Yeni Afgan Anayasası
Demokrasi İçin Geri Adım

James Ingalls

13 Mart 2004

Merkezde Dış Politika

4 Ocak 2004’te 502 delege, Afganistan anayasası hususunda bir anlaşmaya vardı; pek çok kişi bu durumu demokrasi yolunda atılmış olumlu bir adım olarak görüyor. Afganistan’ın ABD büyükelçisi Zalmay Halilzad, “Afganlar, Amerika Birleşik Devletleri ve uluslararası ortaklarının, demokratik kurumlara temel hazırlamak ve ulusal seçimlere alt yapı sağlamak için tanıdığı fırsatı yakaladı.” diye yazdı.1 Anayasa toplantısına kimlerin katılmasına müsaade edildiği, katılımcıların katılım biçimleri ve belgenin kendisi ele alındığında, delegeler ve onların yabancı denetçileri tarafından belirlenen temel kesinlikle demokratik değil.

Afgan Savaş Lordlarını Meşrulaştırmak

Anayasal Loya Jirga (Büyük Şûra), Amerika’nın çıkarlarına uygun bir Taliban sonrası Afganistan kurmak amacıyla, Aralık 2001’de düzenlenen Bonn toplantılarında belirlenen olayların üçüncü aşamasıydı. İlk olay Bonn toplantısının kendisiydi, ikincisi Haziran 2002’de olağanüstü toplanan Loya Jirga idi; dördüncüsü, Haziran 2004’te yapılması kararlaştırılan başkanlık seçimleri olacak.

Bonn sürecindeki ilk iki kilometre taşı gibi, anayasa toplantılarının da adı kötüye çıktı, zira Birleşik Cephe olarak da bilinen Kuzey İttifakı’nın Afgan savaş lordlarının ve diğer mücahit (kutsal savaşçı) kesimlerin, halkın meşru temsilcisi sıfatıyla anayasa toplantılarına katılmasına müsaade edildi. Bonn toplantılarında ve olağanüstü toplanan Loya Jirga’da, savaş lordları ABD’nin amaçlarına itaat karşılığında, başkan Hamid Karzai hükümetinde önemli mevkilerle ödüllendirilmişlerdi. Savaş lordlarının belgelenmiş terör geçmişleri unutuldu ve ABD’nin müdahalesiyle Afgan halkı değil, Afgan savaş lordları serbest bırakıldı, onlara yeni siyasal sürece katılmaları için hak tanındı.

Bu kış yapılan anayasa toplantısının, eğilimi tersine çevirmeye hiçbir katkısı olmadı. İnsan Hakları İzleme Komitesi’nden John Sifton’a göre, meclis için temsilci seçme süreci “oy satın alma, ölüm tehditleri ve gizli kapaklı olmayan güç politikalarıyla” tanımlanıyordu.

“İnsan Hakları İzleme Komitesi, adayları sindiren ve oy satın alan sayısız yerel ordu ve istihbarat kumandanını belgelerle kayda geçirdi. Kabil’de uluslararası güvenlik güçleri tarafından korunan istihbarat ve ordu memurları, bir seçim merkezinde adaylarla açıkça dirsek temasındaydı. Pek çok aday korku ve rüşvet ortamından şikayet ediyordu. Kabil dışındaki bölgelerde, birçok bağımsız aday, aday olmaya bile korkuyordu. Devlet memurlarının delege olarak görev yapmasını engelleyen yasalara rağmen, nadiren de olsa, bölücü liderler seçildi. Loya Jirga’nın 502 delegesinden çoğu, bölücü ordu liderleri ya da savaş lordları tarafından denetim altında tutulan oy bloklarının üyesiydi. Bazı iyi insanlar da seçildi fakat sayıca azdılar ve korkuyorlardı.”

Savaş lordları, meclise Afgan halkının isteği doğrultusunda girmiyor. Asıl, Washington’un onları ilk önce Taliban’ı defetmek için kara kuvvetleri tedarikçisi olarak, daha sonra da Taliban liderleri gidince nüfusu kontrol etmek için yönetici olarak kullanmaya karar vermesinden dolayı meclise katılabiliyorlar. Haziran 2002’de olağanüstü toplanan Loya Jirga’da ABD ve BM, Kuzey İttifakı’nın liderlerinin geçici hükümetin bakanları olarak iktidara yerleşmesini sağladı; bu, Bonn kurallarına göre kanuna aykırı bir durumdu. Savaş lordları, yüksek dereceli bakanlık görevleri karşılığında, ABD’nin başkan tercihi olan Hamid Karzai’yi desteklediler. Washington’un elçisi Halilzad, Karzai’ye muhalif olabilecek hiç kimseye meydan vermemek için, herkesçe sevilen eski kral Zahir Şah’ın aday olmamasını sağladı.5 Halilzad tercihini şu şekilde açıkladı: “Asıl sorun, bazen zor uzlaşmalar gerektiren barışın gerekleriyle, hesap verebilirliği gerektiren adaletin gereklerinin nasıl dengeleneceğidir.” Hesap verebilirlik, Washington’un öncelikleri arasında en son sırada yer alıyor; elçinin niyeti, Afganların adaletten yoksun kalmaya devam edip, en azından savaş lordları tarafından yönetilen bir ülkede “barış" içinde yaşamasıydı.

Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, savaş lordlarının Afganistan için iyi olduğu görüşüne katılıyor. “Ülkenin büyük kısmında, hemen hemen hepsinin bünyesinde yönlendirici ve iştirakçi ABD Özel Kuvvetleri bulunan ordular, milis kuvvetler, polis güçleri varlıklarıyla istikrar katkıda bulunuyorlar.” Rumsfeld’in takdir ettiği bu çeşit bir “istikrar”, yine onun “hoş bir insan” olarak gördüğü İsmail Han’ın denetimindeki Herat şehrinde bulunabilir. İnsan Hakları İzleme Komitesi’nin Kasım 2002 tarihli raporunda, Herat “Taliban yönetimi altında olduğu zamanki gibi muhalefetten, hükümete eleştiriden ve bağımsız gazetelerden, halka açık toplantı düzenleme özgürlüğünden yoksun kapalı bir toplum olarak kaldı.” diye yazıldı. Rapor, “polis ve İsmail Han’ın komutası altındaki güvenlik güçleri tarafından yaygın olarak sergilenen siyasal gözdağı, tutuklama, dövme ve işkence yöntemleri” olduğunu belgelerle belirtiyor .

ABD liderleri, Afganistan nüfusunu idare eden vekil ordulara sahip müttefiklerine karşı derin hassasiyet gösteriyor. New York Times, “Pentagon yetkilileri 'savaş lordu' ifadesini kullanmaktan kaçınıyor.” diye yazdı. Savunma Bakanı yardımcısı Paul Wolfowitz, 2002’de ABD senatosunda şöyle söyledi: “Benim fikrimce, burada izlenebilecek temel strateji, doğru davranışı teşvik etmek amacıyla her şeyden önce bu savaş lordlarıyla ya da bölgesel liderlerle ya da onlara ne derseniz deyin, işbirliği yapmaktır. “10 yılı aşkın süredir Kuzey İttifakı’nın sadık savunucusu olan ABD temsilcisi Dana Rohrabacher, Haziran 2003’te, Meclis ve Dış İlişkiler Komitesi’nin bir oturumunda eleştirilen “sözde savaş lordlarını” ateşli bir şekilde müdafaa etti. Rohrabacher şunları söyledi:

“Dostam, Atta, Han gibi Amerika ile işbirliği yapan kişiler hakkında... çok sayıda olumsuz tutumdan haberdarım... Bunlar Taliban’ı deviren kişiler. Amerikalıysanız, bunu unutmayın. Onlar, bizim kendi halkımızı katleden insanları mağlup etmemize yardımcı oldular [11 Eylül 2001]. Bu yüzden onlara minnettarım. Bilhassa, Taliban hala sınırdayken, ben onları [savaş lordları gibi] alçaltıcı sıfatlarla damgalamak niyetinde değilim... Taliban’ı mağlup etmemizde yardımcı olan kişileri defetmekte bu kadar aceleci olmamanız konusunda [sizi] uyarıyorum.”

Rohrabacher’in üzerinde durduğu nokta, ABD yetkililerinin amaçları hususunda bizi aydınlatıyor. ABD ile yan yana hareket etmeyenler, sürgün edilirken, zulüm görürken ve suçlu ya da terörist olarak değerlendirilirken, “ABD’nin yanında yer alan” suçlular savunulmalı ve onlara yetki verilmeli. Bu yaklaşımın istikrarı dikkate değer; anlaşıldığı zaman, ABD’nin tavrındaki herkesçe fark edilen bir tutarsızlığı açığa çıkarıyor. ABD’nin Usama bin Ladin, Gülbiddin Hikmetyar ve Saddam Hüseyin gibi katilleri desteklemeyi bırakıp onları ele vermesi bu durumu açıklıyor.

Tam aksi de doğru. Sürgüne gönderilenler, itaat etmeleri şartıyla sisteme geri getirilebilirler. Washington Post, Aralık’ta “bazı Taliban üyelerinin desteğini kazanmayı” kapsayan “yeni bir strateji” bildirdi. Afganistan’daki askeri operasyonların başı Korgeneral David Barno şunu iddia ediyor: “Suçlu kimseler sorumlu tutulmalıdır, ancak sıradan masum halk için uzlaşma ve barış olanakları olacaktır.” Bununla birlikte, uygulamada, Taliban’ın suçu sadece Washington’u hiçe sayanlara kadar genişler. Ne kadar yüksek mevkiye sahip olursa olsunlar, itaat edenler iktidar anlamına gelen “barışa” kabul edilir. Mesela Taliban’ın eski Savunma Bakanı Molla Razzak, merkezi Pakistan’nın Peşvar kentinde olan, Taliban’ın bir kolu, Sahih-i Müslim’e katıldı. Asia Times Online’nin bildirdiğine göre, grup Taliban’ı bölecek ve onun karşı koyma şiddetini azaltacak “yetkili bir örgüt” kurmak için Pakistanlı ve Amerikan istihbarat kuruluşlarının” çabası sonucu ortaya çıktı. Hedef, “hükümette bir mevki teklifiyle Taliban kumandanlarını sarsmak için” Sahih-i Müslim’i kullanmak. Örgüt, “Afganistan’da çok az destek görüyor,” fakat Washington’a kalırsa, yaygın destek görmek bir ülkeyi yönetmek için asla gerekli bir şart olmamıştır.

