Diktatörler Arasında Bir Kadın: Sesini Yükseltmeye Cesaret Eden Bir Afgan’ın Olağandışı Öyküsü*

Malalai Joya ve Derrick O'Keefe

5 Aralık 2009

Çeviren: Kübra Öztürk

Yazının orijinali için tıklayınız.

Afganistan adlı trajedi diyarındanım.

Hayatım beklenmedik şekillerde yön değiştirdi, ama birçok bakımdan benim hikâyem bir kuşağın hikâyesi. Otuz yıllık yaşamım boyunca, ülkem bitmek tükenmek bilmeyen savaş belasından çok çekti. Yaşıtım ve benden daha genç Afganların çoğu bir tek katliamı, yerinden edilmeyi ve işgali bilir. Annemin kollarında bir bebekken, Sovyetler Birliği ülkemi işgal etti. Ben dört yaşındayken, ailem ve ben İran’da ve daha sonra Pakistan’da mülteci olarak yaşamaya zorlandık. Milyonlarca Afgan, savaşın yağmaladığı 1980’lerde ya öldürüldü ya da benim ailem gibi sürgün edildi. Nihayet Ruslar gittiğinde ve Rus güdümlü hükümet devrildiğinde önce aşırı tutucu diktatörler arasındaki kirli iç savaşla, ardından da yozlaşmış, ortaçağ mantığındaki Taliban yönetimiyle karşı karşıya kaldık.

11 Eylül 2001 trajedisinden sonra, pek çok Afgan, Taliban’ın devrilmesiyle birlikte, sonunda biraz ışık, biraz adalet ve ilerleme görebileceklerini düşündü. Ama bu olamayacaktı. Afgan halkı bir kez daha kendilerine yardım edeceklerini iddia edenler tarafından aldatıldı. Amerikan işgalinden yedi yıldan daha fazla bir süre sonra bile, hâlâ dış istilayla ve tıpkı Taliban’a benzeyen diktatörlerle dolu, Amerikan destekli bir hükümetle karşı karşıyayız. Bu acımasız katilleri işledikleri savaş suçları için yargılamak yerine, Amerika ve müttefikleri onları, sıradan Afganlara dehşet saçmaya devam edebilecekleri iktidar konumlarına yerleştirdiler.

Bunu duyduğunuzda şok olabilirsiniz, çünkü Afganistan hakkındaki gerçek, Amerika ve onun NATO müttefikleri tarafından dikkatle üretilen ve Batılı medya tarafından sorgulamadan tekrarlanan kelime ve imgelerden oluşan sis perdesinin ardına saklanmıştır. Taliban iktidardan uzaklaştırıldığında ülkeme adaletin geri döndüğüne inanmaya yönlendirilmiş olabilirsiniz. Benim gibi oy kullanan ve memuriyete aday olan Afgan kadınları Amerikan ordusunun Afganistan’a demokrasiyi ve kadın haklarını getirdiğine kanıt olarak gösteriliyor. Ama bütün bunlar yalan, dünyanın gözüne görmesin diye atılan toz bunlar.

Ben Afgan Parlamentosu’nun en genç üyesiyim ama Hamid Karzai’nin kukla hükümetinin içindeki diktatörler ve suçlular ile ilgili doğruları söylediğim için makamımdan uzaklaştırıldım ve ölümle tehdit edildim. Bana karşı düzenlenen en az beş suikast teşebbüsünden ve sayısız komplodan şimdiye dek sağ çıktım. Bu yüzden kendi ülkemde kaçak gibi yaşamaya zorlanıyorum. Güvenilir bir amca benim için görevlendirilen korumaların başını çekiyor ve düşmanlarımdan bir adım önde olabilmek için neredeyse her gece başka başka evlere taşınıyoruz.

