buluyorum; Hintli bir kadın olarak hayatımın
bir çok yılını geleneğin boğuculuğundan kurtulmak için mücadele
ederek geçirdim ve sadece yine içinde olmak istemediğim modern
dünyanın vahşiliğine karşı durmak için oraya döndüm; işte bu iki
monolitik, iki gaddar şeyin arasında ince bir vadidesiniz ve bu
şekilde ne kadar devam edebileceğinizi bazen bilemiyorsunuz. İşte bu
yüzden, aldığınız her bir karar bir karardır, politiktir.
AMY GOODMAN: Anneniz Hindistan’da bir okul yönetti ve aynı
zamanda kadın hakları konusunda da mücadele etti?
ARUNDHATI ROY: Evet, annem bir okul yönetiyor. Ben orada okudum.
Bu işe babamı terk ettiği zaman başladı. İkisi kendisinin, yedi
çocukla başladı. O zamanlar, benim akordeon okul diye adlandırdığım
bir okuldu, çünkü Rotary Kulübü’nün tesisleri içindeydi. Akşamları
erkekler toplanır, içki, sigara içer, izmaritlerini ve kirli
bardaklarını yere atarlardı. Sabahları biz gelir, her yeri temizler,
mobilyaları yerleştirirdik ve bir okul halini alırdı ve akşam
erkekler yine gelir her yeri kirletirdi. Şimdi, kuşkusuz, Kotayem
adlı bu küçük kasabanın eteklerinde güzel bir okul, ve evet, annem
orayı hala yönetiyor. İnanılmaz bir yerdir. Annem orada çok iyi
tanınan bir insan haline geldi, çünkü Suriyeli Hıristiyan kadınların
babalarının mal varlığının sadece dörtte birini, ya da beş bin
rupiyi – ki bu yüz dolardan artık her ne kadarsa daha düşük bir
miktara geliyor – miras yoluyla üzerine geçirebileceğini söyleyen
bir yasaya karşı Hindistan Anayasa Mahkemesi’ne bir dava, bir kamu
davası açtı. Yani yasaya karşı çıktı, bunun anayasaya aykırı
olduğunu söyledi ve yasa temyizle, kadınlara eşit haklar tanıyarak
yeniden düzenlendi. Bu, o zamanlar için çok, çok büyük bir şeydi.
Böyle büyük bir farklılık yarattığından değil, babanın bir miras
bırakmadığı durumlar için düzenlenmiş olduğundan. Kuşkusuz şimdi
kızlarını miraslarından nasıl mahrum bırakabilecekleri üzerine
vasiyet düzenleme dersleri alıyorlardır.
AMY GOODMAN: Ve şimdi, hoşunuza gitsin gitmesin, Arundhati Roy,
siz de birkaç kez mahkemelere taşındınız. Biri, Kerala’daki vatandaş
– daha doğrusu erkek vatandaşlar - Küçük Şeylerin Tanrısı’nı ya da
en azından belli bölümlerini müstehcen diye tanımladığı için, bu
kitabınızla mahkemeye gittiniz. İkincisi de, Hindistan’daki dam’lar
meselesi ile ilgili sizin eylemliliğiniz. Her ikisi hakkında da
konuşabilir misiniz?
ARUNDHATI ROY: Küçük Şeylerin Tanrısı’nda kamu ahlakını bozmaktan
dolayı suçlandım ki, davası hala görüşülüyor ve bence ortada teknik
yasal bir mesele var, çünkü suçlama “kamu ahlakını daha da bozuyor”
şeklinde olmalıydı, zira kamu ahlakının ben ortaya çıkana kadar saf
olduğuna inanmıyorum. Ancak, Hindistan’da yasal sistem hantal bir
yapı. % 75’i tacizle ilgili. Bu, mahkumiyet ile ilgili bir şey değil.
Sonunda ne olacağı ile ilgili değil. Mahkemelere çıkmak, avukatlara
ödeme yapmak, hayatınızı rahatsız etmek, vs ile ilgili bir durum.