Eşit ölçüde tutarlı başka bir yaklaşım da, Kuzey İttifakı ve Taliban dahil, insan haklarını ihlal eden gruplarla teması reddederek, bütün silahlı grupları silahsızlandırmak ve zayıflatmak olabilirdi. Güçten ziyade prensiplere dayanan bu yaklaşım, Washington’un siyasal ağırlıklı kişilerine yabancı olan fakat uygulanabilir temellere sahip. Kabil merkezli bir kuruluş olan Afganistan Araştırma ve Geliştirme Birimi’nin geçenlerde yayınladığı bir raporda, “cezadan muaf olmaya dayanan” hali hazırdaki bu süreç, “doğası gereği temelsiz ve sürdürülemez” bulundu. Bu rapora göre, “bugün güvensizliğin sebebi ve Afganistan’ın geleceği için en büyük tehlike, şiddetin eski failleridir...Suçlular suçları için cezalandırılmazsa, hareketlerini tekrarlarlar, cezadan muaf tutulma ve güvensizlik döngüsü durmadan devam eder.” Siyasal ve yardımsever bir örgüt olan Taliban Kadınları Devrimci Birliği, Kuzey İttifakı ve Taliban gibi kökten dinci grupların aleyhinde ifade veren açıklamasında “Eğer Batı, Kuzey İttifakı’nın kökten dincilerini desteklemeyi bırakıp bağımsızlık ve özgürlük yanlısı kuvvetlerin arkasında olmazsa, 11 Eylül gibi insanlık dışı olayların tehlikesiyle sıkça karşılaşacak...” diye beyanda bulundu.

En Güçlü Savaş Lordları

Afgan savaş lordları, anayasal Loya Jirga adaylarını korkutarak sindirirken, Washington’daki savaş lordları, geniş Pakistan sınırında oturan Afgan nüfusuna yönelik kendi korkutma yöntemleriyle meşguldüler. Afgan savaş lordları ve bürokratlar anayasayı tartışmak amacıyla Kabil’in (Taliban yönetimi altında halka açık bir infaz alanı olan) futbol stadında bir çadırda bir araya geldiler. Bu olaydan bir hafta önce Pentagon, Taliban’ın devrilmesinden beri Afganistan’da en büyük askeri harekatı olan Çığ Operasyonu’nu başlatmıştı. Operasyon, Loya Jirga’yı son yıllarda, ülkenin her kesiminde çok artan terörist saldırılarından korumak için yapılan güvenlik planının bir parçasıydı. ABD elçisi Halilzad “Onlar kendilerini korumakla meşgul olsunlar diye onlara hücum etmek istiyoruz...” dedi. Burada “onlar” kelimesiyle kastedilen kişiler teröristlerdi, fakat Çığ Operasyonu’nda muhtemelen kimsenin canı bağışlanmayacaktı.

Operasyonun adı, ABD ordusunun, ayrım gözetmeden önüne geleni yıkan bir doğa gücü olarak izlenim uyandırmasında (bilerek olmasa da) şaşırtıcı bir şekilde açıktı. Saldırının ilk haftasında ABD kuvvetleri, tek tek kişileri hedef alan iki ayrı hava saldırısında 15 çocuğu öldürerek bu değerlendirmenin doğruluğunu ispatladı. Yarbay Bryan Hilferty, çocukları Çığ Operasyonu’nun yolunun üstünde olmakla suçlayarak ABD askerlerini şu şekilde bağışladı: “Eğer siviller, bir terörist tarafından kullanıldığı bilinen bir yerde etraflarını binlerce silahla kuşatırsa...biz sonuçlarından tamamen sorumlu olamayız.” Hilferty, bu tür hataları savaş suçu olduğundan dolayı değil, “bunların Afgan halkının koalisyon hakkında olumsuz düşünmesine sebep olabileceğinden” dolayı, katliamlar için üzüntüsünü ifade etti. Afganistan’ın Birleşmiş Milletler temsilcisi, ilk hava saldırısında dokuz çocuk öldükten sonra, “[bu durum] ülkede güvensizliği ve korkuyu arttırıyor.” dedi. The Washington Post gazetesi, hükümet alehtarı terörist saldırılarıyla birlikte ABD hava baskınlarının, anayasal meclis hazırlıklarını olumsuz etkilediğini, “korkulu bir atmosfer yarattığını” bildirdi.

