Kültür ve Emperyalizm
Edward Said
York Üniversitesi, Toronto, 10 Şubat 1993
Kudüs, Filistin’de doğan Edward Said eğitimine burada başladı ve
Kahire’de devam etti. Lisans eğitimini Princeton’da, master ve
doktorasını ise Harvard’da yaptı. Columbia Üniversitesi’nde
profesördür. Şu kitapların yazarıdır: Şarkiyatçılık (Orientalism),
Filistin Sorunu (The Question of Palestine), Haberlerin Ağında İslam
(Covering Islam), After The Last Sky ve Kültür ve Emparyalizm
(Culture and Imperialism (1))
Tartışma götürmez bir olguyla, Roma, İspanya, Bağdat veya
İstanbul’un kendi dönemlerindeki çok daha az korkunç olan gücüyle
karşılaştırıldığında o güne kadar hiç görülmemiş bir gücün 19.
yüzyıl boyunca Britanya ve Fransa’da ve daha sonra da diğer Batılı
ülkelerde, özellikle de ABD’de yoğunlaşmış olmasıyla başlamak
istiyorum. Bu yüzyıl, 19. yüzyıl, “Batı’nın yükselişi” olarak
adlandırılan şeyin doruğa ulaştığı yüzyıldır. Batı’nın gücü 19.
yüzyılın sonlarında, emperyal metropol merkezlerine gerçekten
şaşırtıcı bir ölçekte toprak ve teba edinme ve biriktirme fırsatı
verdi. 1800’de Batılı güçler dünya yüzeyinin % 55’i üzerinde hak
iddia ediyorlardı, ancak gerçekte yaklaşık olarak % 35’ine
sahiptiler. Fakat 1878’e gelindiğinde, Batılı güçlerin sahip olduğu
topraklar, dünyanın yüzde % 67’sine ulaşmıştı – ki bu her yıl 83.000
mil karelik bir artışa denk geliyordu. 1914’e gelindiğinde ise,
Batılı imparatorlukların yıllık toprak kazanma oranı, şaşırtıcı bir
seviyeye, 247.000 mil kareye ulaşmıştı. Ve Avrupa yeryüzünün %
85’ini koloniler (sömürgeler), himaye edilen devletler, bağımlı
devletler, dominyonlar (Britanya Uluslar Topluluğu (2) içinde yer alan
özerk ülkeler) ve tabii ki Kanada’nın içinde yer aldığı Britanya
Uluslar Topluluğu şeklinde elinde bulunduruyordu. Tarihte hiç
bunun kadar geniş, böyle tamamen tahakküm altına alınmış ve Batı
metropolisinin karşısında bu kadar güçsüz bırakılmış olan bir
birleştirilmiş sömürgeler topluluğu olmamıştı. Sonuç olarak William
McNeill’in “The Pursuit of Power” adlı kitabında söylediği gibi
“dünya, daha önce hiç olmadığı kadar, karşılıklı etkileşim içinde
tek bir bütün haline gelmişti.”
19. yüzyılın sonunda, Avrupa’da imparatorluğun etkilerinin
dokunmadığı hayatın hemen hiçbir köşesi kalmamıştı. Denizaşırı
pazarlar, hammaddeler, ucuz işgücü ve karlı topraklar ekonomilerin
iştahını kabartıyordu. Savunma ve dış politika teşkilatları uzak
bölgelerdeki geniş arazileri ve çok sayıda boyun eğdirilmiş halkı
muhafaza etmeye giderek daha çok kendilerini adamışlardı.
Batılı güçler daha fazla sömürge için birbirini kollayan, bazen de
acımasız bir hal alan bir rekabetin içinde değilken – burada ünlü
İskoçyalı imparatorluk tarihçisi V. G. Kiernan’ın “bütün modern
imparatorluklar birbirlerini taklit eder” sözünü hatırlamakta fayda
var – yasal yetki alanındaki topraklarda yerleşimler kurmak,
buraları gözetim altında tutmak, incelemek ve tabii ki yönetmek için
sıkı bir çalışma içindeydiler. Birleşik Devletler deneyimi
başlangıçtan beri bir imperium (3) fikri üzerine inşa edilmişti.
Birleşik Devletler, nüfusu, toprağı ve gücü artacak bir
imparatorluk, egemen bir dominyon devlet olarak kurulmuştu. Kuzey
Amerika toprakları için ileri sürülecek ve şaşırtıcı bir başarıyla
uğruna savaşılacak talepler vardı. Üzerinde hakimiyet kurulacak,
çeşitli şekillerde imha edilecek, çeşitli şekillerde yerlerinden
edilecek yerli halklar vardı. Daha sonra, 19. yüzyıl boyunca
Amerikan Cumhuriyeti hem yaş, hem de yarı-küresel güç bakımından
büyüdükçe, “Amerikan çıkarları açısından hayati önem taşıdığı”
belirtilen, müdahale edilecek ve üzerinde savaşılacak uzak topraklar
oldu. Örneğin, Filipinler, Karayip Adaları, Orta Amerika, Berberi
Sahilleri (4), Avrupa’nın bazı bölgeleri, Ortadoğu, Vietnam ve Kore.
Bununla birlikte ilginç bir şekilde, Amerika’nın kendine özgü
oluşunu, Amerikan diğerkamlığını ve fırsatlarını ısrarla vurgulayan
söylem o kadar etkili oldu ki, bir kelime veya ideoloji olarak
emperyalizm Birleşik Devletler kültürü, politikası ve tarihinde
ancak yakın zamanlarda, o da nadiren ortaya çıkmaya başladı. Ama
Kuzey Amerika’da, özellikle de ABD’de emperyal politika ile kültür
arasındaki bağlantı şaşırtıcı bir şekilde doğrudandır. Denizaşırı
Amerikan çıkarlarının savunucuları ısrarla, Amerika’nın
masumiyetini, iyi olanı yaptığını ve özgürlük için savaştığını öne
sürerken, Amerika’nın yüceliğe, ırk hiyerarşilerine ve başka
devrimlerin tehlikelerine karşı – Amerikan Devrimi benzersiz ve
dünyanın başka bir yerinde tekrarlaması imkansız bir devrim olarak
görülür – tutumu hep aynı kalmış, imparatorluğun gerçekliklerini
dikte etmiş ve onları gözden uzak tutmuştur.
Graham Greene’nin “The Quiet American” (1951) romanındaki Pyle
karakteri, bu kültürel yapıyı acımasız bir doğrulukla somutlaştırır.
Ama 19. yüzyıl Fransa ve Britanya vatandaşları için imparatorluk,
Amerika’nın aksine, utanıp sıkılmadan tartışılabilen başlıca
kültürel ilgi konularından biriydi. Tek başlarına Britanya
Hindistan’ı ve Fransız Kuzey Afrika’sı, Britanya ve Fransız
toplumlarının imgeleminde, ekonomilerinde, politik yaşamlarında ve
toplumsal dokularında muazzam bir rol oynadılar. Eğer Edmund Burke,
Delacroix, Ruskin, Carlyle, James ve John Stuart Mill, Kipling,
Balzac, Nerval, Flaubert ya da Conrad gibi isimlerden bahsedersek,
onların devasa kolektif yeteneklerinin bile kapsadığından çok daha
büyük bir gerçekliğin sadece küçük bir köşesinin haritasını çıkarmış
oluruz. Bu iki emperyal gücün uzaktaki mülklerinde alimler,
yöneticiler, gezginler, tüccarlar, parlamenterler, yazarlar,
kuramcılar, spekülatörler, maceracılar, hayalperestler, şairler ve
kendi toplumlarında dışlanmış ve uyumsuz her çeşit insan vardı.
Bunların herbiri metropoliten yaşamın kalbinde varolan bir sömürge
gerçekliğinin oluşmasına katkıda bulundular.