Biliyorsunuz, zaten bu amaçla kullanılıyor. Benim için Delhi’den
Kerala’ya gitmek Delhi’den ta Londra’ya gitmek gibi bir şey. Ve ben
oraya gideceğim ve yargıç gelecek ve "herkes davaya hazır mı?"
diyecek ve "bu dava ne zaman önüme gelse göğsüme sancılar giriyor ve
karar vermek istemiyorum" diyecek. Çünkü herkesin onun bir şey
söylemesini beklediğini biliyor ama o istemiyor, bu yüzden de dava
sona eriyor ve yıllarca böyle devam ediyor. Diğeri çok daha ciddi
bir dava; çok daha ciddiydi ve çok daha ciddi. Çünkü ona bakmanın
iki yolu var. Biri, sadece kişisel olarak mahkeme bir yazarı, ünlü
bir yazarı taciz etmektedir veya her neyse. Fakat bu - eğer
açıklayabilirsem - açıklayacağım demokrasi meselesi kadar önemli
değildir. Çünkü şimdi insanların demokrasiyi seçimler olarak
düşünmeye başladığını görüyorsun, hepsi bu. Demokrasi yönünde sadece
bu konuda diz çökmek zorundasınızdır. Fakat gerçekte, birbirini
kontrol eden ve dengeleyen birçok kurumuyla, yanal bir kontroller ve
dengeler sistemidir.
Şu anda Hindistan'da sözde “demokrasimizde” en güçlü kurum belki
de Anayasa Mahkemesidir. Fakat şu anda Hint toplumunun bir
mikro-yönetimine dair kararlar alıyor. Gecekondu mahalleleri
temizlensin mi, barajlar inşa edilsin mi, endüstri özelleşmeli mi,
dizel kamusal yakıt olsun mu veya sıkıştırılmış doğal gaz mı olsun,
endüstri şehrin dışına taşınmalı mı taşınmamalı mı, tarih kitapları
şu ve şu bölümleri içermeli mi, içermemeli mi, bu cami yapılmalı mı
yapılmamalı mı? Bugün her bir karar Hindistan'ın Anayasa Mahkemesi
tarafından alınıyor. Şu anda Anayasa Mahkemesini
eleştiremeyeceğinizi söyleyen mahkemeye itaatsizlik denilen bir
kanun var. Bir yargıyı eleştirebilirsiniz fakat bir yargılar
serisini bir araya getirip "bakın burada farklı politikalar ortaya
çıkıyor" diyemezsiniz. Onların terimleri dışında sorgulayamazsınız.
Öyleyse bu onu tamamıyla antidemokratik bir kurum yapar. Ben
mahkemeye itaatsizlikten yargı önüne çıktım. "Bu kanunu koyamazsınız
ve bu kanunu koyup kendinize demokratik diyemezsiniz. Bu hukuki bir
diktatörlüktür.", diyordum. Olanların hepsi buydu. İnsanlar korkuyor,
Anayasa Mahkemesinden korkuyor.
JUAN GONZALEZ: Pekiyi, sizce bu, bu hukuki diktatörlük neden bu
doğrultuda gelişti? Hindistan toplumunun siyasi gelişiminde,
mahkemenin böylesi bir güç kullanmasına izin veren şey nedir?
ARUNDHATİ ROY: Sanırım buna verilecek felsefi cevap, sizin de
bildiğiniz gibi bizim hala bir şekilde otoritenin ağzına bakan,
feodal bir toplum olmamızdır. Ancak gerçekte olan biten, gücün bütün
zamanlarda demokrasiyi çökertmek için yollar aramasıdır. Fazlasıyla
çürümüş bir siyasi üst sınıfa sahip olmanız bu nedendendir. Gittikçe
şirketleşen bir medyanız var. Ve bu yüzden de böyle bir mahkemeniz
var. Bir sisteminiz var gibi. Bir kanun olarak, mahkemeye karşı
itaatsizlik hakkına sahipsiniz, ki bu da mahkemenin bir baca, bir
tuzak gibi çalışması anlamına gelir. Mahkeme bütün gücü üzerinde
toplar, çünkü mahkeme hesap sorulabilir bir kurum değildir ve
mesuliyet kabul etmeden gücünü kullanabilir. Bugün, eğer çürümüş
yargı sistemine dair belgelenmiş bir kanıtım olsa, mesela bir
yargıcın herhangi bir yargılama için rüşvet aldığına dair bir
kanıtım olsa, bu kanıtı mahkemenin önüne koyamam; çünkü bu mahkemeye
itaatsizlik demektir. Hakikat, mahkemeye itaatsizliği savunmak
değildir. Dolayısıyla, uygulanmakta olan gücün büyüklüğünü artık siz
tahmin edin. Bu güç hiçbir mesuliyet kabul etmez. Ve bu sebepten
beni hapse tıkmış olmaları, bugün onların şu mesajının Hindistan
medyasına gitmesini sağladı: “Bizimle uğraşmayın. Eğer bunu ona
yapabiliyorsak, küçük bir kasabada, hiç parası olmayan, avukat
tutamayan, korunmasız bir vatandaş olan bir gazeteciye neler
yapabileceğimi artık siz düşünün.” Şıp diye hapse atılabilirler.
