MİLENYUM GÖRÜŞLERİ VE SEÇİCİ GÖRÜŞ -II
Noam Chomsky
13 Ocak 2000
Dürüst konuşulacaksa,
milenyumu kapatan özpohpohlama korosunun bazı uyumsuz notalar
tarafından rahatsız edildikleri belirtilmelidir. Şu yönlendirici
ilkeleri kabul etmemizin tutarlılığı hakkında sorular sorulmuştu:
Yeni doktrinin, Kosova ve Doğu Timor örneklerinde olduğu gibi,
“evrensel insan hakları standartlarının egemenlik üzerinde en
azından bazı sınırlar oluşturduğunu” söylemesi -Doğu Timor ilginç
bir örnektir, çünkü burada, Endonezya’ya uluslararası ahlak
bekçisinin onayladığı istila hakkını bahşedenler hariç bir egemenlik
sorunu hiç söz konusu olmadı.
Bu konular New York Times
Week in Review’deki başyazıda, Craig Whitney tarafından yazılan ön
sayfadaki bir makalede (12 Aralık) gündeme getirildi. Whitney “yeni
doktrinin en çetin sınavında” başarısız olabileceği sonucuna
varıyordu: Rusların Grozni’ye saldırısı.
Belli ki Whitney dört gün
önce Başkan Clinton tarafından yapılan açıklamayla ikna olmamıştı:
Elimiz kolumuz bağlı, çünkü “Birleşmiş Milletler tarafından bir
yaptırım rejimi uygulanmalıdır”, BM’de böyle bir karar Rus vetosuyla
engellenecektir. Clinton’ın açmazı, kısa bir süre önce, BM’de 155’e
2 (ABD, İsrail) ile sonuçlanan bir oylamayla bir kez daha
Washington’u Küba’ya karşı uyguladığı yaptırımlara son vermeye
çağırdığında örneklenmişti. 1962’den bu yana yürürlükte olan, fakat
“monolitik ve zalim komplo” nihayet ortadan kalktığında insafsız bir
insani bedelle birlikte giderek daha katı hale gelen bu yaptırım
dünyada uygulanan yaptırımlar arasında en sertidir. Washington’a
kalırsa, bu “bir yaptırım rejimi” değildir. ABD Dışişleri Bakanlığı
“bunların kesinlikle iki taraflı bir ticaret politikası meselesi
olduğu ve BM Genel Kurulu tarafından dikkate alınması uygun olmayan
bir mesele olduğu” yanıtını vermiştir. O halde bir çelişki yoktur.
Ve üstelik BM oylaması, en azından bilgiyi bu olayı haber yapmayan
ulusal basından alanlar için hala bir olay değildir.
“Yeni doktrinin” bu iki
örneğini ayrıntılandırmayı erteleyelim. Ve “yeni doktrin” için “en
çetin sınavı” olmayan ya da gerçekte hiçbir sınav niteliği taşımayan
Çeçenistan’a Rus saldırısından daha öğretici olanlara, ilan edilen
yüksek ideallere kendimizi adayışımızı sınayan başka olgulara
dönelim. Ciddi sınavları tercih etmek yerine Rus saldırısının
sürekli öne sürülmesinin nedeni belki de şu: Öne sürülen şeyin ciddi
bir sınav niteliği taşımaması. Rusya’nın suçları ne kadar gaddarca
olursa olsun, bunlar için pek bir şey yapılamayacağı anlaşılmıştır.
Tıpkı 1980’lerde ABD’nin Orta Amerika’da sürdürdüğü terörist
savaşları ya da önceki yıllarda Güney Vietnam’ı ve daha sonra bütün
Hintçini’ni yerle bir etmesini engellemek için pek bir şey
yapılamadığı gibi. Askeri bir süper güç çılgınca davrandığında,
müdahalenin maliyetleri tahmin edilemeyecek kadar yüksektir:
Caydırıcılığın büyük ölçüde içerden gelmesi gerekir. Bu tür çabalar
Hintçini ve Orta Amerika örneklerinde belirli bir başarıya
ulaşmıştır. Fakat, kurbanların kaderi bu başarının çok sınırlı
olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Ya da şu söylenebilir: Sonuçlara
dürüstçe bakmak ve uygun sonuçları çıkarmak mümkün olsaydı, söz
konusu çabalar başarılı olurdu.
