Polikültürcülük ve Kendi Kaderini Tayin

Justin Podur

15 Temmuz 2009

Çeviren: Şebnem Keniş

Yazının orijinali için tıklayınız.

Bu makale kültürel kurtuluşla ilgili kilit düşünceleri özet biçimde ele alıyor ve bu düşüncelerin dünyamızdaki ve iyi bir toplumdaki, kendi kaderini tayin, özellikle de ulusların kendi kaderini tayini kavramı üzerindeki etkilerini tartışıyor.

Polikültürcülüğün Gözden Geçirilmesi

Önceki çalışmalarda, iyi bir toplumda “kültürel cemaatlerin” nasıl etkileşime geçebilecekleri üzerine fikirler ortaya atmıştım ve bu derslerin bugünkü hareketlere nasıl uygulanabileceğine dair fikirler sunmuştum (Irk, Kültür ve Solcular ve Kültürü Devrimcileştirmek).

Irk, Kültür ve Solcular’ın sonucu şudur:

“İyi bir toplumda bireyler ve gruplar arasında maddi ve siyasi eşitsizlikler yoktur ama kültürel farklar ve kimlik farklılıkları vardır. Ne ayrılık ne de asimilasyon kültürler arası etkileşim için uygun çerçevelerdir. Bunların alternatifi, çoklu ve çakışan kimliklerin tanındığı ve kutlandığı ve azınlıkların sadece anayasal düzenlemelerle değil ‘ortak bir kültür’ün gelişmesi sayesinde de korunduğu polikültürel bir çerçevedir. Kurumların adil, eşitlikçi ve polikültürcü sonuçları kolaylaştırıp kolaylaştırmadıkları hakkaniyet ilkesi ile değerlendirilebilir. Çoklu ve çakışan kimliklerin tanınması ve bireylerin kimliklerini belirlerken sahip oldukları seçim unsuru bireyleri gruplardan, küçük grupları büyük gruplardan ve genel çıkarı dar çıkarlardan korumaya yarayabilir.”

Bu makale için önemli olan birkaç noktayı vurgulamak gerekirse: 1. İnsanların ortak olarak sahip oldukları evrensel değerler, ortak olarak sahip oldukları şeyler, genellikle sandığımızdan daha fazladır ve bu nedenle cemaat sınırları arasında düşündüğümüzden daha fazla iletişim olanağı vardır. 2. İnsanlar özgürce iletişime geçme ve sıkı bağlar kurma hakkına sahip olmalıdır. 3. Bazı kurumlarda serbest giriş ve çıkış yoktur ve bu kurumlar toplumun tümüne aittirler. Ve bunlar toplumdaki bütün görüşleri temsil etmelidirler. 4. Diğer kurumlarda serbest giriş ve çıkış vardır ve bu kurumlar üyelerinin tam takdir yetkisi altında olabilirler (şiddet ya da baskıya karşı olan yasalar gibi evrensel yasalarla çelişmedikçe).

Herhangi bir grup insan en az birkaç şeyde (en azından insanlıkta) ortaklaşır ve bu “ortak bir kültürün” temelidir. Herhangi bir kültürel çatışma, içinde bulunan herkesi temsil etmesi gereken “ortak kültür” alanında çözülebilir. Farklılık vardır ve farklı kültürel cemaatler vardır, ama bunlar mühürlenmiş ve kapalı sistemler değildir (ve olmamalıdırlar çünkü onları kapatmak üyelerini iç baskıdan koruma olasılığını ortadan kaldırır) ve bu kültürel cemaatler diğerlerine ortak bir kültür ya da çoklu ortak kültürler yoluyla bağlanırlar. İnsanlar her zaman özgürce birbirleriyle ilişkilenebilirler ve herhangi bir boyuttaki bir grupta kültürü birlikte geliştirebilirler. Ama iyi bir toplumda insanlar, içerisinde toplumun tümünün iyiliğiyle ilgili diyaloğun gerçekleştiği toplumun ya da ortak kültürün korunmasını da isteyebileceklerdir.

Kültür Önemlidir... Ama Herhalde Düşündüğünüz Gibi Değil

Neredeyse on yıldır siyasi ve askeri çatışma alanlarını ziyaret ediyorum ve bunlar üzerine yazıyorum. Her zaman bir şeyler öğrenebilmeyi ve bunları bu çatışmaların barışçıl ve adil çözümüne katkıda bulunabilecek şekilde sunabilmeyi umut ettim.

