Noam Chomsky ile Söyleşi

Hawzin O. Kerim ve Noam Chomsky, Komal Gazetesi

2 Ocak 2004



ABD politikalarına muhalif birisi olarak hangi politik kanada dahilsiniz?

Eğer Demokratlarla Cumhuriyetçileri kastediyorsanız cevabım şu: Hiçbirisine. Politika bilimcilerince sıklıkla dikkat çekildiği üzere ABD temelde bir tek parti devletidir –iş çevrelerinin partisi. Bu parti içinde iki fraksiyon vardır: Demokratlar ve Cumhuriyetçiler. Halkın çoğunluğu bu görüşe katılmaktadır. Çok yüksek bir yüzde, bazen %80’in üzerinde bir oran, hükümetin “halka” değil “yanlızca küçük bir kesime ve özel çıkarlara” hizmet ettiğine inanmaktadır.

Çekişmeli 2000 seçimlerinde halkın %75’i seçimi kendileri ile hiç bir ilgisi olmayan bir fars olarak, kampanyaya maddi yardımda bulunan zenginler, parti patronları, ve oy çekebilecek, ama genellikle anlamsız şeyler söylemeleri için adayları eğiten halkla ilişkiler sanayii arasında oynanan bir oyun olarak görmektedir. Bu, hile suçlamalarının olduğu ve Bush’un küçük bir farkla seçildiği seçimden ÖNCE idi.

Bu konularda halkın çoğunluğu ile aynı görüşü paylaşma eğilimindeyim, ve önümüzde, seçimlerin çok daha anlamlı olduğu ve halkın genelinin anlamlı bir politik katılımının yürüdüğü daha demokratik bir kültürün yaratılması yolunda önemli bir görevin olduğuna inanıyorum.

Daha ciddi anaakım politika bilimcileri ABD’yi bir “demokrasi” olarak değil bir “poliarşi”, yani seçkinlerin karar aldığı ve halkın da periyodik olarak bu kararları onayladığı bir sistem olarak tanımlamaktadırlar. Kuşkusuz ki 20. yüzyılın önde gelen Amerikan toplumsal felsefecisi John Dewey’in vardığı sonuçlar gerçeği yansıtmaktadır. Dewey’in ana çalışması demokrasi üzerine idi ve temel ekonomik kurumlar üzerinde demokratik denetim olmadan politikanın “büyük şirketlerin toplum üzerindeki gölgesi” olacağı sonucuna varmıştı.

Amerika’nın Irak ve Ortadoğu’daki varlığının amacı nedir?

Temel amaç, kuşkusuz, Irak da dahil Basra Körfezi bölgesindeki muazzam enerji rezervlerini denetlemektir. Irak, ülkenin petrol rezervlerinin Britanyanın elinde olmasını ve yeni yaratılan Irak devletinin Körfeze serbest erişiminin engellenmesini garanti altına alacak şekilde Britanya tarafından yaratıldığından beri Batılı sanayileşmiş güçlerin temel kaygısı bu olmuştur. ABD bu dönemde dünya meselelerinde önde gelen bir aktör değildi. Ancak II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD açık bir farkla baskın dünya gücü olmuş ve Ortadoğu enerji rezervlerinin denetimi, öncelleri için olduğu gibi ABD için de önde gelen bir dış politika amacı haline gelmiştir. 1940’larda ABD’li planlamacılar Körfez enerji kaynaklarının (kendi kelimeleri ile) “muazzam bir stratejik güç kaynağı” ve “dünya tarihindeki en büyük maddi ödüllerden biri” olduğunun farkına varmışlardır. Doğal olarak bunu denetlemeyi amaçlamışlardır –gerçi yıllar boyunca bu kaynağı kendileri için çok da fazla kullanmamışlardır ve gelecekte de ABD haberalma teşkilatlarına göre ABD kendi gereksinimi için daha istikrarlı Atlantik havzası kaynaklarına (Batı Afrika ve Batı yarıküre kaynaklarına) bel bağlayacaktır.

