Noam Chomsky ile Söyleşi
Hawzin O. Kerim ve Noam Chomsky, Komal Gazetesi
2 Ocak 2004
ABD politikalarına muhalif birisi olarak hangi politik kanada
dahilsiniz?
Eğer Demokratlarla Cumhuriyetçileri kastediyorsanız cevabım şu:
Hiçbirisine. Politika bilimcilerince sıklıkla dikkat çekildiği üzere
ABD temelde bir tek parti devletidir –iş çevrelerinin partisi. Bu
parti içinde iki fraksiyon vardır: Demokratlar ve Cumhuriyetçiler.
Halkın çoğunluğu bu görüşe katılmaktadır. Çok yüksek bir yüzde,
bazen %80’in üzerinde bir oran, hükümetin “halka” değil “yanlızca
küçük bir kesime ve özel çıkarlara” hizmet ettiğine inanmaktadır.
Çekişmeli 2000 seçimlerinde halkın %75’i seçimi kendileri ile hiç
bir ilgisi olmayan bir fars olarak, kampanyaya maddi yardımda
bulunan zenginler, parti patronları, ve oy çekebilecek, ama
genellikle anlamsız şeyler söylemeleri için adayları eğiten halkla
ilişkiler sanayii arasında oynanan bir oyun olarak görmektedir. Bu,
hile suçlamalarının olduğu ve Bush’un küçük bir farkla seçildiği
seçimden ÖNCE idi.
Bu konularda halkın çoğunluğu ile aynı görüşü paylaşma eğilimindeyim,
ve önümüzde, seçimlerin çok daha anlamlı olduğu ve halkın genelinin
anlamlı bir politik katılımının yürüdüğü daha demokratik bir
kültürün yaratılması yolunda önemli bir görevin olduğuna inanıyorum.
Daha ciddi anaakım politika bilimcileri ABD’yi bir “demokrasi”
olarak değil bir “poliarşi”, yani seçkinlerin karar aldığı ve halkın
da periyodik olarak bu kararları onayladığı bir sistem olarak
tanımlamaktadırlar. Kuşkusuz ki 20. yüzyılın önde gelen Amerikan
toplumsal felsefecisi John Dewey’in vardığı sonuçlar gerçeği
yansıtmaktadır. Dewey’in ana çalışması demokrasi üzerine idi ve
temel ekonomik kurumlar üzerinde demokratik denetim olmadan
politikanın “büyük şirketlerin toplum üzerindeki gölgesi” olacağı
sonucuna varmıştı.
Amerika’nın Irak ve Ortadoğu’daki varlığının amacı nedir?
Temel amaç, kuşkusuz, Irak da dahil Basra Körfezi bölgesindeki
muazzam enerji rezervlerini denetlemektir. Irak, ülkenin petrol
rezervlerinin Britanyanın elinde olmasını ve yeni yaratılan Irak
devletinin Körfeze serbest erişiminin engellenmesini garanti altına
alacak şekilde Britanya tarafından yaratıldığından beri Batılı
sanayileşmiş güçlerin temel kaygısı bu olmuştur. ABD bu dönemde
dünya meselelerinde önde gelen bir aktör değildi. Ancak II. Dünya
Savaşı’ndan sonra ABD açık bir farkla baskın dünya gücü olmuş ve
Ortadoğu enerji rezervlerinin denetimi, öncelleri için olduğu gibi
ABD için de önde gelen bir dış politika amacı haline gelmiştir.
1940’larda ABD’li planlamacılar Körfez enerji kaynaklarının (kendi
kelimeleri ile) “muazzam bir stratejik güç kaynağı” ve “dünya
tarihindeki en büyük maddi ödüllerden biri” olduğunun farkına
varmışlardır. Doğal olarak bunu denetlemeyi amaçlamışlardır –gerçi
yıllar boyunca bu kaynağı kendileri için çok da fazla
kullanmamışlardır ve gelecekte de ABD haberalma teşkilatlarına göre
ABD kendi gereksinimi için daha istikrarlı Atlantik havzası
kaynaklarına (Batı Afrika ve Batı yarıküre kaynaklarına) bel
bağlayacaktır.