Şimdi görüyorum ki çatışmaların “kültürel” yönü genellikle abartılıyor, hatta bu temel meseleymiş gibi göründüğünde bile... Evet, Amerika kıtasındaki yerli halkların mücadelesi kültürel bir mücadeledir: Fakat yerli halkların kültürlerine yapılan saldırı, bir hedeften ziyade bir stratejidir. Asıl hedefler topraktır, kaynaklardır ve halklar üzerinde kontrol sahibi olmaktır. İsrail/Filistin çatışmasında da durum budur: Oysa mesele genellikle çatışan ulusların çarpışması ya da kültürlerin ya da dinlerin çarpışması olarak sunulur. Fakat daha doğru bir analize göre İsrail toprağı almaya ve insanları kovmaya çalışmaktadır, bu amaca ulaşmanın bir yolu olarak Filistin toplumunu ve kültürünü yok etmek için çaba göstermektedir ve Filistinliler de buna direnmeye çalışmaktadır.

Yakın zamanda Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ndeydim. Dünyanın bu kısmı hakkındaki antropolojik literatürün dikkatli bir şekilde incelenmesi, çok sayıda farklı dilsel ve etnik grubun, sömürge tarihi tarafından ve bu tür bir çeşitliliğe uygun olarak tasarlanmamış sömürgeci kurumlar tarafından kızıştırılan çeşitli çatışmalar içinde olduğunu ortaya çıkarır. Ama farklı bir okumaya göre bu en temel maddi ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak olan insanların hayatta kalma mücadeleleridir; çünkü gelecekleri hakkında karar verenler bunu hiç önemsemezler. Sömürgeciler, diktatörler ve işgalci orduların tümü onların toprağına ondan ne çıkaracakları açısından bakarlar, süreçte milyonlar ölse dahi.

Yani, ne diyorum? Ekonomik sorunu çözersek kültürel sorunun da yok olacağını mı? Kültürel çatışmaların aslında sadece soğuk ekonomik çıkarların görünen yüzü olduğunu mu? Evet, kısmen. Bu şekilde öncelik vermeye hazırım. Kültürel çatışma gibi görünenlerden şüphe duyulmasını tavsiye etmeye ve ekonomik eşitliğin ve herkesin insanca bir maddi yaşama erişmesinin kültürel çatışma gibi görünen pek çok sorunu ortadan kaldıracağını iddia etmeye hazırım.

Fakat hepsi bu değil. Bu kısmen kültürün, kültürel çatışma gibi görünen pek çok çatışmanın temeli olmasa da, ekonomik temel üzerindeki bir üstyapıdan daha fazlasını ifade etmesinden kaynaklanıyor. Kültürü iletişimin ve grup bağlılığının (ya da kimliğin, çünkü bizler kimliği grup bağlılığından gelen toplumsal varlıklarız) gerçekleştiği alan olarak tanımlardım. Kültür bize kim olduğumuzu söyler. Bu, ekonomik sorunların, siyasi sorunların, ahlaki sorunların ve cinsellikle ilgili sorunların tümünün kültür tarafından şekillendirildiği anlamına gelir.

Uluslar ve Sınırlar

Kültürü Devrimcileştirmek’te milliyetçiliğin olumlu ve olumsuz yönlerinin olduğunu ama en olumsuz yönünün bireyin birincil bağlılığının ulusa ait olması düşüncesi olduğunu iddia etmiştim: “Milliyetçiliğin söylediği, bu tür cemaatlerden birinin –genellikle dilsel ve bölgesel olanın- birincil cemaat çeşidi olduğudur. O, her şeyin ötesinde, “sen busun” der. Ulusun politik yaşamın temeli olacağını söyler. Bu, vatandaşlığın temeli olacaktır; sahip olduğunuz bütün politik güç, bir hükümetin aygıtlarına her türlü erişim, bir ulusa (özellikle de bir ulus-devlete) üyeliğiniz yoluyla gelir. Ulusun toprak, kaynaklar ve devlet iktidarı üzerinde hak iddiası olduğunu söyler. Her bireyin her şeyden ve bütün diğer aidiyetlerden önce ulusal cemaate aidiyetinin olması ve genellikle onu ölümüne savunması gerektiğini söyler.”

Polikültürel bir çerçeve birincil bağlılık düşüncesini kabul etmez: bireylerin çoklu aidiyetleri ve kimlikleri vardır. Duruma bağlı olarak, aileye ya da arkadaşlara bağlılık, kişinin kendi ilkelerine, tüm insanlığa ya da ekosisteme bağlılığı, dilsel ve bölgesel cemaate baskın çıkabilir ve çıkmalıdır. Bu sadece öngörü değil: İnsanların bugün kararlarını bu şekilde verdiklerine ve aslında, “ulusun düşmanlarını” kitlelerden ve ulusal ordulardan korumuş olan insanların daha sonra kahramanlaştırıldıklarına inanıyorum.