Bonn sürecinin gelecek aşaması olan, 2004 yazında yapılacak Afgan başkanlık seçimlerinde şiddet sadece artacak. (Seçimler konusu aşağıda daha detaylı ele alınmaktadır.) Çığ Operasyonu’nun anayasal Loya Jirga için güvenliği sağlamak amacıyla yapıldığı gibi, çokça duyurulan “bahar saldırısı”, kaçan hükümet alehtarı kuvvetlerini seçimlerin sonuna kadar tutmak için Washington tarafından planlandı. Saldırı altında olan bölgelerde yaşayan halk için muhtemel sonuçlar yıkıcı olacak.

Afganistan’daki ABD baş kumandanı Korgeneral David Barno, Pakistan’la olan sınır bölgelerinde, Pentagon’un “daha klasik bir karşı saldırı stratejisi yürüttüğünü” iddia ediyor; bu strateji uygulamada, Afgan halkının kendisinin olası bir düşman olarak görüldüğü anlamına geliyor. Barno, “taburların, sık sık bölüklerin ve hatta bazen müfrezelerin, şimdilerde kırsal alanda belirli büyük topraklara sahip olduğunu, burada kaldıklarını, bu alanlar sayesinde sürekli faaliyet halinde olduğunu, kabile büyükleriyle, mollalarla, yerel yönetim memurlarıyla ilişkiler kurduğunu” geçenlerde açıkladı. Afgan hükümetinin isminin açıklanmasını istemeyen üst düzey bir memuru, New York Times’a “Afgan halkı ve Amerikalılar arasında genişleyen bir uçurum olduğunu” söyledi; bu, Afganların ABD varlığından memnun olmadığını söylemenin kibar bir yolu. Reuters, “saldırgan arama taktikleri ve Müslümanlar arasında kuşatma altında olmanın genel havası” yüzünden sık sık “nefrete dönüşen”, “karmaşıklık ve güvensizliği” betimliyor. Lejay köylülerinden Birleşmiş Milletler heyetine gönderilen açık bir mektupta şöyle yazıyor:

“Amerikalılar, bizim bölgemizi aradılar. Molla Ömer’i bulamadılar, Usama bin Ladin’i bulamadılar, hiçbir Taliban üyesini bulamadılar. Yaşlı adamları, şoförleri ve esnafı tutukladılar, kadınlara ve çocuklara zarar verdiler.” Sher-o-Aba’nın ahalinden, Hacı Allah Baba, Reuters’e “En ufak bir kuşkuda bizi tutukluyorlar ve bize hayvan gibi davranıyorlar. Davranışları, bazen Taliban’ın cihadına (kutsal savaş) katılmayı düşündürecek kadar insanlık dışı.”dedi. 14

Aynı zamanda, sınırın diğer tarafında Pakistan ordusu, sınırda oturan yurttaşları korkutma yöntemlerini açıkça arttırıyor. Barno’nun ifadesiyle bu, Pakistan ve koalisyon güçleri arasında El Kaide unsurlarını ezmek için benimsenen “çekiç ve örs” yaklaşımının bir parçası. Bu esnada ezilen masum insanlar hakkında hiçbir yorum yapılmıyor. Boston Globe gazetesi, bunun ABD ve Pakistan tarafından “binlerce askerle” yürütülen, “bugüne kadar gerçekleşmiş en geniş ortak çaba” olduğunu bildiriyor; bu ortak çabanın “kanunsuz kuzey batı sınırında savaş düzeni aldığını, kabile büyüklerini baskı altında tuttuğunu, komşu Afganistan’dan ABD askerlerinin sınır ötesine geçmesine müsaade ettiğini” ifade ediyor. Barno sonuçları şöyle övdü: “ Pakistan’da çok olumlu bazı gelişmeler gördüm, bu alanlarda daha fazla çaba göstermeleri için onları desteklemeye devam edeceğim.” Mesela, “evlerin tahrip edilmesi ve buna benzer olayları büyük ilgiyle izliyoruz.”

Amerika’nın uzun vadeli çıkarlarını teminat altına almak

Köylüleri taciz etmek, evlerini yerle bir etmek, Washington’un “kanunsuz” sınır bölgelerindeki iktidarına geçici bir itaat sağlayabilir, fakat bu tür yağmalar korkuya dayandığı için ağır bedellere mal oluyor ve kalıcı bir etkiye sahip olamıyor. Bu, yeni Afgan anayasasının Washington’daki planlama yetkilileri için neden önem taşıdığını açıklıyor. Anayasa, ABD faaliyetlerinin demokrasiyi getirdiğine “kanıt” olduğuna dair propagandaya ek olarak, Washington’un Afganistan üzerindeki uzun vadeli hedeflerini meşrulaştıran bir siyasal güç yapısını kemikleştiriyor. Kanun çıkarma yetkisiyle donatılmış ulusal bir meclis kurulacak olmasına rağmen, başkana şimdilerde yoğun bir siyasal güç verildi. Demokrasi için güçlü bir başkanlık makamına gerek yok, fakat gücün çoğunun bir kişide toplanması durumunda, dışarıdan bir imparatorluk için hakimiyet kurmak daha kolaydır. Gulf News’taki bir baş makaleye göre: “Kabil’de merkezi bir başkanlık olması, ABD tarafından yönlendirilen politikalar için Afgan hükümetinin desteğini koruyabilmenin en kesin yolu olmalı... İktidarı seyreltmek, Washington’un hedeflerine ilişkin konularda muhalif fikirlere sahip seslerin yükselmesine neden olacaktır.”

