SOKAL

Michael Albert

NYU’da bir fizikçi olan Alan Sokal’un önde gelen sol kültür/felsefe dergilerinden birine, Social Text[1]’e sunduğu ve onların da yayınlamaya değer görüp yayınladıkları makale meselesi hakkında, şimdiye kadar muhtemelen pek çok Znet okuyucusu en azından bir şeyler duymuştur. Sokal, olayın hemen ertesinde makalesinin post modernist (pomo) düşüncenin iflasını ifşa etmek amacıyla tasarlanmış bir parodi olduğunu duyurdu –ve bunu da The New York Times’da, The Wall Street Journal’da, tüm ülke genelinde bir çok yerel ana akım gazetede ve bunlara ilaveten The Village Voice, The Nation, IIT gibi yayınlarda Social Text ile alay etmek üzere yayımlanan bir yığın makale takip etti.

Ancak bu, “bilim savaşları” olarak adlandırılabilecek süreçteki ilk kurşun değildi. Öyleyse anlaşmazlık nedir? Sol cenahtan, içlerinde pek çok bilim insanının da bulunduğu birçok insan uzun zamandır bilimin ahlaka aykırı tercihlerin haklılaştırılması için kötüye kullanılmasını veya yalanların bilim adıyla yutturulmasını veyahut pek çok bilimsel girişimin ilgi alanının daraltılmasını eleştirmekteydi. Fakat pomodan esinlenen filozoflar, antropologlar, edebiyat teorisyenleri ve kadın araştırmaları uzmanları iki şey iddia ederek bu eleştiriyi çok daha ileriye götürdüler: (1) Bilimsel yöntem ve “Batı Rasyonalitesi” temelde sömürgeci ve ataerkildir. (2) Etrafımızı çevreleyen dünya hakkında tek bir doğru yoktur; sadece kendi retoriğine ve menfaatine sahip olan farklı anlatılar vardır.

Bilim-karşıtı, pomo filozof; “İnsan, Acaba üniversitelerdeki evrenbilimciler yıldızları anlamakta astrologlardan daha mı az hayalperestler; yoksa aslında daha iyi finansmana ve insan kaynağına sahip oldukları için mi öyle görünüyorlar diye merak ediyor.” Başka bir deyişle, evrenbilim ve astroloji olmak üzere birbirleriyle çatışan iki anlatı vardır. Bu anlatılar arasında istediğimiz gibi-örneğin finansmanına ya da sunumunun zerafetine ya da kendimizi nasıl hissetmemizi sağladıklarına göre- tercih yapabiliriz; tabii bu tercihimizi -artık zaten mevcut olmayan- doğrulara referansla yapmadığımız sürece. Pomo filozof “Bilim insanları ve teknoloji uzmanları, her ne kadar, kuantum fiziği ve moleküler biyolojide nedenlerin açıklanmasına teolog ve rahiplerden daha fazla yaklaşmamış olsalar da, şamanlık sıralamasında onları geride bırakarak ilk sıraya oturmuşlardır.” diye ekler ve bilim insanlarının sadece doğruya ulaşmamakla kalmayıp yöntemlerinin yetersizliği sebebiyle kendi arzularını dayattıklarını, cinsiyetçi önyargıları yöntemlerine dahil ettiklerini vb. belirterek sözlerine devam eder.

Buna karşılık, bilim insanları ve (pomo-karşıtı) solcular uzun zamandır, bilimsel yöntemin algılarımızı bozduğunu ve her bir şeyin ayrı birer anlatı olduğunu iddia edenlere şöyle karşı çıkmaktadır: Öyleyse bir kayalığa tırmansınlar ve uçabilecekleri, yer çekiminin var olmadığı yönündeki yetkin hikayelerini anlatsınlar ve sonra da aşağı atlayıp ne olacağını görsünler. Veya öldürücü bir gribe yakalanırlarsa kendilerine morallerini yükseltecek, fiziksel olarak iyi durumda olduklarını söyleyecek bir hikaye anlatsınlar ve tıbbi tedaviyi bıraksınlar. Veya biraz tasarruf etmek için kendilerine yaratıcı bir şekilde, eski daktilolarının güzel yazılarını pahalı ve yeni bir bilgisayar kadar iyi tutabildiği yönündeki ekonomik hikayeyi anlatsınlar ve böylelikle bilgisayar masrafından kurtulsunlar.

Her iki taraf da geride bıraktığımız birkaç yıl içerisinde pek geri adım atmadı ve sonrasında Sokal, hilesiyle birlikte çıkageldi. Bu hile, tartışmanın çözülmesine yardım edecek mi? Şimdi herhangi bir taraf geri adım atacak mı? Sonuç, insanların Sokal’un yaptığı hamleyi nasıl gördüklerine göre değişecektir. Eğer Sokal’un makalesi sadece hileli bir tuzaksa, makalenin yayımlanması pomo ve Social Text hakkında ya çok az şey gösterecektir ya da hiçbir şey göstermeyecektir. Ancak, eğer makale iyi tasarlanmış bir sınavsa, yayımlanması oldukça fazla şey gösterebilir.