Terimi kullanacağım için belirtiyorum – ve terminolojik
uyarlamalarla gerçekten fazla ilgilenmiyorum – “emperyalizm” uzak
bir toprak parçasını yöneten hakim bir metropoliten merkezin
pratiği, teorisi ve tutumları anlamına gelmektedir. Neredeyse her
zaman emperyalizmin bir sonucu olan “sömürgecilik” uzak bölgelerde
yerleşimler kurulmasıdır. Tarihçi Michael Doyle’un söylediği gibi
“İmparatorluk bir devletin başka bir politik toplumun fiili politik
egemenliğini kontrol ettiği, resmi veya gayriresmi bir ilişkidir. Bu
ilişki zorla, siyasi işbirliğiyle, ekonomik, toplumsal ya da
kültürel bağımlılıkla gerçekleştirilebilir. Emperyalizm basitçe bir
imparatorluk kurma ya da kurulmuş bir imparatorluğun devamlılığını
sağlama süreci ya da politikasıdır.”
Çağımızda örneğin Hindistan’da Britanya’nın veya Cezayir ve Fas’ta
Fransa’nın yapmış olduğu türden doğrudan sömürgecilik geniş ölçüde
son bulmuştur. Buna karşın, emperyalizm bir tür genel kültürel alan
biçiminde olduğu kadar kendi özgül politik, ideolojik, ekonomik ve
toplumsal uygulamalarıyla da genellikle içinde bulunmuş olduğu
alanlarda egemenliğini uzatmak ister. Belirtmek istediğim nokta, ne
emperyalizmin ne de sömürgeciliğin basit bir biriktirme ve edinme
eyleminden ibaret olmadığıdır. Emperyalizm ve sömürgecilik sadece
oraya gidip, bir toprak parçası edinip buranın üzerinde oturmak
meselesi değildir. Bu uygulamaların her ikisi de, belirli bazı
bölgelerin ve halkların hükmedilmeye ihtiyaç duyduğu ve bunu
istediği fikirlerini de içeren etkili kültürel oluşumlarla
desteklenir, hatta yönlendirilir. Örneğin, eğer 19. yüzyılın
ortasıyla sonu arasında Britanya’da Hindistan’la ilgili yazılmış
olan yazılara bakacak olursanız, Hindistan’ın Britanya tarafından
yönetilmek için varolduğunu farkedersiniz. Kipling’in de bazı kısa
hikayelerinde ve özellikle “Kim” romanında canlandırdığı gibi,
Britanya’sız bir Hindistan’ın yokolacağını söyleyen Hintli
karakterleri vardır. Britanya’sız bir Hindistan artık aynı yer
olmayacaktır.
Dolayısıyla, bu bölgeler ve halkların hakimiyet altına alınmaya
olduğu kadar hakimiyetle bağlantılı bilgi biçimlerine de ihtiyaçları
vardır. İngiltere ve Fransa gibi yerlerde 19. yüzyıl klasik emperyal
kültürünün kelime hazinesinde bol bol “aşağı” veya “tabi ırklar”
gibi kavramlar vardır ve “tabi halk”, “bağımlılık”, “yayılma” ve
“otorite” anlayışlarına sıkça rastlanmaktadır. Emperyal
deneyimlerden hareket edilerek kültür hakkındaki anlayışlar
netleştirilmiş, güçlendirilimiş, eleştirilmiş ya da reddedilmiştir.
100 yıl kadar önce İngiliz tarihçi J. R. Seeley tarafından yayılan
garip, ama belki de mübah olan Avrupa’nın bazı denizaşırı
imparatorluklarının başlangıçta kazara ele geçirildiği fikrine
gelince, hayal gücü ne kadar zorlanırsa zorlansın bu
imparatorlukların tutarsızlığını, kalıcılığını ve sistemli bir
şekilde ele geçirilip yönetilmelerini açıklamaz – bu
imparatorlukların güçlenmiş yönetimlerini ve kendi başına ayakta
durmalarını saymıyorum bile. David Landes’in 19. yüzyılın başlarında
Avrupa’nın endüstriyel genişlemesi hakkındaki “The Unbound
Promethus” adlı kitabında belirttiği gibi, “bazı Avrupalı güçlerin
plantasyonlar kurma, yani sömürgelerine daimi işletmeler muamelesi
yapma kararı, etik açıdan nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin,
çok önemli bir yenilikti.”
Fransız ve Britanya imparatorluklarının 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın
büyük bir bölümünde önde olması, hiçbir şekilde İspanya, Portekiz,
Hollanda, Belçika, Almanya, İtalya, Japonya ve farklı bir biçimde
Rusya ve ABD’nin dikkate değer modern genişlemesini görmeyi
engellemez. Bununla birlikte, Rusya emperyal topraklarını neredeyse
tamamen bitişik bölgeleri ilhak ederek, yani Rusya’nın gerçek
sınırlarının Güney ve Doğusundaki toprakları alarak ele geçiriyordu.
Kendi sınırlarının binlerce mil ötesine diğer kıtalara sıçrayan
Britanya ve Fransa’nın aksine, Rusya sınırlarının yanı başında hangi
toprak ve halk varsa bunları yutarak ilerledi; böylece sınırları da
gittikçe daha fazla Doğuya ve Güneye doğru genişledi. Ama Britanya
ve Fransa’nın durumunda, çekici toprakların uzak mesafede oluşu
uzaklardaki çıkarların planlamasını gerekli kılıyordu. Kısmen bunun
sonucu oluşan kültürel biçimlerle ve hissiyat yapılarıyla
ilgilendiğim, kısmen de denizaşırı hakimiyet benim yetiştiğim ve
halen de içinde yaşamakta olduğumuz dünya olduğu için, ben burada bu
nokta üzerinde odaklanıyorum.
Sovyetler Birliği ve ABD’nin yarım asırdan biraz daha az
faydalandıkları süper güç statüsü, 19. yüzyılda Fransa ve
Britanya’nınkilere kıyasla çok farklı tarihlerden ve farklı emperyal
izleklerden kaynaklanır. Hakimiyetin ve buna karşı oluşan tepkilerin
birçok çeşidi vardır; fakat kısmen benim konferansımın konusunu
oluşturan çeşidi, uyandırdığı direnişle birlikte Batı hakimiyetidir.
Kar ve daha fazla kar ümidi, büyük Batı imparatorluklarının
genişlemesinde açıkça muazzam bir öneme sahipti. Baharat, şeker,
köleler, kauçuk, pamuk, afyon, kalay, altın ve gümüşün çekicilikleri
yüzyıllar boyunca açıkça buna tanıklık etti. Ama bunun yanısıra
atalet de vardı; yani orayı ele geçirirseniz orada kalmak
zorundaydınız. Halihazırda çalışan işletmelere yapılan yatırımlar.
Gelenek. Ve işletmenin çalışmaya devam etmesini sağlayan pazar veya
kurumsal kuvvetler.