O halde “yeni doktrinin”
daha ciddi sınavlarına dönelim: Müdahale ederek değil, sadece
katılmaktan geri durarak kolayca sona erdirilen zulümlere tepki
kuşkusuz en açık ve öğretici durumdur. Geçen yılın sonu soylu
ideallerin sınaması için benzeri birçok olanak sağladı. Bunlar
arasında ayrı incelenmesi gereken birisi, uğursuz ihtimalleri içinde
barındıracak biçimde ABD destekli terörü Kolombiya’da tırmandıran
girişimdir. Çeşitli başka sınavlar da, pratikte yorumlandığı haliyle,
“yeni doktrinin” içeriğini büyük bir açıklıkla ortaya koymaktadır.
Otoriter tarzı ve
yozlaşmışlığı “Amerikalı ve Batı Avrupalı yetkililerin sert
eleştirilerini çekmekle” birlikte, genellikle Batı’yla sıcak
ilişkiler içinde olan bir Miloşeviç kopyası, Hırvat devlet başkanı
Franjo Tudjman’ın ölümü üzerine Aralık’ta birçok makale
yayınlanmıştı. Yine de Tudjman “bağımsız Hırvatistan’ın babası”
olarak hatırlanacaktır. Tudjman’ın “taçlandırıcı başarısı” Mayıs ve
Ağustos’taki askeri operasyonlarla gerçekleşmişti: Orduları
“Hırvatistan Sırplarının Sırbistan’a kitlesel göçünü teşvik ederek”
Sırplar tarafından işgal edilen Hırvat topraklarını yeniden ele
geçirmeyi başarmıştı. (Michael Jordan, Christian Science Monitor, 13
Aralık, oldukça tipiktir). “Taçlandırıcı başarı”dan yıllardır
bölgeden hayli sıra dışı bir başarıyla haberler geçen David
Binder’ın yazdığı uzun bir New York Times haberinde de (11 Aralık)
birkaç kelimeyle söz edilmişti: Tudjman “tamamen Hırvat toprağı
olarak gördüğü yerden (Krajina) Sırpları sürme hedefini
gerçekleştirdikten sonra” 1995 sonunda ABD’nin öncülüğündeki Dayton
görüşmelerine katılmayı isteksizce kabul etti.
Askeri harekatın Ağustos
evresi, Fırtına Operasyonu, bu yılların en kapsamlı etnik temizlik
operasyonuydu. BM raporunda “savaş sırasında ve savaştan hemen sonra
yaklaşık 200.000 Sırp Hırvatistan’daki evlerini terk ederken, geriye
kalan az sayıdaki Sırbın şiddetli kötü muameleye maruz kaldığı”
belirtilmiştir. Birkaç hafta sonra, Clinton diplomasisini yöneten
Richard Holbrooke, To End a War adlı anılarında, “Tudjman’a Hırvat
saldırısının görüşmeler açısından büyük değer taşıdığını söylediğini”
ve 90.000 Sırbın daha sürülmesine yol açarak, “Tudjman’a saldırısını
genişletmesini tavsiye ettiğini” yazmaktadır. Dışişleri Bakanı
Warren Christopher şu açıklamada bulunmuştur: “Bu tür bir saldırının
bir sürü mülteci yaratmaktan ve insani bir soruna yol açmaktan başka
bir sonucu olamayacağını düşünmedik. Diğer yandan, Dayton’a
hazırlanırken bu saldırı her zaman sorunları basitleştirme
ihtimalini barındırdı.” Clinton, Sırp misillemesi riski nedeniyle
sorunlu olsa da, Hırvatistan’ın etnik temizlik operasyonunun Balkan
meselesini çözmekte yardımcı olabileceği yorumunu yapıyordu. O zaman
bildirildiği gibi, Clinton “yeşil ışık” ya da “hafifçe yeşile boyalı
sarı ışık” yaklaşımını onaylamıştı. Tudjman da bunu “taçlandırıcı
başarı” için örtük cesaretlendirme olarak yorumladı. Misilleme riski
dışında kitlesel etnik temizlik bir sorun oluşturmuyordu, yalnızca
“insani bir sorundu.”
