Birleşik Devletler’e Karşı Latin Amerika

Immanuel Wallerstein

15 Kasım 2005

 

Arjantin’de, Mar del Playa’da 4-5 Kasım tarihlerinde yapılan Amerika Devletleri Zirvesi’nde Bush’un diplomasisinin terslenerek reddedilmesi, bir bakıma Birleşik Devletler ile Amerika kıtasındaki devletlerin geri kalanı arasında ilişkilerin ulaştığı son noktayı temsil ediyordu. Bu durum durup dururken oluşmamıştır ve ABD’nin bakış açısından, muntazaman baş aşağı giden hikâyenin de hiçbir şekilde sonu değildir.

Birleşik Devletler, 1823 kadar erken bir tarihte Monroe Doktrini’nde Amerika kıtasındaki devletleri kendi özel kaynağı olarak gördüğünü duyurmuştu. Bu doktrinle, Birleşik Devletler İspanya’nın hakimiyetinde bulunan birçok eski sömürgenin bağımsızlığını kazanmasını selamladı ve Avrupalı güçlere de Amerika kıtası devletlerine daha fazla müdahale etmeye kalkışmamalarını söyledi. Tabii ki, benzer bir tanınma Haiti için söz konusu olmadı. Haiti Beyaz yerleşimcilerin değil, eski Siyah kölelerin ve özgür “Renklilerin” hakimiyetindeki bir devletti. Birleşik Devletler, (köleci eyaletlerin resmen ayrılarak Birleşik Devletler hükümeti üzerindeki baskıyı kaldırdığı) 1862’ye kadar Haiti’yi tanımayı reddetti. Kuşkusuz ABD’nin Latin Amerika’da tam bir hareket özgürlüğü yoktu. Büyük Britanya 19. yüzyıl boyunca o bölgede hâlâ  ekonomik (ve politik) olarak egemen güçtü.

Fakat Birleşik Devletler yavaş yavaş, (çeşitli askeri çarpışmaların ardından) Meksika’da, (özellikle İspanya-Amerika Savaşı’nın ardından) Karayipler’de ve nihayetinde Güney Amerika’da üstünlük kurdu. 20. yüzyılın başında, Birleşik Devletler Panama’yı (kendi Kanal’ını inşa etmek üzere) Kolombiya’dan çekip alırken ve Orta Amerika ve Karayipler’deki çeşitli sözde egemen devletlere (şirket çıkarlarını korumak amacıyla) kendi düzenini tesis etmek üzere deniz piyadelerini gönderirken son derece özgürce hareket etti.

Açıktan emperyal müdahale olan “uzun sopa” politikası, 1933’de Franklin Roosevelt onun yerine “iyi komşu” politikasını ilan edene kadar ABD’nin temelde tek politikasıydı. “İyi komşu” politikası, Roosevelt tarafından, diğer yerler arasında Küba’ya, Meksika’ya ve Porto Riko’ya uyguluyorlardı. Bundan sonra da, uzun sopa politikası tümden bırakılmadı (Kennedy yönetiminde Küba’ya Domuzlar Körfezi çıkartması yapıldı, Johnson yönetiminde Dominik Cumhuriyeti’ne deniz piyadeleri gönderildi, Reagan yönetiminde Grenada işgal edildi ve George H.W. Bush yönetiminde Panama işgali gerçekleştirildi). Tabii, ABD’nin örtülü biçimde desteklediği çok sayıdaki askeri darbeler de unutulmamalı (en iyi bilinenleri Guatemala, Brezilya, Şili ve 2002’de başarısız olan Venezuela darbeleridir). Fakat uzun sopa politikası havuç diplomasisiyle sırayla yer değiştirdi. George W. Bush’un Mar del Playa’da sakar tavırlar içerisinde kullanmaya çalıştığı havuç diplomasisiydi.

Tutmadı. Ama neden? Bir bakıma, Bush Latin Amerika’da yeni hiçbir şey denemeyip sadece seleflerinin politikalarını sürdürürken, Irak maceraları bu politikanın işleyebilmesini zora soktu. Ortadoğu’da maşist gözdağı politikasını çoğu zaman başarısız bir biçimde uygulamaya çalışarak, (askeri, mali ve politik) güç araçlarını kısıtladığı bir dönemde dünyada Birleşik Devletler’e verilen destek düzeyinin altını radikal biçimde oydu. Birleşik Devletler’in Latin Amerika’daki iki yüzyıllık egemenliğinin ulaştığı nokta, Birleşik Devletler’in göründüğü kadar sağlam olmayan bir dev olduğunu gösteriyor. Sadece ABD gücüne vurulan seri darbelere ve Mar del Playa’da ve onun öncesinde kaydedilen prestije bakmamız yeterli olacaktır.