Yine de, gelecekte dünya enerji gereksiniminin üçte ikisini karşılaması beklenen Körfez kaynaklarını denetlemek acil öncelikler arasındaki yerini korumaktadır. Petrol sanayii ile ilgili önde gelen bir tarih çalışmasının dile getirdiği gibi “en açgözlü insanların rüyalarında bile göremeyecekleri kadar büyük karlar sağlaması” bir yana, bu bölge hala “muazzam bir stratejik güç kaynağı”, dünya denetimi için bir kaldıraçtır. Körfez enerji rezervleri üzerinde denetim kurmak, önde gelen planlamacı George Kennan’ın yarım yüzyıl önce dile getirdiği gibi rakiplerin eylemleri üzerinde bir “veto gücü” sağlamaktadır.

Avrupa ve Asya bunu çok iyi anlamıştır ve uzun zamandır enerji kaynaklarına erişim için bağımsız yollar aramaktadırlar. Ortadoğu ve Orta Asya’da güç mücadelesi manevralarının çoğu bu meselelerle ilgilidir. Bölgenin halkları pasif ve itaatkar oldukları sürece tali unsurlar olarak değerlendirilmektedir. Bunu Kürtler kadar iyi bilen yoktur, en azından kendi tarihlerini hatırlıyorlarsa.

ABD planlamacıları kuşkusuz Irak’ta bir uydu devlet kurmak istemektedirler, eğer mümkünse, yalnızca propaganda amacıyla olsa da demokratik bir biçim altında. Ancak Irak Britatanya’nın bölgeyi yönetirken olduğu gibi bir “Arap vitrini” olarak kalacaktır, yani ülke çok fazla bağımsızlık isterse Britanya’nın gücü arka planda etkisini gösterecektir. Bu son yüzyılda tarihin bölgede oldukça tanıdık olduğumuz bir yönüdür.

Bu aynı zamanda ABD’nin bir yüzyıldır Batı yarıkürede kendi bölgelerini yönetmek için benimsediği yoldur. Mucizevi bir değişiklik olacağına dair de herhangi bir işaret yoktur. ABD işgalci güçleri Irak’a hiç bir egemen devletin kabul etmeyeceği bir ekonomik program dayatmışlardır: bu program Irak ekonomisinin Batılı (daha ziyade ABD’li) çokuluslu şirketlerin ve bankaların eline geçmesini garanti altına almaktadır. Bu politika dayatıldığı ülkelerde felaket sonuçlara yol açmıştır; gerçekte bu politikalar günümüzün zengin ülkeleri ile bu ülkelerin eski sömürgeleri arasındaki keskin farklılığın temel nedenidir.

Kuşkusuz ki “vitrinin” yönetilmeisnde işbirliği yaparak kendini zenginleştiren bir yerel kesim olmuştur. Şimdiye kadar petrol sanayii yabancıların eline geçmekten kurtulmuştur, çümkü bu çok pervasızca olacaktı. Ancak dikkatler başka bir yöne çevrildiğinde bu da olacaktır. Dahası Washington bir “askeri güçlerin statüsü” anlaşması dayatma niyetinde olduğunu çoktan açıklamıştır. Bu anlaşma ABD’ye Irak’ta askeri güç bulundurma ve dünyanın en büyük enerji rezervlerinin tam kalbinde ilk kalıcı ABD üslerini kurma hakkı tanıyacaktır.

Amerikan tarihi konusunda bir uzman olarak Kürtlerin Amerikanın Irak projesine umut ve güven duymalarını uygun buluyor musunuz?

Birisine güven duymak ile ilgili Kürt deyişini benden daha iyi biliyorsunuz. Bu diğerleri için de doğrudur, ancak kendi tarihlerine aşina olan Kürtler’e 1975’de ABD tarafından nasıl satıldıklarını, ABD’nin uydu devleti İran tarafından katledilmeye terkedildiklerini, şu anda Washington’da yönetimde bulunanların Saddam Hüseyin’e en kötü suçlarını işlerken ve İran ile savaş sona erdikten çok sonra bile nasıl tam destek verdiklerini hatırlatmaya gerek yok. Bunun nedenleri I. Bush yönetimi tarafından oldukça açık bir biçimde dile getirilmiştir: ABD’li ihracatçılara karşı sorumluluk duyuyorlardı, ama buna bir de dostları Saddam’ı desteklemenin insan hakları ve “istikrara” nasıl katkıda bulunacağına ilişkin alışılmış retorik eşlik ediyordu.