Yine de, gelecekte dünya enerji gereksiniminin üçte ikisini
karşılaması beklenen Körfez kaynaklarını denetlemek acil öncelikler
arasındaki yerini korumaktadır. Petrol sanayii ile ilgili önde gelen
bir tarih çalışmasının dile getirdiği gibi “en açgözlü insanların
rüyalarında bile göremeyecekleri kadar büyük karlar sağlaması” bir
yana, bu bölge hala “muazzam bir stratejik güç kaynağı”, dünya
denetimi için bir kaldıraçtır. Körfez enerji rezervleri üzerinde
denetim kurmak, önde gelen planlamacı George Kennan’ın yarım yüzyıl
önce dile getirdiği gibi rakiplerin eylemleri üzerinde bir “veto
gücü” sağlamaktadır.
Avrupa ve Asya bunu çok iyi anlamıştır ve uzun zamandır enerji
kaynaklarına erişim için bağımsız yollar aramaktadırlar. Ortadoğu ve
Orta Asya’da güç mücadelesi manevralarının çoğu bu meselelerle
ilgilidir. Bölgenin halkları pasif ve itaatkar oldukları sürece tali
unsurlar olarak değerlendirilmektedir. Bunu Kürtler kadar iyi bilen
yoktur, en azından kendi tarihlerini hatırlıyorlarsa.
ABD planlamacıları kuşkusuz Irak’ta bir uydu devlet kurmak
istemektedirler, eğer mümkünse, yalnızca propaganda amacıyla olsa da
demokratik bir biçim altında. Ancak Irak Britatanya’nın bölgeyi
yönetirken olduğu gibi bir “Arap vitrini” olarak kalacaktır, yani
ülke çok fazla bağımsızlık isterse Britanya’nın gücü arka planda
etkisini gösterecektir. Bu son yüzyılda tarihin bölgede oldukça
tanıdık olduğumuz bir yönüdür.
Bu aynı zamanda ABD’nin bir yüzyıldır Batı yarıkürede kendi
bölgelerini yönetmek için benimsediği yoldur. Mucizevi bir
değişiklik olacağına dair de herhangi bir işaret yoktur. ABD işgalci
güçleri Irak’a hiç bir egemen devletin kabul etmeyeceği bir ekonomik
program dayatmışlardır: bu program Irak ekonomisinin Batılı (daha
ziyade ABD’li) çokuluslu şirketlerin ve bankaların eline geçmesini
garanti altına almaktadır. Bu politika dayatıldığı ülkelerde felaket
sonuçlara yol açmıştır; gerçekte bu politikalar günümüzün zengin
ülkeleri ile bu ülkelerin eski sömürgeleri arasındaki keskin
farklılığın temel nedenidir.
Kuşkusuz ki “vitrinin” yönetilmeisnde işbirliği yaparak kendini
zenginleştiren bir yerel kesim olmuştur. Şimdiye kadar petrol
sanayii yabancıların eline geçmekten kurtulmuştur, çümkü bu çok
pervasızca olacaktı. Ancak dikkatler başka bir yöne çevrildiğinde bu
da olacaktır. Dahası Washington bir “askeri güçlerin statüsü”
anlaşması dayatma niyetinde olduğunu çoktan açıklamıştır. Bu anlaşma
ABD’ye Irak’ta askeri güç bulundurma ve dünyanın en büyük enerji
rezervlerinin tam kalbinde ilk kalıcı ABD üslerini kurma hakkı
tanıyacaktır.
Amerikan tarihi konusunda bir uzman olarak Kürtlerin Amerikanın Irak
projesine umut ve güven duymalarını uygun buluyor musunuz?
Birisine güven duymak ile ilgili Kürt deyişini benden daha iyi
biliyorsunuz. Bu diğerleri için de doğrudur, ancak kendi tarihlerine
aşina olan Kürtler’e 1975’de ABD tarafından nasıl satıldıklarını,
ABD’nin uydu devleti İran tarafından katledilmeye terkedildiklerini,
şu anda Washington’da yönetimde bulunanların Saddam Hüseyin’e en
kötü suçlarını işlerken ve İran ile savaş sona erdikten çok sonra
bile nasıl tam destek verdiklerini hatırlatmaya gerek yok. Bunun
nedenleri I. Bush yönetimi tarafından oldukça açık bir biçimde dile
getirilmiştir: ABD’li ihracatçılara karşı sorumluluk duyuyorlardı,
ama buna bir de dostları Saddam’ı desteklemenin insan hakları ve
“istikrara” nasıl katkıda bulunacağına ilişkin alışılmış retorik
eşlik ediyordu.