Akademik bir dergide
Hırvat operasyonlarını ele alırken Binder şu gözlemde bulunmaktadır:
“Beni en çok etkileyen” ABD bağlantısı hakkında “ABD basınında ve
ABD Kongresinde neredeyse tam bir ilgisizliğin olmasıydı. Öyle
görünüyor ki, MPRI paralı askerlerin”rolü (Dışişleri Bakanlığının
anlaşmasıyla emekli ABD generalleri Hırvat ordusunu eğitmek ve
danışmanlık yapmak için gönderilmişti) ya da “ABD ordu ve istihbarat
birimlerinin katılımı” hakkında “hiç kimse kısmi bir sorumluluk bile
almak istemiyordu”.* Doğrudan katılım, Hırvat saldırı uçak ve
helikopterlerine yönelik her türlü tehdidi ortadan kaldırmak için
Krajina’daki Sırp yerden havaya füze sahalarının ABD donanma
uçaklarıyla bombalanmasını, gelişmiş ABD teknolojisi ve istihbaratı
sağlanmasını, gizlice Bosna’ya gönderilen İran silahlarının %
30’unun Hırvatistan’a transferinin ayarlanmasında “kilit bir rolü”
ve açıkça bütün operasyonun planlanmasını içeriyordu.
Uluslararası Savaş
Suçları Mahkemesi çok takdir edilen saldırıyı araştırdı ve şu
başlığı taşıyan bir bölümle birlikte 150 sayfalık bir rapor
hazırladı: “Suçlama. Fırtına Operasyonu, Doğrudan Kabul Edilebilir
Bir Dava.**” Mahkeme “Hırvat ordusunun yargısız infazlar
gerçekleştirdiği, ayrım gözetmeden sivil halkı bombaladığı ve ‘etnik
temizlik’ yaptığı sonucuna varmıştır. Ancak soruşturma “mahkemenin
talep ettiği kritik kanıtları sağlamayı reddetmesiyle” Washington
tarafından engellenmiştir ve tavsamış görünmektedir. Sağ eller
tarafından yapılan etnik temizlik ve diğer zulümlere dönük
“neredeyse tam bir ilgisizlik” sürmektedir. Tudjman’ın ölümünde,
Times Week in Review’un Çeçenistan açmazının açığa çıkardığı “yeni
doktrinin” desteklenmesindeki tutarlılığımız sorununu uzun uzadıya
ele almasıyla da bir kez daha örneklenmiştir.
Doktrinin maruz kaldığı
daha da “çetin bir sınav”, Aralık’ta Türkiye’nin Avrupa Birliği
üyeliğine aday olarak kabul edilmesine gösterilen tepkiydi. Basında
konuya geniş biçimde yer verilmesi, şu apaçık sorunun görmezden
gelinmesini sağladı: Zulüm NATO’nun Sırbistan’ı bombalamasını
kışkırttığı iddia edilen suçların çok daha ötesinde bir düzeye
ulaşırken, Clinton yönetimi altında artan kararlı bir ABD yardımı ve
eğitimiyle yürütülen, kitlesel etnik temizlik dahil muazzam terör
operasyonları. Doğru, bazı sorular ortaya atıldı. Bir New York Times
manşeti şöyleydi: “Avrupa İçin Öncelikli Soru: Türkiye Gerçekten
Avrupalı mı?” (Stephen Kinzer).* ABD destekli zulüm şu tabiri hak
ediyor: Türkiye’nin “Kürt isyancılara karşı savaşı şiddetini
kaybetti”; tıpkı, basın başka türlü düşünürken, ABD Belgrad’a
yığınla yüksek teknolojili silah ve diplomatik destek sağlasaydı,
Sırbistan’ın “Arnavut isyancılara karşı” çok daha düşük düzeydeki
“savaşının şiddetini kaybedeceği” gibi. Kısa süre önce, Kinzer nasıl
“Clinton’ın Büyüleyiciliğini Türkiye’de Gösterdi”ğini (başlık)
betimlemişti. Deprem kurbanlarını ziyaret ederken, şefkatle tuttuğu
bir çocuğun gözlerine derin bir duyarlılıkla bakmış ve bununla
kalmayıp “insanlarla efsanevi ilişki kurma becerisini” başka
yollarla da göstermişti. Biz tarihte eşi görülmemiş insan haklarına
adanmışlığımız için kendimize hayran kalırken, muazzam terör
operasyonları “neredeyse tam bir ilgisizlikle” yanıtlanmayı
sürdürüyordu.