Şu anda Washington’da tekrar iktidarda bulunan aynı kişiler, tiranı yerinden edebilecek 1991 ayaklanmasını bastırdığında da Saddam’ı desteklediler, ve yine neden böyle yaptıklarını açıkladılar. New York Times’da ABD için “olası dünyaların en iyisinin” Irak’ı aynı Saddam’ın yönettiği gibi yönetecek “demir yumruklu bir cunta” olduğunu ve Saddam’ın Irak’ın istikrarı için onu devirmeye çalışanlardan daha fazla umut sunduğunu okuyabilirdiniz. Şimdi Güney’deki kitle mezarlarından ve Halepçe katliamından şaşkına uğramış görünmeye çalışıyorlar, ancak bu katıksız ve apaçık bir sahtekarlıktır, bunu suçlar işlenirken nasıl davrandıklarına bakarak görebiliriz.

Tabii ki bunları gayet iyi biliyorlardı ancak hiç de önemsemediler. Ve Halepçe katliamı ile ilgili yapmacıklığa bakın, son on yılda kurbanlar için ne kadar tıbbi yardım sağlanmıştır? Dahası, bu yalnızca ABD’nin sorunu da değildir. Bu ne yazık ki güç sistemlerinin işlediği standart biçimdir; ve bu bilgi sistemlerinde güvenceye alınmıştır; ülkedeki entellektüel sınıflar bir yüksek idealler kılıfı uydurabilirler. Bu en kötü kitle katilleri için bile doğru idi: Hitler, Japon faşistleri ve bu tabii ki Saddam Hüseyin.

Güçsüzler için güç sistemlerine güven bağlamak tam bir felaket olacaktır. Güçlü devletlerle işbirliği yapmak isteyebilirler, ama bunu ilüzyonlara kapılmadan yapmalıdırlar. Ve yine bunu sadece Irak’taki değil, Türkiye’deki ve diğer yerlerdeki Kürtler’den daha iyi bilen yoktur.

ABD Irak’ta kitle imha silahları bulamadı ve şimdi de Ortadoğu’da demokrasiyi gerçekleştirmekten sözediyor. Bu proje başarılı olacak mı ve bu demokrasi gerçek bir demokrasi olacak mı?

Washington kitle imha silahlarını bulamayınca propagandasını “demokrasiyi kurmaya” kaydırdı. Bu “tek meselenin” Saddam’ın silahsızlanması olduğu yolundaki daha önceki iddiayı açıkça yalanlamaktadır. Ama yeterince itaatkar bir entellektüel sınıf ve sadık bir medya ile bu fars sorunsuzca devam edebilir. Yeni propaganda iddasını değerlendirmek için rasyonel bir kişi, “demokrasi özlemi içinde” olanların çıkarları tehlikeye girdiğinde nasıl davrandıklarını ve bugün de nasıl davranmakta olduklarını sorabilir.

Kayıtları burada değerlendirmeyeceğim, ancak bu iddiaları değerlendirmek isteyenler mutlaka bunu yapmalı. Demokrasiye ancak “yukarıdan aşağıya bir demokrasi biçimi” olduğu, yani ABD şirket ve devlet çıkarları ile işbirliği yapan seçkinler denetimi ellerinde tuttuğu sürece müsamaha gösterildiğini bulacaklardır. Burada Latin Amerika demokrasisi üzerine önde gelen otoritelerden birisinden alıntı yapıyorum. Bu kişi Reagan yönetiminin Orta Amerika’yı yerle bir eden ve Ortadoğu ve güney Afrika’da ardında bir dehşet denizi bırakan “demokrasiyi geliştirme” programlarında görev almış, içerden birisi olarak yazmaktadır.

Dahası aynı politikalar bugün de en ufak bir değişiklik olmadan sürdürülmektedir. ABD Özbekistan’a demokrasi mi getirmektedir? Ya da Ekvator Ginesi’ne? Bu ülke Saddam Hüseyin’le kıyaslanabilecek bir canavar tarafından yönetilmektedir, ancak çok büyük bir petrol rezervinin üzerinde oturduğu için Beyaz Saray’da Bush tarafından sıcak bir hoşgeldin ile ağılanmaktadır. Paul Wolfowitz’i ele alalım, propaganda sistemi tarafından demokrasi arayan ve acı çeken zavallı müslümanlar için yüreği sızlayan bir “ileri görüşlü” olarak tanımlanmaktadır. Belki de bu, neden Wolfowitz’in Endonezya’da modern çağın kitle katillerinden ve işgencecilerinden biri olan General Suharto’yu mazur göstermeye çalışanların önde geleni olduğunu açıklamaktadır. 1997’de bir iç ayaklanma ile devrilene kadar Suharto’yu övmeye devam etmiştir. Örneklere devam etmek çok kolay.

