KOORDİNATÖRİZM
Michael ALBERT
Macar asıllı George Konrad ve Ivan Szelenyi’nin The Intellectuals
on the Road to Class Power (Sınıf İktidarı Yolunda Entelektüeller)
(Harcourt Brace Jovanovich) başlıklı ciddi ve incelikli kitabı
sayesinde, Amerikan hükümeti, Sovyet hükümeti, New York Times
ve çoğu Batılı Marksistin ötesine geçerek Doğu bloğunda işçilerin
kendi ekonomik hayatlarını yönetmediklerini, hatta hiçbir zaman
yönetmemiş olduklarını öğreniyoruz. Orada da, Batı’da olduğu
gibi, entelektüellerin kazançları işçilerin kazançlarından bayağı
yüksektir. Beyaz yakalı fikir işçileri daha iyi semtlerdeki
daha büyük, daha rahat konutlarda yaşamaktadırlar. Şehirlere
yerleşmek, daha iyi hizmet verilen ve finanssal destek sağlanan
konutlarda ikamet etmek için daha çabuk izin alırlar. İşçi sınıfının
büyük bir kısmı hemen hiç hizmet götürülmeyen köylerde ya da
banliyö varoşlarında hayatlarını devam ettirirken, onlar çalıştıkları
yerlere nispeten yakın yerlerde yaşarlar. Entelektüellerin çocukları
daha iyi okullara giderler ve üniversite eğitimi görme oranları
daha yüksektir. Devlet ve parti görevlileri için seçkin bakım
sağlayan özel hastanelere girme hakkına yalnızca entelektüeller
ve yakınları sahiptir. Entelektüellerin daha fazla istihdam
edildiği kurumların kafeteryaları bile fabrika kantinlerinden
çoğunlukla daha iyi yemekler sunarlar.
Daha da önemlisi, Konrad ve Szelenyi “(bu ekonomilerdeki
işçilerin) Sahip oldukları iddia edilen öncü role rağmen, tıpkı
kapitalist tesislerdeki işçiler gibi çalıştıkları tesiste alınan
alt ya da üst düzey kararlarda çok küçük bir söz hakkına sahiptirler.”
der. “İşlerin arttırılması ya da azaltılmasına, neyin üretileceğine,
ne tür teçhizat kullanacağına, teknik gelişmenin (ki o da olursa)
ne yönde olacağına, parça başı mı yoksa saat başı ücretle mi
çalışacağına, performansın neye göre değerlendirileceğine ve
üretim normlarının nasıl hesaplanacağına, işçilerin ücretlerinin
işletmenin kâr oranına bağlı olarak nasıl düzenleneceğine ya
da yönetim müdüründen ustabaşına fabrikanın idari yapısının
nasıl işleyeceğine dair kararlarda işçinin hiçbir söz hakkı
yoktur.” Dolayısıyla, işçiler Doğu’da da aynen Batı’da olduğu
gibi talepte bulunup taleplerini nadiren elde etmek suretiyle
ne alabiliyorlarsa onu alırlar. Tek fark, Batı’da kapitalistlerden
talep ederken Doğu’da koordinatörlerden talep ediyor olmalarıdır.
Kapitalizmde, kapitalistler üretim araçlarına sahiptirler,
tahsisat için pazarları kullanırlar, işin amacını ve niteliğini
belirlerler, işçileri (ve yöneticileri) çalıştırır ya da kovarlar.
Koordinatörizmde, kapitalistler yoktur. Müdürler, plancılar,
mühendisler ve diğer entelektüeller tahsisat için merkezi planlama
ya da pazarları kullanarak işi tanımlarlar. İşçiler, diğerleri
tarafından tanımlanan görevleri yapmaya devam ederler.
Sınıf yapıları ve iç dinamikleri, farklı varlık ve gelir
tahsisatlarına yol açıyor olsa da, bu iki sistem bir açıdan
birbirine oldukça benzemektedir. "Emek işçinin denetimi altında
değildir.”. İronik bir biçimde, Marx’ın kapitalizmi tarif etmek
için yazdığı bu sözler koordinatörizm için de geçerlidir. “İşçiler,
işlerinde kendilerini ifade edemezler. Memnun değildirler bilakis
mutsuzdurlar.” İş “işçilerin fiziksel ve zihinsel enerjilerini
özgürce geliştirmez”, aksine ‘‘bedenlerini çürütür ve zihinlerini
harap eder”. İşçiler “var olduklarını sadece işte değilken hissederler,
işteyken ise kendileri gibi olmadıklarını hissederler”. “Çalıştıkları
zamanlarda evde değildirler, çalışmadıkları zaman ise evdedirler.”