Türk ve İsrail deniz
kuvvetleri bir ABD savaş gemisinin eşliğinde Doğu Akdeniz’de
tatbikatlar yaptığında, Aralık ortalarında açıklayıcı bir dipnot
eklendi: AP bunun, ABD himayesi altında “Suriye’yi İsrail’le
müzakerelere oturmaya zorlamak için” pek de ince olmayan bir uyarı
olduğunu bildiriyordu. Yoksa…
Doktrin için başka bir
sınav Kasım ortalarında gündeme geldi. Yeşil Berelilerin başka bir
eğitim döneminden yeni çıkmış ABD destekli terörist güçlerin seçkin
bir birliğinin (“Salvadoran ordusu”) yine bir çılgınlığı sırasında,
ülkenin önde gelen üniversitesinin rektörü dahil, başka pek çok
kişinin yanısıra 6 önemli Latin Amerikalı entelektüelin
katledilmesinin, yani korkunç zalimliklerle dolu bir on yılı doruk
noktasına çıkartan bir olayın onuncu yıldönümüydü. Katledilen Cizvit
aydınların isimleri ABD basınında yer almadı. Canavar düşmanın
alanında ciddi baskılara uğrayan muhalifler için gösterilen tepkiyle
keskin bir karşıtlık içinde, Cizvit aydınların adı bile
hatırlanmayacak ya da yazdıkları bir sözcük bile okunmamış olacaktır.
Oysa, Stalin-sonrası dönemde, buna uzaktan bile olsa benzer hiçbir
ceza ABD kontrolünde düzenli olarak uygulanmadı. Olayların kendisi
gibi, bu karşıtlık hiç de önemsiz olmayan sorular ortaya koyuyor;
ama bunlar gündem dışı sayılmaktadır.
Yüksek ilkelere
bağlılığımızın nihai göstergesi olarak sunulan iki örnek hakkında
fazla bir şey söylemeye gerek yoktur: Doğu Timor ve Kosova. Doğu
Timor’un Portekiz yönetimindeki bölgesine bir “müdahale” yapılmadı.
Bunun yerine, kıyım ve baskıyla geçen 24 yıl boyunca Endonezyalı
generalleri destekleyen Washington’un sonunda onlara oyunun
bittiğini işaret etmeyi kabul etmesinden sonra, Avustralya
liderliğinde bir Birleşmiş Milletler gücü sevkedildi. Washington,
1999 başındaki büyük katliamlardan ve güvenilir kilise kaynaklarının
birkaç aydaki ölü sayısının üç-beş bine ulaştığını bildirmesinden
sonra bile, Endonezyalı generalleri desteklemeyi sürdürmüştü. Bu
sayı, NATO bombardımanından önce Kosova’daki ölü sayısının yaklaşık
iki katıydı. Artan iç ve (Avustralya öncülüğündeki) uluslararası
baskı altında nihayet Endonezya’nın zulmü için sağladığı desteği
çektikten sonra, Clinton bir kenarda durmayı sürdürdü. Dağlarda
açlıktan kırılan yüz binlerce mülteciye havadan yiyecek yardımı
yapılmıyordu ve yüz binlerce kişinin Endonezya topraklarında tutsak
kalmasında ısrar eden Endonezya ordusuna karşı arada bir resmi
uyarılarda bulunmakla yetiniliyordu. Doğu Timorluların pek çoğu hala
Endonezya’da tutsak olarak yaşamaya devam etmektedir. Eğer soylu
ilkeler ciddiye alınsa talep edilecek devasa onarım işleri bir yana,
Clinton anlamlı bir yardım yapmayı da reddetmektedir.