Zengin ve güçlü olanlar için kendileri ile ilgili ilüzyonlar tatmin edici ve uygundur. Birçok kişi bol övgüden hoşlanır, bu da tarih boyunca entellektüellerin temel rollerinden birisidir. Zayıf ve savunmasız olanlar için ise ilüzyonlara kader bağlamak pek akıllıca bir yol değildir –yüzyıllar boyunca emperyal pratiğin kurbanları bunu kesinlikle anlayabilir.

ABD’nin ulusal güvenliğini korumak için yürütülen mevcut savaş meşru mudur? ABD’nin ulusal güvenliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?


ABD’nin ulusal güvenliği yalnızca terör ve kitle imha silahları (KİS) tarafından tehdit edilmektedir –bu ikisi er ya da geç bir araya gelecektir ve belki de korkunç sonuçlara yol açacaktır. ABD’li ve diğer haberalma teşkilatları ve bağımsız yabancı politika analizcileri Irak’ın işgalinin terörün artmasına ve KİSlerin yayılmasına yol açacağını öngörmüşlerdir ve öngörüleri çoktan doğrulanmıştır. Bunun nedenleri açıktır.

Dünya’nın baskın gücü, Eylül 2000’nde açıklanan ulusal güvenlik stratejisinde, inanılır bahaneler ve uluslararası yetki olmadan canının çektiği herkese saldırma niyetini açıklamıştır. Daha sonra biran önce dünyaya söylediği şeyi gerçekten de kastettiğini göstermek için “örnek oluşturacak bir eyleme” girişmiş ve neredeyse savunmasız olduğunu tabii ki bildiği önemli bir ülkeyi işgal etmiştir.

Bunu görüyorlarsa, potansiyel hedefler tabii ki “teşekkür ederiz, gelin de boğazımızı kesin” demeyeceklerdir. Tam tesine caydırıcı yöntemlere, bazen de intikama yöneleceklerdir. Hiç kimse dünyanın geri kalanının toplamından daha fazla askeri harcama yapan ABD ile yarışamaz. Ancak zayıfların da silahları vardır: yani terör ve KİSler. Uzmanların neredeyse tümünün terör ve KİSlerin, Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin açıklanması ve Irak’ın işgali ile cesaretlendirileceğini öngörmelerinin nedeni budur.

Bush yönetimi de bunu, haberlama teşkilatları ve bağımsız analizciler kadar iyi anlamaktadır. ABD’nin ulusal güvenliğine zarar vermek ve halkı ciddi tehditlere maruz bırakmak istememektedirler. Bunlar yalnızca, dünyayı yönetmek ya da halkın genelini piyasa sisteminin tahribinden korumak için tasarlanmış geçen yüzyılın ilerlemeci yasalarını kaldırmayı amaçlayan aşırı gerici iç politika programını hayata geçirmek gibi diğer şeyler ile karşılaştırıldığında yüksek öncelikler arasında değildir.

Aynı zamanda güçlü bir devlet istemektedirler: iktidarı alır almaz devlet harcamalarını (ekonomiye göreli olarak) 20 yıl önce Reagan yönetimiyle iktidara geldikleri ilk dönemden beri en yüksek seviyelere çıkarmışlardır. Ancak eleştirmeye çalıştıkları güçlü devlet halkın geneline değil zengin ve ayrıcalıklı olanlara hizmet etmektedir. Ve onlar için ulusal ve uluslararası hedefler güvenlikten, hatta hayatın bekasından çok daha önemlidir. Bunda yeni bişey yok. Yine tarihi bilenler politik liderlerin sıklıkla güç, hakimiyet ve servet peşinde koşarken felaket riskini göze aldıklarının farkına varacaktır.

ABD uluslararası meşruiyet ve anlaşmalara ne derece önem veriyor?