“İşçinin emeği bu yüzden gönüllü değil zorunludur; mecburi bir
emektir.” “Emek, bir ihtiyacın tatmini için değil; emeğin dışındaki
ihtiyaçları tatmin etmek için bir araç olarak kullanılır.” ABD
ve Sovyet ekonomik sistemleri arasındaki çekişme işçiler için
her zaman anlamsız olmuştur, çünkü iki sistem de onlara hizmet
etmez ve baskı uygular.
Peki koordinatör ekonomilerde işi kimin “dışsal ihtiyaçları”
yönetir? Konrad ve Szelenyi lafı dolandırmaz: “Komünist partiler,
iktidara geldikten sonra, işçi konseyleri, fabrika komiteleri
ve sendikalardan işçi korolarına, tiyatro gruplarına ve spor
kulüpleri vs. varana kadar sadece işçilerin yer aldığı tüm örgütlenmeleri
dağıttı ya da dönüştürdü.” Konrad ve Szelenyi, buradan şu sonucu
çıkarmaktadır: Bolşevizm “entelektüellere iktidar bir kez ele
geçirildiğinde, kendilerini bazı özel menfaatleri temsil etme
görevinden vareste kılan bir program sundu ve bu özel menfaatleri
de iktidarı ele geçirmek için sadece bir araç olarak kullandı”.
Buradan da şu sonuca varırlar: “ Bolşevikler, ürünlere el koyanların
haklarına el koymak suretiyle, yani artı ürünün tanzim edilmesi
hakkının toprak sahibi ve kapitalistlerden alıp iktidardaki
entelektüellere veya politik pozisyonları ve işlevleri sayesinde
entelektüel haline gelen işçi kadrolarına vermek -ve doğrudan
üreticilerin yönetim ve kontrol organlarını yok etmek- suretiyle
yeni bir oranlama ve yeniden dağıtım sisteminin (yani koordinatörizmin)
ana hatlarını çizdiler.”
Koordinatorizm üretim sorumluluklarını şöyle paylaştırır:
birileri (koordinatörler) öncelikli olarak fikri, idari ve yaratıcı
görevleri yerine getirirken, diğerleriyse (işçilerse) başkaları
tarafından belirlenen rutin işleri yapar; yani koordinatörler
işçileri yönetir. Fakat ekonomik özgürleşme vaadi her zaman
için, fikri ve tatbiki emek icra edilmesi sürecinde üretim sorumluluklarının
herkese adil olanaklar sağlayacak şekilde dağıtılması ve böylece
faaliyetlere karar verilmesi sürecinde tüm işçilerin uygun bir
rol üstlenmeye hazır ve yetkin olmaları anlamına gelir. Bu bir
“üçüncü yol”dur.
Dolayısıyla, modern ekonomik kurumların önünde üç seçenek
vardır; kapitalizm, koordinatörizm ve bizim “katılımcı ekonomi”
diye adlandırdığımız sistem. Koordinatörizmin başarısızlığı
geriye kalan tek seçeneğin kapitalizm olduğu anlamına gelmez.
Konunun tarihiyle ilgili bilgi sahibi okurlar için, Karl
Marx’ın Felsefe Yazıları’nda, arzu edilen ekonomilere dair söylediklerini
hatırlatmak yararlı olacaktır: “Kendi hayatımı bireysel olarak
ifade ederken sizin sürdüğünüz hayatın ifade edilmesini de sağlarım
ve böylece kendi bireysel etkinliğimde kendi gerçek doğamı,
beşeri ve komünal doğamı da doğrudan onaylamış ve gerçekleştirmiş
olurum. Emeğim, özgür ifade ve dolayısıyla hayattan keyif alma
aracım olacaktır.” Bu düşünce eskiden olduğu gibi şimdi de özgürleştiricidir.