Merkezi Brüksel’de olan önemli bir think-tank olan (ve yönetim kurulu üyeleri arasında Zbigniew Brzezinski, Wesley Clark ve George Soros olan) Uluslararası Kriz Grubunun (ICG), bir makalesinde, Karzai tarafından delegelere sunulan anayasa taslağı incelendi. (Bu taslak, küçük değişiklikler yapılarak kabul edildi.) Rapora göre, anayasanın bu şekli “güç paylaşımı, dengeler sistemi ya da etnik, bölgesel ve diğer azınlık gruplarının temsilinin artması için mekanizmalar dahil, anlamlı demokratik idareyi sağlamakta başarılı olmayacaktı.” ICG, “Afganistan tarihinde gerçekten çok destek toplayan ilk anayasa olup olamayacağına dair ciddi sorular uyandıran taslağın, hazırlanış ve halka duyuruluş şeklinin yanı sıra, içeriğini de” eleştirdi. Daha önceki bir taslak, başkanın yetkisini dengeleyecek bir başbakanlık makamı önermişti. Fakat ICG’ye göre devlet başkanı Karzai’nin “tek başına bir başkanlık sistemi yönünde yoğun isteğinden...” dolayı taslak değiştirildi. Bunun sadece Karzai’nin fikri olmadığı açıkça görülüyor. “Birçok Afgan’ın güçlü bir başkanlık fikrinin ABD’nin isteği doğrultusunda ortaya çıktığı yönündeki algılamasıydı. ABD’nin niyeti, Karzai’nin yetkisini diğer güçlü temsilcilere kabul ettirmeye çalışırken, hakimiyetin sağlam ya da en azından itirazsız kalmasını temin etmekti.”

Bir çok Afgan Karzai’nin taslağında da hata buldu. Delegelerin % 48’i oylamayı boykot edince, başkan yetkisi üzerindeki tartışma, anayasal Loya Jirga’nın kapanması riskini hakikaten ortaya çıkardı. Karzai öfkeyle “Afganistan’ın hükümet sistemi ile ilgili ne mücahit liderlerle ne de başka biriyle hiçbir ilişki kurulacak.” dedi. Sonunda güçlü bir başkanlığa itirazların geri çekilmesine sebep olan Amerikan ve BM yetkililerinin aracılık ettiği gizli bir anlaşma olmasından dolayı, kelimelerin seçimi çok ilginç.

Karzai ile ABD ve BM’deki taraftarları, daha temsilci bir sistemin destekçilerini “özellikle Kuzey İttifakı’ndan Karzai’nin rakipleri” olarak gösteriyor. Diğer bir deyişle, onlar Karzai’ye karşı güçlerini meşrulaştırmakta sabırsızlanan bağımsız toprakların sahibi savaş lordlarıdır. Savaş lordlarının merkeziyetçilikten uzaklaştırılan yönetimden faydalanmak istemesine rağmen, güçlü bir başkanlığın savaş lordlarının gücünü zayıflatmakta tek yol olduğuna dair görüşle ilgili bir hayli sorun var. İlk olarak, bu görüş, üstü kapalı meşrulaştırmayı ve ABD’nin (bugün de devam eden) stratejik kararları neticesinde ortaya çıkan savaş lordlarının gücünün desteklemesini göz ardı ediyor ve savaş lorldlarını zayıflatma yükünü Afgan halkının omuzlarına bırakıyor. İkinci olarak, bir başbakanlık makamının olmaması, savaş lordlarının Karzai ile iktidarı paylaşmamasını sağlıyor; fakat buna rağmen dengeler sistemiyle donatılmış bir başkanlık makamı, Müşerref tipi bir hükümet darbesi ya da Orta Asya’daki gibi otoriter bir rejimle gelecekte Afganistan idaresinin ele geçirilmesine eğilim yaratıyor. Üçüncü olarak, Kuzey İttifakı’nın ya da diğer savaş lordlarının bölgelerinin üyesi olmayan bir çok Afgan boykota destek verdi ve iştirak etti. Mesela, Şii Hazara azınlık grubunun üyesi olan Mustafa Etemadi “ Halkımızın isteklerine saygı gösterilmediği için oy kullanmadık. Biz memleketimizde geniş kapsamlı bir demokrasi istiyoruz, meclisimizin daha çok yetkisi olsun istiyoruz.” diyor. Kabil’de öğretmenlik yapan Habiba da benzer ifadeler kullanıyor: “Başkanın yanında güçlü bir meclis istiyoruz, kadın ve erkeklerin eşit haklara sahip olmasını, bütün etnik gruplar arasında demokrasi, ulusun bütün dillerinin kabulünü istiyoruz. Anayasa sadece bir kabile ya da bir grup insan için değildir; ülkenin bütün vatandaşlarına aittir.”