Şu anda Washington’da tekrar iktidarda bulunan aynı kişiler, tiranı
yerinden edebilecek 1991 ayaklanmasını bastırdığında da Saddam’ı
desteklediler, ve yine neden böyle yaptıklarını açıkladılar. New
York Times’da ABD için “olası dünyaların en iyisinin” Irak’ı aynı
Saddam’ın yönettiği gibi yönetecek “demir yumruklu bir cunta”
olduğunu ve Saddam’ın Irak’ın istikrarı için onu devirmeye
çalışanlardan daha fazla umut sunduğunu okuyabilirdiniz. Şimdi
Güney’deki kitle mezarlarından ve Halepçe katliamından şaşkına
uğramış görünmeye çalışıyorlar, ancak bu katıksız ve apaçık bir
sahtekarlıktır, bunu suçlar işlenirken nasıl davrandıklarına bakarak
görebiliriz.
Tabii ki bunları gayet iyi biliyorlardı ancak hiç de önemsemediler.
Ve Halepçe katliamı ile ilgili yapmacıklığa bakın, son on yılda
kurbanlar için ne kadar tıbbi yardım sağlanmıştır? Dahası, bu
yalnızca ABD’nin sorunu da değildir. Bu ne yazık ki güç
sistemlerinin işlediği standart biçimdir; ve bu bilgi sistemlerinde
güvenceye alınmıştır; ülkedeki entellektüel sınıflar bir yüksek
idealler kılıfı uydurabilirler. Bu en kötü kitle katilleri için bile
doğru idi: Hitler, Japon faşistleri ve bu tabii ki Saddam Hüseyin.
Güçsüzler için güç sistemlerine güven bağlamak tam bir felaket
olacaktır. Güçlü devletlerle işbirliği yapmak isteyebilirler, ama
bunu ilüzyonlara kapılmadan yapmalıdırlar. Ve yine bunu sadece
Irak’taki değil, Türkiye’deki ve diğer yerlerdeki Kürtler’den daha
iyi bilen yoktur.
ABD Irak’ta kitle imha silahları bulamadı ve şimdi de Ortadoğu’da
demokrasiyi gerçekleştirmekten sözediyor. Bu proje başarılı olacak
mı ve bu demokrasi gerçek bir demokrasi olacak mı?
Washington kitle imha silahlarını bulamayınca propagandasını
“demokrasiyi kurmaya” kaydırdı. Bu “tek meselenin” Saddam’ın
silahsızlanması olduğu yolundaki daha önceki iddiayı açıkça
yalanlamaktadır. Ama yeterince itaatkar bir entellektüel sınıf ve
sadık bir medya ile bu fars sorunsuzca devam edebilir. Yeni
propaganda iddasını değerlendirmek için rasyonel bir kişi,
“demokrasi özlemi içinde” olanların çıkarları tehlikeye girdiğinde
nasıl davrandıklarını ve bugün de nasıl davranmakta olduklarını
sorabilir.
Kayıtları burada değerlendirmeyeceğim, ancak bu iddiaları
değerlendirmek isteyenler mutlaka bunu yapmalı. Demokrasiye ancak
“yukarıdan aşağıya bir demokrasi biçimi” olduğu, yani ABD şirket ve
devlet çıkarları ile işbirliği yapan seçkinler denetimi ellerinde
tuttuğu sürece müsamaha gösterildiğini bulacaklardır. Burada Latin
Amerika demokrasisi üzerine önde gelen otoritelerden birisinden
alıntı yapıyorum. Bu kişi Reagan yönetiminin Orta Amerika’yı yerle
bir eden ve Ortadoğu ve güney Afrika’da ardında bir dehşet denizi
bırakan “demokrasiyi geliştirme” programlarında görev almış, içerden
birisi olarak yazmaktadır.
Dahası aynı politikalar bugün de en ufak bir değişiklik olmadan
sürdürülmektedir. ABD Özbekistan’a demokrasi mi getirmektedir? Ya da
Ekvator Ginesi’ne? Bu ülke Saddam Hüseyin’le kıyaslanabilecek bir
canavar tarafından yönetilmektedir, ancak çok büyük bir petrol
rezervinin üzerinde oturduğu için Beyaz Saray’da Bush tarafından
sıcak bir hoşgeldin ile ağılanmaktadır. Paul Wolfowitz’i ele alalım,
propaganda sistemi tarafından demokrasi arayan ve acı çeken zavallı
müslümanlar için yüreği sızlayan bir “ileri görüşlü” olarak
tanımlanmaktadır. Belki de bu, neden Wolfowitz’in Endonezya’da
modern çağın kitle katillerinden ve işgencecilerinden biri olan
General Suharto’yu mazur göstermeye çalışanların önde geleni
olduğunu açıklamaktadır. 1997’de bir iç ayaklanma ile devrilene
kadar Suharto’yu övmeye devam etmiştir. Örneklere devam etmek çok
kolay.