ABD uzun bir süre Güvenlik Konseyi, Adalet Divanı ve genelde uluslararası hukuk ve kurumlarını küçümsedi. Bu hiç de şaşırtıcı bir şey değildir. Ancak bu yönetim uluslararası hukuk ve kurumları küçümsemekte o kadar ileri gitmiştir ki, dış politika ile uğraşan seçkinler bile daha önce benzeri görülmemiş bir şekilde bunu kınamıştır. Dahası bu o kadar açık ve arsızca yapılmıştır ki konuyu tartışmaya bile gerek yok.

BM ve diğer uluslararası kuruluşlar bağımsızlıklarını kormakta başarılı mıdırlar?

Açık ki değildirler. Bush yönetimi bir yıl önce BM’yi, (Colin Powel’ın söylediği gibi ancak ABD’nin emirlerini dinlediği takdirde mesele ile ilgili kalacağı yoksa bir tartışma topluluğu haline geleceği yolunda uyarmıştır. Bu devam etmiştir, bugün de devam etmektedir, ve yalnızca Irak meselesi ile ilgili olarak da değil.

Kendimizi yalnızca Ortadoğu ile sınırlarsak, ABD uydu devleti İsrail’i koruma pratiğini 30 yıldır sürdürmektedir. Bunu Güvenlik Konseyi kararlarını veto ederek ve Genel Kurul kararlarını bloke ederek, ve tabii ki Batı Şeria’nın değerli bölümlerini İsrail’e dahil etme pogramını sürdürmede uydu devletine askeri ve ekonomik destek sağlayarak yapmaktadır.

BM 1960’larda dekolonizasyon ve sanayileşmiş güçlerin savaşın yıkımından sonra kendilerini toparlamaları nedeniyle daha bağımsız olmaya başladığından beri ABD’nin Güvenlik Konseyi kararlarını veto etmekte başı çekmesinin (Britanya ikinci gelmektedir ve ardından gelen ülkelerin çok önündedir) nedenlerinden birisi budur. Tabii ki tek neden bu değildir. ABD Güvenlik Konseyi kararlarını daha başka bir dizi nedenden ötürü veto etmektedir, bunlar arasında tüm ülkeleri uluslararası hukuku gözetmeye çağıran bir karar da vardır; bu kararda ABD’nin adı bile geçmemektedir, ancak herkes kimin kastedildiğini anlamıştır.

ABD’yi teröristlerin lideri olarak adlandırıyorsunuz. Neden? Ve insani değerleri ne derece koruyabilir?

ABD’yi “teröristlerin lideri” olarak adlandırmadım, ancak ABD’nin terörist eylemlerine ve uydu devletlerin terörizmine verdiği canalıcı desteğe ilişkin uzun ve dehşet verici kayıtları ayrıntısı ile belgeledim. Bu kayıtları gözden geçirirken “terörizm” teriminin ABD hükümeti tarafından benimsenen resmi tanımını kullanıyorum. Ancak çok az insan resmi tanımları kullanmaya isteklidir, çünkü ilk elde ulaşılacak olan sonuç budur.

Eğer ikna olmadıysanız son derece bol olan belgelere bir göz atın. Kürtlerin günümüze kadar gelen tarihine bakın. ABD 1990’larda Türkiye’de Kürtlere karşı uygulanan devlet terörüne canalıcı bir destek veriyordu. Türkiye bu dönemde milyonlarca Kürdü yerle bir edilmiş kırsal alandan sürerken, onbinlercesini öldürürken ve barbarlığın akla gelen her türlüsünü uygularken ve yanıbaşınızda 1990’ların en kötü suçlarını işlerken (İsrail ve Mısır dışında) ABD askeri yardımlarının önde gelen alıcısı oldu.