Meclisin çoğunluğunu, bir yandan Karzai ve onun ABD destekli seçkinleri, bir yandan da Kuzey İttifakı’nın savaş lordları oluşturmasına rağmen, mecliste “kadın delegeler, etnik Hazara halkı, eski komünistler ve etnik Özbekler gibi meclis sistemi için mücadele eden daha az güçlü gruplar” da vardı. Bu gruplar, 'Kadınların ve erkeklerin hakları eşittir ve Temsilciler Meclisi’nin sandalye sayısının %25’i kadınlara ayrılmıştır.' gibi anayasada kadınların daha çok tanınmasını sağlayacak birkaç satır için çabaladı. Tam aksine, ABD’nin anayasal Loya Jirga’daki endişeleri halkı baskın bir başkan tarafından idare etmeyi merkeze koyan mutlak kuvvetle ilişkiliydi. İnsan hakları ve savaş lordlarını adalete yöneltmek gibi konuların, savunulacak kadar önemli olmadığı düşünülüyordu. Christian Science Monitor’a göre: “Ne Karzai, ne de Amerikalı destekçileri kadın haklarına özellikle değindi.”

Afganistan’da ve Amerika’da Seçimler

İstediği gibi olmasa da, Zalmay Halilzad anayasa toplantıların bu yaz yapılması kararlaştırılan “ulusal seçimler için bir temel teşkil edeceğini” söylediğinde haklıydı. Bonn sürecinin ilk üç aşaması için kullanılan yapı gibi, bu son olay da muhtemelen (aracılar, Karzai ve savaş lordları aracılığıyla) Amerika ve BM tarafından halka sunulan önceden takdir edilmiş bir karar içerecek. Halka verilirse, birkaç seçenek verilecek, böylece istenen başkan adayı Hamid Karzai onaylanacak. Ve en son olarak neticeler demokrasinin zaferi diye dünyaya ilan edilecek.

Fakat oy toplama gerçekleşse de, bu hareket demokrasiyi kurmayacak. Afganistan’da hali hazırdaki koşullar altında seçim düzenlemek, en iyi ihtimalle demokrasinin itibarını kaybettirecek, en kötü ihtimalle de bir iç savaşın çıkmasına neden olacak. En güvenilir analistler, yaz programının özgür ve adil seçimler için gerekli koşulları oluşturacak yeterli zaman vermediğini iddia ediyor. Son duruma göre, Afganistan’ın oy kullanabilen nüfusunun sadece %10’luk bir kesimi oy kullanmak için kayıt kayıt edildi, hiçbir siyasal parti tanınmadı. Ayrıca, ülkenin büyük bölümünde halkı mahveden yoksulluk ve can güvenliğinin olmaması, bir çok Afgan’ın kayıt yaptırmasını engelliyor. Birleşmiş Milletler sözcüsü Manual de Almeida e Silva, “Kayıt yaptırmanın ülke genelinde gerçekleşmesini engelleyen mevcut güvenlik koşulları, Haziran seçimlerini neredeyse imkansız kılıyor.” diye iddia ediyor. Taliban liderleri seçime katılacak Afganlara saldıracağına söz verdi; tıpkı olağanüstü toplanan ve anayasal Loya Jirga’nın her ikisinde olduğu gibi, bir çok bölgede savaş lordlarının üstünlüğü şüphesiz korkuya ve oy satın almalara sebep olacak.

Afganistan Araştırma ve Değerlendirme Birimi (AREU) tarafından geçenlerde hazırlanan bir brifing yazısında “Seçimler, Afganların çoğunluğu tarafından en gayri meşru olarak düşünülen şahısları meşrulaştırabilir.” deniyor. Yazı, Güney Afrika, El Salvador ve Mozambik gibi “'çatışma sonrası' durumlarda barışçı seçimler” yaşayan ülkelerden örnekler veriyor. Bu ülkelerin her birindeki seçimlerden önce, Afganistan’da var olmayan “güçlü uluslararası barış antlaşmaları, silahsızlanma, sağlam bir anayasa ve kalıcı, halktan gelen siyasal hareketler olmuştu.” Diğer bir yandan, “barış sağlanmadan seçimler yapılan Liberya, Angola ve Bosna gibi yerlerde, iktidarı devirmeye ve daha fazla kargaşa tohumları saçmaya odaklanmış güçler yasallaştırıldı.”

