Ortadoğu’da “Demokrasiyi Geliştirmek"
Noam Chomsky
2 Mart 2005
[Bu makale, Ekim 2007’de BGST Yayınları tarafından
yayımlanacak olan Noam Chomsky’nin 2007 tarihli
“Müdahaleler” adlı kitabında yer alıyor.]
Sözüm ona demokrasinin geliştirilmesi, ABD’nin
Ortadoğu’ya dair ilan edilen politikasının başta gelen
teması oldu.
Projenin bir arka planı var. Carnegie Uluslararası
Barış Vakfı’nın Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğü
programının yöneticisi olan Thomas Carothers yeni kitabı
Critical Mission: Essays on Democracy Promotion’da
(2004), Soğuk Savaş sonrası dönemde “güçlü bir
süreklilik çizgisi” olduğunu yazıyor.
Carothers, “demokrasi, ABD’nin güvenlik ve ekonomik
çıkarlarına uygun görünüyorsa ABD demokrasiyi
geliştirir” sonucuna varıyor. “Diğer önemli çıkarlarla
çatıştığı durumlarda ise demokrasi küçümsenir, hatta
gözden çıkartılır.”
Carothers, Reagan’ın Dışişleri Bakanlığı’nda,
1980’lerde Latin Amerika’daki “demokrasinin
geliştirilmesi” projelerinde görev aldı ve bu projelerin
bir tarihini yazarak özünde aynı sonuçlara ulaştı.
Benzer eylemler ve iddialar, daha önceki dönemler için
de geçerlidir ve diğer egemen güçlerin karakteristik
özellikleridir.
Güçlü süreklilik çizgisi ve onu destekleyen iktidar
çıkarları yakın zamanda Ortadoğu’da gerçekleşen olayları
etkiliyor ve “demokrasinin geliştirilmesi” tutumunun
gerçek özüne işaret ediyor.
John Negroponte’nin ilk ulusal istihbarat yöneticisi
olarak atanması, güçlü süreklilik çizgisi acısından bir
örnek oluşturuyor. Negroponte’nin kariyerinin izlediği
rota, Reagan’ın büyükelçisi olarak terörist Kontra
güçlerinin Nikaragua’ya karşı savaşına nezaret ettiği
Honduras’tan, Bush’un büyükelçisi olarak sözüm ona
demokrasinin geliştirilmesi için kısa süreliğine başka
bir uygulamayı yönettiği Irak’a kadar uzanıyor – terörle
mücadele etmeye ve özgürlüğü geliştirmeye ilişkin yeni
görevlerinde faydalı olabilecek bir deneyim. Orwell
olsaydı, gülsün mü ağlasın mı şaşırdı.
Irak’ta, Ocak (2005) seçimleri başarılıydı ve övgüve
değerdi. Bununla birlikte, esas başarı ancak çok sınırlı
bir şekilde aktarıldı: Birleşik Devletler, seçimlerin
gerçekleşmesine izin vermek zorunda kalmıştı. Bu,
bombacıların değil halkın, hem seküler olanların hem de
Büyük Ayetullah Ali El Sistani’yi bir sembol olarak
gören İslamcıların şiddet içermeyen direnişinin gerçek
bir zaferidir.
ABD-Birleşik Krallık’ın ayak sürmesine rağmen,
Sistani, özgürlüğün, bağımsızlığın ve bazı demokratik
hakların elde edilmesi konusunda halkın kararlılığını
yansıtarak seçimlerin bir an önce yapılmasını istedi.
Şiddet içermeyen direniş, Birleşik Devletler’in (ve
itaatkârca peşinden giden Birleşik Krallık’ın) seçimlere
izin vermekten başka çaresi kalmayıncaya kadar devam
etti. Ardından, seçimleri ABD’nin bir inisiyatifi olarak
göstermek için doktriner mekanizma hızla harekete geçti.
Washington’un, “güçlü süreklilik çizgisi”ne ve onun
kurumsal kökenlerine uygun olarak karşı olduğu siyasi
neticelere, özellikle dünyanın bu kadar önemli bir
bölgesinde kolay kolay müsamaha göstermeyeceğini tahmin
edebiliriz.