Tartışmanın bilim kanadındakiler alaycı bir tavırla, derginin onayına sunulmuş bir parodinin nasıl olup da bir tuzak olarak görülebileceğini sorabilirler. Bir post modernistin, bazı bilimsel mecmuaların kendi içlerine gömüldüklerini göstermek istediğini varsayalım. Bilimsel tarz ve savı, kusursuzca kopyalayarak bir metin yazar ve metnin karşı kamptan, bilim insanlarının nedenselliğine sığınan bir mülteciden gelmekte olduğunu belirterek metni çok daha çekici kılar. Bütün bilim insanları heyecanlanır. Metni yayımlarlar. Sonra yazar, metni bir aldatmaca olarak yazdığını ve kendi görüşüne göre metnin işe yaramaz bir zırva olduğunu alenen duyurur. Herkes güler ve şöyle der: Bakın, şu bilim insanları kendi kanaatleri hariç her şeye gözlerini tamamen kapatmışlar. Aldatıldıklarını bile anlayamıyorlar. Ha ha, nasıl da şaşırttık!

Açıkçası, bu adil olmayacaktır. Eğer ki postmodernist yazar bilim dergisinin alışılmış metinlerinin tipik mantığını, ispatlarını ve savını yeniden üretmekte iyi bir iş çıkarmışsa; o zaman derginin normlarına göre makale yayımlanmayı hak etmiştir. Tabi ki yazar metnin değersiz olduğunu düşünmektedir, o derginin yayımladığı her şeyin çöp olduğunu düşünmektedir ve kendi makalesi de tasarımı itibariyle diğerlerine benzer başka bir metindir. Ve tabi ki derginin editörleri metni beğenmişlerdir, onlar yayımladıkları her şeyi beğenirler ve bu makale de tasarımı itibariyle, diğerlerine benzer başka bir metindir. Bu tuzak sonucunda ortaya hiçbir şey çıkmamış olur.

Öyleyse; Sokal birçok pomo makalesi incelemişse ve sonra bunları dikkatlice taklit ederek pomo standartlarına göre oldukça iyi sayılan, onların öne sürdüğü argümanları öne süren, onların altını çizdiği noktaların altını çizen vb. bir metin kaleme almışsa -bu da elbette Sokal’un standartlarına göre eserin berbat bir şey olduğu anlamına gelecektir- tabi ki parodisi işleyecektir.

Bütün bunlardan bahsettim çünkü bunların, postmodernizmin ve postmodernizmden esinlenilmiş bilim eleştirilerinin çoğu savunucusunun ve aynı zamanda Social Text’in editörlerinin üzülmek, özür dilemek ve mahcup olmak için neden hiçbir sebepleri olmadığını düşündüklerini açıkladığını düşünüyorum. Onlar, kendi bakış açılarına göre iyi ve yayımlamaları gereken bir makale yayımladıklarını düşünüyorlar. Peki ya bu makale, içeriğine inanmamış biri tarafından kaleme alındıysa? Makalenin içerdikleri (yazar onları anlamasa bile) yaratıcısının dalaverelerinden daha geçerlidir. Social Text’in editörleri Sokal’a cevaben şöyle yazdılar: “Alan Sokal’un Social Text’e oynadığı oyunu ilk öğrendiğimizde derginin editörlerinin ilk tepkilerinden bazıları nelerdi? Bir tanesi Sokal’un parodisinin tam zıt yönde bir eylem olduğunu ve itirafının bir fikir değişimine ya da entelektüel niyetinin kendi yönlerinde devşirildiğine işaret ettiğini düşünüyordu. Başka biri, Sokal’un ifşa etmeye çalıştığı şey hakkında yeterli bilgiye sahip olduğu noktasında pek de ikna olmamıştı. Bir üçüncüsü derginin bir aldatmacanın, özellikle de bir fizikçi tarafından yapılan bir aldatmacanın, hedefi olarak görülecek derecede ciddiye alınmış olmasına şaşırmış ve memnun olmuştu.” Başka bir deyişle, onlara göre makale iyiydi; belki de anlaşılması gereken tek şey Sokal’un -veya başka eleştirmenlerin- psikolojisi ya da maksatıydı.

Benzer bir şekilde; pomo’ya giriş dersi veren bir arkadaşım bana Sokal’un makalesinin bir parodi olduğunu duyduktan ve ardından onu tekrar okuduktan sonra bile, her şeye rağmen makalenin mükemmel ve bilgilendirici olduğunu düşündüğünü anlattı. Bizi taklit ederek yazmışsa ne olmuştu yani? Arkadaşım; Sokal’un metnini, kötü bir şaka yapan biri tarafından kurnazca kurgulandığı halde gayet iyi bir kopya olduğu ve bir şekilde çok değerli olduğu için kendi tarzlarının güzel bir örneği olarak görüyor.

Öyleyse, bu olay herhangi bir şeyi kanıtlar mı? Ben Sokal’un metnini bizzat okuduğumda okuduğum şeye karşı bir kuşkuya kapılmıştım. Bu bir sınavdı, bir tuzak değil. Şu ana kadar tartışmada eksik olan şey, Sokal’un çok sayıdaki kasıtlı hatalarının açık bir şekilde fark edilmemesiydi. Bu yüzden de Social Text’in editörlerinin bilim hakkında ne kadar cahil olduğu ve daha genel olarak pomonun aydınlanma karşıtı formülasyonlarının ne kadar mantıksız olduğu ortaya konamadı.

