Gücün Zavallılığına Karşı, Mutluluk Politikası

Katherine Ainger

21 Mart 2004


Bir yıl önce bu hafta sonu Irak’ın işgaline karşı patlak veren protestolar ‘aşağıdan politika’nın, güç elde etmeyi değil, güce herkesin sahip olması için onu parçalamayı amaçlayan bir politikanın güçlü bir örneğiydi.

20 MART 2003: Sorumlu hiç kimse yoktu.

Tamamen kendiliğinden, tamamen beklenmedikti.

Küçük parmaklar cep telefonu tuşlarının üstünde şaşmadan uçtu; e-postalar ve hızlı mesajlar binlerce bilgisayarda çınlayarak geldiklerini haber verdiler; aşırı ısınan fotokopi makineleri elde çizilmiş yüzlerce afişi tükürdü; oyun alanları spekülasyon, öfke, dedikodu, korku ve planlarla uğuldadı.

Sonunda Tony Blair İngiltere’yi Irak’a karşı savaşa sürüklediğinde, 10.000’den fazla öğrenci sınıflarından çıkarak protesto için sokaklara döküldü. Downing Caddesi’nde başbakanın resmi konutunun parmaklıklarına tırmandılar. Cumbria’da bir treni durdurdular. Orduya yazılma standlarının önüne barikat kurdular. Kızlar okul gömleklerini önden düğümleyip birbirlerinin karnına ‘Savaşa Hayır!’ yazdılar. En duyarsız ve en apolitik olarak tanımlanan bu nesil, İngiliz tarihindeki en büyük çocuk protestosunu gerçekleştirdi.

Üstelik bu sayı, sadece bunu okul kapılarının dışında yapanlardan oluşuyordu. 13 yaşındaki Aisling’in anlattıklarına kulak verin: “Öğretmenlerimiz eğer protesto edersek bizi okuldan uzaklaştırmayla ve atmayla tehdit ettiler ve bizi okul kapısının içine kilitlediler. Biz de okul müdiresinin ofisinin dışında neredeyse bir isyan başlattık! ‘Bombaları kim attı? Bush, Bush ve Blair!’ diye bağırıyorduk. Bizim de yetişkinler kadar fikirlerimizi ifade etmeye hakkımız yok mu?”

Gençlerin internet sohbet odaları çevrimiçi yorumlarla vızır vızırdı. On üç yaşındaki Southampton’lı Laura demokrasinin işleyişiyle ilgili kısa ve öz bir ders almıştı: “Başkanıma [protesto edebilir miyiz diye] sordum, ama o savaşı destekliyor (hırrrrr!), ben de ona: ‘Geçerli olan sadece senin fikrin mi?’ dedim, ‘Evet’ dedi!”

Örgütleyicilerin pek çoğu, 15 yaşındaki Elena gibi, okuldan uzaklaştırılmıştı. Sınavlarına girme hakkını talep etmek için yüksek mahkemeye çıktığında hakim onun lehine karar verdi, fakat ancak ona ‘çok aptal küçük bir kız’ olduğunu söyledikten sonra.

Aptal çocuklar

Aşağılanan, dalga geçilen ve yok sayılanlar sadece toplumumuzun vatandaşlık haklarından mahrum üyeleri olan çocuklar değil. Onlarınki yalnızca bizim kendi güçsüzlüğümüzün büyütülmüş hali. Güçlülere itiraz eden hepimiz aptal küçük çocuklara indirgeniyoruz, eve gitmemiz ve anlamadığımız şeylere karışmamamız söyleniyor.

Çünkü güçlülerin hakim siyasi ideolojisinin, geri kalanlar üzerinde ekonomik ve askeri hakimiyetin tahmin edilebilir bir karışımı olduğu bir çağda yaşıyoruz.

Politik karar alma, gündelik deneyim ve sorunlarımızla bağlantısı olmayan bir dizi teknokratik yönetim sorununa indirgenmiş durumda. Sonuç olarak özel alanlarımıza çekiliyoruz. Politik katılımcılığımız eşikten içeri girmiyor.

Anlamlı bir biçimde, iş ve politika dünyası elitlerinin küresel toplantısı olan 2003 Dünya Ekonomik Forumunda, uğrunda sonuçları istatistiki olarak 1.4 milyar insanı temsil eden çok geniş çaplı küresel anketlerin yapıldığı ‘Güvenin Yeniden İnşa Edilmesi’ teması seçildi. Şirketler milli yasama kurumlarıyla birlikte güven sıralamasının en altında yer alırken, dünya çapında, ankete katılanların üçte ikisi ülkelerinin ‘halkın iradesiyle yönetildiği’ne inanmıyordu.