Ama emperyalizm için bundan daha fazlası vardı. Emperyalizme kar
kaygısını aşan bir bağlılık duyuluyordu. Bir yandan İngiltere veya
Fransa’dan, Londra veya Paris’ten saygın erkek ve kadınların uzak
toprakların ve onların yerli halklarının hakimiyet altına alınması
gerektiğini kabul etmelerine imkan tanıyan; diğer yandan, bu saygın
insanların imparatorluğu, ikinci sınıf, aşağı veya az gelişmiş
halkları yönetmek için uzatılmış, neredeyse metafizik bir yükümlülük
olarak düşünmelerini sağlayacak şekilde metropoliten enerjileri
yenileyen, sürekli dolaşıma ve yeniden dolaşıma sokulan bir
bağlılık. Şurasını unutmamalıyız ki ve bu benim konumun çok önemli
bir yönünü oluşturuyor, bunlara karşı Britanya ve Fransa’nın içinden
çok az bir direniş vardı. Bir imparatorluğa sahip olmak sorunu
konusunda muazzam bir görüş birliği vardı. Bu imparatorlukların çok
sık şekilde olumsuz, hatta dezavantajlı koşullar altında kurulmasına
ve muhafaza edilmiş olmalarına rağmen, 19. yüzyıl boyunca emperyal
yayılmaya karşı çok az yerel direniş oldu. Söz konusu olan sadece
Afrika’nın, 19. yüzyılın son döneminde adlandırıldığı haliyle “Kara
Kıta”nın vahşi veya ıssız alanlarında beyaz sömürgecilerin
katlandığı muazzam güçlükler değildi. Aynı zamanda, evlerinden çok
uzakta bulunan az sayıdaki Avrupalı ile kendi vatanlarında yaşayan
çok daha fazla sayıdaki yerli halk arasında her zaman korkunç ve
tehlikeli bir fiziksel orantısızlık vardı. Örneğin 1930’larda
Hindistan’da 60.000 asker ve 90.000 sivil tarafından desteklenen
yalnızca 4.000 Britanyalı memur, 300 milyonluk bir ülkede
yerleşmişti. İşlerin bu şekilde sürüp gitmesini sağlamak için
gerekli olan irade, öz-güven, hatta kibir ancak tahmin edilebilir.
Fakat Forster’ın “Passage to India” ya da Kipling'in “Kim” gibi
romanlarının metinlerinde görülebileceği gibi bu tutumlar, en az
ordu ve memuriyetteki insan sayısı ya da İngiltere’nin Hindistan
üzerinden kazandığı milyonlarca pound kadar önemlidir.
Çünkü, Joseph Conrad’ın “Heart of Darkness”ta o kadar güçlü bir
şekilde farketmiş göründüğü gibi, imparatorluk girişimi, bir
imparatorluğa sahip olma fikrine dayanır. Conrad modern dönemde
yaşayan bizle, modern emperyalistler ile Romalılar arasındaki farkı
şöyle açıklar: Romalılar sadece yağma ve ganimet için oradaydılar.
Sadece çalıyorlardı. Ama biz oraya bir fikirle gidiyoruz. Bunu
derken, açık ki, Fransız ve Belçikalıların Afrika’daki imparatorluk
girişimleri hakkındaki şu fikirlerini kastediyordu: bu kıtalara
gittimizde, orada sadece insanlardan fildişilerini çalmak ya da
onlardan köle almak için gitmiyoruz. O insanları bir şekilde
geliştiriyoruz. Bu konuda oldukça ciddiyim. Örneğin Fransız
imparatorluğunun düşüncesi, Fransa’nın bir “mission
civilisatrice”si (5) olduğu, yani orada yerli halkı medenileştirmek
için bulunduğuydu. Bu çok güçlü bir fikirdi. Açık ki pek fazla yerli
buna inanmıyordu; ama Fransızlar bunu yaptıklarına gerçekten
inanmışlardı.
Bir imparatorluğa sahip olma fikri çok önemli ve benim de
ilgilendiğim merkezi özellik bu. Bütün hazırlıklar bir kültür içinde
bu fikir için yapılır ve daha sonra, sırasıyla ve zamanla,
emperyalizm bir tür iç tutarlılık, bir dizi deneyim kazanır ve bu
kültür içinde bir yöneten ve yönetilen mevcudiyeti kendine bir yer
edinir.
Çok büyük bir ölçüde büyük 19. yüzyıl emperyalizmi sona erdi. Fransa
ve Britanya II. Dünya Savaşından sonra en görkemli varlıklarının
çoğunu bıraktılar ve daha ufak güçler de uzaklardaki
dominyonlarından vazgeçtiler. O çağın açıkça bir kimliği vardı:
örneğin, Eric Hobsbawm, “Age of Revolution” (Devrim Çağı), “Age of
Capital” (Sermaye Çağı) ve “Age of Empire” (İmparatorluk Çağı)
üçlemesinin üçüncü kitabında, 19. yüzyılın ikinci yarısından
bahseder. Yine de, imparatorluk çağının açıkça kendine has bir
kimliği olmasına ve tarihçilerin bu çağdan kabaca 1878’den II. Dünya
Savaşına kadar bahsetmesine rağmen, emperyal geçmişin anlamı tamamen
bu zaman dilimine sığdırılamaz: o yüz milyonlarca insanın
gerçekliğine girmiştir. Onun kolektif hafıza olarak hayli çelişkili
bir kültür, ideoloji, hafıza ve politika dokusundaki süregiden
varlığı, hala korkunç bir kuvvet uygulamaktadır. Franz Fanon “Batılı
ülkelerin bizi mahkum etmek istediği durumu hiç düşünmeden
reddetmeliyiz.” demişti. Bunu 1961’de söylemişti. “Sömürgecilik ve
emperyalizm bayraklarını indirdiğinde ve polis güçlerini
topraklamızdan çektiğinde, yaptıklarının karşılığını ödemediler.
Yüzyıllar boyunca yabancı sömürgeciler az gelişmiş dünyada suçlular
gibi davranmaktan başka bir şey yapmadılar.” Doğru bir emperyalizm
anlayışı, aynı zamanda günümüzde imparatorluk için duyulan nostalji
üzerinde de enine boyuna düşünmelidir. Şunu demek istiyorum:
örneğin, bugünkü koşullardan hayıflanan ve Hindistan’dan vazgeçmemiz
gerektiği veya Cezayir’den çekilmemiz gerektiği fikrinden ve o
günden pişmanlık duyan İngiliz ve Fransız tarihçilerin yazılarında
hala bu nostaljiyi görebilirsiniz. Bu hala var. Aynı zamanda varolan
başka bir şey de, imparatorluk hatırasının, yönetilmiş olanlarda ve
imparatorluğu yerli halk için tam bir felaket olarak görenlerde
uyandırdığı kızgınlık ve öfke.
Öyleyse imparatorluk duygusunu, mantığını ve hepsinden önemlisi
hayalini besleyen kültüre dikkatli ve bir bütün olarak bakmaya
çalışmalıyız. Ve 19. yüzyılın sonundan itibaren tamamen kültür
işlerinin kalıcı bir parçası haline gelmiş olan ve daha az pişmanlık
uyandırıcı özelliklerini hala kutladığımız emperyal ideolojinin
hegemonyasını da anlamalıyız.
Böylece günümüze geliyorum. Sömürgelerin bağımsızlıklarını
kazanmasının klasik imparatorlukların değılmasını hızlandırmasıyla
birlikte emperyalizm birdenbire “geçmiş” olmadı. Bir bağlantılar
mirası hala Cezayir ve Hindistan gibi ülkeleri sırasıyla Fransa ve
Britanya’ya bağlamaktadır. Örneğin eski sömürge topraklarından gelen
büyük ve yeni bir Müslüman, Afrikalı ve Batı Hindistanlı nüfus bugün
metropoliten Avrupa’da yaşamaktadır. Hatta İtalya, Almanya ve
İskandinavya bile bugün büyük ölçüde emperyalizm ve sömürgeciliğin
olduğu kadar genişleyen Avrupa nüfusunun da bir sonucu olan bu yer
değiştirmelerle uğraşmak zorunda kalıyor. Bunun yanında, Soğuk
Savaşın sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılması dünya
haritasını kesin bir biçimde değiştirdi. Son süper güç olarak
ABD’nin zaferi bize yeni bir güç hatları kümesinin dünyayı
şekillendireceğini gösteriyor. Bu güç hatları zaten 1960’larda ve
1970’lerde aşikar hale gelmeye başlamıştı.