Olasılıklar, Afganistan için bu derece korkunç olmasına rağmen, Bush yönetimi bu olasılığı reddediyor. Zalmay Khalilzad’ın iddiası şu yönde: “Bu durumda seçimlerin önümüzdeki Haziran’da ya da bu yaz olamayacağı görüşünde değilim... Bunun gerçekleşmesi mümkün”

AREU’nun başkanına göre, erken seçimler için itici güç öncelikle, “ABD içindeki yerel politik sebeplerdir.” AREU’nun brifing yazısında, “Washington’un 2004 [ Afgan ] seçimleri konusundaki hevesinin, bilhassa Irak savaşı günden güne hüsranla sonuçlandığı için, Bush yönetiminin 2004 Kasım’ında gerçekleşecek ABD başkanlık seçimleri öncesinde bir dış politikaya ve 'teröre savaş' başarısına ihtiyaç duymasından kaynaklandığını” vurgulandı. New York Times “Başkan Bush’un tekrar seçimlere adaylığını koymasından anlaşıldığı gibi, Afganistan’da seçim başarısı talep ettiğine dair çok az şüphe var.” diye açıkladı. Washington Post’un Ocak tarihli bir makalesine göre, Bay Bush’un seçim çabasında “en büyük faktör” dış politika olacak. Uluslararası Kriz Grubu’nun kıdemli başkan yardımcısı Mark Snyder, “Bu, belki de Vietnam’dan beri halkın dış politikanın başarısı ya da başarısızlığını nasıl gördüğüne bağlı ilk başkanlık seçimi olacak.” diye tahmin yürütüyor. Afganistan’da başarı, ABD seçmenlerinin Bush’un hareketlerini yargılayabileceği bir ölçüdür ve Afganistan seçimleri, ABD’nin ülkeyle bağlantısını en görülür işareti olacaktır.

Büyükelçi Halilzad, Afganistan’daki seçimleri erteleyerek Bush’un değil, Karzai’nin gözden düşeceğini iddia ediyor. “Halilzad seçimlerin ertelenmesiyle Karzai’nin zarar göreceğini söyledi. Eğer [ Karzai’nin] geçici yetkisi seçim olmadan önce biterse, seçimlerin ertelenmesi meşruiyet krizi yaratacak.” Diğer bir deyişle, eğer Karzai Afganların çoğunluğu tarafından seçilen uygun bir başkan olarak görülmezse, meşru olmadığı kabul edilmiş olacak. Açıkçası, eğer Karzai çok az insanın oy verdiği çekişmesiz bir yarış sürdürürse, bu seçimlerin geçerliliğini zayıflatacak. Fakat öyle görülüyor ki genel durum ne olursa olsun, Bush yönetimi Kasım’dan önce ABD seçmenlerini etkilemek için Karzai’nin kazanmasını istiyor.

AREU, “[Afgan ] seçimlerinin, seçmenleri korkutabilenler ve parayla iktidara gelebilenler tarafından kazanılacağı neredeyse kesin görülüyor.” diye üzüntüsünü ifade etti. Karzai benimsediği tutumla, bu konuda savaş lordları kadar suçlu. Karzai’nin Washington’daki efendileri, Taliban etkisini yok etmek için Afganistan ve Pakistan’ın “kanunsuz sınır bölgelerinin” sakinlerini hedef alan “klasik karşı saldırı” yöntemleriyle ilgili askeri kuvvetlerini kullanırken, Karzai için Afgan oylarını satın alma planı da uygulamaya konmuştu. 1.6 milyar dolarlı bir masraf paketi, “başarıyı hızlandırmak” ve “Afgan halkına, hayat standartlarını arttıran somut, gözle görülebilir programlar göstermek için” ABD Meclisi tarafından geçen Ekim’de onaylandı. Yeniden yapılanmayı desteklemek, yıkımı desteklemekten kesinlikle daha iyidir, fakat bu yardım ihtiyaç duyulandan çok daha az (Afgan hükümeti, 7 yıl boyunca kalkınma harcamalarının 28 milyar dolar olacağını tahmin ediyor) ve seçimlerden önce Karzai’nin nüfuzunu yüzeysel olarak arttırma çalışmaları açıkça hızlandırıldı.

Karzai güvenliğini korumak için, savaş lordlarının ya da en azından kendisine kafa tutanların gücünü bastırmaya sonunda başladı. Zalmay Halilzad’ın sözleri Washington Post’ta şöyle aktarıldı: “Washington’un önceden Taliban’a karşı müttefikler olarak hoş gördüğü Afgan savaş lordları, amaçlarını zorla kabul ettirmek için silah kullanmaya devam ederse, olayların merkezinden uzaklaştırılacaklar.” Ekim ayında, Karzai “siyasal partilerin kendi silahlı askerleri ya da yakın ilişkileri olmasını yasaklayan” Siyasal Partiler Kanunu’nu kabul etti. Kanun aynı zamanda, “hakimler, savcılar, memurlar ve diğer askeri personel, polis ve ulusal güvenlik çalışanlarının” hala görevdeyken partilere üye olmasını yasaklıyor. Bu, Karzai’nin adaylığına meydan okuyabilecek muhtemel kişileri azaltıyor.29 Kurallara bakılacak olursa, Karzai’nin kendisinin de adaylığı taşıdığı nitelikler açısından uygun değil , çünkü yasa, “yabancı kaynaklardan para alan partileri” de yasaklıyor. Fakat, en güçlü global imparatorluğun, “yabancı bir etki” olarak dikkate alınmadığı açıkça görülüyor.

