Venezüella Kadın Çehresine Sahip

Jesse Blanco

2 Mart 2009

Çeviren: Semih Togay

Yazının orijinali için tıklayınız.

Venezüella, 26 milyon kişinin yaşadığı ve bu nüfusun yaklaşık yüzde 49.6’sını yani yarısını kadınların oluşturduğu güzel bir ülke. Bu kadınların durumlarına baktığımızda, genç yaştaki hamilelik oranındaki en yüksek artışın Latin Amerika ve Karayipler’de yaşandığını görüyoruz. Buradaki kadınların tümü, psikolojik, fiziksel ya da hepsinin ötesinde kültürel olarak dışavurulan toplumsal cinsiyet temelli şiddetten zarar gören kadınlar. Tüm bunların neticesinde ölüm oranlarında da kaçınılmaz olarak bir artış söz konusu. Haftada yaklaşık beş kadın toplumsal cinsiyet temelli şiddet sonucu öldürülüyor. [1]

İş ilişkileri bakımından, Venezüella İstatistik Kurumu, çalışma yaşındaki kadınların yüzde 23’ünün, en azından son iki yılını iş ararken geçirdiğini belirtiyor. Ev içi emeğin, aslında Anayasa’nın 88. maddesinde tanınmasına rağmen, üretici emek olarak görülmesi olağandışı. Ev içi emek hesaba katılmadığı için tüm emek gücünün sadece yüzde 31.9’unu kadınlar oluşturuyor. Bu, en çok işçi sınıfı kadınlarının üzerine yüklenen ve bu nedenle daha da körüklenen bir eşitsizlik durumu. Çalışanların yüzde 63,8’i, aylık 500 bolivardan az bir gelir elde ediyor (Resmi kur farkıyla 260 dolar, resmi olmayan kur farkıyla 120 dolar). Kadınların eve hapsedilmesi yoksulluğun kadınlaşmasıyla sonuçlanıyor. Uluslararası yoksulluk oranları, bu koşullarda yaşayanların % 70’ini kadınların oluşturduğunu belirtiyor. İçinde bulunduğumuz durum bu küresel normun dışına çıkamıyor.

Kadınların ezilmişliği özellikle ne tek başına bir hükümetin ne de tek başına bir ülkenin ürünü. Pek çok farklı feminist düşünce akımının ortak paydası, kadına yönelik ayrımcılığın ve baskının evrensel olduğudur. Bu anlamda, sadece bir hükümetle ya da tek bir çatışmayla, kapitalizmden bile daha yaşlı olan ataerkil kültürün alt edilebileceğini umut edemeyiz.

Çoğu durumda, kadınlar diğer pek çok sebebin yanısıra, cinsiyet ve toplumsal cinsiyet, sınıf, etnisite ve kimlik sebepleriyle çeşitli ayrımcılıklara maruz kalıyorlar. Venezüella örneğinde, kadınlar, -Naomi Wolf’un söylediği gibi- metaya ve onun ihraç edilmesine odaklanan, piyasacı güzellik yarışmalarının bir ürünü olan, hayali ve yarı-mitolojik bir “güzelllik” algısının tuzağına düşürülüyor. Bu, küresel ataerkil ve kapitalist sistemlerde, küresel olarak zarar gören kadın imgesidir. İthal damgasıyla, sembolik bir şiddet…

Bu kısa ve öz, belki kötümser analizlerin karşısında durmak, eşitlik sağlamada yetersiz olmasına rağmen, son zamanlardaki hükümet politikalarının yürürlüğe konmasını sağladı. Bolivar sürecinin ifşa edilen başarılarından, özellikle de bu süreçte kendi hakları için kadınların mücadele ettiği gerçeğinden bahsediyorum.

Kadınların Kurucu Meclis’e kayda değer katılımı somut sonuçlar getirdi: Müteakip olarak şekillenen Anayasa’da cinsiyetçi olmayan bir dilin benimsenmesi, yukarıda bahsedilen ev içi emeği üretici emek olarak tanıyan 88. madde, kadınların ihtiyaçlarını karşılamak için politikalar düzenlemeye adanmış kurumların ortaya çıkması, örneğin, Ulusal Kadın Enstitüsü (İspanyolca baş harflerinin kısaltılmasıyla INAMUJER), Kadın Kalkınma Bankası (BANMUJER), Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı ve eleştirilere rağmen en azından apaçık karşılaşılan toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin üstüne gitmeyi hedefleyen politikalara önem veren Yoksul Mahalle Anneleri Hizmeti (Mision Madres del Barrio)…Yasal zaferler, cenneti de vaat ediyordu: Fırsat Eşitliği Yasası, sonrasında çok daha ilerici bir yapısı olan Şiddetten Uzak Bir Hayat Yasası ile değiştirilen Kadına ve Aileye Yönelik Şiddete Karşı Yasa ve ev içi istismarın kurbanları için oluşturulan sığınma evleri.

Bu zaferler önemli ve su götürmez kazanımlar; ancak yine de kadınların özgürleşme mücadelesinin kazanıldığı anlamına gelmiyor. Livia Vargas “A Full Voice” dergisinde şöyle belirtmiş: “Evet, kadınların kapitalizmle birlikte, belirli demokratik ve ilerici haklar kazanmayı başardığı doğru, örneğin; oy kullanma, boşanma, ev dışında çalışmak gibi haklar. Bu sonuncusunun özgürleşmek için bir adımdan ziyade ekonomik gerçekliklerle ilgili olduğu da doğru. Ancak, baskı ve sömürünün sürdüğü görülüyor ve ne yazık ki kapitalizmin üstesinden gelmeden bunun üstesinden gelinemeyeceği de ortada... Bugün, hiçbir kapitalist ülkede, kapitalizmin çatısı altında dayatılan yoğun çalışma gününe karşı mücadelelerinde başarılı olmuş kadınlardan bahsedemeyiz. Kadınların ev içi kölelikten kurtulması sadece kapitalist bir bakış açısından bir maliyet olarak görülebilir ve ne devlet ne de özel sektör bu maliyeti üstlenmeye hazır değil.”

Kapitalist sistemin, artı değerini ataerkil sistemden aldığını ve bu nedenle asıl toplumsal cinsiyet kaynaklı şiddetin sınıf sistemi içinde meydana geldiğini ve dayatılan bölünmenin sadece sosyal değil, aynı zamanda toplumsal olarak da cinsiyetlendirilmiş olduğunu söyleyebiliriz. Bu gibi yasal ve resmi mücadeleler, sayesinde maddi imkânsızlıkların gerçek hak eşitliğini engellediği, haksızlık ve adaletsizlik yarattığı yapısal bir bakış açısından asla yeterli olmayacaktır. Sorun sadece erkeklerin kadınları dövmesi değil, maşist bir kültürden, sömürü ve baskıdan kaynaklanan darbelerdir.

___________________
Jesse Blanco UCV, Feminista Matea Dergisi editörü.
İngilizceye Carolina John ve George Gabriel tarafından çevrilmiştir.
[1] Venezualian Daily’de yayımlanan istatistikler, 2 Eylül.