İşlerini kaybederler. Her şeylerini kaybederler. Bu yüzden de
mahkemenin böylesi büyük bir manevra alanına sahip olmasına izin
verirler. Ve bu böyle gider. Bilirsiniz, mahkeme bazen iyi hükümler
de verir. Ama çoğu zaman hükümleri, bugün de olduğu gibi, yozdur,
değil mi? Ve elbette bu yargılamalar orta sınıfa yakışır; Hindistan
üst sınıfına yakışır, bu yüzden de mahkeme kutsal bir inektir. “Bir
şeylere saygı göstermek gereklidir”, derler. Şu hiyerarşik düşünce
biçimi.
AMY GOODMAN: “Küçük Şeylerin Tanrısı” kitabının yazarı Arundhati
Roy ile söyleşiyoruz. Son kitabı “Savaş Konuşmaları”. Birazdan
kendisine döneceğiz.
(müzik arası)
AMY GOODMAN: Sheila Chandra Kökler ve Kanatlar’la şimdi,
Democracy Now’da, Savaş ve Barış bildirisinde! Ben Amy Goodman ve
Juan Gonzalez ile konuğumuz, Küçük Şeylerin Tanrısı, Yaşamanın
Fiyatı (Cost of Living), Güç Politikaları ve Savaş Konuşmaları’nın
yazarı, Arundhati Roy. Makalelerin derlemesinden oluşan Savaş
Konuşmaları onun son kitabı. Biraz önce mahkemeye gitme konusunu
konuşuyordunuz. Belki bize kısaca Hindistan’daki büyük barajlardan
bahsedebilirsiniz. Ve daha sonra da, aralarda TV’de bizi izleyenler
için gösterdiğimiz “Gujarat” hakkında konuşabiliriz. Bize orada
neler olduğunu anlatabilirsiniz.
ARUNDHATİ ROY: Evet, Hindistan’daki büyük barajlar konusu,
gerçektende her nasılsa bir mikrokozmoz; aslında bir mikrokozmoz
değil, bu çok büyük bir mesele, fakat modern Hindistan’ın hikayesini
ve ülkenin takip etmeyi seçtiği gelişim modelini anlatıyor.
Hindistan’ın merkezinde Narmada isminde bir nehir var, bilirsiniz,
Narmada Vadisi Geliştirme Projesi dahilinde, tek bir nehir üstüne
3200 baraj inşası teklif edildi. Yıllardır, orayı terk etmesi
istenen insanların, yıllardır bu barajların yapılmasına karşı hayret
verici bir direniş hareketi var. Ve 1999’un başlarında, bir ara
yargılamada, Anayasa Mahkemesi bu çok çekişmeli baraj inşaatına izin
vermeyi kararlaştırdı. Ve ben “Daha Büyük Kamu Yararı” isimli bir
makale yazdım, ben Narmada Vadisi’ni seyahat ettiğim zaman, beni şok
eden şeyler buldum, beni şok etti. Bunlar var olan gerçekler değil,
ama var olmayan gerçeklerdi. Ve bunlardan biri büyük barajlar
yüzünden kaç kişinin Hindistan’ı terk ettirildiğine dair hiçbir
rakamın olmamasıydı, çünkü büyük barajlar yüzyıllık tapınaklar
gibidir. Benim hesaplarıma göre bu rakam 33 milyon insan. Makaleyş
yayınladığım sıralarda bu ortaya çıktığında insanlar “Bu nasıl olur?”