Ancak politikacılar ve bilginler halkın politikayla ilgilenmediğine hayıflanırken haksızlar. Onların asıl üzüldüğü halkın kendileriyle ilgilenmemesi - partileriyle, şaşmaz doğrularıyla ya da güç tacirlikleriyle. Biz ne şekilde oy verirsek verelim, sanki sonunda hep onlar kazanıyor.

Politikanın Ölümü

Öyleyse gerçek bir muhalefet nereden doğabilir? Bugün, etrafında direnişin seferber edileceği muhalif bir ideoloji yok gibi görünüyor. Fransız ve Amerikan devrimlerinin Aydınlanma değerleri olan eşitlik, özgürlük ve ‘insan hakları ’; Rus devriminin Marksizmi; Çin devriminin Maoculuğu; eski kolonilerin özgürlük hareketlerini doğuran Üçüncü Dünyacılık ve milliyetçilik gibi, geçmişin devrimlerini besleyen anlatılar artık yok. Çin’de olduğu gibi miraslarının kaldığı yerlerde, yalnızca kapitalizmin alternatiflerinin bolluğunu ve ahlaki çöküşünü güçlendiriyorlar.

Daha da kötüsü, alternatif bir ideolojinin ölümüyle bıraktığı boşluk, kökten dincilik ve ırkçılıkla dolduruluyor. Bu, Hindistan’dan İran’a, Filistin’den Sudan’a, Avrupa’dan Avustralya’ya kadar dünyanın her yerinde oluyor. Hindistan’da üniversite öğrencileriyle yakın dönemde yapılan bir ankette Hitler, Gandi ve bugünkü Hindu milliyetçisi başbakanları Vajpayee’den sonra tarihteki üçüncü en büyük lider olarak değerlendiriliyor. Orta Doğu, Afrika ve Asya’da pek çok insan gerçek bir muhalefetin tek umudu olarak otoriter İslamcılığa dönüyor. Avrupa ve Avustralya’daki popülistler ve oportünistler ırkçı göçmen karşıtı duyguları körükleyerek politik güç kazanıyorlar.

Milliyetçiler için ironi ulus devletin dağılma gücünün eskisinden daha az oluşunda gizli. Toplumsal ve çevresel adalet ilkelerini destekleyen radikal hükümetlere ulusal düzeyde oy verildiği noktada küreselleşme onların bir şeyleri değiştirme gücünü ciddi bir şekilde sınırlandırdı. Eski para spekülatörlerinden George Soros öfkeli Brezilyalılara, finans piyasalarının, sol-kanat politikaların uygulanmasını engellemedeki rolünü açıkladı: “Roma İmparatorluğu’nda sadece Romalılar oy kullanıyordu. Modern küresel kapitalizmde sadece Amerikalılar oy kullanıyor. Brezilyalılar değil.” Onlar yine de gidip sol-kanat başkanı Lula’ya oy verdiler. Ama onlar Soros’u dinlemiyor olsa bile Lula kesinlikle dinliyordu. Şimdiye kadar uyguladığı politikalar da sağ-kanat selefinden çok farklı değil, çünkü şiddetli bir finanssal krizle sarsılan Brezilya 260 milyar dolarlık dış borcuyla bağlanmış durumda. Lula’nın bu yüksek meblağın tamamını ödeme teminatı ve tüm koşullarıyla birlikte IMF’nin eşsiz 30 milyar dolarlık borç paketi, görevde kim olursa olsun, Brezilya Hükümeti’nin politikalarına uluslararası finansın hükmettiği anlamına gelir.

Bu bağlamda, eski sol strateji; yani devletin yukarıdan aşağıya yeniden yapılanmasını sağlamak için bir parti kurup ulusal düzeyde politik zafer kazanma, her zamankinden daha az uygulanabilir görünüyor.

Çok ciddi şekilde yeni bir siyasete ihtiyacımız var.

Otorite Ya Da Güç

‘Güç’ kelimesi İngilizce sözlükte en uzun tanımlardan birine sahip.

Kelime, modern versiyonu ‘pouvoir’ olan ve muktedir olmak anlamına gelen eski Fransızca kök ‘poeir’den türemiş . Güç her zaman başka biriyle ya da başka bir şeyle ilişki içindedir. Sözlük tanımı neredeyse tamamen devlete, dine veya başka bir yönetici figüre verilmiş olan otorite ve çeşitli türevleri üzerinde yoğunlaşır.