Sonuçların bazılarını mültecilerin sürüldüğü İstanbul’un varoşlarında, Diyarbakır’da hayatta kalmaya çalıştıkları surdibinde ve diğer yerlerde bizzat kendim gördüm. Fakat tabii ki bunların hepsini biliyor olmalısınız, yanıbaşınızda oluyor bunlar. Ve bu tüm hikayenin çok küçük bir bölümü ve terörist suçların doğrudan uygulanmasını es geçiyor. Bu uygulamaların uzun ve çirkin bir sicili var. Gerçekte ABD Nikaragua’ya karşı giriştiği saldirıda, uluslararası terörizme denk düşen eylemleri nedeniyle Adalet Divanı’nda kınanan tek ülkedir. Divan Reagan yönetimine –şu anda Washington’da tekrar iktidarda olanlara- Nikaragua’ya karşı giriştiği terörist saldırıları sona erdirmesini emretmiştir. Tabii ki yönetim, terörist savaşı en kısa sürede tırmandırarak ve Divan kararını destekleyen Güvenlik Konseyi kararlarını veto ederek mahkeme emrini gözardı etmiştir. ABD bu pratiklerde hiç bir şekilde yalnız değildir. Daha ziyade, genellikle bu pratikler suçları işleme gücü ile aşağı yukarı paralel olarak gitmektedir. Ve yine bu, yüzyıllardır kurbanların aşına olduğu, ya da olmaları gereken bir şeydir.

Güç sistemleri insani değerleri koruyabilir mi? Tabii ki koruyabilir, zaman zaman ABD de dahil korumuştur da. Bu, insani değerleri korumanın güç çıkarlarına hizmet ettiği ya da bilinçli yuttaşlar bunu talep ettiği zaman gerçekleşir. Bu faktörlerin her ikisi de 1990’da ABD’nin, sınırın öte yakasında Kürtlerin acımasızca bastırılması için canalıcı askeri ve diplomatik desteği sağlar iken Irak Kürtlerini korumasında etkili olmuştur. Tabii ki ABD halkı bu suçlardan haberdar değildi ve hala da değildir, her zaman olduğu gibi çok sayıda delil medya ve entellektüel sınıflar tarafından bastırılmıştır.

Bazı çalışmalarınızda ABD gücü ilerlediğinden daha iyi bir gelecek için hiç umut olmadığını söylediniz. Neden kötümser bir insansınız? Bu Amerikan modelinin başarılı olmayacağı anlamına mı geliyor?

Hiçbir zaman böyle birşey söylemedim. Tam tersine. Daha iyi bir gelecek için çok büyük umut vardır ve bunu yaratmak ABD’de, genelde Batı’da ve dünyanın diğer yerlerinde yaşayan insanların temel yükümlülüğü olmalıdır. Ve ısrarla vurguladığım gibi umut verici işaretler var. “Amerikan modeline” gelince bu ne kastettiğinize bağlı. ABD halkı kendi adlarına birçok harika başarıya ulaşmıştır: örneğin konuşma hakkının korunması bildiğim kadarıyla dünyada tektir ve daha başka birçok hak kazanılmıştır. Bunlar gökten inen hediyeler değildir ve kendini adamış bir halk mücadelesinin sonuçlarıdır. Eğer aklınızdaki model bu ise bunun ABD’de ve diğer yerlerde daha başarılı olacağını umut ediyorum.

Eğer “Amerikan Modeli” ile Bush’un Ulusal Güvenlik stratejisinde ilan edilen ve pratiğe geçirilen şeyi ya da dünyanın büyük bölümünün denetimini, birbirlerine ve birkaç güçlü devlete bağlı olan uluslarötesi şirketlere aktarmak için tasarlanmış neoliberal ekonomik politikaları kastediyorsanız, bunun kesinlikle başarılı olmamasını diliyorum. Hepimiz de bunu dilemeliyiz.

Medya ve propaganda Amerikan vatandaşlarının hükümetlerinin politikalarını izlemelerini sağlamada ne derece başarılıdır? Bu politikanın muhalifleri seslerini diğerlerine iletebilirler mi?

Bu duruma göre değişir. Örneğin Irak’ın işgalini ele alalım. İşgal Eylül 2002’de Ulusal Güvenlik Stratejisi ile birlikte açıklandı. Bunu, ABD kamuoyunun büyük bölümünü uluslararası politik spektrumun dışına çeken kitlesel bir hükümet/medya propagandası izledi. Büyük çoğunluk Saddam Hüseyin’in ABD’ye karşı acil bir tehdit oluşturduğuna, 11 Eylül 2001’de işlenen suçlardan sorumlu olduğuna, ve El-Kaide ile birlikte yeni suçlar planladığına inanmaya başladı. Bu inançlar hiç de şaşırtıcı olmayan bir biçimde işgale verilen destek ile yakından ilişkilidir. Bunların yanlış olduğu biliniyordu, ancak bunun önemi yoktu: yüksek sesle ve hiç durmadan tekrarlanan yalanlar Yüksek Gerçeklik haline gelir.