gibi sorular sordular. Ardından, Dünya Barajlar Komisyonu
Hindistan’ın kırsallarına yönelik bir çalışma yaptı ve oralara
yaklaşık 56 milyon insan, bariz biçimde en fakir, “dokunulmaz”,
yerli insanlar yerleştirdi. Ve olay yine, doğal kaynakları nasıl
merkezileştirdiğinin, nasıl onları fakirlerden alıp zenginlere
dağıttığının bir kritiğiydi. Ve bu yöntem, her üçüncü dünya
ülkesinde olduğu gibi, yoz Hindistan Meclisi tarafından da güzel bir
başarı olarak lanse edildi. Ancak, şimdi durum daha da kötüleşiyor,
çünkü süreç özelleştiriliyor. Ve bilirsiniz, bu şey gibi… Herkes,
“bizim için çalışmayacak, belki de özelleştirme, durumu daha verimli
ve adil hale getirecek” diye düşündü. Bu sıtma hastasına ilaç olarak
sarılık virüsü vermek gibi bir şeydir. Gitgide daha kötü ve ürkütücü
oluyor. Binlerce insan, sadece barajlar yüzünden değil, tarımın
şirketleşmesi, suyun özelleşmesi gibi WTO uygulamaları yüzünden
topraklarından atılıyor. Ve şu an, bütün Hindistanlı çiftçilerin
başa çıkamadıkları için intihara teşebbüs ettiğine dair yüzlerce
raporunuz var. Ve çok önemli bir kıtlık var. Açıkçası bu konular
karmaşık konular ve ben gerçekten bir radyo programında durumun
aciliyetinden başka hiçbir şey nakledemiyorum. Ama bunlar hakkında
belli derinlikte bir şeyler yazdım.
JUAN GONZALEZ: Porto Allegre’deki bir konuşmanızda, yine Savaş
Konuşmaları adlı kitabınızda da yinelediğiniz, üçüncü dünyalıların
çılgın mollalar ile kötü niyetli Mickey Mouse’lar arasında seçim
yapmaya zorlanmaması gerektiğini vurguladınız ki, bunlar Üçüncü
Dünya’daki çoğu insanın karşı çıktığı seçenekler. Ancak ilginç olan,
bu programda da defalarca ifade ettiğim gibi, Pakistanlı Marksist
Tariq Ali’nin Köktenciliğin Çatışması (Clash of Fundamentalism) adlı
kitabındaki, Ortadoğu’da tutuculuğun dirilişinin İngiliz ve Amerikan
emperyalizminin doğrudan sonucu olduğu teorisini ortaya koyuyor.
Tutuculuğun yükselişini savunanların amacı Hindistanlı
modernistlerin, Ghandi ve diğerlerinin ilerlemesini engellemek;
1950’lerin ve 60’ların Mısırlı ilerici güçlerini engellemek ve
özünde süre giden Amerikan ve İngiliz emperyalizmiyle, Ortadoğu,
Hindistan ve Pakistan’daki tutuculuk arasında bazı bağlar var. Sizin
bu konu hakkındaki düşüncelerinizi merak ediyorum.
ARUNDHATİ ROY: Bütünüyle katılıyorum, Hindistan’ı da içine
katmanın gerekliliği dışında. Olaylara bugünden bakarsanız, daha
önce hiçbir zaman Birleşik Devletler hükümeti ile hiçbir Hindistan
hükümeti arasında yakın bir ilişki olmamıştır. Ve bugün, ancak
faşizme doğru, dini faşizme doğru çok hızlı bir gidiş olarak
açıklanabilecek bir duruma sahibiz. Hindistan hükümeti ve İsrail
hükümeti bu noktada az ya da çok aynı çizgideler. Ve isterseniz,
ikisi arasında nasıl bir bağlantı olduğunu görürsünüz, tabi sadece
ikisi arasında değil –ulus-ötesi şirketlerin küreselleşmesi de
emperyalizmin bir projesidir. Bu iki şey arasında nasıl bir ittifak
olduğunu görürsünüz; Hindistan’da olanların, katliamların, Müslüman
halkın Gujarat sokaklarında devlet gözetimindeki katlinin nasıl
suçlanmadığını,bunlara nasıl izin verildiğini…bugünden bakıldığında
olup biten her şeyin nasıl da onaylandığını. Elbette bir bağlantı
var… Tutuculuk, her çeşit dini tutuculuk bu tasarıyla çok iyi
uyuşuyor.
