NOAM CHOMSKY’NİN POWERS AND PROSPECTS KİTABININ FRANSIZCA
BASKISINA ÖNSÖZ
Michael ALBERT
Entelektüelin sözlük anlamı şöyledir: “Zihinsel iş yapan
insan”. Modern toplumlarda, insanların bir kısmı meslekleri
icabı entelektüel olarak tanımlanır, diğerleri ise entelektüel
olarak tanımlanmaz (bu noktayı daha sonra ele alacağız). Entelektüellerin,
o yüksek maaşlarını almak üzere yaptıkları iş, genellikle “zihinsel
iştir”. Bu, kayda değer ölçüde eğitim gerektirir ve fazla miktarda
bilgi kullanır. Bir entelektüele, kendisinin çalışma koşullarını
belli bir dereceye kadar kontrol etme imkanı sağladığı gibi
sık sık başkalarının iş koşullarını da belli bir dereceye kadar
kontrol etme imkanı sağlar. Çoğunlukla, seçenekler üzerinde
kurduğu nispi tekel yolu ile, bilgiyi başka şeylerle değiş tokuş
eder. Seçenekleri ise şunlardır: Bilgiyi manipüle etmek, bilgiyi
küçük paylar halinde dağıtmak, bilgiyi kullanmak, bilgiyi genişletmek
ve bilgiyi korumak. Chomsky bir entelektüeldir; çünkü en yüksek
seviyede bir üniversite profesörüdür. Diğerleri ise başka meslekler
dolayısıyla entelektüeldir. Bir entelektüelin topluma karşı
sorumluluğu nedir?
Powers and Prospects’in Fransızca baskısının, kayda değer
oranda bir bölümü, Chomsky’e sıklıkla sorulan bu soru etrafında
döner. Chomsky genellikle bu soruya, bir entelektüel, hakikati
“doğru kitleye, kendileri için önem arz eden şeyler hakkında”
ve “yapabileceği en iyi biçimde” söylemelidir şeklinde cevap
verir. “Yazarın ahlaki bir fail olarak sorumluluğunu”, “insani
önem taşıyan sorunlarla ilgili gerçekleri bu konuda bir şeyler
yapabilecek olan kitlelerin gündemine taşımaya çalışmak” şeklinde
ele alır.
Chomsky’nin eylemleri, önermesini örneklemektedir. Tekrar
tekrar, olayları, kurumları ve ilişkileri incelemiş ve (a) hangisinin,
çok sayıda insanı etkilediğini, (b) hangisinin üzerinde harekete
geçmiş bir halk kitlesi tarafından baskı kurulabileceğini ve
(c) hangisinin değişimi hak ettiğini ayırt etmeye çalışmıştır.
Bundan sonra, bu değerli konular aktivisit okuyucuların müdahalesini
sağlayacak şekilde tamamen ortaya konuluncaya kadar, hiç durmadan
yazmıştır. Bu kitap da aynı modeli izler.
Akla iki soru geliyor. İlki, neden canlarını sıksınlar? Bu,
bir entelektüelin veya herhangi birinin, modern dünyamızda hiçbir
şey için olmasa bile kendi gelişimi için neden harekete geçmesi
gerektiğidir. İkincisi, Chomsky’nin otuz yıl önce başlayan ve
günümüze kadar azalmadan devam eden tercihleri ile bugünün sorumlu
entelektüellerinin yüzleştikleri seçimler arasındaki fark nedir?
Bu iki soruya kısa cevaplar verdikten sonra, nihayetinde neden
entelektüellerin ve entelektüel olmayanların var olduğu konusuna
geri döneceğim.
Neden Canlarını Sıksınlar?
Varsayımsal bir tanrının, biz insanların birbirimize yaptıklarımızdan
bıktığını ve 1 Ocak 2000’den itibaren “özgür dünyanın” herhangi
bir yerinde doğal olmayan yollarla yaratılmış bütün cesetlerin
çürümesinin durmasına karar verdiğini farz edelim. Yiyecek veya
ilaç yokluğundan ölenler, asılanlar veya boğularak idam edilenler,
vurularak veya dövülerek öldürülenler, tecavüz edilerek ya da
bombalanarak öldürülenler; haksızca ve insafsızca öldürülen
her kim varsa, bir ceset olarak, çürümeden kalacak. Kalıcı cesetler
bundan sonra A.B.D.’nin (veya Fransa’nın) bir ucundan diğer
ucuna, eyalet eyalet, hiç durmadan, monotonca dolaşan ruhani
bir trene bağlı cam-duvarlı bir sığır vagonunun içerisine otomatik
olarak girecekler.