Eski emperyal eşitsizliklerin, Arno Mayer’in çok etkileyici
ifadesiyle “eski rejimin kalıcılığının” yeniden canlanmasının
belirgin özellikleri nelerdir? Biri, hiç kuşkusuz, Kuzey ile Güney,
zengin devletler ile fakir devletler arasındaki muazzam ekonomik
uçurumdur. Bunun temelde gayet basit olan topografisi, “Kuzey-Güney:
İnsan Bekası İçin Bir Program” başlığını taşıyan ve “Willy Brandt
Raporu” denilen raporda en çıplak terimlerle çizilmişti. Bu rapor
1980’de yayımlanmıştı. Sonuç bölümü kriz ve acil durum terimleriyle
ifade ediliyordu. Rapor, Güney yarıkürenin en fakir ülkelerinin
öncelikli ihtiyaçlarının ele alınması gerektiğini söylüyordu. Açlık
yok edilmeliydi, geleneksel ihraç mallarından elde ettikleri
kazançlar arttırılmalıydı. Kuzeydeki sanayi, Güneydeki sanayi
merkezlerinin gerçekten büyümesine izin vermeliydi. Ulusötesi
şirketlerin faaliyetlerine sınırlama getirilmeliydi. Küresel para
sisteminde reformlar yapılmalıydı. Kalkınmanın finansmanı “borç
tuzağına” yol açmayacak şekilde değiştirilmeliydi. Konunun can alıcı
noktası raporda da belirtildiği gibi “iktidarın paylaşılmasıydı”,
yani Güney ülkelerine parasal ve mali kurumların yönetiminde ve
karar alma süreçlerinde daha adil bir pay verilmesiydi.
Kuzey’in dizginlenmeyen açgözlülüğü, bencilliği ve ahlaksızlığınının
sessiz resmini önümüze koymasıyla ve dengeli bir üslup tutturmasıyla
daha da güvenilir bir hal alan Willy Brandt Raporu’ndaki teşhise ve
hatta raporun önerilerine katılmamak mümkün değil. Ama bu
değişiklikler nasıl meydana gelecek? Raporda, ilk kez bir Fransız
gazeteci tarafından 1950’lerde ortaya atılan, dünyadaki ulusların
savaş-sonrasında Birinci, İkinci ve Üçüncü Dünya şeklinde
sınıflandırılması büyük ölçüde terkedilmişti. Willy Brandt ve
meslektaşları ilkesel olarak takdire değer bir kurum olan Birleşmiş
Milletler’in yetersiz kalmış olduğunu örtük biçimde kabul
ediyorlardı. Sayısız bölgesel ve küresel çatışmanın artan sıklıkta
meydana geldiği günümüzde bile hiç de yeterliymiş gibi görünmüyor:
ABD başta olmak üzere büyük ölçüde Güvenlik Konseyinin daimi
üyelerinin istekleri yüzünden BM Yugoslavya’da aciz durumdadır.
“Dünya Düzeni Modelleri Projesi” (6) gibi küçük grupların çalışmaları
dışında, küresel düşünüş eskinin Süpergüç, Soğuk Savaş, bölgesel,
ideolojik ve etnik çatışmalarını yeniden üretme eğilimindedir. Bunun
en iyi örneği Yugoslavya’dır. Yugoslavyaki dehşetin tanıtladığı
gibi, nükleer ve post-nükleer çağda bu daha da tehlikeli. Güçlülerin
daha fazla güç ve zenginlik elde etmesi beklenirken, güçsüzlere
düşen daha az güç ve daha fazla yoksulluk oluyor. Ve tabii ki,
Afrika bu gerçeğin canlı tanığı. Kuzey ile Güney arasındaki fark, en
azından Avrupa’da önemi azalmış olan sosyalist ve kapitalist
rejimler arasındaki eski farklılıkların önüne geçmiştir. Noam
Chomsky 1980’lerde, “Kuzey-Güney çatışması dinmeyecektir” sonucuna
varmıştı. Bunun 1990’lar için de doğru olduğunu düşünüyorum. “Batılı
sanayi toplumunun ayrıcalıklı kesimlerinin küresel kaynaklar,
insanlar ve malzemeler üzerindeki gerçek kontrolünü devam ettirmesi
ve bu denetimden orantısız bir şekilde yararlanmasını temin etmek
için yeni egemenlik biçimlerinin bulunması zorunlu olacaktır.
Dolayısıyla ABD’de ideolojinin yeniden oluşturulmasının” – özellikle
Soğuk Savaş’tan sonra olduğunu eklemek isterim – “sanayileşmiş
dünyanın her yanında yansımasını bulması hiç şaşırtıcı gelmiyor.
Batı’nın ideoloji sisteminde, insan onuruna, özgürlüğe ve kendi
kaderini tayin etmeye geleneksel olarak bağlı olan medeni Batı ile
bir nedenden dolayı, belki de genlerindeki bozukluktan dolayı, bu
tarihi davanın derinliğini anlayamayanların barbar vahşeti arasında
büyük bir uçurumun oluşturulması mutlak bir gerekliliktir. Bu,
örneğin Amerika’nın Asya savaşlarında çok belirgin şekilde ortaya
çıkan bir durumdur.” Chomsky’nin Kuzey-Güney ikileminden, Amerikan
ve Batı egemenliğine geçmesinin temel olarak doğru olduğunu
düşünüyorum. Amerika’nın ekonomik gücünün azalmasına, örneğin
kentsel ekonomik ve kültürel krizlere rağmen, Amerika’da son
dönemlerde “kanon” hakkındaki, yani neyin Batı edebiyatı olduğu
hakkındaki tartışmaların bir çoğunun, ideolojinin yeniden
oluşturulmasıyla bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Amerikan
kudretindeki azalma ve ABD’deki bu türden çeşitli krizler ve ayrıca
Tayvan ve Japonya gibi Pasifik kıyısı ülkelerinin yükselişi ve çok
kutuplu bir dünyanın yarattığı kafa karışıklıkları, Reagan ve Bush
döneminin cırtlak sesini kısmıştır. Bu ilk önce, Batı’da 19.
yüzyıldan ve hatta daha öncesinden beri hakimiyetin kültürel
terimlerle sağlamlaştırılması ve meşrulaştırılmasına duyulan
ideolojik ihtiyacın sürekliliğinin altını çizmektedir. İkinci olarak
ise doğru bir şekilde, Amerikan gücü hakkında durmadan tekrarlanan
tahminlere ve teorizasyonlara dayanan ve çoğunlukla çok güvensiz,
dolayısıyla abartılı şekillerde dile getirilen, Amerikan gücünün
yükselişte olduğu bir dönemde yaşadığımız temasını açığa
çıkartmaktadır.
20. yüzyıl ortasındaki önde gelen Amerikan şahsiyetleri hakkında
geçen on yılda yapılan çalışmalar ne demek istediğimi ortaya
koymaktadır. 20. yüzyıl ortalarının en ünlü gazetecisi ve üstadı
olan Walter Lippman örneğini ele alalım. Lippman, Amerikan
yükselişinin zihniyetini temsil etmektedir ve bu yüzyılın en
prestijli ve güçlü gazetecisi olmuştur. Geçtiği haberlerin ve dünya
olayları hakkındaki tahminlerinin doğru olması veya bunlara ilişkin
keskin bir değerlendirme gücüne sahip olması değildi Lipmman’ın
kariyerini olağanüstü kılan. Ayrıca öyle birisi de değildi. Daha
ziyade, içeriden birisinin yani iktidarın yakınında bulunan ve daima
içeriden biriymişçesine konuşmaya çalışan birisinin bakış açısından,
Amerika’nın küresel hakimiyetini – LBJ (7) ile ters düştüğü Vietnam
meselesi hariç – itiraza yer bırakmayacak şekilde ifade etmesiydi.
Bir bilgiç olarak rolünün, yurttaşlarının kendilerini “gerçekliğe
uyarlamasına” yardımcı olmak olduğunu düşünüyordu. Bu gerçeklik,
kamu politikasından fazla uzaklaşmama becerisinin yanısıra
ahlakçılığını, gerçekçiliğini ve diğerkamlığını vurgulayarak daha
kabul edilebilir hale getirdiği Amerika’nın rakipsiz bir dünya gücü
olmasıydı.