Ama bu düşüncenin baskıcı merkezi planlamayla, piyasaların rekabetçi
bencilliğiyle veya bizzat resmi Marksizm’in otoriteryen fikirleriyle
hiçbir alakası yoktur. Bu yüzden de, sözkonusu sistemlerin başarısızlığı,
bizim emeklerimizi “özgür ifade ve dolayısıyla hayattan keyif
alma aracı” haline getirme çabalarımızın yararlılığı açısından
bir anlam taşımamaktadır.
Koordinatörizmin Kökenleri
Peki koordinatörizm nerede başladı? Bugün Stalin hakkında
pek az eleştirmenin söyleyecek güzel sözü vardır, ama Doğu bloğu
koordinatörizminin ve siyasi otoriteryanizmin sorunları çok
daha önceden başlamıştı. Makalenin sonunda sıralanan diğer yazılarda,
güncel sorunların izlerini orijinal Marksist teorik çerçevenin
zaaflarına kadar geriye doğru takip etmeye çalıştık. Burada
ise Rus devriminin liderlerinin eşitlikçilik ve katılımcılık
karşıtı fikirlerini örneklerle açıklamaya çalışacağız.
İlk koordinatör ekonomik sistemin ünlü yaratıcısı Leon Troçki,
işçilerin toplumu yönetme gücünün “bireysel ekonomik girişimlerin
yönetilme biçimiyle … hiçbir şekilde ifade edilemeyeceğini”
söylemişti. Yani Troçki, kendisi gibi merkezi yöneticilerin
yönetim işini “işçilerin çıkarına” sürdürdüğü sürece Bolşeviklerin
olağan fabrika hiyerarşisini korumalarında bir sorun olmadığını
düşünüyordu. Troçki’nin fabrikada “tek başlı yönetimi” şiddetle
savunmasının sebebini anlamak için, onun insan doğasına ilişkin
kötücül görüşüne bakmamız yeterlidir: “İnsanların işten kurtulmaya
çalışmaları genel bir kuraldır. İnsan tembel bir hayvandır.”
Doğal olarak, toplumun merkezindeki yoldaşlar bazen “tembel
hayvanlar”ı kendilerine yarar sağlamaya zorlarlar. Troçki son
olarak şunu ekler: “İç savaş en güçlü, en bağımsız, en inisiyatif
sahibi ekonomik organlarımızı yağmalamamış olsaydı, şüphesiz
tek başlı yönetime çok daha önceden ve çok daha az zahmetle
geçmiş olurduk.” Başka bir deyişle, Troçki, koordinatör yapılarını,
yandaşlarının iddia ettiği gibi iç savaşın mecbur ettiği gereksinimler
sebebiyle değil, tercihi bu yönde olduğundan kabul etti. Bu
elitist düşünceler Troçki’nin toplum gündemini belirledi: Merkezi
idarecilerin, tabii ki işçilerin kendi iyiliği için, “tembel
hayvanlar”ı yönetecek olan “tek başlı idareciler” atadığı koordinatörist
olan ama sosyalist olmayan bir gündem. Eğer otonom işçi örgütleri
bu süreçte paramparça edilmek zorundaysa varsın edilsin. Bunlar,
Troçki gibilerin, işçileri kendi tembelliklerinin sonuçlarından
korumasını yani işçileri özgürleştirmek için yönetmesini engeller.
Bu koordinatör gündemin, emeği “özgür düşünce ve dolayısıyla,
hayattan keyif alma”ya dönüştürmekle ilgili hiçbir kaygısı olmadığı
açıktır.