Cesetler teker teker vagonlara yüklenecekler ve her bin ceset
vagona tıka basa doluştuktan sonra yeni bir vagon yanaşacak
ve o da dolmaya başlayacak. Ölüm treni, her ceset saydam duvarlarının
arkasından görünecek şekilde, her dakika 200 yeni ceset eklenerek
ve her beş dakikada yeni bir vagon bağlanarak, gündüz ve gece,
hiç durmaksızın kilometrelerce yol alacak.
Ölüm treni 1 Ocak 2001 itibariyle, ilk doğum gününde, 2.000
milden daha büyük bir uzunluğa sahip olacaktır. Saatte 20 mil
hızla hareket ederse, herhangi bir kavşağı alışı yaklaşık beş
gün sürecektir. 2010 yılı itibariyle, kurumlarda ve davranışta
çarpıcı bir değişiklik olmayacağı varsayılırsa, tren New York-San
Francisco arasını yaklaşık yedi kez saracaktır. Son vagonun
Özgürlük Heykeli’ni geçmesi, lokomotif buradan geçtikten ancak
altı hafta kadar sonra gerçekleşecektir. Tanrı hala, zavallı
ve hırslı insanlığın mesajı ne zaman alacağını merak ediyor
olacak.
Eğer ekolojistler, bu gezegenin tek bir süper-organizma olduğu
noktasında haklılarsa; kirliliğin, zehirli atıkların ve diğer
insan yaratımı çöplerin bu organizmaya saldıran en ölümcül virus
olduğu noktasında yanılıyorlar. Ölüm treni daha beterdir.
Üzerindeki 50.000 isimle Washington’daki Vietnam Savaşı Abidesi’nden
ve ondan 100 kat daha fazla insanın öldüğü Hindiçin’den yayılan
acıyı düşünün. O abidenin üzerinde sıralanmış fuzuli ölümlerden
yayılan kaybedilmiş fırsatları, kaybedilmiş aşkları ve olumsuz
etkilerin oluşturduğu ağı hayal edin. Şimdiyse bir kıyıdan diğerine
ve ileriye ve geriye doğru, ileriye ve geriye doğru uzanan ölüm
trenini düşünün. Yalnızca trende olanlar üzerindeki etkisini
değil, o cesetlerin herhangi birinin sevdiği veya sevecek olduğu,
bakıp büyüttüğü veya büyütecek olduğu, öğrettiği veya öğretecek
olduğu insanlar üzerindeki etkisini de göz önüne alın.
Ölüm trenini kim sürüyor? Organlarını yiyecek için satarak,
ailelerini yaşatmak için bebeklerini satarak ve kayıplardan
ve açlıktan cefa çekerek yaşayan “Üçüncü Dünya’nın” vatandaşları.
Onlar, Brezilya’da, Endonezya’da, El Salvador’da, New York’ta
ve hatta Paris’te yaşıyorlar. Ölüm trenine doğru gidiyorlar.
Her gün. Milyonlarcası.
Bu abartılı mı? Endüstrileşmiş uluslar tarafından neredeyse
sıfır maliyetle karşılanabilecek temel tıbbi yardımın eksikliği
yüzünden, ekonomisi Exxon ve Amerika Bankası tarafından yağmalanan
ülkelerde yılda milyonlarca insan ölürken, bunu toplu kıyımdan
başka ne şekilde adlandırabilirsiniz? Şişmiş, hastalıklı, açlıktan
ölen, bakteriler tarafından yenilen vücutlar, en az ölüm mangaları
tarafından mermiyle kalbura çevrilip nehirlere fırlatılan cesetler
kadar katliam kurbanıdırlar. İlaçtan mahrum etmek ve kaynakları
çalmak, işkence etmek ve tetik çekmekten daha az suç içeren
bir durum değildir.