Kimliğimi gizlemek için, bana göre kadınların ezilmesinin bir sembolü olan, ağır kumaştan burkanın altına saklanarak seyahat etmek zorundayım, tıpkı yaşamak için giyilen bir kefen gibi. Taliban’ın karanlık günlerinde bile, en azından burka giyerek kızlara gizli sınıflarda ders vermek için dışarı çıkabiliyordum. Ama bugün silahlı korumalar bana eşlik etse dahi burkamın altında kendimi güvende hissetmiyorum. Ziyaretçilerim silah aramasından geçiyor, hatta düğünümde gelen çiçekler bile bomba kontrolünden geçirilmek zorundaydı. Size ailemin veya kocamın adını söyleyemem çünkü bu onları korkunç bir tehlikeye sokar. Bu yüzden bu kitapta başka bir sürü adı da değiştirdim. Kendimi Joya -Taliban döneminde gizli aktivist olarak çalışırken kullandığım bir rumuz- diye adlandırıyorum. Joya isminin ülkemde büyük bir önemi var. Sarwar Joya, Afgan yazar, şair ve 20. yüzyılın başlarında adaletsizliğe karşı mücadele eden bir meşrutiyet yanlısıydı. Hayatının yirmi dört yılını hapishanelerde geçirdi ve demokratik ilkelerinden ödün vermeyeceği için sonunda öldürüldü.

Diktatörlere ve aşırı tutuculara karşı muhalefetimden ödün vermeyi veya onları alenen suçladığım konuşmalarımı yumuşatmayı reddettiğim için özgürlük uğruna ölen diğer Afganların da yer aldığı o uzun listede Joya’ya katılabileceğimi biliyorum. Ama gerçekten ödün veremezsiniz. Adalet davasını ileri götürecekse eğer erken bir ölümden de korkmuyorum. Mezar bile sesimi susturamaz, çünkü benden sonra bu davayı devam ettirecekler var. Üzücü gerçek şu ki, Afganistan’da bir kadını öldürmek bir kuşu öldürmek gibidir. Amerika, işgalini Afgan kadınlarını özgürleştirmek gibi bir söylemle meşrulaştırmaya çalışmakta ama biz adalete ulaşamadan ve kadınlara karşı nefret beseleyen suçlular tarafından yönetilerek kendi ülkemizde bir kafese tıkılmaya devam ediyoruz. Aşırı tutucular hâlâ “bir kadın ya evinde olmalıdır ya da mezarda” diye vaaz veriyorlar. Çoğu yerde bir kadının örtünmeden kamusal alanda görünmesi veya erkek bir akrabası olmadan sokakta yürümesi hâlâ hiç güvenli değil. Evlenirken kızlar hâlâ satılıyor. Tecavüz her gün cezasız kalıyor.

Afganistan’daki adamlar ve kadınlar olarak, hayatlarımız kısa ve çoğu kez şiddet, kayıp ve ızdırapla harap olmuş durumda. Burada ortalama yaşam süresi kırk beşten daha az –ki bu yaş Batı’da “orta yaş” olarak adlandırılır. Aşırı fakirlik içinde yaşıyoruz. Afgan halkının yüzde yetmişlik kesimi şaşırtıcı bir şekilde günde iki dolardan daha az bir miktarla hayatlarını devam ettiriyor. Afgan erkeklerinin yarısının ve de kadınların yüzde sekseninin okuma yazma bilmediği tahmin ediliyor. Geçmiş birkaç yılda, yüzlerce kadın ızdıraplarından kurtulmak için kendini kurban etti –kelime anlamıyla kendilerini öldüresiye yaktılar.

Bu benim görüp geçirdiğim tarih ve bu benim diğer birçok kişiyle beraber değiştirmeye çalıştığım bugünün trajik durumu. Acı çeken insanlarımdan daha iyi de değilim. Kader ve tarih beni bir şekilde onlarca yıldır savaş ve adaletsizliğe dayanan binlerce ve milyonlarca Afgan’ın, yani “sessizlerin sesi” yaptı.