Söylemeye çalıştığım şey Amerikan gücünün dünya üzerindeki rolünün
yalnızca ABD’nin kaba askeri gücüne dayanmadığıdır – ki bu askeri
güç bütün ülkeye yayılan sağlık, ekonomi, üniversiteler vs.
alanlarındaki krizlere neden olmuştur. Ülkede hala, Lippman gibi
insanların kariyerlerinin de gösterdiği gibi, Amerika’nın dünyanın
lideri rolünü üstlenmesi gerektiği konusunda çok güçlü bir ideolojik
ve kültürel uzlaşma bulunmaktadır. Benzer bakış açısı, George
Kennan’ın etkileyici yazılarında da görülebilir. Kendisi, Soğuk
Savaş döneminde Amerikan politikasına yön veren, karşıt gücü tahdit
etme (8) politikasını formüle eden kişidir. Kennan ülkesinin Batı
uygarlığının koruyucusu olduğuna inanıyordu. Kennan’a göre böyle bir
yazgı, Avrupalı olmayan dünyada Amerika’yı popülerleştirmek için
çaba harcanmasına gerek olmadığı anlamına geliyordu. Kennan bunu
“roteryan idealizmi” olarak adlandırıyordu. Ama bu idealizm,
kendisinin “doğrudan güç konseptleri” olarak adlandırdığı şeye
dayanıyordu. Daha önceden sömürgeleştirilmiş hiçbir halk ya da
devletin Birleşik Devletler’e meydan okuyacak imkanı olmadığı ve
klasik imparatorluklar dağıldıktan sonra ortada yalnızca onlar
kaldığı için, kimsenin askeri ve ekonomik açıdan ABD’ye meydan
okuyacak gücü yoktu; bu yüzden Kennan itidalli olunmasını tavsiye
ediyordu. Bununla birlikte, Kennan 1948’de Dışişleri Bakanlığı
Politika Planlama Personeli için yazdığı bir notta Afrika’nın tekrar
sömürgeleştirilmesini onaylamıştı. 1971’de yazdığı başka bir yazıda
ise, Güney Afrika’daki apartheid rejimini onaylıyordu. Kötü
uygulamaları onaylamadığını, ama fikrin iyi olduğunu söylüyordu.
Amerikan’nın Vietnam’a müdahalesini onaylamamasına rağmen, “tamamen
Amerika’ya özgü gayriresmi bir emperyal sistem” olarak adlandırdığı
şeyi genelde onaylıyordu. Avrupa ve Amerika’nın dünyayı
yönlendirecek eşsiz bir konuma sahip olduğu konusunda kafasında
hiçbir kuşku yoktu. Bu bakış açısı, Kennan’nın kendi ülkesini, bir
zamanlar Britanya İmparatorluğu’nun oynadığı role ulaşmaya çalışan
bir yeniyetme olarak görmesine yol açmıştı.
Savaş sonrası Amerikan politikasını, Lippman ve Kennan’ın yanısıra,
başka güçler de şekillendirmiştir. Gerek Lippman, gerekse Kennan
içinde yaşadıkları topluma yabancılaşmış yalnız kişilerdi ve aşırı
milliyetçilikten, saldırgan Amerikan tavrının kaba biçimlerinden
nefret ediyorlardı. Onlar kendi içine kapanmacılık, müdahalecilik,
anti-sömürgecilik ve serbest ticaret emperyalizminin, tarihçi
Richard Hofstadter’in “anti-entelektüel ve paranoyak” olarak tarif
ettiği Amerikan politik yaşamının ülke içindeki özellikleriyle
alakalı olduğunu biliyorlardı. Bunlar, II. Dünya Savaşı’nın
bitmesinden önce ve hiç kuşkusuz sonra ABD dış politikasındaki
tutarsızlıklar, ilerlemeler ve geriye çekilişlerin kaynağıydı. Yine
de, Amerikanın istisnai niteliğine ve liderliğine dair düşünce hiç
bir zaman eksik olmadı. Britanyalılar ve Fransızlar ortalıktan
çekildiğinde ve şüphesiz II. Dünya Savaşı sonrası dönemde
imparatorluklar yok olduğunda, Amerika kumandayı ele aldı. ABD ne
yaparsa yapsın, bu otoriteler genellikle ABD’nin ardısıra geldiği
diğer büyük güçler gibi emperyal bir güç olmasını istemiyorlardı.
Bunun yerine ABD’nin yaptıklarının gerekçesi olarak “dünya
sorumluluğu” anlayışını temel alan bir yaklaşımı —bana göre ikisi de
aynı şeydir – tercih ediyorlardı. Monroe Doktrini, Açık Yazgı
(9) gibi
önceki gerekçeler dünya sorumluluğu anlayışına yol açmışlardı ve bu
anlayış da tam olarak II. Dünya Savaşı sonrasında Birleşik
Devletler’in küresel çıkarlarının büyümesine ve dış politika ve
entelektüel seçkinlerin formüle ettiği muazzam güç anlayışına
karşılık geliyordu.
Richard Barnet bunun ne gibi zararlara yol açmış olduğunun son
derece açık bir dökümünü çıkartırken, Birleşik Devletler askeri
gücünün 1945 ve 1967 arasında her yıl Üçüncü Dünya’ya müdahale
ettiğini belirtiyor. Amerika bu tarihten beri dünya sahnesinde
etkileyici bir şekilde aktif olmuştur. Özellikle de 1991 Körfez
Savaşı’nda Irak’ın petrol üreten bir Amerikan müttefikini işgal
etmesine son vermek için 650.000 askerini 6.000 mil uzağa
yolladığında. Barnet “The Roots of War” adlı kitabında böyle
müdahalelerin “güçlü bir emperyal inancın bütün unsurlarına” sahip
olduğunu söylüyordu: “görev duygusu, tarihsel gereklilik ve kendi
inançlarını yayma heyecanı. LBJ gibi cırtlak sesli globalistlere ve
ve Nixon gibi kısık sesli globalistlere göre bu emperyal inanç, bir
kanun yapma, düzeni sağlama teorisine dayanmaktadır. ABD dış
politikasının amacı daha fazla kanun hakimiyetinin sağlandığı bir
dünya oluşturmaktır. Ama burada barışı organize eden ve kanunları
tanımlayan Birleşik Devletler’dir. ABD, dünya çapında ekonomik
gelişme ve askeri gelişme için temel kuralları saptayarak
uluslararası çıkarları empoze etmektedir. Dolayısıyla Sovyetlerin
Küba’da, Brezilyalıların Brezilya’da, Vietnamlıların Vietnam’da
nasıl davranacağına ilişkin kuralları ABD koymaktadır. Bugün
Amerika’nın buyruğu, Soğuk Savaş boyunca hükümranlık alanlarının
üzerinde askeri uçak uçurma hakkı ileri sürdüğü Çin ve Sovyetler
Birliği de dahil olmak üzere tüm dünyada geçerlidir. Eşsiz
zenginliklerle ve müstesna bir tarihle kutsanmış olan Amerika
uluslararası sistemin içinde değildir; onun üzerindedir. Ulusların
arasındaki üstün yeriyle hukukun koruyucusu olmaya hazırdır.” Bu
sözler 1972’de yayınlanmış olmasına rağmen, hukuk ve barış
hakkındaki fikirlerini bütün dünyaya dikte etmeye çalışmaya devam
eden, Panama işgali ve Körfez Savaşı dönemindeki Amerikayı çok daha
iyi anlatmaktadır. Burada şaşırtıcı olan bunların dikte edilmeye
kalkışılması değildir. Açıkça bu politikayı temsil etmek ve
açıklamak üzere bir tür kültürel alan olarak inşa edilmiş olan
kamusal bir alanda, bütün bunların o kadar geniş bir konsensüs ve
neredeyse söz birliği ile yapılmış olmasıdır. Büyük iç kriz
dönemlerinde, örneğin Körfez Savaşı’ndan yaklaşık bir sene sonra, bu
çeşit bir ahlakçı muzafferlik askıya alınır ve bir kenara konur. Ama
ahlakçı muzafferlik sürdüğü sıralarda, ortalama Amerikalının
dünyanın yanlışlarını, şeytanın çelişki ve tutarsızlıklarını
düzeltmenin bize bağlı olduğunu düşünmesinin sağlanmasında; yani
Chomsky’nin deyişiyle, “rızanın imalatında” medya olağanüstü bir rol
oynar. Körfez müdahelesini, Panama, Grenada ve Libya’ya yapılan bir
dizi müdahale öncelemişti. ‘Hakkımız’ olan bütün bu müdahaleler
yaygın şekilde tartışıldı, bir çoğu onaylandı, veyahut en azından
caydırıcı bir tutumla karşılaşmadı. Kiernan’ın söylediği gibi
“Amerika, istediği her şeyin zaten insan ırkının istekleri olduğu
düşüncesini çok sevmiştir.”