Evrim insanlara algılama, düşünme, hissetme, hayal etme yetisi
vermiştir. Bir kriz zamanında, eğer harekete geçersek, tüm treninin
gece gündüz sürekli dolaştığını görmeye başlarız. Bu gerçekleştiği
zaman bu konuda ne yaparız? Sinirlenir miyiz? İnsanlığın iyiliğine
inanmaz hale mi geliriz? Istırap mı duyarız? Ağlar mıyız? Mahşer
gününün hayalini mi kurarız? Adalet hayali mi kurarız? Bildiri
mi dağıtırız?
Bu gaddar treni görmeye başladıktan sonra nasıl bir tepki
göstereceğiz? Bir tarafım diyor ki, bu suçlar o kadar büyük
boyutlarda, o kadar insanlık dışı ki failler ölmeyi hak ediyor.
Katiller için minicik bir ölüm treni olsun ve geri kalan herkes
için var olan o büyük ölüm treni artık yok olsun. Bir milyon
göze karşılık tek bir göz. Başka hangi seçenek daha mantıklı
olabilir ki? Ama tabii ki dünya bu şekilde işlemiyor. Emirler
verenler, gücü elinde tutanlar, başkalarının yiyeceğini alıkoyanlar,
başkalarına acınacak derecede az ücret verenler, hatta o lanet
olası treni sürenler insanlardır; ama bu insanları bu biçime
sokan baskıları üreten kurumlardır. Kurumsal bir kanser, hastayı
tükettiğinde, hangi cerrah tüm kanserli hücreleri kesip atabilir?
Baskının ağırlığı, hiç kaldırılamayacak kadar büyük mü?
İlkin, ülkemizin, saydam sığır vagonlarının duvarlarının
arkasına istif edilmiş cesetlere karşı duyduğu sorumluluğa uygun
davranmak; yazmayı ve bildiri dağıtmayı ya da olayları araştırmayı
ve bir meslektaşımızla barış için tartışmayı ya da bir yakınımızı
vergi ödemek konusunda iki kere düşünmeye zorlamayı veya bir
gösteriye gitmeyi ya da bir oturma eylemine katılmayı veya bir
sivil itaatsizlik eylemi gerçekleştirmeyi ya da muhalif bir
kurum inşa etmeyi, hatta ulusal bir greve katılmayı önemsizmiş
gibi gösterebilir. Ama gerçek şu ki; eğer bizim davranışlarımızdan
sıkılmış varsayımsal tanrı “özgür dünyanın” cesetlerini, ölüm
trenlerinde ana caddelerimiz boyunca gezdirecek olursa, yapmamızı
isteyeceği eylemler tam da bunlar olacaktır. Bunlar, vurgunculuğun
ve tahakkümün maliyetini, bu tür davranışları besleyen kurumların
çatırdamasına yol açacak derecede arttıracak, bir bilinçli kamuoyu
protestoları seline doğru evrilecek eylemlerdir.
Gerçek şudur: “Kaybedersin, kaybedersin, kaybedersin ve sonra
kazanırsın.” Her kayıp, kurumları dönüştürmeye götüren sürecin
bir parçasıdır. Öyle ki, bu sürecin sonunda “İyi Almanlar” ya
da “İyi Amerikalılar” ya da “İyi Fransızlar” veya yakılmış Yahudiler
veya boynu vurulmuş köylüler olmayacaktır.
Savaş ve her türlü -ekonomik, cinsel, kültürel, politik-
haksızlık, insanlığa karşı işlenmiş korkunç suçlardır. Ölüm
treni -yoksulluk, hastalık, açlık, ölüm mangaları ve terör-
temel kurumlardan kaynaklanmaktadır. Bu kurumlar bizim hedefimiz
olmalı.
Öyleyse neden, “insani önem taşıyan sorunlarla ilgili gerçekleri
bu konuda bir şeyler yapabilecek kitlelerin gündemine taşımaya”
uğraşmakla canlarını sıksınlar? Çünkü sadece, bilgiye dayalı,
örgütlü, militan muhalefet dünyayı değiştirebilir ve “insani
önem taşıyan sorunlarla ilgili gerçekleri bu konuda bir şeyler
yapabilecek kitlelerin gündemine taşıyan” insanlar, eğer bu
yolda çok çalışırlarsa, ihtiyaç duyulan çabaya kendilerince
katkıda bulunabilirler.
İlave Öncelikler?