Zengin ve güçlü olanlar için kendileri ile ilgili ilüzyonlar tatmin
edici ve uygundur. Birçok kişi bol övgüden hoşlanır, bu da tarih
boyunca entellektüellerin temel rollerinden birisidir. Zayıf ve
savunmasız olanlar için ise ilüzyonlara kader bağlamak pek akıllıca
bir yol değildir –yüzyıllar boyunca emperyal pratiğin kurbanları
bunu kesinlikle anlayabilir.
ABD’nin ulusal güvenliğini korumak için yürütülen mevcut savaş meşru
mudur? ABD’nin ulusal güvenliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?
ABD’nin ulusal güvenliği yalnızca terör ve kitle imha silahları
(KİS) tarafından tehdit edilmektedir –bu ikisi er ya da geç bir
araya gelecektir ve belki de korkunç sonuçlara yol açacaktır. ABD’li
ve diğer haberalma teşkilatları ve bağımsız yabancı politika
analizcileri Irak’ın işgalinin terörün artmasına ve KİSlerin
yayılmasına yol açacağını öngörmüşlerdir ve öngörüleri çoktan
doğrulanmıştır. Bunun nedenleri açıktır.
Dünya’nın baskın gücü, Eylül 2000’nde açıklanan ulusal güvenlik
stratejisinde, inanılır bahaneler ve uluslararası yetki olmadan
canının çektiği herkese saldırma niyetini açıklamıştır. Daha sonra
biran önce dünyaya söylediği şeyi gerçekten de kastettiğini
göstermek için “örnek oluşturacak bir eyleme” girişmiş ve neredeyse
savunmasız olduğunu tabii ki bildiği önemli bir ülkeyi işgal
etmiştir.
Bunu görüyorlarsa, potansiyel hedefler tabii ki “teşekkür ederiz,
gelin de boğazımızı kesin” demeyeceklerdir. Tam tesine caydırıcı
yöntemlere, bazen de intikama yöneleceklerdir. Hiç kimse dünyanın
geri kalanının toplamından daha fazla askeri harcama yapan ABD ile
yarışamaz. Ancak zayıfların da silahları vardır: yani terör ve
KİSler. Uzmanların neredeyse tümünün terör ve KİSlerin, Ulusal
Güvenlik Stratejisi’nin açıklanması ve Irak’ın işgali ile
cesaretlendirileceğini öngörmelerinin nedeni budur.
Bush yönetimi de bunu, haberlama teşkilatları ve bağımsız
analizciler kadar iyi anlamaktadır. ABD’nin ulusal güvenliğine zarar
vermek ve halkı ciddi tehditlere maruz bırakmak istememektedirler.
Bunlar yalnızca, dünyayı yönetmek ya da halkın genelini piyasa
sisteminin tahribinden korumak için tasarlanmış geçen yüzyılın
ilerlemeci yasalarını kaldırmayı amaçlayan aşırı gerici iç politika
programını hayata geçirmek gibi diğer şeyler ile
karşılaştırıldığında yüksek öncelikler arasında değildir.
Aynı zamanda güçlü bir devlet istemektedirler: iktidarı alır almaz
devlet harcamalarını (ekonomiye göreli olarak) 20 yıl önce Reagan
yönetimiyle iktidara geldikleri ilk dönemden beri en yüksek
seviyelere çıkarmışlardır. Ancak eleştirmeye çalıştıkları güçlü
devlet halkın geneline değil zengin ve ayrıcalıklı olanlara hizmet
etmektedir. Ve onlar için ulusal ve uluslararası hedefler
güvenlikten, hatta hayatın bekasından çok daha önemlidir. Bunda yeni
bişey yok. Yine tarihi bilenler politik liderlerin sıklıkla güç,
hakimiyet ve servet peşinde koşarken felaket riskini göze
aldıklarının farkına varacaktır.
ABD uluslararası meşruiyet ve anlaşmalara ne derece önem veriyor?