AMY GOODMAN: Gujarat. Kimlerin arasında?
ARUNDHATİ ROY: Hindular ve Müslümanların arasında ve…
AMY GOODMAN: Fakat hükümet bunun neresinde duruyor?
ARUNDHATİ ROY: (güler) Bugün Hindistan hükümeti BJP, ki Hintçe’de
“aile” anlamına gelen, temelde Hintli sağ kanat politik partilerden,
kültürel loncalardan ve kundakçı gruplardan oluşan sang parivara
denk düşüyor. Ve kendi aralarında işleri bölüşüyorlar. Ama
geçtiğimiz yıl bu zamanlar, Gujarat’da, başında Narendra Modi
ismindeki kişinin bulunduğu BJP hükümeti, Gujarat sokaklarında 2000
Müslüman'ın katlinin sponsorluğunu yaptı, bu katliamı denetledi,
yönetti. 150.000 kişi evlerinden sürüldü. Kadınlar toplu-tecavüze
uğradı ve canlı canlı yakıldı. Ve bu olaydan sonra o seçimleri
kazandı, biliyor musunuz? Bu bizim demokrasi anlayışımız için çok
büyük bir krizdir. Bütün bunlar olurken, Gujarat sokaklarında
katliam yapılırken, ben Anayasa Mahkemesi tarafından mahkemeye
itaatsizlikten hapse atılıyordum. Tek bir katile, tek bir kişiye
karşı dahi dava açılmadı. Ama hepsi seçimleri destekledi. Ve de
onlar kazandı. Buna demokrasi demeye diliniz varıyor mu? Demokrasi
ve çoğunlukçuluk arasındaki fark nedir ve bu faşizmi nasıl gölgeler?
Ve ulusçuluk bütün bunlarla nerede uyuşur?
AMY GOODMAN: Barajlar hakkında konuşurken, küreselleşme hakkında
konuşurken, tabandaki insanların karşı olduğu büyük güçlerden
bahsettiniz. Savaş, saldırılar ve bugünkü haliyle işgaller
meselesini geçtiğimizi düşünelim – insanlardaki güç nedir?
Kederlerini bastırmayı hedefleyen, terk etmeleri beklenen bölgelerde
ayakta kalıp, “sular yükselebilir, biz ayrılmayacağız” diyen,
boğulmaya gönüllü kadınları, arkadaşlarını düşünüyorum.
ARUNDHATİ ROY: Evet, sanırım ihtiyacımız olan… Şu an, direniş
düşüncelerimizin tekrar sınanması gerektiğini hissettiğim bir
konumdayım. Bence bunun hakkında çok dikkatli düşünmeliyiz, çünkü,
15 Şubat’ta beş kıtadan milyonlarca insan savaşa karşı yürüdüğünde,
belki de gelmiş geçmiş en hayret verici kamusal ahlaki gösteriyi
gördük. Bu küçük görülüp bir kenara atıldı. Bu yürüyüşler çok
önemliydi. Bu yürüyüşler gücümüzü toplamamız ve kuvvetimizi
anlamamız için çok önemlidir. Fakat bu yürüyüşler karşı tarafı
etkilemedi. Artık, sivil itaatsizliğin gerçekleşme zamanının
geldiğini anlamalıyız. Bu artık sembolik bir şey değil. Yürüyüşler
başka bir şeyin, bizim gerçekte yaptığımız şeylerin sembolü
olabilirler. Porto Allegre’deki buluşmalarımız, yürüyüşlerimiz,
gösterilerimiz bizim içindir. Ama onlara karşı kullanabildiğimiz
silahlar değiller. Bu yüzden artık, etkili olmak için düşünce
biçimimizi değiştirmemiz gerekiyor. Evet haklıyız ama artık
kazanmaya ihtiyacımız var. Artık ille de imparatorluğa karşı durarak
kazanmamız gerekmiyor, onu parça parça kopartıp o bölümlerini
zayıflatarak kazanmamız gerekiyor. Sanırım, Irak’ın yeniden
yapılanması sözleşmesinden kar edecek şirketleri tek tek tespit edip
onların peşine düşmemiz ve onları kapatmamız gerekiyor. İhtiyacımız
olan şey bu. Bunun direniş şarkılarının ve yürüyüşlerinin ötesinde
bir şey olduğunu da düşünemeyiz. Şarkılar ve yürüyüşler bizim
içindir. Onlar bizim için önemlidir. Ancak bizim ihtiyacımız olan
bütün bu insanları teker teker düşürmektir, imparatorluğa kafa
tutamayız. İmparatorluğu topyekün karşımıza alamıyoruz. Yapamıyoruz…
Hiç kimse Amerika’nın savaş makinesiyle başa çıkamaz. Fakat
bildiğiniz gibi bu yaptırımları tersine çevirmeye ihtiyacımız var.