Bush yönetimi, Taliban veya savaş lordlarının Karzai’nin başkanlığını sürdürmesine muhalefet olmamasını garanti altına almak için, titizlikle seçilmiş Kabil liderleriyle iş birliği yaparken, bütün silahlı tarafların (yani ABD, Afgan hükümeti, savaş lordları ve Taliban) seçimleri, önceden kestirilemez bir etki kaynağı olan Afgan halkından bağımsız tutmak gibi ortak bir amaçları vardı. Afganistan’da hakları için savaşanlar, eğer silahsızlarsa, ya dikkate alınmazlar ya da saldırıya uğrarlar. Öğrenci protestolarında, Kabil polisinin mermileri kullanıldı. Meslektaşlarını savaş suçuyla itham eden, anayasa toplantısının bir delegesi Malalai Joya gibi kendini gösteren kadınlar toplum dışına itiliyorlar. Joya’nın konuşmasının ortasında, mikrofon kapatıldı ve “kendisinin güvenliği için” toplantıdan çıkartıldı. Kendi memleketinde bir kahraman olarak ünlenen Joya’nın adalet çağrısı, ülkenin “temsilcileri” ve yabancı efendileri tarafından reddedildi.

Afganistan’ın yeni anayasası basın özgürlüğünü öngörse de, son düzeni eleştiren gazeteciler tutuklanıyor ve korkutuluyor. “Sizi Öldürmek Bizim İçin Çok Kolay” ifadesi, İnsan Hakları İzleme Komitesi’nin, Savunma Bakanı’nı taşlayan bir siyasal karikatürü yayınlayan bir editörün aldığı tehdite gönderme yapan bir raporunun başlığı. ABD basınında bahsi geçen bir hikayede, haftalık gazete Aftab’ın editörleri, Mir Hüseyin Mahdavi ve onun yardımcısı Ali Rıza vardı. Adı geçen iki kişi, Afgan savaş lordlarını ve bazı mollaları “ İslam adı altındaki suçları” için eleştiren “Kutsal Faşism” adlı bir başyazıyı yayınladıktan sonra geçen Haziran, kutsal değerlere saygısızlık suçuyla tutuklandılar. Makale, hala görevdeki Afgan Başkan yardımcısı Abdülkerim Halili dahil Kuzey İttifakı’nın ABD destekli liderlerinin çoğunu suçluyordu. Gazeteciler, Başkan Karzai’nin talimatı üzerinde serbest bırakıldılar, fakat kutsal değerlere saygısızlık ithamı hala devam ediyor. Karzai basın özgürlüğüne inandığını söyledi, fakat “Afgan halkının... dini inançlarını korumak bizim görevimiz... Ne zaman Afgan halkının inanış temellerinin çiğnendiğini görsek, doğal olarak önlemler alıyoruz. Bu basın özgürlüğüne bir saygısızlık anlamına gelmez, aksine bu basın özgürlüğüne saygıdır.” dedi..

Korku Dolu Bir Gelecek

Afganistan’da ABD operasyonları, “demokratik kurumlara temel” oluşturmak bir yana, insanların hayatlarını mahveden, güvensizliği arttıran ve demokrasiyi hedef almış saldırılardır. Her bir ihlalle birlikte, Taliban’ın dönüşü daha muhtemel hale geliyor. Şüphesiz Taliban’ın eski yüce lideri Molla Ömer’in geçenlerde verdiği ifade geniş yankı getirdi: “ABD’nin zayıf Afganistan’daki geçici hükümeti iki yılını tamamladı, fakat şimdiye kadar hiçbir şey başaramadı. Barışı, özgürlüğü, insan haklarını ve yeniden yapılanmayı temin edecek olan demokrasi nerde? Bu sahte demokrasi müslümanlar için cinayet, bombalama, yıkımdan başka bir şey getirmiyor .” Bu tür eleştirilere Washington’un verdiği cevap sadece daha çok şiddet ve demokrasiden sapma. Anayasal Loya Jirga’da bu kış ele alınan ana konular Bush yönetimi, kuklası Hamid Karzai ve 3. kez resmi olarak serbest bırakılan Afgan savaş lordlarıydı. Bu arada Afganlar, yeniden yapılanma, adalet ve uzun süreli barış için beklemeye devam ediyor.

Bush “terörizme karşı savaşını” başlattığından beri, Afgan halkının, sadece ABD destekli kuklalar ve kökten dinci zalim çeteler arasında seçim yapmasına müsaade edildi. Gerçek demokrasiyi savunan bağımsız, barışçıl halk hareketi seçeneklerden biri değil. Pentagon’un çoğu zorba, uyuşturucu satıcısı ve terörist olan savaş lordlarını desteklerken, “terörizmle savaşmak” için Pakistan sınırındaki köyleri kasıp kavurması çelişkili fakat beklenen bir durum. Afganistan’da demokrasiyi kurmak ve terörizmi yok etmek için atılacak ilk adım Kuzey İttifakı’na ve diğer savaş lordlarına yardımı kesmek olacaktır. Daha zor ikinci adım ise, terörün kökündeki sebepleri yani temel hakların ihlali ve azametli imparatorluk iktidarına karşı hırsı ele almak olabilir.