Yine de propaganda kampanyası yalnızca kısmen başarılı idi. İşgale karşı protestolar Avrupa’nın ya da ABD’nin tarihinde görülmemiş düzeylere erişti. ABD 1962’de Güney Vietnam’a saldırdığında –kuşkusuz ki bu bir saldırı idi- hiçbir protesto yoktu. Protesto 4-5 yıl boyunca ciddi bir düzeye erişmedi. Ve eriştiğinde ABD saldırısının ana hedefi olan Güney Vietnam neredeyse tamamen yok edilmişti ve saldırganlık Hindçini’nin büyük bölümüne yayılmıştı. Batı tarihinde ilk kez İrak’ın işgaline karşı, daha savaş bile başlamadan muazzam bir protesto dalgası vardı. Bu, güç sistemlerinin halkın büyük bir kesimi zerinde denetimi nasıl yitirdiğinin örneklerinden birisidir. Dünya çapındaki küresel adalet hareketi başka bir çarpıcı örnektir. Ve bunun gibi daha niceleri var.

Bazıları İsrail’e muhalif olan Amerikalılar arasında en militan kişi olduğunuz için sizi eleştiriyor, bazıları da bir Musevi olarak sizin kendinizden nefret ettiğinizi söylüyor. Nasıl oluyor da İsrail’i bu şekilde eleştiriyorsunuz?

Suçlamalar enteresan. İncil’i bilenler bu eleştirilerin kökenini de bilirler. Suçlamaların kökeni İncil’de kötülüğün tam örneği olan Kral Ahab’a kadar gider. Kral Ahab, Peygamber Elijah’ı İsrail’den nefret eden bir kişi olarak suçlar. Kral’ın maiyetindeki yardakçılar bu görüşe katılır. Elijah, modern yardakçıların sözlerini ödünç alırsak “kendi kendinden nefret eden bir Musevidir”, çünkü Kral’ın politikalarını eleştirmekte ve onu adalete ve insan haklarına saygıya davet etmektedir. Eski Sovyetler birliğinde de benzer suçlamalar yaygındı: muhalifler Rusya’dan nefret etmekle suçlanıyordu. Ve askeri diktatörlüklerde ve totaliter devletlerde diğer örnekler mevcuttur. Bu tür eleştiriler sıkı sıkıya bağlanılan totaliter değerleri yansıtır.

Kendini adamış bir totaliter için iktidardaki güçler, halk, kültür ve toplum ile özdeşleştirilmelidir. İsrail Kral Ahab’dır ve Rusya Kremlin’dir Totaliterler için devlet politikasının eleştirilmesi ülkenin ve insanlarının eleştirilmesidir. Demokrasi ve özgürlük ile ilgili kaygıları olanlar için bu suçlamalar saçmalıktan öte birşey değildir.

Eğer Belusconi’yi eleştiren bir İtalyan bir “anti-İtalyan” ya da “kendi kendinden nefret eden bir İtalyan” olarak suçlanırsa bu Roma ve Milan’da alay konusu olacaktır, ancak bu Mussolini Faşizmi zamanında mümkündü. Bu tür tavırlar, değindiğiniz örneklerde olduğu gibi özgür toplumlarda dile getirildiği zaman özellikle ilginç oluyor.

Gerçekte özellikle İsrail’i eleştirmiyorum. Ancak ABD’nin –ne de olsa kendi ülkem- uydu devletinin barbarca suçlarını desteklemekte ve 1970’den beri neredeyse tüm dünya tarafından desteklenen çerçevede barışçıl politik çözümü engellemekteki canalıcı rolünü eleştiriyorum. Totaliter zihniyet için bu “İsrail’den nefret etmektir”, “ABD’den nefret etmektir”. Kral Ahab ve yardakçıları, Kremlin ve komiserleri ve güce aşağılık bir şekilde boyun eğme çağrısında bulunan diğerleri hiç kuşkusuz buna katılacaklardır. Özgürlük, adalet ve insan haklarına değer verenler tüm tarih boyunca olduğu gibi başka bir yol izleyeceklerdir.