Lenin, kendi koordinatör yönelimini “Fabrikalardaki tüm otoritenin
yönetimin elinde yoğunlaştırılması son derece önemlidir.” diyerek
açığa vurmuştu. Bu mantığı da “işçi sendikalarının işletmelerin
yönetilmesine doğrudan yapacakları tüm müdahaleler kesinlikle
zararlıdır ve kabul edilemez olarak nitelendirilmelidir” diyerek
sonuca ulaştırmıştı. Troçki koordinatörizmi haklılaştırmak için
insan doğasına ilişkin kötücül bir görüşe başvururken, Lenin
bir diğer antidemokratik ekonomik ideoloji siperine, modern
teknolojiye sığınıyordu. “Sosyalizmin merkezi üretim kaynağı
ve temeli olan geniş ölçekli makine endüstrisi kesin ve katı
bir irade bütünlüğü gerektirir... Tam irade bütünlüğü nasıl
sağlanabilir? Binlerce kişinin kendi iradelerini bir kişinin
iradesinin hakimiyetine sokmasıyla.” Troçki gibi Lenin için
de, sözkonusu “bir tek kişinin iradesi”nin iyi güdülenmiş olması
yeterliydi ve bu şüphesiz Stalin’in de takdir ettiği bir analizdi.
Kendilerine hizmet eden analizlerini kabul etmeyen ve ekonomik
politikalar üzerinde daha fazla söz hakkı talep eden işçilere
karşı Lenin şöyle haykırıyordu: “Bir üreticiler kongresi! Bu
tam olarak ne anlama geliyor? Bu budalalığı tarif etmek için
kelimeler yetersiz kalır. Kendime sürekli aynı şeyi sordum,
acaba şaka mı yapıyorlar? Bu kişileri gerçekten ciddiye alabilecek
bir insan var mıdır? Üretim her zaman gereklidir, ama demokrasi
değildir. Üretimde demokrasi bir dizi radikal yanlış düşünceyi
beraberinde getirir.” Belki de Lenin’in kastettiği radikal yanlış
düşüncelerden biri de emeğin “özgür ifade ve dolayısıyla hayattan
keyif alma aracı” olmasıydı.
Lenin ve Troçki’nin koordinatör düşüncelerinin aksine, Rosa
Luxemburg Bolşevikleri eleştirirken özgürleştirici bir eğilimi
ifade etti: “En sonunda tarihsel sürecin çok daha meşru bir
çocuğunun doğuşuna tanık olduk: İlk defa geniş kitlelerin gerçek
iradesini ifade eden, Rus işçi hareketi. Daha sonra Rus devrimi
liderliğinin onların sırtına binmesiyle dengelenmeye başladı,
ve bir kez daha, ama bu kez Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin
Merkez Komite ekselanslarının şahsında kendini tarihin kadiri
mutlak yöneticisi tayin etti. Bu yetenekli cambaz, yöneticilik
rolünü oynayabilecek tek kişinin, hata yapma ve tarihin diyalektiklerini
kendi başına öğrenme konusunda sınırsız hakka sahip olan işçi
sınıfının kolektif benliği olduğunu fark etmedi bile. Daha açık
bir şekilde ifade etmek gerekirse: Gerçekten devrimsel nitelik
taşıyan bir işçi hareketi tarafından yapılan hatalar, en iyi
Merkez Komite’nin doğru kararlarından bile çok daha verimlidir.”
Luxemburg, koordinatör eğilimlerle özgürleştirici eğilimler
arasındaki farkı şöyle ifade ediyordu: “Lenin’in aklındaki ben
disiplini, sadece fabrikada değil, aynı zamanda kışlalarda,
ve her türlü bürokraside, kısacası merkezi burjuva devletin
tüm iktidar mekanizmasında proletaryaya dayatılmıştır… Aynı
terimin, “disiplin”in, bin el ve bin ayağa sahip bir vücudun
istem dışı hareketleri, ve bir grup insanın bilinçli politik
eylemlerinin eşzamanlı koordinasyonu gibi birbiriyle alakası
olmayan iki kavramı aynı anda nitelemesi tamamen kelimelerin
suiistimal edilmesinden kaynaklanıyor. İlkinin iyice içselleşmiş
uysallığının özgürlük için mücadele veren bir sınıfın gayeleriyle
ortak bir noktası olabilir mi?”
Cevap, elbette ki, hayırdır. Geriye kalan soru, işçilerin
ve tüketicilerin öz örgütlenmesi ve kolektif özyönetimlerine
dayanan verimli, eşitlikçi, ekolojik olarak sağlıklı bir ekonomik
sistem yaratıp yaratamayacağımızdır.
Çeviren: Burak Akyunak, Didem Karanfil
Boğaziçi Üniversitesi Çeviri Kulübü
|