Bunu arkadaşlarıma şu şekilde izah etmeye çalıştım: Modern sporları ve onların toplumdaki rollerini eleştirmeye odaklanmış, atletik olmanın insanların değerleri ve davranışları üzerinde bıraktığı etkiler hakkında karşıt görüşler barındıran bir süreli yayın düşünün. Bu yazıların tonunun ve üslubunun oldukça farklı ve anlaşılmasının çok zor olduğunu farz edin. Profesyonel bir atlet, bu süreli spor karşıtı yayın için sık sık yazan yazarların terminolojisi ve cümle yapılarını kullanarak onlardan olumlu bir şekilde alıntılar yaptığı bir makale sunar. Ancak editörlerin süreli yayının diğer tipik makaleleri gibi bir makaleyi okuduklarını düşündürecek, cümleleri ve paragrafları bağlantısız, argümandan ya da anlamdan yoksun bir etki bırakacak biçimde inşa etmek için elinden geleni yapar. Bunun yanı sıra profesyonel atlet, spordan birçok referansa yer verir: Beyzbolda beş faule ulaşınca nasıl karşı takıma bir koşu hakkı verildiğini ya da teniste bir oyunda altı beraberlikten sonra nasıl aniden set sayısı oynamak durumunda olduğunuzu anlatan açıklamalar yapar. Böylece makale, kasıtlı bir şekilde anlaşılmaz ve bir özden yoksun olmasına ilaveten sporla ilgili yanlışlıklarla da süslenmiş olur.

Bu spor yayını için böyle bir makaleyi yayımlamanın ne kadar yıkıcı olacağını görebilirsiniz. Sokal’un yukarıda belirtilenlerden çok daha az belirgin olan, kasıtlı hatalarla dolu ve spor yerine bilimi koyarak Social Text’e yaptığı şey budur.

Sokal e-mail aracılığıyla yolladığı kendi sözlerinde şöyle bildiriyor: “[Makalenin] içeriği ve biçimi, parodisini yaptığım çeşitli topluluklarda (her ne kadar evrensel olmasa da) yaygın olan baştan savma düşünme tarzının ve argümanların bazı açılardan abartılmış, bazı açılardansa tarzın kendisinden daha mütevazı bir taklidi olarak tasarlanmıştı. Bu nedenle, metnin tümüne heyecan verici bir ton hakimdi –neyi sevdiğim ve neyi sevmediğim gayet açıktı- fakat “argüman” kasıtlı bir biçimde, (bilim insanları dışındaki insanlara yönelik, aşağı yukarı doğru bir şekilde bilim gazeteciliğinin yapıldığı, az sayıdaki paragraf hariç) hem yerel hem de bütünsel düzeyde mantık dışıydı. Makalenin, başka herhangi birinin yazmış olduğu bir metne benzer olduğunu söyleyemem –kasti olarak bağlantısız bir biçimler türlüsü olarak yazılmıştır... Bu metni kasten; makul derecede dikkatli herhangi bir editör veya bilirkişiyi sorular, eleştiriler ve itirazlarla geri dönmesi için kışkırtmak üzere yazdım. Özellikle, makalenin son (politik) bölümünü, bilimsel bölümden hiçbir şey anlamamış biri için bile boşluklarla dolu olacak biçimde yazdım. Editöryel süreç boyunca defalarca eleştirmenlerden yorumlar, eleştiriler ve öneriler talep ettim; ancak hiçbir cevap almadım.”

Lingua Franca adlı süreli yayında hilesini açıklamak için yayımladığı metinde, Sokal şöyle yazdı: “Hicvetmek üzere yazıldığı ve referans listemden sayısız örneğinin bulunabileceği tarz gibi benim makalem de doğruların, yarı doğruların, çeyrek doğruların, yanlışların, mantık dışı çıkarsamaların ve hiçbir şekilde bir anlamı olmayan ancak söz dizimsel olarak doğru olan cümlelerin bir karışımıdır. (Ne yazık ki sonuncusu ancak bir elin parmakları kadar mevcut; onları üretmek için çok uğraştım fakat nadir olarak gerçekleşen ilham patlamaları hariç böyle bir hünere sahip olmadığımı keşfettim.) Ayrıca tarzın içerisinde (bazen bilinçsizce de olsa) yerleşmiş bazı diğer stratejilere de yer verdim: Mantık yerine otoriteye başvurmak, spekülatif teorileri kurumsal bilim olarak yutturmak, zorlama hatta absürd benzeşimler kurmak, kulağa iyi gelen ancak anlamı muğlak olan bir retorik ve İngilizce kelimelerin teknik ve gündelik anlamlarının kullanımları arasındaki karışıklık gibi.

Sokal’un "Transgressing the Boundaries: Toward a Transformative Hermeneutics of Quantum Gravity" adıyla yayımlanan makalesini Social Text’te veya internet üzerinden, Sokal’un web sitesinde -http://www.nyu.edu/gsas/dept/physics/faculty/sokal/index.html- bulabilir ve kendiniz okuyabilirsiniz. Sokal’un, kendi metni hakkında yaptığı değerlendirme doğru gibi görünüyor. Cümlelerindeki mantığı zorlukla sezebiliyorum. Paragraflarının içerisinde tutarlılık bulmakta güçlük çekiyorum. Paragrafları boyunca neredeyse hiçbir argüman akışı göremiyorum. Tam amaçladığı şeye ulaşmış.

Öyleyse bu bize ne anlatır? Sokal’un hilesinin ortaya attığı soru şudur: Belli bir “disiplin” içerisinde yer alanların, kasti olarak tutarsız olan ve saçmalıklarla dolu olarak yazılmış bir metni neden yayımlamaya layık gördükleri nasıl açıklanabilir?

Cevap 1: Metnin aslında bir anlamı vardır. Değerlidir. Sokal anlam üretmekten uzak durma çabasına karşın, tesadüfen cümleler yazan maymunlar gibi tesadüfen bilgelik inşa etmeyi başarmıştır.