ABD uzun bir süre Güvenlik Konseyi, Adalet Divanı ve genelde
uluslararası hukuk ve kurumlarını küçümsedi. Bu hiç de şaşırtıcı bir
şey değildir. Ancak bu yönetim uluslararası hukuk ve kurumları
küçümsemekte o kadar ileri gitmiştir ki, dış politika ile uğraşan
seçkinler bile daha önce benzeri görülmemiş bir şekilde bunu
kınamıştır. Dahası bu o kadar açık ve arsızca yapılmıştır ki konuyu
tartışmaya bile gerek yok.
BM ve diğer uluslararası kuruluşlar bağımsızlıklarını kormakta
başarılı mıdırlar?
Açık ki değildirler. Bush yönetimi bir yıl önce BM’yi, (Colin
Powel’ın söylediği gibi ancak ABD’nin emirlerini dinlediği takdirde
mesele ile ilgili kalacağı yoksa bir tartışma topluluğu haline
geleceği yolunda uyarmıştır. Bu devam etmiştir, bugün de devam
etmektedir, ve yalnızca Irak meselesi ile ilgili olarak da değil.
Kendimizi yalnızca Ortadoğu ile sınırlarsak, ABD uydu devleti
İsrail’i koruma pratiğini 30 yıldır sürdürmektedir. Bunu Güvenlik
Konseyi kararlarını veto ederek ve Genel Kurul kararlarını bloke
ederek, ve tabii ki Batı Şeria’nın değerli bölümlerini İsrail’e
dahil etme pogramını sürdürmede uydu devletine askeri ve ekonomik
destek sağlayarak yapmaktadır.
BM 1960’larda dekolonizasyon ve sanayileşmiş güçlerin savaşın
yıkımından sonra kendilerini toparlamaları nedeniyle daha bağımsız
olmaya başladığından beri ABD’nin Güvenlik Konseyi kararlarını veto
etmekte başı çekmesinin (Britanya ikinci gelmektedir ve ardından
gelen ülkelerin çok önündedir) nedenlerinden birisi budur. Tabii ki
tek neden bu değildir. ABD Güvenlik Konseyi kararlarını daha başka
bir dizi nedenden ötürü veto etmektedir, bunlar arasında tüm
ülkeleri uluslararası hukuku gözetmeye çağıran bir karar da vardır;
bu kararda ABD’nin adı bile geçmemektedir, ancak herkes kimin
kastedildiğini anlamıştır.
ABD’yi teröristlerin lideri olarak adlandırıyorsunuz. Neden? Ve
insani değerleri ne derece koruyabilir?
ABD’yi “teröristlerin lideri” olarak adlandırmadım, ancak ABD’nin
terörist eylemlerine ve uydu devletlerin terörizmine verdiği
canalıcı desteğe ilişkin uzun ve dehşet verici kayıtları ayrıntısı
ile belgeledim. Bu kayıtları gözden geçirirken “terörizm” teriminin
ABD hükümeti tarafından benimsenen resmi tanımını kullanıyorum.
Ancak çok az insan resmi tanımları kullanmaya isteklidir, çünkü ilk
elde ulaşılacak olan sonuç budur.
Eğer ikna olmadıysanız son derece bol olan belgelere bir göz atın.
Kürtlerin günümüze kadar gelen tarihine bakın. ABD 1990’larda
Türkiye’de Kürtlere karşı uygulanan devlet terörüne canalıcı bir
destek veriyordu. Türkiye bu dönemde milyonlarca Kürdü yerle bir
edilmiş kırsal alandan sürerken, onbinlercesini öldürürken ve
barbarlığın akla gelen her türlüsünü uygularken ve yanıbaşınızda
1990’ların en kötü suçlarını işlerken (İsrail ve Mısır dışında) ABD
askeri yardımlarının önde gelen alıcısı oldu.