Yıllardır destekçilerim beni hayatımla ilgili bir kitap yazmam için teşvik etti. Kendimle ilgili yazarken kendimi rahat hissetmediğim için hep direndim. Kendi başına benim hikâyemin o kadar da önemli olmadığını düşündüm. Ama sonunda arkadaşlarım beni bu kitabın, ülkemin savaş kuşağından birinin bakış açısıyla Afgan halkının vaziyetiyle ilgili konuşmanın bir yolu olduğuna ikna ettiler. Baskıcı kötü yönetimle geçen son otuz yıla odaklanarak Afganistan’ın siyasi tarihini anlatmanın bir yolu olarak kendi deneyimlerimi kullanmayı kabul ettim. Kendi vilayetimdeki fakir insanları temsilen yürüttüğüm tehlikeli kampanyanın öyküsü, Parlamento üyesiyken katlandığım fiziksel ve sözlü saldırılar, seçilerek geldiğim makamdan beni sürmek için yapılan sinsi, kanunsuz komplo –tüm bunlar Afganistan’ı gerçek bir demokrasi olmaktan alıkoyan yolsuzluk ve adaletsizliği tasvir ediyor. Bu suretle bu benim hikâyem değil, ama mücadeleci halkımın hikâyesi.

11 Eylül trajedisinden sonra Afganistan’la ilgili birçok kitap yazıldı, ama sadece birkaçı ülkenin geçmişinin tam ve gerçekçi bir portresini ortaya koyuyor. Pek çoğu Taliban rejiminin zulümlerini ve adaletsizliklerini derinlemesine anlatıyor ama tarihimizin en karanlık dönemlerinden birini genellikle yok saymaya ya da gizlemeye çalışıyor: 1992 ve 1996 yılları arasındaki aşırı tutucu mücahitlerin yönetimi. Umarım bu kitap şu an Karzai rejiminde egemen olan bu diktatörlerin yarattığı vahşete dikkat çeker.

Ayrıca umarım bu kitap Afganistan hakkında dolaşan muazzam miktardaki yanlış bilgiyi düzeltir. Afganlar bazen medyada teröristten, suçludan, yardakçıdan başka bir şey olmayan geri kalmış insanlar olarak temsil ediliyorlar. Bu yanlış imge hem ülkemin hem de Batı’nın geleceği için son derece tehlikeli. Gerçek şu ki, Afganlar zengin kültürleri ve vakur tarihleriyle cesur ve özgürlüğe sevdalı insanlar. Bizler kendi bağımsızlığımızı savunmaya, kendimizi yönetmeye ve kendi geleceğimizi belirlemeye muktediriz.

Ama Afganistan, Britanya Krallığı’ndan Sovyet imparatorluğuna ve şu an Amerikalılar ve müttefiklerine kadar tüm süper güçler arasındaki “Büyük Oyun”un ölümcül arka bahçesi olarak uzun zamandır kullanılıyor. Afganistan’ı bölerek yönetmeye çalışıyorlar. İnsanlarımızı korkunç bir ızdırap içinde yaşamaya iten eşkıyalara ve aşırı tutuculara ve diktatörlere para ve iktidar veriyorlar. Biz dünyaya karşı istismar edilmek ve kötü temsil edilmek istemiyoruz. Bizim güvenliğe ve dünyadaki dostlarımızın yardım eline ihtiyacımız var; fakat Amerika tarafından yönetilen, bitmek bilmeyen “teröre karşı savaş”a ihtiyacımız yok, ki aslında bu savaş Afgan halkına karşı.. Afgan halkı terörist değildir, biz terörizmin mağdurlarıyız. Aslında ihtiyacımız olan hastane, klinik ve kızlar-erkekler için okulların istilasıyken, bugün Afganistan toprakları kara mayını, kurşun ve bombalarla dolu. Bu hatıratı yazmakta çok gönülsüzdüm çünkü öncelikle mücadele sırasında kaybettiğimiz birçok demokrat aktivistle, Afganistan tarihinin saklı kahraman erkeleri ve kadınlarıyla ilgili kitaplar yazmalı diye düşünmüştüm. Son yıllarda uluslararası insan hakları grupları tarafından aldığım ödüllerin bazılarıyla ilgili de aynı şekilde hissediyorum. Benden önce gelenler benden daha çok mükâfata layıklar. Fark edilmek bir onur, fakat sadece dilerim ki bana gösterilen sevgi ve desteğin hepsi Afganistan’ın yetimlerine ve dullarına da verilebilsin. Benim için ödüller ve onurlar halkımın tümüne aittir, aldığım her imtiyaz sadece ortak mücadelemize olan sorumluluk duyguma ekleniyor. Bu nedenle bu kitaptan gelecek tüm kazanç şiddetle ihtiyaç duyduğumuz, Afganistan’da hayatları daha iyiye doğru değiştirmeyi amaçlayan yardımsever projeleri desteklemeye aktarılacaktır.