Cevap 2: Pomolar o kadar yaratıcı ve o kadar devrimci bir entelektüel hamle yapmışlardır ki Sokal gibi insanlar, kendi beyinleri ve kavrayışları kabul etmediğinden onu bir karmaşa olarak görürler. Pomo, çoğu insanın idrak etmesi için fazlaca yeni, fazlaca karmaşık ve fazlaca derinliklidir.

Cevap 3: Çoğu pomo hepsi tutarsızca, birbiri içine karıştırılarak bir araya getirilen ve bir bilgelikmiş gibi gözükmesi için özenle süslenen; (a) ham doğruları, (b) aşikar yanlışları ve (c) anlamsız, zorlukla okunup yazılan ifade tarzını gizlemek için kullanılan; gereksiz, aptal bir dil bataklığıdır. Elbette post modernizmin geniş başlığı altında yapılan bazı ciddi çalışmalar vardır; ancak bu çalışmalar post modernizm düşünce okulunun genel gidişatına aykırıdır ve okulun esas vurgu noktasının dışındadır.

Yazarının tutarsız olduğunu iddia ettiği bir makalenin nasıl değerli bulunabildiği hakkındaki muhtemel açıklamalar üzerinden yapılan tartışma, en azından karşı kutuplarda yer alanlar için kısa vadede sonuca bağlanacakmış gibi gözükmüyor. Fakat, üzerinde düşünülmesi gereken bir konu daha var: Bilimsel okur-yazarlık. Bununla ilgili bir çıkarsama yapmak gerekirse: Bilimsel yöntemin özünde sömürgeci olduğunu veya rasyonalitenin Doğulu ve Batılı gibi birçok biçimi olduğunu yahut da hakikatle ilgili iddiaların bu hakikatin ne ölçüde kesin olduğuna dair iddialar değil, yalnızca az veya çok faydası ya da söylem gücü olan anlatılar olduğunu öne süren insanların; bilim, bilim insanları ve bilim yapma eylemiyle ilgili oldukça tartışılır iddialarda bulunduklarını aklınızda tutun. Daha sonra da aynı insanların; bilim, bilim insanları ve bilim yapma eylemlerini antropoloji, kadın araştırmaları, edebiyat eleştirisi vb. birçok alana böldüğünüunutmayın. Herhalde meşgul oldukları bir konu hakkında bir şeyler bilmek zorundadırlar.

İlgilenenler için, Sokal’un makalesinden sadece birkaç tane örnek vereceğim. Makale ünlü sabitler Pi ve G’nin değişken olduğunu iddia ediyor. Çılgın bir Yeni Çağ teorisi olan morfogenetik alanlarla[2] kuantum yerçekimi[3] arasında –tamamen uydurma ve delilik eseri- bir bağlantı iddia ediyor. Makale, aslında bir 19. yüzyıl soyut matematiğinin bir dalı olan ve matematik ve fizik bölümlerinde lisans düzeyinde düzenli olarak öğretilen kompleks sayılar teorisini matematiksel fiziğin yeni ve spekülatif bir alanı olarak adlandıran bir dipnot içeriyor. İki farklı şey olan sanal sayılarla irrasyonel sayıları birbirine karıştıran bir Lacan alıntısı üzerine olumlu bir yorum yapıyor. Latour’un, (aslında gözlemcilerin referans çerçevelerine göre değişmeyen şeylerin neler olduğuyla ilgilenen) göreliliğin birden fazla referans çerçevesine göre inceleme yapmadığı iddiası ve Stanley Aronowitz’in -destek için Bell teoremindeki çalışmadan alıntı yaptığı- kuantum mekaniğinin “erken burjuva çağındaki endüstriyel disiplinle” ilişkili olduğu şeklindeki (şok edici) iddiaları üzerine olumlu yorumlar yapıyor vesaire vesaire... Tabii ki, bilim insanları dışındaki insanlar için bu örnekler çok önemli değildir ve kesinlikle soyutturlar. Ancak bilim içerisindeki veya bilim felsefesi yapmak niyetindeki bir insan için bu boş lafların yayımlanmasına izin verilmesi ayıptır.

Peki Sokal, parodisi üzerine kopan gürültüye ne anlam veriyor? “En önemli skandal, önde gelen düzinelerce Fransız ve Amerikan entelektüelinin şarlatanlıkları, zırvalamaları ve itinasız düşünme biçimleri hakkında ek açıklamaların yer aldığı bir kaynakça özelliği gösteren makalemin içeriğindedir.”

Fakat ilginç bir şekilde Sokal şundan da bahsediyor: “İnsanlar bana bunun her yemekte, kokteylde vb. ortamlarda konuşma konusu olduğunu anlattılar. Aynı şeyi söyleyen inanılmaz sayıda e-mail aldım. Bunların önemli bir miktarı yıllardır süren bu saçmalıktan bıkmış; söz konusu entelektüel topluluğa dahil olmayan (ve dolayısıyla kaybedecek hiçbir şeyi olmayan) birinin kralın çıplaklığını ortaya koymaya cesaret etmesinden büyük heyecan duyan; beşeri ve sosyal bilimlerde yer alan -bir çoğu sol kanada dahil- insandan geliyordu. Kralın Yeni Giysileri metaforu tekerrür ediyor ve gerçeği söylemek gerekirse ben de kralın çıplak olduğunu, safça ağzından kaçıran küçük çocukla özdeşleşiyorum.”