Bu iç karartan karanlık tabloyu tamamlamak için Üçüncü Dünya’daki
koşullarla ilgili birkaç özet gözlemi de eklemek istiyorum. Açık ki
Batılı olmayan dünyayı Batı’daki gelişmelerden ayrı olarak ele alıp
tartışamayız. Afrika, Latin Amerika, Asya’daki sömürge savaşların
yaptığı tahribat, emperyalist kontrol ile milliyetçilik arasında
uzayıp giden çatışmalar, umutsuzluk ve öfkenin yeşerttiği yeni
fundamentalistler ve yerlici hareketler, dünya sisteminin gelişmekte
olan ülkelere doğru yayılması—bütün bunlar Batı’daki güncel
gerçekliklerle doğrudan bağlantılıdır. Bir taraftan, Eqbal Ahmed’in
de içinde bulunduğumuz koşulların en iyi anlatıldığı çalışmasında
söylediği gibi, klasik sömürgecilik çağında başat durumda olan
köylüler ve kapitalizm-öncesi sınıflar dağıldılar ve yeni
devletlerde metropoliten Batı’nın absorbe edici ekonomik ve politik
güçlerine bağlı, aniden kentleşmiş huzursuz sınıfların bir parçasına
dönüştüler. Örneğin Pakistan ve Mısır’da kavgacı fundamentalistler
köylü ya da işçi sınıfı entelektüelleri tarafından değil, Batı
eğitimi almış mühendisler, doktorlar ve avukatlar tarafından
yönlendiriliyorlar. Yeni iktidar yapılarındaki yeni deformasyonlarla
birlikte yönetici azınlıklar ortaya çıktılar. Yol açtıkları bu
patolojiler ve otorite karşısında duyulan hayal kırıklığı, işleyen
bir parlamentoyu ve demokratik sistemi muhafaza eden bir kaç devleti
saymazsak, bütün devletlerin neo-faşist olanlardan hanedanlığa
dayalı ve oligarşik olanlara kadar otoriter rejimlerle yönetilmesine
sebep oldu.
Görünürdeki gücüne rağmen, tepeden güçlü merkezileştirici bir
kültürün ve kapsayıcı karmaşık bir ekonominin yönettiği kitle
toplumları çağında gelişen – ve bana göre eski emperyal düzenin bir
tekrarı ve yeniden üretimi olan – bu yeni topyekun egemenlik kalıbı
temelde istikrarsızdır. Şimdi emperyalizm karşıtı söylem hakkındaki
bölüme geliyorum. Dikkate değer bir şehir sosyoloğu olan Fransız
Paul Virilio’nun da dediği gibi bu sistem (şu an yaşadığımız dünya)
hız, anında iletişim, uzağa erişim ve tırmanan krizler – ki bunların
bazıları savaşa yol açabilir – nedeniyle oluşan güvensizlik üzerine
kuruludur. Böyle koşullarda, gerçek alanın olduğu kadar kamusal
alanının da hızla işgal edilmesi, sömürgeleştirilmesi modern bir
devletin merkezi askeri imtiyazı haline gelir. Büyük bir orduyu Arap
Körfezi’ne göndererek ve medyayı bu operasyona yardım etmesi için
askeri hizmet altına alarak ABD bunun bir örneğini gösterdi. Başka
bir deyişle, bu sistem o kadar istikrarsızdır ki, eğer kendini
tehdit altında hissediyorsan, eğer çıkarlarının tehdit altında
olduğunu düşünüyorsan, böyle muazzam lojistik kapasiteye sahip büyük
bir orduyu gönderirsin ve işgal eder ve bir savaş başlatırsın.
Birleşik Devletler gibi modern emperyal bir devletin bu kapasitesine
karşı olarak Virilio, hastaneler, üniversiteler, tiyatrolar,
fabrikalar, kiliseler ve boş binalar gibi kritik alanların
özgürleştirilmesinin bugün, modernist bir proje olan dilin ve
konuşmanın özgürleştirilmesiyle paralel bir işlevi olduğunu ileri
sürmektedir. İkisinde de, temel mütecaviz eylem, normal koşullarda
içinde oturulmayan yerde oturmaktır. Virilio örnek olarak, emperyal
işgalciye bir karşı çıkış olan ve şu anki statüleri sömürgecilikten
kurtuluşun sonucu olan göçmen işçileri, mültecileri, Almanya’daki
“misafir işçileri” sayar. Bunlar emperyalizmin karşısında yer
alırlar; çünkü bu insanlar Güneyden Batı’nın metropolisine gelmekte
ve merkezde istikrarsızlık yaratmaktadırlar. Şu anki durumları, ya
göçmen işçiler gibi sömürgecilikten kurtuluşun ya da siyahlar,
göçmenler, kentli gecekonducular, öğrenciler ve popüler isyancılar
gibi büyük demografik veya politik değişimlerin sonucu olan
insanlar. Bunlar, devlet otoritesine karşı gerçek bir alternatif
oluşturmaktadır. Eğer 1960’lar şimdi Avrupa ve Amerika’da kitle
gösterilerinin on yılı olarak hatırlanıyorsa, 1980’ler de kesinlikle
Batı metropolisi dışındaki kitlesel ayaklanmaların on yılı olarak
anılmalıdır. Kitle ayaklanmalarının oldukları yerleri düşünün: İran,
Filipinler, Arjantin, Kore, Pakistan, Cezayir, Çin, Güney Afrika, ve
neredeyse bütün Doğu Avrupa, İsrail tarafından işgal edilen Batı
Şeria ve Gazze. Her biri büyük ölçüde silahsız bir sivil nüfusla
tıka basa dolu olan buraları kalabalıkların harekete geçtiği en
etkileyici yerlerden bazılarıdır. Buraları, haddinden uzun bir
süredir onları yöneten hükümetlerin dayattığı mahrumiyet, zorbalık
ve katı tutumlara katlanma noktasını çoktan geride bıraktılar.