Ama sözlüğün neredeyse tamamen ihmal ettiği, çünkü büyük ölçüde görünmez olan, bahsedilmeyen, fark edilmeyen ama yine de her yerde var olan bir güç çeşidi daha var. Eğer hükmetme gücü ‘bir şey üzerinde güç ’ kullanma becerisiyse, bizim ilgilendiğimiz ‘bir şeye gücü olma ’ olarak tanımlanabilir. Kalkınma çevrelerinde bu daha çok ‘yetki vermek ’ olarak bilinir ve ‘yetki vermek’ birinin – ki bu genellikle kalkınma kurumudur – ezilenlere ya da güçsüzlere güç vermesine işaret eder. Ama güç verilemez – sadece alınabilir. ‘Bir şeye gücü olma’ kendi adına hareket edebilme becerisidir, zorlamadan ziyade, yaratma kabiliyetidir. Diğerleriyle ilişki içinde tecrübe edilen ise, toplumsal güçtür.

Toplumumuzdaki büyük yalan ‘bir şey üzerinde güç’ kullanmanın tatmine giden yol olduğudur. Havaalanları, ahlaksız bir kurnazlıkla işadamlarına zirveye giden yolda yalan söylemeyi, insanları kendi çıkarları için kullanmayı, dalkavukluk etmeyi ve arkadan vurmayı öğreten ‘Gücün 48 Kuralı’ gibi kitaplarla dolu. Bize öğretilene göre güçsüzlükten kurtulmanın tek gerçek yolu var, o da diğerlerini yenmek ve güçlü elitlere katılmak için elimizden gelen her şeyi yapmak. En fakir mahallelerde yaşayıp en az güce sahip olan pek çok insan için, güce giden en hızlı yol silah sahibi olmak ve suç işlemek. Ama bu çocuklarını en iyi, paralı okullara göndermek için para biriktirenler için de geçerli. Sadece çok azımız gerçekte o güçlü elitlere katılabileceği için pek çok hayat rekabetin stresi ve beraberinde katlanılan kaybetme duygusuyla mahvoluyor. Ama genellikle elitler en parlak ve en iyilerden değil, tam tersine en vicdansız ve en ayrıcalıklılardan oluşuyor.

Aksine ‘bir şeye gücü olma’ ise cazip ve sürekliliği olan bir güçsüzlük yolu sunar. Doğma büyüme Amerikalı şair ve aktivist John Trudell bunu şöyle açıklıyor: “Otorite güç değildir. Otorite otoritedir. Bütün otoriteler saldırganlık, dolaylı saldırganlık veya aktif saldırganlık üzerine kuruludur. Otorite otoritedir. Güç başka bir şeydir. Güç bizim meydana geldiğimiz şeydir. Evrenin doğal düzeninin bir parçasıdır- güç...”

Akıllı Yığınlar

Batılı politik felsefecilerin çoğu ‘yığın egemenliği’ denen şeyden korkarlar. Bu aynı zamanda liberal demokrasilerin ve komünist rejimlerin düşünürleri için de doğrudur. Her ikisi de bazı temel varsayımları paylaşır: ‘kitleler’ en iyi şekilde, üstün bilgiyle ve merkezi ve aydınlanmış bir profesyoneller topluluğu tarafından yönetilir.

Joseph Schumpeter 1943’te yazdığı Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi’ adlı kitabında liberal demokrasinin varsayımlarını şöyle özetlemişti: “[seçmenler] şunu anlamalılar ki bir kişiyi seçtikleri anda artık politik faaliyet o kişinin işidir, kendilerinin değil”.

Lenin, devrime giden yol olarak merkezi hiyerarşiye saplanmıştı. Entelektüel devrimci öncülerin, kendi tabiriyle kitlelerin seviyesine ‘inmeden’, onların bilincini yükseltmede karşılaştığı zorluklar hakkında yazmıştı.

Her iki yaklaşım da sıradan insanların değerine ve zekasına inanç göstermez.

Geçen yüzyılda solun en kritik başarısızlığı buydu, yine de bugün hala taraftarları var. Siyasi partiler, ister sağ ister sol olsun, homojen ‘kitle’yi kendi güçlerini meşrulaştırmaya yarayan bir hammadde olarak görüyorlar. Radikal toplumsal değişim, ilk ve son olarak, kendini otoriter liderliği yok etmeye adamalı- Castro gibi bazı liderler küresel kapitalizmin yıkıcı güçlerine karşı yoksullar için birçok şey yapmış olsalar bile.