Ve Sokal tekrar şunu söylüyor: “Benim yapmaya çalıştığım, bilimi edebiyat eleştirisinin barbar kavimlerinden korumak değil (onlara cevabım şu olur: Biz başımızın çaresine bakarız, teşekkürler.); solu, (a) yanlış, (b) sol içinde gözden düşmesine sebep olacak kadar saçma ve (c) ilerici bir toplumsal eleştiri uygulama çabamızı baltalayan fikirler ortaya atan sol içerisindeki bir kesimden korumaktır.”

Sokal ne tip düşüncelerden rahatsız oluyordu? İşte Şubat 1996 tarihli Social Text’in sayfalarından Sokal’un alıntıladığı şekliyle Andrew Ross’un sözleri: “Yerçekimi kanununun var olduğunu inkar etmeyeceğim. Bununla beraber doğada hiçbir kanunun var olmadığını, kanunların sadece toplumda var olduğunu savunacağım. Kanunlar erkekler ve kadınların yaptığı ve değiştirebilecekleri şeylerdir.”

Bu ne anlama geliyor? Ross sadece, fiziğin yasalarını anlayışımızın zaman içerisinde değiştiğini söylüyorsa neden öyle söylemiyor ve bunda büyütülecek ne var? (Bu apaçık gerçekler bölümü.) Ama eğer söylediği şeyi kastediyorsa, yerçekimi kanununun bizim koyduğumuz bir yasa olduğunu ve biz onun geçerli olduğunu söylediğimiz sürece geçerli olacağını ve de onun artık bağlayıcı olmadığına karar verdiğimizde geçersiz hale geleceğini kastediyor demektir. Öyleyse biz yer çekimi yasasının artık geçerli olmadığını söylersek uçabilir miyiz? (İşte bu da aşikar yanlışlar bölümü) Gerçekte, Sokal’un belirttiği gibi “Doğanın kanunları toplumsal yapılar değillerdir evren bizim olduğumuzdan çok uzun süre önce vardı. Doğanın kanunları hakkındaki teorilerimiz toplumsal inşalardır. Bilimin amacı teorilerimizi, doğanın kanunlarına mümkün olduğunca yaklaştırabilmektir.”

Biri çıkıp “Kimin umurunda?” diyebilir. Bu sadece saçma, küçük bir ağız dalaşı değildir. Birileri hiçbir doğrunun olmadığını ve varolanın sadece anlatılar olduğunu söylüyorsa; o zaman nesnellik uğruna çaba sarf etmek için, gerçeklerle canımızı sıkmak için, mantıksal olarak tutarlı olmak için, sadece kulağımıza hoş geldiğinden ya da imalarını beğendiğimizden dolayı eski bir şeyi uyarlamamak için hiçbir neden yoktur. Daha da fazlası, herhangi bir iddianın onaylanma yolu yalnızca destekleyici retoriğinin dilbilimsel ya da hissi kalitesine veya destekçilerinin itibarına veya -hemen hemen çoğu pomoda ya da Sokal’un makalesinin kabulünde görüldüğü gibi- imalarını sevip sevmediğimize bağlı olacaktır.

Öyleyse bilim ve rasyonalite için söylenecek, işe yarar ne kalıyor?

Feminizm bilimsel maşizme saldırır. Çokkültürcülük bilimsel ırkçılıktan nefret eder. Toplumsal ekoloji aşırı bilimsel indirgemeciliğe saldırır. Antropoloji bilimsel soyutlamaya abartılı bir şekilde bel bağlamayı reddeder. Hümanistler nesneleri bilmenin tek yolu olarak “bilimsel yöntemin” yüceltilmesine karşı çıkarlar. Sağduyu bilimsel propagandayı çürütür. İşçi sınıfı entelektüel elitizmden nefret eder. Bütün bu eleştirileri yapanlar, iddialarını bilimin kendisine yöneltecek kadar abartmadıkları sürece iddialarında son derece akılcı oldukları gibi hedefi de tam on ikiden vururlar.

Doğrulanmış bilginin temeli olarak bilim, bazen kısıtlı veya önyargılıdır. (Bilim insanları bazen propaganda da yaparlar ancak bu durumda ortaya konan şey bilgi değildir artık.) Doğrulanmış bilginin biriktirilmesi eylemi olarak bilimin soruları ve cevapları; bazen çarpıtılmış, bazen bilim farklı gündemleri olanların egemenliği altına girmiş ve bazen de sadece alınıp satılan bir şey haline gelmiştir. Doğrulanmış bilgiyi biriktiren insanların davranışı olarak bilim bazen dar, mekanik, sömürgeleştirici veya ikiyüzlüdür. Sonuç olarak; bilim meşru olmayan bir totaliterleştirme projesi olabilir, daha az bilimsel bir şekilde sunulmuş bilgiyi marjinalize edebilir, en iğrenç projeleri gayet akılcı görünen bir şekilde savunabilir. Kısacası bilimin taktığı etiket kimi zaman cinsiyetçidir, ırkçıdır, çevre düşmanıdır, sömürgecidir, kibirlidir, oportünisttir, sömürücüdür ve birçok bilim insanı da böyledir.