Bu sözcükleri yazarken, Afganistan’da vaziyet katlanarak kötüye gidiyor. Ve sadece kadınlar için değil, ama tüm Afganlar için. İki düşman arasında yakalanmış durumdayız: Taliban bir yanda ve Amerika/NATO güçleri ve onların diktatör arkadaşları bir yanda. Ve ülkemizdeki karanlık fikirli güçler; sivilleri öldüren her müttefik hava saldırısıyla, rüşvet ve hırsızlıkla semiren yoz hükümetin her memuruyla ve adaletten kaçan her suçluyla daha da güçleniyor.

Seçim kampanyası boyunca Amerika’nın yeni başkanı, Barack Obama, Afganistan’a doğru daha on binlerce yabancı asker bölüğünün gönderilmesinden konuştu ama ülkemi mahveden ikiz musibete, yolsuzluk ve diktatörlüğe karşı bir şey söylemedi. Amerika’daki barış sever insanlara Obama’nın seçilmesiminin büyük umutlar getirdiğini biliyorum. Ama Afganlar için Obama’nın askeri güç takviyesi Taliban ve El-Kaide’yi hiç zayıflatamayabilecekken, masum siviller için yalnızca daha fazla ızdırap ve ölüm getirecek. Umarım bu kitaptaki dersler, Başkan Obama’ya ve Washington’daki siyasetçilere ulaşır ve kendilerini, gaddar işgallerini ve diktatörleri ve uyuşturucu kartellerini desteklemelerini Afganistan halkının reddedeceği ile ilgili uyarır.

Afganistan’da on yıllardır demokratlar, insan ve kadın hakları için mücadele veriyorlar. Bizim tarihimiz bu değerlerin yabancı asker bölükleri tarafından empoze edilemeyeceğini kanıtlıyor. Benim dinleyicilerime söylemekten hiç yorulmadığım gibi: Hiçbir millet bir diğerine özgürleşme bağışlayamaz. İnsanlar bu değerler için savaşmak zorundadırlar ve kendi başlarına bu değerleri kazanmak zorundadırlar. Bu değerler kendi topraklarında kendi insanları tarafından ekilip onların kan ve gözyaşlarıyla sulandığında büyüyüp gelişebilir.

Afganistan’da kalbime çok dokunan bir söz var: Gerçek güneş gibidir, meydana çıktığında kimse onu engelleyemez ya da saklayamaz. Umarım bu kitap ve benim hikâyem, küçük bir şekilde de olsa, her nerede bunu okuyorsanız, güneşin parlaklığını korumasına ve size barış, adalet ve demokrasi adına çalışmanız için ilham vermesine yardımcı olur.


_______________________________________

* Scribner 2009 tarafından basılan Malalai Joya ve Derrick O’Keefe’nin “Diktatörlerin Arasında Bir Kadın: Sesini Yükseltmeye Cesaret Eden Bir Afgan’ın Olağandışı Hikâyesi”nden alınmıştır.