Hemen her yerde fikirbirliğine varılan iki genel konu, kişisel
özgürlüğün güvence altına alınması ve çevrenin daha fazla tahribata
karşı korunması gerektiğidir. Her biri yerel bir çerçeve ve bolca
somut mücadele alanı sağlayan demokrasi ve ekoloji, kozmik bir
bağlamın içinde yer almaktadır. İster milliyetlerin mücadelesinde,
isterse ormanların azalması, küresel ısınma, AIDS salgını
sorunlarında olsun, sigara içmek veya metal aerosol kutularının
kullanımı gibi küçük etkinliklerde somutlaşan bireysel kimlik ile
genel çerçeve arasındaki etkileşimler muazzam bir şekilde
doğrudandır ve insanların zamanını şereflendiren sanat, tarih ve
felsefe toplantıları bu etkileşimler için pek de uygun düşüyor gibi
görünmemektedir. Kırk yıldan beri Batı modernizmi ve sonrasına
ilişkin bu kadar heyecan verici olan şeylerin büyük bölümü bugün
tuhaf ama çekici bir biçimde soyut ve onulmaz bir şekilde
Avrupa-merkezli görünmektedir. Şimdi yerel tiranlarla idealist
muhalefetlerin mücadele ettiği ön cephelerden gelen haberler,
realizm ve fantazinin melez bileşimleri, kartografik (10) ve arkeolojik
tasvirler, karma biçimlerde yapılan araştırmalar, deneme, video veya
film, fotoğraf, anı, evsizlere veya sürgünlük tecrübelerine dair
hikayeler veya özlü sözler daha güvenilir görünüyor.
O halde başlıca görev, zamanımızın yeni ekonomik ve toplumsal yer
değiştirmeleri ve konfigürasyonlarını, dünya ölçeğinde insani
karşılıklı bağımlılığın şaşırtıcı gerçeklikleriyle eşleştirmektir.
Eğer Japon, Doğu Avrupalı, İslami ve Batılı örnekler ortak herhangi
bir şey ifade ediyorsa, bunun – ki benim en fazla ilgilendiğim
şeydir - yeni bir eleştirel bilinçliliğe, imparatorluğa karşı bir
tür karşı-söyleme ihtiyaç duyulması olduğunu söyleyebiliriz. Bu,
ancak eğitime karşı gözden geçirilmiş yeni bir tutum geliştirerek
başarılabilir. Sadece kendi kimliklerinde, geleneklerinde,
tarihlerinde ve özgünlüklerinde ısrar etmeleri için öğrencileri
teşvik etmek, başlangıçta onların demokrasi için, güvenli, insani
bir varoluş için gerekli temel ihtiyaçlarını dile getirmelerini
sağlayabilir. Ama devam etmeli ve öğrencilerimizin kimliklerini ve
kendimizi başka kimliklerin, halkların, kültürlerin coğrafyasına
yerleştirmeliyiz. Ve sonra da bütün farklılıklarına rağmen bütün
bunların nasıl olup da her zaman birbirleriyle hiyerarşik olmayan
etki, kesişme, kapsama, hatırlama, kasıtlı unutkanlık ve tabii ki
ihtilaf yoluyla örtüştüğünü incelemeliyiz. Hiç de tarihin sonuna
yakın bir yerde falan değiliz, fakat tarihe karşı tekelleştirici ve
emperyal tutumlardan kurtulma noktasından da hala uzağız.
Ayrılıkçı kimlik politikasının, çok kültürcülüğün, azınlık
söyleminin destekleyici çığlıklarına rağmen bunlar geçmişte pek
başarılamadı. Ve alternatifler bulmayı kendimize ne kadar çabuk
öğretirsek, o kadar iyi ve güvenli olacak. Gerçek şu ki, çoğu ulusal
eğitim sisteminin hayal bile edemediği bir şekilde birbirimizle
karışmış durumdayız. Bence sanat ve bilimler alanındaki bilgileri bu
bütünleşmiş gerçekliklerle eşleştirmek, zamanımızın entelektüel ve
kültürel meydan okumasıdır. Gerçek özgürleşmenin bakış açısından
milliyetçiliğin muntazaman eleştirilmesi unutulmamalıdır. Çünkü
etrafımızda her yerde tekrarlanmasına rağmen, biz de kendimizi
mahkum edip emperyal deneyimi tekrarlamamalıyız. Kültür ile
imparatorluk arasında yeniden tanımlanmakla birlikte yine de çok
yakın olan, kaygılandırıcı egemenlik biçimlerine imkan tanıyan bir
ilişkide, büyük sömürge karşıtı direniş hareketleri ve 1980’lerin
kitlesel ayaklanmalarının açığa çıkardığı özgürleştirici enerjileri
nasıl sürdürebiliriz? Bu enerjiler modern yaşamın homojenleştirici
süreçlerinden yakasını sıyırabilir mi? Yeni emperyal merkeziliğin
müdahalelerini durdurabilirler mi?
“Her şey karşı, orijinal, fazladan, tuhaf.” Bu Gerald Manley
Hopkins’in Pied Beauty/Alaca Güzellik şiirinden bir dizedir. Soru
şu: bütün bu şeyler nerede? Ve şunu da sorabiliriz: Eliot’ın “Little
Gidding” adlı dört quartetinin sonuncusunun sonunda geçen ve
“Eskilerle yeniler arasında kolay bir ilişki/ halkın sözcüğü doğru,
kabalaşmaksızın/ resmi sözcük kesin, fakat bilgiççe değil/ çiftlerin
hepsi birlikte dans ederek” (11) dizelerindeki sözcüklerde gördüğü, bu
zamanın zamandışı olanla kesiştiği şaşırtıcı ölçüde ahenkli vizyon
nerede? Şimdi yeniden Paul Virilio’yu, onun karşı, orijinal,
fazladan, tuhaf olan, içinde sadece sizinkinin değil birçok farklı
kimliğin olduğu ve herkese bir egemenlik empoze etmek istemediğiniz
bir dünyada nasıl yaşayabileceğinize dair anlayışını yeniden
hatırlayacak olursak, Virilio’nun düşüncesi şudur: göçmenlerin
yaptığı gibi olağan koşullarda içinde oturulmayan, ama yine de
kamusal olan alanlarda yaşamak – ki bunu karşı-oturma olarak
adlandırır. Bunu çağdaş dünyanın politik haritasına bakarak
algılayabiliriz. Çünkü daha önce tarihte hiç olmadığı kadar mülteci,
göçmen, yerinden edilmiş insanlar ve sürgünler yaratmış olmak açıkça
çağımızın en mutsuz edici özelliklerinden biridir. Bunların çoğu,
büyük sömürge ve emperyal çatışmaların doğal sonucudur ve yeterince
ironik şekilde bu çatışmalardan sonra meydana gelmişlerdir.
Bağımsızlık mücadelesi yeni devletler ve yeni sınırlar yarattığı
gibi, yeni ortaya çıkan kurumsal iktidar yapıları tarafından asimile
edilemeyen ve uzlaşmazlıkları ve inatçı isyankarlıkları yüzünden
kurulu düzen tarafından reddedilen evsiz gezginler, göçebeler ve
aylaklar da üretmiştir.
Bana göre, eski statükoya uyum sağlamamış olan bu inatçı
uzlaşmazlığın en yakın zamandaki imgesi, Lübnan’da o tepenin
üzerindeki dört yüz Filistinlidir. Kendilerini istemeyen bir ülkeye
kovulmuşlar ve kendi ülkelerine dönemiyorlar. Bu insanlar eski ile
yeni arasında, eski imparatorlukla yeni devlet arasında varolmaya
devam ettiği sürece, içinde bulundukları durum imparatorluğun
kültürel haritasında gösterilen çakışan topraklardaki gerilimleri,
çözümsüzlükleri ve çelişkileri ifade eder. Bununla birlikte, bir
yanda iyimser hareketlilik, entelektüel canlılık ve cesaret
göstermenin mantığı ile diğer yandan bir çoğu imparatorluğun bir
sonucu olan, asrımızın göçlerinde ve berbat edilmiş hayatlarında
katlanılan kitlesel yer değiştirmeler, heder olmalar, sefalet ve
korkular arasında büyük bir fark vardır.