Öyleyse biraz akılcılık-karşıtı olmakta ne sorun var diye merak edebilirsiniz. “Bilim” kurumunun büyük bölümünün neredeyse karşı konulmaz kibirliliğine ve ikiyüzlülüğüne karşı mücadele edilmesinde bir sorun yoktur. Ünlü bilim insanlarının alçakça değerlere sahip oldukları, savaşa katkıda bulundukları veya başkalarının haklarını sömürgeci bir şekilde gasp ettikleri için kınanmasında bir sorun yoktur. Bilim olma iddiası taşımakla birlikte aslında kar ve mevki peşinde öne sürülmüş aşağılık bir propaganda olan burjuva ekonomisinin eleştirilmesinde bir sorun yoktur. Aşırı indirgemecilik ve ekonomizme karşı çıkarak sol teori ve pratikte ekonomik kaygıları; toplumsal cinsiyet, kültür ve iktidara dair kaygılarla eşit oranda birleştirmek için entelektüel metodolojiler geliştirmekte bir sorun yoktur. Soldaki ve toplumdaki entelektüel elitist zihniyeti ve uygulamayı eleştirmekte; iktidarın ve etki gücünün bilgiye dayalı eşitsiz dağılımını, toplumsal ve ekonomik hayattan gerçekten uzaklaştıran bir ekonomik vizyon geliştirmekte ve bu vizyonu savunmakta bir sorun yoktur. Fakat bu çabaların hiçbiri, birilerinin bilimi ya da mantığı reddedecek derecede aşırı ve yanlış bir adım atmasını gerektirmez. Bunların hepsini ve daha fazlasını “söylem”, “yapı bozum” ve “bağlamdan kopukluk” gibi sözcüklere başvurmadan; kararlı ve tavizsiz bir tavırla yapabilirsiniz. Hepsini, akılcılığı veya mantığı eleştirme hatasına düşmeden de yapabilirsiniz. Bu nedenle, post modernizmin en iyi yanlarının büyük bölümünü üreten ve besleyen, olumlu itki ve anlayışlara bağlanmanızın tek yolunun postmodernizmin en uç görüşlerine de bağlanmanız olduğu yönündeki fikir tamamen yanlıştır.

Kötü bilimi ve bilim insanlarını eleştirmek, dünyayı daha iyi hale getirmek için anlamanın bir parçasıdır. İnsanların aşırı indirgemecilikten kaçınmak için kullanabilecekleri yöntemler önermek; bilimsel anlayışın kapsamının, uygulanamaz olduğu nüfuz alanlarına (ki bunlar çok fazladır) kadar götürülmesine karşı önlem almak ya da cinsiyetçi, ırkçı ve sınıfsal önyargıların önüne geçmek gerçek bilim insanlarına (ve solcu politik aktivistlere) yardım etmek için kullanışlı bir yoldur. Fakat akıl ve mantığı, bilimin birçok kötülüğünün kaynağı olarak eleştirmek yanlıştır ve bunun, dünyanın daha iyi bir hale getirilmesinde herhangi bir rolü yoktur. Bu bilimsel yöntemi reddetmekle aynı anlama gelir.

Şiiri düşünün. Irkçı, cinsiyetçi ve sınıfsal ayrımcı ya da başka açılardan baskıcı ve sahtekar bir içeriğe sahip olan birçok şiir vardır. Alçakça davranan bir sürü şair vardır. Bununla birlikte, şiirin (bilimin hastalıklarına oldukça benzer nitelikteki) bu yaygın hastalıklarının, şiir yazma eyleminin kaçınılmaz bir şekilde bu tür korkunç sonuçlara yol açtığı iddiasının kanıtları olduğunu kimse kabul etmeyecektir. Nitekim, herkes bu tip iddiaları saçmalık olarak görecektir. (a) Şiir yazmanın; birinin ırkçı, cinsiyetçi, sınıfsal ayrımcı veya sömürgeci olmasına ne şekilde sebep olduğunu gösteren herhangi bir argüman yoktur. (b) Şiirde çoğu zaman var olan hastalıkların, saçma iddialara başvurmaya gerek duyulmadan toplumsal ilişkiler ve baskılar temelinde yapılacak yeterli bir açıklaması vardır.

Gerçek şudur: Egemen kurumlar, bilim insanlarının (ve şairlerin) ne yapacakları konusunda sınırlar koyarlar ve bu gerçek; spordaki, tiyatrodaki, işteki, aile yaşantısındaki ve çağdaş toplumun tüm diğer alanlarındaki hastalıkları kolayca açıkladığı gibi modern bilimde (ve şiirde) bulunan hastalıkları da kolayca açıklar. Bilimdeki (ya da şiirdeki) ırkçılığı, cinsiyetçiliği, sınıf ayrımcılığını ve otoriteryanizmi açıklamak için “düşünme (ya da kafiye oluşturma) biçimleri”nin kendisinde varolan “daha temel” bir yozlaştırıcı sebep araştırmaya hiç gerek yoktur. Buradaki gereklilik spordaki, tiyatrodaki, işteki ve aile rollerindeki benzer hastalıkları açıklamak için tüm atletlerin kullandığı fiziksel gelişim yöntemlerinde ya da tüm aktörlerin kullandığı replik ezberleme yöntemlerinde ya da tüm işçilerin kullandığı göz-el koordinasyonu yöntemlerinde ya da tüm aile fertlerinin ağızlarıyla konuşma yöntemlerinde varolan daha temel yozlaştırıcı sebepler arama gerekliliğinden daha fazla değildir. Bilimin (ve şiirin) ırkçı, cinsiyetçi, sınıfsal ayrımcı ve otoriteryen hastalıkları; tıpkı toplumsal yaşamın diğer alanlarını karakterize eden ilgili diğer tüm hastalıklar gibi, bütün toplumun egemen kurumsal bağlamından kaynaklanır. Sorun beyinlerimizin çalışma biçimleri değildir. Sorun, beyinlerimizin nasıl bir dünya içinde çalıştığıdır.