Sonuçların bazılarını mültecilerin sürüldüğü İstanbul’un
varoşlarında, Diyarbakır’da hayatta kalmaya çalıştıkları surdibinde
ve diğer yerlerde bizzat kendim gördüm. Fakat tabii ki bunların
hepsini biliyor olmalısınız, yanıbaşınızda oluyor bunlar. Ve bu tüm
hikayenin çok küçük bir bölümü ve terörist suçların doğrudan
uygulanmasını es geçiyor. Bu uygulamaların uzun ve çirkin bir sicili
var. Gerçekte ABD Nikaragua’ya karşı giriştiği saldirıda,
uluslararası terörizme denk düşen eylemleri nedeniyle Adalet
Divanı’nda kınanan tek ülkedir. Divan Reagan yönetimine –şu anda
Washington’da tekrar iktidarda olanlara- Nikaragua’ya karşı
giriştiği terörist saldırıları sona erdirmesini emretmiştir. Tabii
ki yönetim, terörist savaşı en kısa sürede tırmandırarak ve Divan
kararını destekleyen Güvenlik Konseyi kararlarını veto ederek
mahkeme emrini gözardı etmiştir. ABD bu pratiklerde hiç bir şekilde
yalnız değildir. Daha ziyade, genellikle bu pratikler suçları işleme
gücü ile aşağı yukarı paralel olarak gitmektedir. Ve yine bu,
yüzyıllardır kurbanların aşına olduğu, ya da olmaları gereken bir
şeydir.
Güç sistemleri insani değerleri koruyabilir mi? Tabii ki
koruyabilir, zaman zaman ABD de dahil korumuştur da. Bu, insani
değerleri korumanın güç çıkarlarına hizmet ettiği ya da bilinçli
yuttaşlar bunu talep ettiği zaman gerçekleşir. Bu faktörlerin her
ikisi de 1990’da ABD’nin, sınırın öte yakasında Kürtlerin acımasızca
bastırılması için canalıcı askeri ve diplomatik desteği sağlar iken
Irak Kürtlerini korumasında etkili olmuştur. Tabii ki ABD halkı bu
suçlardan haberdar değildi ve hala da değildir, her zaman olduğu
gibi çok sayıda delil medya ve entellektüel sınıflar tarafından
bastırılmıştır.
Bazı çalışmalarınızda ABD gücü ilerlediğinden daha iyi bir gelecek
için hiç umut olmadığını söylediniz. Neden kötümser bir insansınız?
Bu Amerikan modelinin başarılı olmayacağı anlamına mı geliyor?
Hiçbir zaman böyle birşey söylemedim. Tam tersine. Daha iyi bir
gelecek için çok büyük umut vardır ve bunu yaratmak ABD’de, genelde
Batı’da ve dünyanın diğer yerlerinde yaşayan insanların temel
yükümlülüğü olmalıdır. Ve ısrarla vurguladığım gibi umut verici
işaretler var. “Amerikan modeline” gelince bu ne kastettiğinize
bağlı. ABD halkı kendi adlarına birçok harika başarıya ulaşmıştır:
örneğin konuşma hakkının korunması bildiğim kadarıyla dünyada tektir
ve daha başka birçok hak kazanılmıştır. Bunlar gökten inen hediyeler
değildir ve kendini adamış bir halk mücadelesinin sonuçlarıdır. Eğer
aklınızdaki model bu ise bunun ABD’de ve diğer yerlerde daha
başarılı olacağını umut ediyorum.
Eğer “Amerikan Modeli” ile Bush’un Ulusal Güvenlik stratejisinde
ilan edilen ve pratiğe geçirilen şeyi ya da dünyanın büyük bölümünün
denetimini, birbirlerine ve birkaç güçlü devlete bağlı olan
uluslarötesi şirketlere aktarmak için tasarlanmış neoliberal
ekonomik politikaları kastediyorsanız, bunun kesinlikle başarılı
olmamasını diliyorum. Hepimiz de bunu dilemeliyiz.
Medya ve propaganda Amerikan vatandaşlarının hükümetlerinin
politikalarını izlemelerini sağlamada ne derece başarılıdır? Bu
politikanın muhalifleri seslerini diğerlerine iletebilirler mi?
Bu duruma göre değişir. Örneğin Irak’ın işgalini ele alalım. İşgal
Eylül 2002’de Ulusal Güvenlik Stratejisi ile birlikte açıklandı.
Bunu, ABD kamuoyunun büyük bölümünü uluslararası politik spektrumun
dışına çeken kitlesel bir hükümet/medya propagandası izledi. Büyük
çoğunluk Saddam Hüseyin’in ABD’ye karşı acil bir tehdit
oluşturduğuna, 11 Eylül 2001’de işlenen suçlardan sorumlu olduğuna,
ve El-Kaide ile birlikte yeni suçlar planladığına inanmaya başladı.