Chomsky bir entelektüel olarak, sahip olduğu toplumsal sorumluluğu
görünür şekilde yerine getirmeye başladığında, dünya şu an olduğundan
oldukça farklı bir yerdi. 1960’ların ortasında, kendi kişisel
beceri ve eğilimleri göz önüne alındığında, başarıyla üstlenebileceği
en öncelikli görev, Vietnam Savaşı’nın etkilerini ve sistemik
nedenlerini ifşa etmek ve sonrasında da Orta Amerika’daki ABD
politikası, Körfez Savaşı, sermayenin emek üzerindeki savaşı,
NAFTA[1], MAI[2]
ve benzeri konuları da içeren başka çeşitli olaylar hakkında
da aynı şeyi yapmak oldu. Otuz yıl önce, sistemik problemlerin
köklerini ifşa etmek -hatta problemlerin sırf kişisel olmadığını,
daha çok sistemik olduğunu izah etmek bile- kitleleri sarstı,
kızdırdı, canlandırdı ve harekete geçirdi. Baskının nedenlerini
açıklama işi, baskıları ortadan kaldırmak için hala zaruri olsa
da, artık tek başına on yıllar önce olduğu kadar etkili değildir.
Zaman değişiyor. Günümüzde insanlar genel olarak, toplumun korkunç
derecede kusurlu olduğunu ve bu ızdırabın sistemik olduğunu
biliyorlar. Yoksulluğu, tek başına bir toplumsal sorun olarak
adlandırmak kimseyi harekete geçirmiyor. Yalnızca rahatsızlıklara
dikkat çekmek değişim arzusunu alevlendirmiyor. İnsanlar neyin
yanlış olduğunun tanımlanması ile neden ve nasıl yanlış olduğunun
açıklanmasının yanı sıra, arzu edilecek olumlu şeylere de ihtiyaç
duyarlar. Ve, amaçlarına nasıl ulaşacaklarına dair tartışmalara
ve bu konuda biraz açıklığa gereksinmeleri vardır. Vizyon ve
strateji, zamanımızın bir kısmını işgal etmeli.
Böylece, günümüzde sorumluluk sahibi ve toplumsal olarak
etkin bir entelektüel olarak Chomsky’ye öykünmek, ancak Chomsky’nin
yapmış olduğu şeylerin bir kısmını yapmak anlamına gelir. Bir
grup olarak toplumsal entelektüellerin hepsi, sadece korkunç
gerçekleri açıklıyor olamaz. Sistemin dehşetine ve gücüne böylesine
büyük bir vurgu sadece sinizmi besleyecektir. Bunun yerine,
bir grup olarak, bütün odaklanma çok büyük ölçüde neyin yanlış
olduğu ve neden yanlış olduğundan, yükselen bir eğilimle ne
istediğimize ve buna ulaşmak için en etkin şekilde nasıl mücadele
edebileceğimize doğru kaymalıdır. Bu, Chomsky’nin kendi tavsiyesinin
– “İnsani önem taşıyan sorunlarla ilgili gerçekleri bu konuda
bir şeyler yapabilecek kitlelerin gündemine taşı” – gerçekten
daha ileri noktada uygulanmasıdır. Şöyle ekleyebiliriz: Çoktan
duyulmuş gerçekleri aşırı derecede sık tekrarlama ve sadece
onlardan bahsetme. Bunun yerine, aktivizmin harekete geçmesi
için gerekli olan bilincin eksik kısımlarını sorgula ve ihtiyaç
duyulan başka projelerin altını oymadan geçmiş ve bugünün sorunlarının
sürekli analizini de içecek şekilde bu eksik kısmı tamamlamaya
çalış.
Bu nedenle, karşı karşıya olduğumuz tercih, ya halihazırdaki
gerçekliği analiz etmek ya da vizyon önermek değildir; söz konusu
olan, hem halihazırdaki gerçekliği analiz etmek hem de vizyon
ve strateji önermek için yazmaya, araştırma yapmaya ve eğitmeye
vakti olanların kolektif çabasının toplamıdır. Herhangi bir
birey bunu yapabilir veya yapmayabilir; ama toplumsal olarak
sorumlu entelektüeller bütünü, bu görevlerin hepsini yerine
getirmek zorundadır. Her bir veçhe -açığa çıkarma, tanımlama,
çözümleme, vizyon ve strateji- en yüksek derecede açıklığa ve
etkiye sahip olabilmek için, artık şimdi veçhelere de ihtiyaç
duyuyor.