Aslında bilimi ya da daha doğrusu bilimin ideallerini, bilim olmayandan ayıran şeyler şunlardır:

  • Bilimin fikirlerini, sabit birer dogma olarak korumaya çalışmak yerine sürekli geliştirme isteği.
  • Birbiriyle çelişen birden fazla açıklamanın varlığında -en azından aralarında bir seçim yapmak için ikna edici bir yol bulunmadığında- bilimin bu açıklamaları eş zamanlı olarak kabul etmeye açık olması.
  • Bilimin herhangi bir insanın iddialarını değerlendirirken kimlikleri, otoriteyi ve hatta geçmiş başarıları dikkate almaması.
  • Bilimin, deneyi tartışmaların başlıca hakemi seviyesine yükseltmesi.

Başka bir deyişle gerçek bilim, (her zaman tam olarak işletilmese de) tam da bilimin akılcılık-karşıtı eleştirmenlerinin aradıklarını söyledikleri amaçlara bağlılığıyla ayırt edilir. Dolayısıyla, bilim eleştirmenleri ya duruma iyice bakmıyorlar ya da çok ikiyüzlüler. Dahası bilim, doğrulamaya yaptığı vurgu sayesinde toplumsallaşmış her çeşit önyargıyla savaşır; ırkçı, cinsiyetçi, sınıf ayrımı yapan ve otoriteryen iddialar üretme eğilimi göstermek bir tarafa, akılcılığı özellikle de bilimsel titizlikle kullanarak bu çarpıklıklara karşı çıkılmasına yardım eder. Sorun bizzat bilimin kendisi değil kötü bilimdir.

Sonuç olarak, pomonun baştan sona yanlış olmasına ve akılcılık ve bilim karşıtı olmasının yanı sıra kendi geniş alanında üç yıkıcı stratejik sonucu daha vardır.

Birincisi; toplumun nasıl iyiye götürülebileceği yönündeki mücadelede, aktivistler mevcut iktidara esasen beyin ve bedenleriyle karşı koyar. Akılcılık-karşıtlığı, akıllarımızın -mantık, kanıta başvurmak, vb.- önemli bir bölümünü kullanmamamızı söylüyor ve böylece daha mücadele başlamadan başlıca varlıklarımızdan birinden vazgeçiyor. Seçkinlerin artık sadece silah ve paraları yok; şimdi “hakikate” sahip olmalarına da izin veriyoruz. Kendi kendini bundan daha büyük ölçüde yenilgiye uğratan bir tutum tasavvur etmek zordur.

İkincisi; akılcılık-karşıtları, insanları devamlı olarak akıl-dışı davranmaya ciddi ölçüde yöneltememelerine rağmen herkesi kanıt ve mantık, tercih edilen görüşlerle uyuşmadığında bunları göz ardı etmeye ciddi ölçüde yöneltebilmektedir. Bilim-karşıtı argümanlar öne süren insanların çoğunun aslında bunu amaçlamadığı açıktır, ama akılcılık-karşıtlığının hemen hemen önlenemez bir şekilde böyle boğucu dinamiğe sebep olduğuna inanıyorum. Akılcılık-karşıtlarının beğenmedikleri bir sunuma verdiği cevabı kolayca duyabilirsiniz: “Aman Tanrım, konuşmacının tartışma, kanıt öne sürme, mantığını kullanma ve birşeylerin doğru veya yanlış olduğunu söyleme şeklini bir dinleyin. İçeriğe önem vermek zorunda değiliz. Fazlaca bilimsel olmak uğruna yoldan çıkmış.” Bu cevap değildir, olsa olsa kolektif iletişime ve dolayısıyla demokrasi, katılımcılık ve her tür etkin aktivizm ümidini bitirmektir. Kaybedilen değerli anlayışları söylemeye bile gerek yok.

Üçüncüsü; analizler arasında seçim yapmak için tercih edilen araç olarak kanıtı ve mantıksal tartışmayı ortadan kaldıracak olursak geriye ne kalır ki? Hangi açıklamaları destekleyeceğimize, hangi politikaların işe yarayacağına, hangi görevleri güvenerek üstleneceğimize nasıl karar vermeliyiz? Vahiy yoluyla gelen hikmete göre mi? Dogmaya göre mi? Kimliklere göre mi? Büyük sözlere göre mi?

Bilimin iddiası; etkin olabileceğimiz bir alanda çalıştığımızda bizim ve başkalarının deneyimlerini, sezgilerini ve hatta korkularını ve tahminlerini mümkün olduğu ölçüde mantık ve kanıtın kurallarına başvurarak ve deneyle test ederek kullanmamız gerektiği yönündedir. Bütün bunların toplamını, gerçekleri dileklerden ayırdığımız bir “argümanda” birleştirmeliyiz ve heyecan verici bir durumla mı yoksa sadece oldukça tereddütlü bir durumla mı karşı karşıya olduğumuz konusunda kolektif bir şekilde değerlendirme yapmalıyız. Buna karşılık, bağlantıları ve anlamları incelemeyi ve doğrulamayı kolaylaştırmak için kanıtları karşılaştırmak ve mantığı kullanmak yerine akılcılığı bir tarafa bırakırsak; yalnızca karşılıklı iletişim kurmaya ve test etmeye müsait olmayan duygulara, tutkulara, tercihlere, kaprislere ve vahiye -veya iktidardan, mevkiden, kimliklerden veya görünüşten kaynaklanan otoriteye şuursuzca itaate- bel bağlamak zorunda kalacağız. Politik mücadele açısından bu durum, felakete davetiye çıkarmak demektir.