Yani, herkesin ulusu birinci sıraya koyduğuna dair milliyetçi fantaziler gerçek değildir. Yine de en önemli toplumsal sorulardan biri, insanın yaşamdaki talihini belki de dünyadaki başka her şeyden daha çok belirleyen soru “hangi ülkeye aidim?” sorusudur. Örneğin uzun yaşamanın en iyi yolu yaşam süresi uzun olan bir ülkede doğmaktır. Bu, sınırları ortadan kaldıramayan hareketlerden çok, (bazıları göç etse ve çoğu denese de) nerede doğduklarını seçemeyen bireylerin tasarlayabileceği bir mesele değil artık. Hareketler potansiyel olarak yeniden dağıtıcı bir etki yaratabilecek olan açık göç ve çalışanların serbest dolaşımı için bastırabilirler ve bastırıyorlar. Sınırlara ve göçmen statülerinin hiyerarşisine meydan okuyan hareketler aslında dünyamızın en derin ve en irrasyonel yönlerinden birine meydan okuyor.

Dolayısıyla sınırlar keyfi ve baskıcı olsa bile bunları güç kullanarak değiştirmeye yönelik girişimler daha kötü felaketlerle sonuçlandı. Gerçekte günümüzün evrensel olarak kabul edilmiş kurallarından biri fetih savaşlarının kabul edilemez olduğudur: Geleceğin fatihleri niyetlerini gizlemek zorundadır.

Bütün bunların sonucu ulusal egemenlik veya ulusların kendi kaderini tayin hakkı düşüncesini bazen ilerici yapması bazen de yapmamasıdır. Yeniden dağıtıma karşı (zengin ülkelerin yoksul ülkelere karşı kullandığı, Venezüella’daki Zulia ya da Kanada’daki Alberta gibi zengin eyaletlerin o ülkelerin yoksul kısımlarına karşı kullandığı) savunmacı bir argüman olduğunda gericidir. Yerlilerin hayatta kalma araçlarının temeli olan toprakları zehirleyecek madenlere karşı direnişlerinde olduğu gibi, ekonomik sömürgeciliğe karşı bir savunma olduğunda ise ilericidir. Hiçbir koşulda ulusun kendi kaderini tayin hakkı bir diğer grubu işgal etmenin ya da o grubun malına mülküne el koymanın gerekçesi olamaz. Ruanda Doğu Kongo’yu kontrol etme hakkına sahip değildir. İsrail’in Filistin toprakları üzerinde hakkı yoktur. Bu bağlamlarda daha güçlü sınırlar muazzam bir gelişme olacaktır; ancak diğer yandan “Kuzey Amerika Kalesi” ya da “Avrupa Kalesi”, yani zengin ülkelerin sınırlarının yoksul ülkelerden gelecek göçe karşı güçlendirilmesi esasen ırkçı bir düşüncedir.

Bu bizi nereye götürür? Bence şuraya: Uluslararası dayanışma, iletişim kolaylaştıkça daha mümkün ve önemli hale gelse de mücadelenin stratejik ölçeği hala ulusaldır. Sahip olduğumuz sınırlarda sıkışıp kaldık. Zengin ülkelerde bu sınırları serbest dolaşıma açmak için mücadele etmeliyiz, ama yoksul ülkeler ekonomilerini koruma hakkına sahip olmalıdırlar. Uluslararası dayanışma, insanlara sıkışıp kaldıkları ulus-devletler içinde adaleti kazanmak için, kendi kaderlerini tayin haklarını kullanmaları için ve aralarındaki eşitsizlikleri azaltmak için yardım etmektir.

Mücadelelerin bazıları zorlukla masaya getirilebildi. Tazminat düşüncesine ya da sömürgecilik ve kölelik boyunca çalınmış olan paraların telafi edilmesine bile zengin ülkeler tarafından şiddetle karşı çıkılıyor. (Haiti Devlet Başkanı Aristide, en azından kısmen, sırf Fransa’nın Haiti bağımsızlığını kazandığında söküp aldığı tazminatları Haiti’ye geri ödemesi olasılığından söz ettiği için 2004’te devrildi.) Diğer yandan, devam eden mücadelelerin çoğu, zorla yerinden edilmeye ve cemaatin hayatta kalma araçlarının çalınması ve yok edilmesine karşı bir çeşit direnişle ilişkilidir.

İstikrarlı ve adil bir dünya diğer ülkelerden daha zengin ya da daha yoksul olmayan ülkelerdeki insanların demokratik kendi kaderini tayin hakkını kullandıkları ve insanların bir yerden diğerine serbestçe gidebilecekleri bir dünyadır. Bu dünyaya erişmek için, bazı (yoksul) ülkeler ekonomik nedenlerle sınırlarını güçlendirmeye ihtiyaç duyabilirler. Zengin ülkeler kendilerininkini zayıflatmaya ihtiyaç duyabilirler ama bu olası yeniden dağıtım biçimlerinden sadece biridir –ve anahtar yeniden dağıtımdır.

Bir arada yaşamayı öğrenen insanların yarattığı çok büyük kültürel zenginlik ve çeşitlilik var; ve insanlar yoksulluk ve şiddetten bağımsız bir şekilde bunu ifade edebilseler ve geliştirebilselerdi bu kültürel zenginlik ve çeşitlilik yalnızca fazlalaşabilirdi.