Arjantin başkanı Nestor Kirchner toplantıyı bir konuşmayla açtı. Konuşmada, Birleşik Devletler’in Latin Amerika’da yoksulluğa ve toplumsal bir trajediye yol açan politikalardan ötürü “kaçınılamayacak ve affedilemeyecek” bir sorumluluğa sahip olduğunu belirtti. Özel olarak da Washington konsensüsünden ve IMF’nin yapısal uyum politikalarından bahsetti. Her ne kadar bu Latin Amerika’da solun kullandığı geleneksel dil olsa da, devletlerarası bir toplantının ev sahibinin dinleyiciler arasında ABD başkanı varken açıkça bunları söylemesi muhtemelen ilk kez gerçekleşiyor. Peki Bush çıkıp gitti mi? Hayır, dilini tutu ve Arjantin ekonomisinde gerçekleştirdiği ilerlemelerden ötürü Kirchner’i övmekte yetindi.

Bu arada, şimdilerde ABD’nin büyük düşmanı olan Venezüelle başkanı Hugo Chavez büyük bir insan topluluğuna konuştu. Konuşmasında, ABD’nin ihanetlerini kınadı. Başkalarıyla birlikte Chavez’e, bu fırsatı “Fidel [Castro] bir tanrıdır, Bush ise bir suikastçidir” demek için kullanan Arjantin’in ve (Latin Amerika’nın) büyük futbol kahramanı Diego Maradona da eşlik etti. Futbol yıldızları politik analistler gibi nitelikli olmayabilir, fakat kamuoyu gözünde çok etkili insanlardır.

ABD’nin Kirchner’e, hatta Chavez’e tepkisi ılımlıydı, çünkü ABD zirveden sonuç olarak çıkarmak istediği tek bir şeye odaklanmıştı: Amerikan Devletleri Serbest Ticaret Bölgesi’nin (FTAA) tesis edilmesi için bir taahhüt, yenilenmiş bir taahhüt. Burada ABD sağlam bir bloğa çarptı: Mercosur’u[1] oluşturan dört devlet, yani Brezilya, Arjantin, Uruguay ve Paraguay ve buna ek olarak Venezüella dosdoğru hayır dediler. Meksika Başkanı Fox diğerlerini bir araya getirmeye çalıştı; fakat Brezilya, Arjantin ve Venezüella olmadan FTAA, Chavez’in söylediği gibi, “ölüdür ve biz onu buraya gömüyoruz.” Bu arada, yine bu ülkeler, ABD’nin zararına olarak Avrupa ve Çin ile ekonomik ilişkilerini geliştiriyorlar.

Bush, Latin Amerika’da iki şey için baskı yaptı: birisi FTAA idi ve şimdi ölü durumda; ikincisi ise, Küba’nın izole edilmesiydi. Küba’nın hâlâ zirveye çağrılmamasına rağmen (çünkü Küba gelmiş olsaydı Bush gelmeyecekti), sadece birkaç gün sonra Birleşmiş Milletler Genel Kurulu bir oylama daha yaptı ve ABD’nin Küba’ya uyguladığı ambargonun sona erdirilmesi için çağrı yapan bir kararı şimdiye kadarki en yüksek oyla aldı (1 çekimser ve oy kullanmayan dört devletle birlikte, 182’ye karşı 4). ABD’nin Latin Amerika’da elde edebildiği en iyi şey, Honduras ve Nikaragua’nın “oy kullanmamasıydı.”

Son olarak, Mar del Playa’da FTAA konusunda ABD’yi açıktan savunan pek az ülkeden biri olmasına rağmen, Meksika sadece birkaç gün önce Uluslararası Ceza Mahkemesi anlaşmasını onayladı ve ABD’nin her yerde kendi askerleri için ısrarla istediği iki taraflı teslim etmeme anlaşmasını imzalamayı özel olarak reddetti.

Monroe Doktrini öldü. Ve yasını tutan pek az kişi var.

Çeviren: Sedat Yıldızz

 

 

 

 



[1] Mercosur, Arjantin, Brezilya, Paraguay ve Uruguay tarafından Mart 1991’de yapılan Asuncion Anlaşmasıyla oluşturulmuştur. Amacı katılan ülkeler arasında ortak bir pazar birliği oluşturmak