Devlet komünizmi ve bugünün küreselleşme çağının piyasa tutuculuğu evrensel olarak uygulanan tek bir sistemin gerekli olan her şeyi sağlayabileceği inancını paylaşıyorlar. Bu açıdan bakınca, “endüstriyel tek ürün yetiştirme ”, genetik mühendisliği ve sözleşmeli çiftçiliğin 20.yüzyılın devlet sosyalizminin felaketi olan zorla kolektifleştirmeyle birçok ortak yönü var gibi görünüyor. Her ikisi de çeşitliliği, temel ihtiyaçları, bilgiyi ve gerçekliği ve en çok etkilenenlerin uygulamada söz hakkı olmasının demokratik gerekliliğini göz ardı eden tepeden çözümler.

Tepeden planlama indirgemeciliği gerektirir. Gerçek insanları ve gerçek yerleri sembollere, şifrelere ve kategorilere dönüştürmek zorundadır veya onları tamamen görmezden gelir. Bırakın tanımlamayı ve listelemeyi, gerçek ve işleyen bir sosyal düzenin sayısız karmaşık özelliğini anlama yeteneğinden bile yoksundur. Dünya herkes kurallara uyduğu için değil, pek çok insan doğaçladığı, yarattığı ve kestirme yollardan gittiği için dönüyor. Bunun ispatı bir ‘kurallara göre çalış’ grevinde görülebilir.

Bu, işçiler tarafından daha riskli bir toplu grev yerine yapılan bir eylemdir. Her bir işçi işle ilgili olarak sadece kendinden beklenen kadarını yapar, daha fazlasını değil. Pek çok iş, üretkenlik için, birinin boşlukları doldurmasını, sağduyu kullanmasını ve bir dizi gayri resmi hareketi gerektirir. Dolayısıyla, bir ‘kurallara göre çalış’grevi üretimi fiilen durdurabilir.

Her yanınızda

Bu ‘kurallara göre çalış’ örneği tepeden planlamanın ve liderliğin, ‘aşağıdan olanların’, emretmeyip takip edenlerin inisiyatifine, zekasına, yaratıcılığına, rızasına ve yeteneğine bağlılığının gerçek derecesini açığa çıkarıyor.

Bu emirler belgelenip tartışılırken – medyada hükümet yasası hakkındaki tartışmaları veya ofiste dolaşan yönetim notlarını düşünün - pek çok şeyin işlemesini sağlayan güç; ‘bir şey yapmaya’ olan güç görünmez kalıyor. Ama o yine de her yanınızda - bu gayri resmi ilişki ağları, ortak eylemler ve anlayışlar olmasaydı toplum ilerleyemezdi.

Olayların gündelik düzeninde her şey, bu ‘insan gücü’ fark edilmeden devam ediyor. Yalnızca toplumsal isyanlarda ifade edildiğinde; genellikle baskı veya sessizlikle karşılandığı politika alanına giriyor. Bu da, bizi bu gücün geçersiz olduğuna inandırıp kandırma etkisine sahip. Genelde, gerçekte ne kadar güçlü olduğumuzun farkına asla varmıyoruz.

Saldırgan devletlerde işgale karşı çıkan topluluklar, Irak’a karşı savaşı durdurmadaki başarısızlıklarına rağmen, çok sayıda sivilin ölmesinin politik olarak kabul edilemez olduğunu belirterek işgalin Iraklıların hayatını kurtardığı yalanına açıkça karşı çıktılar.

İşgal başlamadan önce Pentagon’un, ‘sars ve korkut ’ taktiğini kullanarak Irak’ı ilk 48 saat içinde 3,000 bomba ve füzeyle vuracağını açıklaması, askeri ve sivil hedefleri karıştırdığı için neredeyse evrensel bir kınamaya neden oldu.

Ama iş gerçek işgale geldiğinde, Pentagon o silah gücünün bir bölümünü kullandı. 15 Şubat’taki muazzam küresel savaş karşıtı protestoların sonrasında Birleşik Devletler her savaş hedefini incelemek üzere büyük hukukçu toplulukları tuttu. İşleri hedefleri vurmanın sivil kayıplarla orantılı olup olmadığı konusunda ordu yetkililerine tavsiye vermekti. USA Today’in yazdığı gibi: “Ordudan, Donanmadan, Hava Kuvvetlerinden ve Denizcilerden hukukçular, hedefler görünüp hızlı kararlara ihtiyaç duyulduğunda çalışıyor olacaklar. Dünyanın bu kadar büyük bir kısmı ABD’nin niyetlerine şüpheyle bakarken, baskı büyük olacak.”

Elbette hiçbir hükümet kendi eylemlerinde halkın politikalara itirazının herhangi bir rolü olduğunu kabul ederek otoritesini ve sarsılmaz görüntüsünü çürütmek istemez. Bu nedenle insanlar güçsüz oldukları sonucuna varırlar ve eylemleri herhangi bir etkiye sahip olmaz.