Buna karşın, imparatorluğun sınırlamalarına ve yıkımlarına karşı
direniş ve muhalefet içinde doğmuş olan entelektüel bir misyon
olarak özgürleşmenin, şimdi artık kültürün yerleşik, kurulu ve
evcilleştirilmiş dinamiğinden; evsiz, merkezsiz ve sürgün durumuna
ait enerjilerine kaydığını söylemek abartı sayılmaz. Bu enerjilerin
vücut bulmuş hali bugün göçmendir ve bilinçliliği ise sürgündeki
entelektüelin ve sanatçının bilinçliliğidir. Alanlar, biçimler,
memleketler ve diller arasındaki politik kişilik. O halde bu
perspektifden her şey gerçekten de karşı, orijinal, fazladan, tuhaf
görünüyor. Bu perspektifden, Eliot’un dediği gibi, “çiftlerin hepsi
birlikte dans ettiği” de görülebilir. Ve, entelektüel sürgünün
parlak performansları ile yerinden edilen kişinin veya mültecinin
sefaletinin aynı şey olduklarını söylemek en alasından Pangolosvari
bir ikiyüzlülük olurdu. Öyle sanıyorum ki entelektüele, moderniteyi
şekilsizleştiren kitlesel göç ettirme, hapsetme, nüfus transferi,
toplu mülksüzleştirme ve zorunlu göç gibi içinden çıkılmaz sorunları
önce damıtan, sonra da dile getiren biri olarak bakabiliriz.
Örneğin Virginia Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda”sında feminen
deneyimin çekingen şekilde onaylanması ya da Salman Rüşdi’nin
“Geceyarısı Çocukları” romanında bölünmüş nesillere yol açan,
zamanın ve karakterlerin mükemmel şekilde yeniden düzenlenişi ya da
Toni Morrison’un “Katran Bebek ve Sevgili”sinde o kadar göz
kamaştırıcı ayrıntılarla ortaya çıkan Afrika kökenli Amerikalı
deneyiminin dikkate değer şekilde evrenselleştirilmesi. İtki ya da
gerilim etraftaki ortamdan, aksi takdirde sizi yok olmaya veya bir
ders programında okunup geçilecek bir doktrin gibi kendinizin
minyatür bir versiyonunu kabul etmeye zorlayan emperyalist kudretten
gelir.
Başka bir bakış açısından bakıldığında, kaybolmayacak kadar esnek
olduklarında özgürlükçü mücadelelerce konuşlandırılan enerjiler,
yani modern yaşamın sürgün, marjinal, öznel ve göçmen enerjileri,
Immanuel Wallerstein’ın “sistem-karşıtı hareketler” olarak
adlandırdığı hareketlerde de ortaya çıkmıştır. Emperyalist
genişlemenin tarihsel olarak ana özelliğinin birikim olduğunu
hatırlayınız; ve bu süreç 20. yüzyılda hızlanmıştır. Wallerstein’in
argümanı, sermaye birikiminin temelde irrasyonel olduğudur.
Maliyetlerinin çok yüksek olmasına ve kazançların buna değmemesine
rağmen, sermaye birikiminin hep daha fazla, doymak bilmeyen
kazançları kontrolsüz kalmaya devam ediyor. Bu yüzden Wallerstein
şunu söyler: “Devlet iktidarının üstyapısını ve devlet iktidarı
fikrini destekleyen ulusal kültürler, üretim faktörlerinin dünya
ekonomisinde serbestçe hareket etmesini azamileştirmek için
oluşturulmuştur ve dünya sisteminin doğasındaki eşitsizliklere karşı
seferber olan ulusal hareketleri besleyip büyüten de bu
oluşumlardır.” Sistem tarafından, onun içinde tali veya hapsedici
roller oynamaya zorlanan bu insanlar, sistemi bozan, talepler ortaya
atan, dünya pazarının zorunluluklarını tartışmaya açan argümanlar
ileri süren bilinçli muhalifler olarak ortaya çıkarlar. Her şeyi
satın alamazsınız. Bütün bu melez karşı-enerjiler bir çok alanda iş
gören bir karşı-söylem oluşturur; bireyler ve uğraklar, zorlamaya ya
da tahakküme dayanmayan kolektif bir insan varoluşu için bir çok
sistem-karşıtı işaret ve pratikten oluşan bir cemaat ya da kültür
sağlar. Bütün bunlar 1980’lerdeki ayaklanmaları beslediler.
Dolayısıyla modern kültürde merkezi önemdeki entelektüel ustalığın
pek çok işleyiş tarzının içine sokulup önüne geçen imparatorluğun
otoriter ve zorlayıcı imgesi karşıtını, sınıflar ya da mülkiyet,
sahiplenme veya iktidar gruplaşmalarında bulmaz. Daha ziyade,
entelektüel ve asri gayrisafiliklerin neredeyse gösterişli,
yenilenebilen süreksizliklerinde, karma türlerde, gelenek ve
yeniliğin beklenmedik birleşmelerinde, gayrete dayalı cemaatlerde
temellenen politik tecrübelerde bulur.
Son olarak, hiçkimse günümüzde saf olarak tek bir şey değildir.
Hindistanlı ya da Kanadalı ya da kadın veya Müslüman veya Amerikalı
gibi etiketler sadece birer başlangıç noktasıdır ve sadece bir an
için gerçek deneyim içinde izlenirlerse, tamamen geride
bırakıldıkları görülecektir. Emperyalizm kimliklerin ve kültürlerin
birbirlerine karışmasını dünya ölçeğinde güçlendirdi. Ama
emperyalizmin en kötü ve paradoksal hediyesi, insanların temelde,
sadece beyaz veya siyah, Batılı ya da Doğulu olduklarına
inanmalarını sağlamak oldu. İnsanoğlu nasıl kendi tarihini kendi
yapıyorsa, kendi kültürünü ve etnik kimliğini de kendi oluşturuyor.
Hiç kimse köklü geleneklerin, güçlü alışkanlıkların, ulusal dillerin
ve kültürel coğrafyaların ısrarla varlıklarını devam ettirdiğini
inkar edemez. Ama sanki bütün insan yaşamı bunun üzerine kurulmuş
gibi, onları ayırmaya ve farklı olduklarını belirtmeye bu kadar
ısrarla devam etmenin, korku ve önyargı dışında, bir sebebi olduğunu
düşünmüyorum. Aslında insanın bekası, şeylerin arasındaki
bağlantılarla ilgilidir. Eliot’un deyişiyle gerçeklik “bahçede
yaşayan diğer yankılardan” yoksun bırakılamaz. Sadece “biz”i
düşünmektense, somut bir şekilde ve duygudaşlıkla başkalarını
düşünmek daha doyurucu ve daha zordur. Fakat bu aynı zamanda,
başkalarını yönetmeye, sınıflandırmaya veya hiyerarşik yapılar içine
yerleştirmeye kalkışmamak; ve her şeyden önce, bu çerçevede
ülkemizin nasıl bir numara olduğunu ya da bir numara olmadığını
yineleyip durmamak anlamına gelir. Entelektüel için bunlardan
vazgeçerek hayata geçirebileceği yeterince değer var. Teşekkürler.
[uzun alkışlar]
(1) Edward Said’in sayılan kitapları arasında Türkçeye çevrilmiş
olanların isimleri Türkçe olarak verilmiştir – ç.n
(2) Commonwealth
(3) imparatorluk –ç.n
(4) Berberi sahilleri: eskiden şimdi Fas, Cezayir, Tunus ve
Libya’nın bulunduğu Kuzey Afrika bölgesi için kullanılan isim –ç.n
(5) medenileştirme misyonu –ç.n (6) World Order
Models Projects (7) Lyndon Baines Johnson,aynı
zamanda LBJ olarak adlandırılan eski ABD başkanı; görev süresi
1963-69 – ç.n.
(8) containment (9) Güney
Afrika’da 1990’lı yılların başında sona eren ırk ayrımcılığına
dayalı rejim –ç.n. (10) haritacılıkla ilgili –ç.n.
(11) (Çev. Suphi Aytemur, Çorak Ülke, Dört Kuartet ve Başka
Şiirler, Adam Yay., 1990)
|