İnsanları karar merciine çevirmeye ihtiyacımız var. Sınırlarımızı
bilerek, doğru olanı yapmaya ihtiyacımız var. İmparatorluğu…
sürgülerinden ve çatlaklarından yarmamız gerekiyor.
JUAN GONZALEZ: Eğer geri püskürtmek üzere kafi derecede organize
edilirlerse; çeşitli ülke nüfuslarına ve bu nüfusların sektörlerine,
insanların tankerleri nakletmeyi sağlayan endüstrilerde çalıştığı
sektörlere ulaşmak, bir diğer deyişle, hareketi belli bir noktadan
bu nüfuslara ulaştırmak, mutlak bir kışkırtma olabilir.
ARUNDHATİ ROY: Kesinlikle. “Mermileri ambardan gemilere
götüremeyeceksiniz” diyebilecek insanlara ihtiyacımız var.
JUAN GONZALEZ: (lafını keser) Ya da askerlere. Ya da askerlerin
kendilerine.
ARUNDHATİ ROY: Evet.
AMY GOODMAN: Böyle bir şey görüyor musunuz? Herhangi bir yerde
size bu ümidi veren bir şey var mı?
ARUNDHATİ ROY: Evet, sanırım ben önceden programlanmış bir
iyimserim. Bu yüzden soruyu yanlış insana soruyorsunuz. Ancak şunu
düşünüyorum, bizim gibi insanlar bunu yapmak zorundadır. Umut vardır
veya yoktur bir bakış biçimi olsa da, ne yapıyorsak onu yapmalıyız.
Umut olmasaydı da şu anda ne yapıyorsam onu yapıyor olacaktım. Çünkü
yaptığım şey bu, ben buyum, ben böyleyim. Bu yüzden, sadece umut
vardır diye mücadele edemeyiz. Eğer sadece umutsuzluk olsaydı,
mücadele için gerekçeler daha da fazla olurdu.
AMY GOODMAN: Evet, bizimle birlikte olduğunuz için size çok
teşekkür etmek istiyorum. Riverside kilisesinde ne konuda
konuşacaksınız, karar verdiniz mi?
ARUNDHATİ ROY: Acele Karışık Emperyal Demokrasi: Bir alana, bir
tane de bedava.
AMY GOODMAN: Howard Zinn’den sonraki konuşmanızı sabırsızlıkla
bekliyorum. New York’da hala bol bol koltuk var. Biletler
düşündüğümden bir ay önce, birkaç saat içinde satıldı. Binlerce
insan çoktan biletlerini aldı. Gitmek isteyenler için konuşma,
Riverside Kilisesi’nde, Manhattan’ın üst batı yakasında, yarın akşam,
Salı akşamı saat 7:00’da. Arundhati Roy, bizimle birlikte olduğunuz
için çok teşekkür ederim. Bu bizim için bir ayrıcalıktı.
ARUNDHATİ ROY: Teşekkürler, Amy.
Amy Goodman: Arundhati Roy, son kitabı Savaş Konuşmaları South
End Press tarafından basıldı. Ve bunu program için yaptı.
Çeviren : Sinem (Feminist Kadın Çevresi)
|