Ama The Cornerhouse radikal araştırma enstitüsünden Nicholas Hildyard bize şunu hatırlatıyor: “Pek çok güç mevkii hayatımızın çoğu alanı üzerinde her zaman oldukça güçsüz olmuştur. Hepimizin büyük güç atfettiği şirketlerin literatürünü okursanız, asıl kaygıları bizim gibilerden ve diğer hareketlerden doğan direnişle nasıl başa çıkacaklarıdır.” Radikal Amerikan tarihçisi Howard Zinn bunu daha iyimser bir şekilde ortaya koyar: “Güce sahip olanların seni yıldırmasına izin verme. Ne kadar güçleri olursa olsun, seni hayatını yaşamaktan, düşündüğünü söylemekten, bağımsız düşünmekten, insanlarla istediğin gibi ilişki kurmaktan alıkoyamazlar.” Açıkça görülüyor ki güçlüler zamanlarının ve kaynaklarının çoğunu bizim kendi gücümüzü tanımamızı sabote etmeye ve baltalamaya çalışarak harcıyorlar. Çünkü biz insan zekasından, kolektif kaynaklardan, hayal gücünden ve hepsinden de öte sayıdan yana zenginiz.

Karşılıklı Yardım

İşte bu yüzden alternatif bir politika aradığımızda, belki de çok uzaklara bakmamız gerek yoktur.

İhtiyacımız olan şey yeni bir politik teori değil, politika kavramının sınırlarını genişletmek, gündelik hayatımızın ve pratiklerimizin gerçekliğinde var olan kendi gücümüzün kaynaklarına ulaşmak.

Sosyal etkileşimlerimizin çoğu, karşılıklı destek, ilgi, dayanışma ifadelerimiz, otorite ve piyasa alanlarının dışında kalıyor ve onlar da gücün bir çeşidi. İşte bu ‘bir şeye gücü olma’, politikaya benzemeyen bir politikanın yaratıcı gücüdür.

‘Karşılıklı yardım’ fikri Sol’un politik olarak yenilenmesi için, bizi eski ‘sosyal refah en iyi yukarıdan, ya devlet ya da piyasa tarafından sağlanır’ ikileminin ötesine götüren, güçlü bir kaynaktır. Karşılıklılık ve ‘birlikte-üretim’ fikirleri insanları tekrar yerel hizmetlerin merkezine koyuyor ve bu fikirler giderek yaygınlaşıyor. Örnekler, Hilary Wainwright’ın Reclaim the State (Devleti Tasfiye Et) adlı kitabında gösterdiği gibi, insanların kamu hizmetlerine yaygın katılımının başladığı; Brezilya şehri Porto Alegre’nin göklere çıkartılan katılımcı bütçesinden, Arjantin’in mahalle toplantıları ve işgal edilmiş fabrikalarına, Luton, Manchester ve Newcastle’ın İngiliz sosyal konutlarına kadar uzanıyor. Hem kullanıcılar hem de işçiler olarak, hakiki –simgesel değil- yerel kontrol ve katılımın özelleştirmeye nasıl bir alternatif oluşturduğunu gösteriyorlar.

Afrikalı devrimci Thomas Sankara’nın bir seferinde dediği gibi: “Özerklik kişinin kendi geleceğini yaratma hakkıdır.”

Bu kendi hayatlarımızın kontrolünü ele geçirmek, toplulukların kendilerini örgütleyebileceği sistemler kurmak demektir. Bunlar doğrudan demokrasiyi, sorumluluğun dağıtılmasını ve esaslı bir katılımı gerektirir. Etrafında bir partinin şekilleneceği ve ulusal seçimlerde yarışacak tek bir ideolojik model olmayacaktır. Çünkü ihtiyaç duyulan şey sistemin kendisinin, şimdi, burada, hepimiz tarafından uygulanmak üzere demokratik bir şekilde yenilenmesi, yerelden küresele ulaşan bir sistemin meydana gelmesidir. Yeni bir ideoloji değil, yeni bir metodoloji, aşağıdan yukarıya doğru inşa edeceğimiz bir metodoloji.

Aşağıdan güç politikayı yeniden icat etmektir. Bu defa, bunu biz kendimiz yapacağız.


Bu makale ilk olarak New Internationalist’de yayınlandı. www.newint.org
Gücü yeniden icat etmek hakkında daha fazla yazıyı www.weareeverywhere.org’da bulabilirsiniz.

Çeviren : Canan (Feminist Kadın Çevresi)