Bu inançlar hiç de şaşırtıcı olmayan bir biçimde işgale verilen
destek ile yakından ilişkilidir. Bunların yanlış olduğu biliniyordu,
ancak bunun önemi yoktu: yüksek sesle ve hiç durmadan tekrarlanan
yalanlar Yüksek Gerçeklik haline gelir.
Yine de propaganda kampanyası yalnızca kısmen başarılı idi. İşgale
karşı protestolar Avrupa’nın ya da ABD’nin tarihinde görülmemiş
düzeylere erişti. ABD 1962’de Güney Vietnam’a saldırdığında
–kuşkusuz ki bu bir saldırı idi- hiçbir protesto yoktu. Protesto 4-5
yıl boyunca ciddi bir düzeye erişmedi. Ve eriştiğinde ABD
saldırısının ana hedefi olan Güney Vietnam neredeyse tamamen yok
edilmişti ve saldırganlık Hindçini’nin büyük bölümüne yayılmıştı.
Batı tarihinde ilk kez İrak’ın işgaline karşı, daha savaş bile
başlamadan muazzam bir protesto dalgası vardı. Bu, güç sistemlerinin
halkın büyük bir kesimi zerinde denetimi nasıl yitirdiğinin
örneklerinden birisidir. Dünya çapındaki küresel adalet hareketi
başka bir çarpıcı örnektir. Ve bunun gibi daha niceleri var.
Bazıları İsrail’e muhalif olan Amerikalılar arasında en militan kişi
olduğunuz için sizi eleştiriyor, bazıları da bir Musevi olarak sizin
kendinizden nefret ettiğinizi söylüyor. Nasıl oluyor da İsrail’i bu
şekilde eleştiriyorsunuz?
Suçlamalar enteresan. İncil’i bilenler bu eleştirilerin kökenini de
bilirler. Suçlamaların kökeni İncil’de kötülüğün tam örneği olan
Kral Ahab’a kadar gider. Kral Ahab, Peygamber Elijah’ı İsrail’den
nefret eden bir kişi olarak suçlar. Kral’ın maiyetindeki yardakçılar
bu görüşe katılır. Elijah, modern yardakçıların sözlerini ödünç
alırsak “kendi kendinden nefret eden bir Musevidir”, çünkü Kral’ın
politikalarını eleştirmekte ve onu adalete ve insan haklarına
saygıya davet etmektedir. Eski Sovyetler birliğinde de benzer
suçlamalar yaygındı: muhalifler Rusya’dan nefret etmekle
suçlanıyordu. Ve askeri diktatörlüklerde ve totaliter devletlerde
diğer örnekler mevcuttur. Bu tür eleştiriler sıkı sıkıya bağlanılan
totaliter değerleri yansıtır.
Kendini adamış bir totaliter için iktidardaki güçler, halk, kültür
ve toplum ile özdeşleştirilmelidir. İsrail Kral Ahab’dır ve Rusya
Kremlin’dir Totaliterler için devlet politikasının eleştirilmesi
ülkenin ve insanlarının eleştirilmesidir. Demokrasi ve özgürlük ile
ilgili kaygıları olanlar için bu suçlamalar saçmalıktan öte birşey
değildir.
Eğer Belusconi’yi eleştiren bir İtalyan bir “anti-İtalyan” ya da
“kendi kendinden nefret eden bir İtalyan” olarak suçlanırsa bu Roma
ve Milan’da alay konusu olacaktır, ancak bu Mussolini Faşizmi
zamanında mümkündü. Bu tür tavırlar, değindiğiniz örneklerde olduğu
gibi özgür toplumlarda dile getirildiği zaman özellikle ilginç
oluyor.
Gerçekte özellikle İsrail’i eleştirmiyorum. Ancak ABD’nin –ne de
olsa kendi ülkem- uydu devletinin barbarca suçlarını desteklemekte
ve 1970’den beri neredeyse tüm dünya tarafından desteklenen
çerçevede barışçıl politik çözümü engellemekteki canalıcı rolünü
eleştiriyorum. Totaliter zihniyet için bu “İsrail’den nefret
etmektir”, “ABD’den nefret etmektir”. Kral Ahab ve yardakçıları,
Kremlin ve komiserleri ve güce aşağılık bir şekilde boyun eğme
çağrısında bulunan diğerleri hiç kuşkusuz buna katılacaklardır.
Özgürlük, adalet ve insan haklarına değer verenler tüm tarih boyunca
olduğu gibi başka bir yol izleyeceklerdir.
|