Tüm Kötü Olasılıklara Rağmen
Türkiye’de İnsan Hakları Aktivizmi

Khatching Mouradian

5 Nisan 2006


Türkiye İnsan Hakları Derneği İstanbul İl Başkanı Eren Keskin, 22 Mart’ta, İstanbul’da bir basın toplantısında “İfade özgürlüğümü para ödeyerek satın almayı reddediyorum.” dedi. Birkaç gün öncesinde bir Türk mahkemesi Keskin’i, devletin ordusuna hakaret etmekten 10 ay hapis cezasına çarptırmıştı. Karar daha sonra 6000 YTL para cezasına çevrildi. Eren Keskin bunun yerine hapse gireceğini söyleyerek parayı ödemeyi reddediyor. Ayrıca üstüne basarak şöyle söylüyor: “Hâkim güçlerce hukuksuz olarak yasaklanan düşüncelerimi yazılı ve sözlü olarak ifade etmeye devam edeceğim; çünkü değişmesi gerekenler biz değiliz onlar.” 

Keskin’in başkanlığını yaptığı kurumdaki aktivistlerden biri olan Ayşe Günaysu bana “Dava yargıtayda görülecek. Bir karara bağlanması birkaç ay sürer. Bu arada hem Türkiye’de hem de yurtdışında yürütülen ifade özgürlüğü kampanyaları, Türkiye’de daha iyi bir demokrasi adına genel durumu etkilemeye yardımcı olacaklardır.” dedi.

Mahkemenin Keskin’e verdiği ceza Türk Ceza Kanununun meşhur 301. maddesine dayanıyor. Bu maddeye göre; Türklüğü, Türkiye Büyük Millet Meclisini veya Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini, devletin hukuki kurumlarını, orduyu ya da güvenlik güçlerini alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Son aylarda dünyaca ünlü yazar Orhan Pamuk da dâhil olmak üzere düzinelerce Türkiyeli aktivist ve aydın bu madde kapsamında yargılandı. 

Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüz Mağdurlarına Hukuki Yardım Projesi kurucusu da olan Keskin, 2002’de Almanya Köln’de devlet güvenlik güçleri tarafından kadınlara uygulanan cinsel taciz davaları hakkında bir konuşma yaptıktan sonra Türk ordusuna ‘hakaret etmekle’ suçlandı. Keskin şöyle açıklıyor: “Devlet Eliyle Gerçekleştirilen Cinsel Şiddet” konulu sunumumda 1997’den beri süren projemizin kesin bulgularını dinleyicilerle paylaştım. Dedim ki; cinsel işkence, psikolojik savaşın sistematik bir metodu olarak kullanıldı ve bu işkencenin mağdurları güvenlik güçlerine karşı şikâyet başvurusunda bulunmaya korkuyorlar.”

Mart sonunda, son hukuki karardan birkaç gün sonra, Eren Keskin’le Türkiye’de insan hakları ihlalleriyle ilgili konular hakkında konuştum. AB üyeliği peşinde olan Türkiye’nin son birkaç yıldır, insan haklarına saygı yönünde büyük adımlar attığını sıkça tekrarlayan savı da dikkate alarak bu değişimlerin kökten değişimler mi olduğunu yoksa makyajdan mı ibaret olduğunu sordum. 

“Bu süreç içinde yapılmış ya da yapılmakta olan değişikliklerin kökten olduğuna inanmıyorum” diye cevap verdi. “Devletin değişime niyeti olduğuna inanmıyorum, çünkü ortaya konan değişikliklerin sistemin özünü dönüştürecek gücü yok. Yine de bu değişikliklerin en azından bazı konuların tartışılabileceği bir ortam sağladıklarını kabul etmeliyiz.”

Orduya Hakaret Etmemelisin

Türkiye’de generaller kendilerini ülkenin laik anayasasının muhafızları olarak görüyorlar ve 1960’tan bu yana doğrudan ve dolaylı askeri darbelerle de beraber, politikaya müdahale etme gelenekleri var. Keskin’e göre tüm yasama, yürütme ve yargı güçleri hâlâ onların kontrolü altında. “Türkiye’de ordu sadece dış politikayı belirlemiyor, aynı zamanda Türkiye’nin en büyük iş gruplarından biri olan, bankacılıktan turizme ekonominin tam anlamıyla tüm sektörlerinde faaliyet gösteren OYAK sayesinde çok büyük ekonomik güç kullanabilme yeteneğine sahip. Ayrıca, tüm OYAK şirketleri vergi yükümlülüğünden muaf.” diye açıklıyor Keskin. Bu nedenle Keskin Türkiye’nin insan hakları kayıtlarının iyiye gitmesinin önündeki en büyük engelin ordu olduğuna inanıyor. 

“Bugünlerde kendilerini Türkiye’de solun bir parçası olarak tanımlayanlar bile ordunun koyduğu, ‘kırmızı çizgilerle’ belirlenen tabuları sorgulamıyor.” diyor, Türkiye’de hiçbir şey devletteki ordu hâkimiyetinin üstesinden gelmek kadar zor değil. 