Bu performans şimdi,
Clinton’nın büyük öneme sahip tavırlarından birisi ve egemenliği (ki
böyle bir egemenlik var olmadı) tanımayarak insan haklarını savunma
adına “yeni müdahale doktrinini” hayata geçirmenin başlıca örneği
olarak sunuluyor. Burada bellek yitimi gerçekte seçici değildir:
“Toptandır” demek daha doğru olacaktır.
Kosova’daki olayların
mevcut anlatımı şöyledir: “Sırbistan ayrılıkçı bir Arnavut gerilla
hareketini bastırmak için Kosova’ya saldırdı, fakat 10.000 sivili
öldürdü ve 700.000 kişiyi mülteci olarak Makedonya ve Arnavutluk’a
sürdü. NATO Arnavutları etnik temizlikten korumak adına havadan
Sırbistan’a saldırdı, [ama] yüzlerce sivil Sırbı öldürdü ve on
binlercesinin şehirlerden kırsal kesime göç etmesine yol açtı”
(Daniel Williams, Washington Post). Pek de öyle değil: Zamanlama,
artık rutin bir hal alarak can alıcı biçimde tersine çevrilmiştir.
Ayrıntılı bir yıl sonu değerlendirmesinde, Wall St. Journal’ın baş
haberi (31 Aralık) “yorgun düşmüş bir basın heyetinin NATO
bombalarıyla öldürülen sivillerin karşıt yöndeki haberine doğru yol
almasını” engellemek için ustalıkla hazırlanmış “ölüm tarlaları”
haberlerini, örneğin NATO sözcüsü Jamie Shea’nın UÇK radyosunun
yayınlarına dayanarak sağladığı vahşet haberlerini ciddiye
almamaktadır. Ama haber yine de meydana gelen yerinden etme ve diğer
zalimane eylemlerin, öngörüldüğü gibi, bunlardan önce gerçekleşen
“[NATO’nun] bombalama harekatını haklı çıkarmak için yeterli
olabileceği” sonucuna varmaktadır.
Akıl yürütme artık
standarttır: ABD ve müttefikleri büyük bir insani felaket olacağı
beklentisiyle geriye kalan (ve daha sonra sürdürülen) diplomatik
seçenekleri terk etmek zorunda kalmışlar ve (beklentinin hemen
gerçekleşmesini sağlayan) bombalama eylemini yapmışlardır; bugünden
geriye doğru baktığımızda bombalamayı haklılaştıran budur. Ortaya
çıkan sonucu haklı çıkarmanın bir başka yolu şudur: Eğer NATO
bombalamasaydı, muhtemelen benzer bir şey nasıl olsa gerçekleşecekti.
Bu, en saf haliyle “yeni doktrin. Sırbistan’daki sivil hedeflerin
bombalanmasının etkileri ve NATO işgal güçlerinin gözü önünde
Kosova’nın “temizlenmesi” dahil diğer sonuçlar bir yana bırakılsa
bile, meydana gelmesi çok muhtemel daha kötü olaylarla birlikte
belki de devlet şiddeti için kayda geçmiş en tuhaf haklılaştırmadır.
Beklenebileceği gibi,
olayların kaydı dikkat çekici bir tutarlılığı açığa çıkarıyor
görünmektedir. Politikayı belirleyen kurumsal faktörler dokunulmadan
ve değişmeden kaldıkları sürece, yasak soruyu gündeme getirmek için
neden tutarsızlık beklememiz gerekiyor? Seçici bellek kaybı ilkesine
göre neyin atlandığını ve ilan edilen yüksek standartların en
azından bazen işlevsel olduğu göstermek için kanıt olarak neyin
sunulduğunu dikkate aldığımızda, bir “çifte standart”tan söz etmek
yalnızca kaçamak bir tutum, gerçekte korkakça bir kaçamak tutumdur.
Chomsky sayfası ►
|