Bu günde ve çağda, birçok bilim insanı dahi bilim-karşıtı retorikle empati kurabilir. Bilim insanlarına yöneltilmiş bu mizahi iğnelemelere kim gülmez ki? Bilime yapılmış abartılı saldırılardan başlangıçta aldığımız keyif, makul korkulardan ve arzulardan kaynaklanır. Ne var ki sonra, ruhsal durumlarımıza oynayan akılcılık-karşıtı retorik sayesinde daha da ileri gideriz. Çok geçmeden retoriği farklı bağlamlarda tekrar etmeye başlarız. Nihayetinde de bilimsel yöntem sömürgecidir, mantık erildir, matematik baskıcıdır demeye başlarız. Beğenmediğimiz görüşleri reddeder ve sevdiklerimizi kabul ederiz, tıpkı masallarda olduğu gibi: Gerçeklerin canı cehenneme. Bu tavır gerek politik gerekse kişisel olarak aydınlanmamış, tepkisel ve savunmacı bir tavırdır.

Solcu bir tavır olan adaletsizliğe ve baskıya düşmanlıkla saçma bir tavır olan bilim ve akılcılığa düşmanlığı birbirine karıştırmanın doğru, akıllıca, insani ya da stratejik hiçbir anlamı yoktur. Kendisine düşünmesi için para ödenen ama bu ayrıcalığını diğer insanlara düşünmenin pek de öyle iyi bir fikir olmadığını söylemek için kullanan akademisyenlerin fikirlerinde zekice, yenilikçi ya da yararlı diyebileceğimiz hiçbir şey yoktur. Doğru diye bir şeyin olmadığını, sadece çatışan bir grup bakış açısı olduğunu ve bilimin de tıpkı diğer anlatılar gibi bir anlatı olduğunu ve beğendiğimizi ya da kulağımıza en hoş geleni benimsememiz gerektiğini iddia eden siyasi yorumcularda kurtarıcı olarak niteleyebileceğimiz hiçbir şey yoktur.

Hayır, değerli bir vizyon ve strateji geliştirmek için, bilimin veya akılcılığın ötesine geçilmesi veya aşılması zorunlu bir ön koşul değildir. Bazı yeni araştırma kavramlarına ve yöntemlerine elbette ihtiyacımız vardır ama kanıtlama kurallarına ve mantığa bağlı kalınması gerekir. Dahası, kanıtlama kuralları ve mantık bizim tarafımızdadır.

Öte yandan, birçok sol eğilimli pomo uygulamacısının iyi niyetlerine rağmen bir bütün olarak pomo, ilerici ve sol umutları şu açılardan tahrip etmektedir:

a) Teknolojiyi teknolojik seçeneklerin toplumsal düzeyde çarpıtılmasıyla ve bilimi de bilimsel araştırmaların çarpıtılmasıyla karıştırmak suretiyle, bizzat bilim ve teknolojinin kendisinin kötü olduğu yönünde yanlış ve üretken olmayan görüşlere yol açmaktadır.

b) Birçok öğrenciyi ve akademisyeni; cahil görünme, mevkilerini ve hatta işlerini kaybetme korkusuyla aydınlanma karşıtı “söylemi” kullanmak zorunda bırakarak bu insanları sindirmekte ve siyasetten uzaklaştırmaktadır.

c) Mantığı ve kanıtı deneye göre karşılaştırmayı kullanmaktan uzak durmakta ve hatta sağlam argümanları batılı, akılcı veya bilimsel oldukları için reddetmektedir.

d) Herkesin önünde ve demokratik bir şekilde yapılan toplumsal hedef ve vizyon geliştirme çabalarını totaliteryen olarak ya da her halükarda, aşırı mantıksal/akılcı olmaları sonucu değersiz olarak adlandırarak karalamaktadır.

e) Doğru ifadelerin varlığı olasılığını inkar edip; bu yolla tüm iddiaların değerlendirilmesini kimlik, menfaat ya da sanatsallık açısından ölçme meselesi haline getirmekte ve böylece de sadece gazeteciliği değil akademik faaliyetin büyük bölümünü de safsataya, inanca ve zevke dönüştürmektedir. f) Pomonun ilerlemesi uğruna solu bir bütün olarak saldırılara açık bırakmaktadır.


1 Social Text, Duke University Press tarafından yayımlanan toplumsal ve kültürel alanlarda araştırmalara yer veren; cinsellik, toplumsal cinsiyet, ırk ve çevre sorunları gibi konular üzerinde odaklanan; postmodernizm, postkolonyalizm ve popüler kültür hakkında tartışmaların yer aldığı süreli yayın.
2 Morfogenetik Alan: Biyolog Rupert Sheldrake tarafından geliştirilmiş bir teori; bu teoriye göre morfogenetik alanlar elektromagnetik alanların biyolojik -potansiyel olarak da toplumsal- karşılıklarıdır; bir canlının oluşumunu, davranışlarını ve diğer canlı nesnelerle ilişkilerini belirlerler.
3 Kuantum Yerçekimi: Teorik fiziğin kuantum mekaniğiyle genel göreliliği ve yerçekimini birleştirmeyi amaçlayan dalı ve buna karşılık gelen yerçekimi için kullanılan kavram.

Çeviren: Kurtuluş ÖZTÜRKLER, Güven DEMİREL
Boğaziçi Üniversitesi Çeviri Kulübü