İnsani Kurtuluş Olarak Sınıf İntiharı
Başa dönecek olursak: Sonuçta neden entelektüeller var? Neden
bazı insanlar ekonomik sorumlulukları olarak çoğunlukla zihinsel
ve güçlendirici görevler yaparken diğerleri çoğunlukla rutin,
güçsüzleştirici ve genellikle tehlikeli ya da farklı durumlarda
güçten düşürücü görevler yapıyorlar? İşte bir ipucu… Cevap,
tanrı böyle yarattığı veya bunların birer yasa ya da tabiat
kanunu olduğu için değil. Cevap, bunun aksine, bizim değiştirebileceğimiz
kurumların, bazılarına güçlendirici ve yüksek kalitede işler
üzerinde nispi bir tekel sağlarken, diğerlerine güçsüzleştirici
ve düşük kaliteli işler üzerinde bir tekel sağlayarak görevleri
ölçüsüz oranlarda eşitsiz bir şekilde bölmesidir.
Modern kapitalist ekonomilerde yalnızca kapitalistler ve
işçiler yoktur. Sınıf, sadece farklı mülkiyet ilişkilerinin
- bazılarının sermaye sahibi olması, diğerlerinin de kapitalistler
tarafından çalıştırılması ve kendi enerjilerinden başka hiçbir
şeyleri olmaması- bir fonksiyonu değildir. Bunun yerine, sermaye
ve emek arasında benim koordinatörler diye adlandırdığım insanlar
vardır. Koordinatörler, ekonomik sistemdeki konumları sayesinde,
bilgi üzerinde; ve kendilerinin ve genellikle de diğer insanların
gündelik ekonomik hayatlarına ilişkin güç kaldıraçları üzerinde
nispi bir tekele sahip olan kişilerdir. İşte entelektüelleri
ayrı bir toplumsal grup olarak, koordinatörlerin oluşturduğu
bu üçüncü sınıfta buluruz. Tekelleri altına aldıkları, düşünme
eylemi değil (doğrusu, düşünmemeleri gereken şeyler hakkında
düşünecekleri korkusuyla hareket ettikleri için düşünmenin unsurlarını
sık sık unuturlar); etkin düşünce için gerekli olan asli bilgilerin
çoğu ve düşünceleri gerçeklere dönüştüren karar alma kaldıraçlarına
erişimdir. Bu koordinatörlere onlardan, emin olun ki, çok şey
isteyen bir sorumluluk daha yükler – ama en azından, neredeyse
imkansız olanı neden talep etmeyelim?
1968 Mayıs’ını hatırlayın. Bana öyle geliyor ki, bu tecrübeden
çıkarılacak temel ders şudur: Entelektüeller kendi konumlarını
iyileştirmek için kapitalist kıçı yalayarak işçi sınıfını engellememeli
ve sınırlamamalılar. Bunun yanı sıra, işçi sınıfının üzerinde
ve sermayeye karşı yöneten konumuna yükselebilmek için sermayenin,
ama aynı zamanda emeğin de karşısında kendi çıkarlarının peşinden
koşmamalılar. Bu nedenle, “insani önem taşıyan sorunlarla ilgili
gerçekleri bu konuda bir şeyler yapabilecek kitlelerin gündemine
taşı[maya]” ve sadece toplumdaki yanlışları değil ne isteyebileceğimizi
ve ona nasıl ulaşacabileceğimizi göstermeye ek olarak, entelektüeller
bilginin ve becerinin geniş bir tabana dağılımı için; ve iş
bölümünün tekrar tanımlanması için çalışarak kendi sınıflarına
ihanet etmelidirler. Öyle ki, bazıları güçlendirici koşulları
tekellerine alamasın ve geri kalanlar da yukardan gelen emirleri
yerine getirmek zorunda kalmasınlar.
1 Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi.
Kanada, ABD ve Meksika’yı kapsamaktadır. –ç.n.
2 Çok Taraflı Yatırım Anlaşması. Yabancı
sermaye, başka ülkelere yatırım yaparken önündeki her türlü
hukuki, mevzuatla ilgili, örgütlü iş gücünden kaynaklanan vs.
engeli ortadan kaldırmaya yönelik uluslararası anlaşma. –ç.n.
Çeviren: Piri KAYMAKÇIOĞLU, Güven DEMİREL
Boğaziçi Üniversitesi Çeviri Kulübü
|