“Dâhili Düşmanlar”

Bu makale yazılırken, binlerce protestocu, çoğunlukla Kürtler, ülkenin güneydoğusunda Türk polisiyle çatışıyor. Yıllardır, Türkiye Kürt sorununa tatmin edici bir çözüm bulmada yetersiz kaldı. Ankara, büyük ölçüde ülkenin güneydoğusunda, PKK’nın 1980’lerin sonunda Türk devletine karşı silahlı mücadele başlattığı bölgede, yaşayan milyonlarca Kürt’e en temel kültürel ve politik hakları verme konusunda isteksiz. 

“Kürtler, ordu tarafından kontrol edilen bu sistemin kendi egemenliğini devam ettirmek için yaratması gereken ‘dâhili düşmanlarından’ bir tanesi.” diyor Keskin. “Bu mesele için çözüm bulma konusundaki başarısızlık orduyu daha da güçlü yapacaktır. Bu alanda yapılan -çok büyük bedel ödenerek kazanılan ve kısmen AB’ye girme sürecinin bir sonucu olan- küçük ilerleme dahi ‘çözümsüzlük politikasının’ hükümetin Kürt sorununa olan yaklaşımına egemen olduğu gerçeğini değiştirmiyor.”

İnkâr Durumu

Yıllardır Türkiye’deki tabuların en büyüğü 1915’teki Ermeni soykırımı olmuştur. Son yıllarda ülkedeki bazı aydınlar, eziyet görme ve 301. madde uyarınca mahkemeye verilme pahasına Türkiye’yi geçmişiyle yüzleşmeye çağırarak bu mesele hakkında konuşmaya başladılar. Osmanlı’nın ölmek üzere olduğu yıllarda, hükümdarlıkta olan İttihak ve Terakki Cemiyeti tarafından, 1. Dünya Savaşı’nın da örtbas etmesiyle yaklaşık bir buçuk milyon Ermeni’nin yok edilmesine karşı Ankara’nın politikasını sorduğumuzda “Bu baskın politikanın üstesinden gelme çabaları olsa da, Ermeni soykırımı hakkındaki Türk resmi tezi hâlâ sokakta ve akademide çok etkili.” diyor Keskin. 

Soykırım hakkında araştırma yapanların ezici çoğunluğu ve dünyada birçok parlamento bu toplu katliamı klasik bir soykırım vakası örneği olarak kabul ediyorlar. Soykırım kurbanlarının torunları, atalarından kalma topraklarda yaşayan Ermenilerin yok edilmesinin arkasında bir soykırım niyeti olduğunu Türkiye’nin de kabul etmesini talep etmeye devam ediyor. Fakat Türk hükümeti tüm etnik grubun planlı olarak imha edildiğini şiddetle reddediyor. Aynı zamanda mağdurların sayısının çok abartıldığını da iddia ediyor.

Keskin’e göre, “sadece köktenciler değil aynı zamanda kendilerini demokratik muhalefetin bir parçası olarak sayanlar da İttihak ve Terakki Cemiyeti ideolojisinden gerçekten ayrılmıyorlar. Ermeni soykırımına sebep olan ideoloji Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisinin çok önemli unsurlarından biri.”

Keskin’in, Türkiye’nin geçmişiyle yakın gelecekte yüzleşeceğine dair inancı çok az. “Türk toplumunun çoğunluğunun genel düşünce yapısı, buna solun önemli bir kısmı da dâhil, bu ideolojinin etkisi altında şekillenmiştir. İşte bu yüzden kısa vadede bir gelişme sağlanabileceğine inanmıyorum.” diyor. “Bununla birlikte soykırımın tanınmasının çok önemli olduğuna inanıyorum. Türk halkı Ermenilerin acılarını kabul etmeli, onlarla duygudaşlık kurmalı ve 1915’te olanlar yüzünden onlardan özür dilemeli.”

***
Eren Keskin ve Türkiye’deki meslektaşlarının çoğu göz korkutma ve tehdit ortamında işlerini yapıyorlar. “Biz insan hakları aktivistleri, bu yıllarda korkuyla yaşamayı ve korkunun varlığına karşın mücadeleye devam etmeyi öğrendik.” diyor Eren Keskin. “Şimdiye kadar İnsan Hakları Derneğimizin yetkililerinden ve üyelerinden 14 kişi kontrgerilla olarak nitelendirdiğimiz birliklerce öldürüldü. Ben kendim 2 silahlı saldırıya hedef oldum. Halen ölüm tehditleri alıyorum. Tabii ki tüm bunlar bende bir miktar korku yaratıyor, fakat eğer şu ana kadar öğrendiğimiz bir şey varsa o da korkuya rağmen mücadeleye devam etmektir. Sanırım bunu, yaptığımız şeye olan inancımıza borçluyuz.”

Doğrusu, birçok insanın güvendiği şey bu inanç.

Khatching Mouradian, Lübnanlı-Ermeni bir yazar ve gazetecidir.


Çeviren: Seray (Feminist Kadın Çevresi)
www.erenkeskinedestek.org