Iraklılar işgali sona erdirmek umuduyla oy kullandı.
Ocak ayında (2005), Irak’ta seçimlerden önce yapılan ve
Brookings Institution’ın analistleri tarafından New
York Times’ta açıklanan bir kamuoyu araştırması,
Şiilerin yüzde 69’unun ve Sunnilerin yüzde 82’sinin
“ABD’nin kısa vadede çekilmesini” desteklediklerini
ortaya koydu. Fakat, işgal orduları “görevlerini”
tamamlayana, yani “güçlü süreklilik çizgisi”ne uygun
olarak seçilmiş hükümeti ABD’nin taleplerine uymaya
zorlayarak demokrasiyi getirene kadar, Blair, Rice ve
diğerleri çekilmek için herhangi bir takvim vermeyi
açıkça reddetti; yani, çekilmeyi belirsiz bir geleceğe
erteledi.
ABD-Birleşik Krallık’ın çekilmesini çabuklaştırmak
sadece Iraklılara bağlı değil; Amerikalı ve Britanyalı
seçmenlerin hükümetlerini Irak’ın egemenliğini kabul
etmeye zorlamak için istekli olmasına da bağlı.
Irak’ta olaylar gelişirken, Birleşik Devletler İran’a
yönelik militan bir duruşu sürdürmeye devam ediyor.
İster doğru ister yanlış olsun, İran sahasında bulunan
Amerikan Özel Kuvvetleri hakkında basına sızan haberler
durumu alevlendiriyor.
Birleşik Devletler’in, İran’ı bombalama kapasiteleri
olduğunu açıkça ilan ederek geçen yıllarda İsrail’e
100’den fazla ileri teknolojili bombardıman uçağı sevk
etmiş olması gerçek bir tehdit oluşturuyor. Bu uçaklar,
İsrail’in 1981’de Irak nükleer reaktörünü bombalamak
için kullandığı uçakların geliştirilmiş versiyonları;
aklıma gelmişken, kanıtlar bu bombalamanın Saddam
Hüseyin’in nükleer silah programını başlatmasına yol
açtığını gösteriyor.
Bu konuda olsa olsa tahmin yürütebiliriz, fakat kılıç
sesleri iki amaca yönelik olabilir: Daha baskıcı
davranması için İran liderliğini kışkırtmak, böylece
halk direnişini teşvik etmek; diğer yandan, ABD’nin
Avrupa ve Asya’daki rakiplerine gözdağı vererek, İran’a
yönelik diplomatik ve ekonomik inisiyatifler
geliştirmekten vazgeçmelerini sağlamak. Matthew
Karnitschnig Wall Street Journal’da, sert
çizginin, ABD’nin misilleme korkusundan dolayı daha
şimdiden İran’daki bazı Avrupalı yatırımları
kaçırttığını aktarıyor.
Demokrasiyi geliştirmenin bir zaferi olarak
selamlanan başka bir gelişme de Şaron ve Abbas
arasındaki ateşkes anlaşması. Anlaşma hakkındaki
haberler memnuniyetle karşılanıyor: Geçici de olsa
insanların öldürülmesindense öldürülmemesi daha iyidir.
Bununla birlikte, ateşkes şartlarına şöyle dikkatlice
bir bakın. Önemli olan biricik husus, işgalci orduya
karşı olsa bile Filistin direnişinin son bulması
gerektiği.
Hiçbir şey Amerikalı-İsrailli şahinleri, Batı
Şeria’nın değerli topraklarını ve kaynaklarını ele
geçirme politikalarında ellerini serbest bırakacak ve
geriye kalan Filistin topraklarını yaşaması imkânsız
kantonlara bölmek için devasa altyapı projelerini
rahatça uygulamalarını sağlayacak tam bir barıştan daha
fazla memnun edemezdi.
İsrail’in ABD desteğiyle işgal altındaki topraklarda
yaptığı tahribat yıllarca ihtilafın en temel
meselesiydi; fakat ateşkes anlaşması bu konuda tek bir
sözcük içermiyor. Abbas hükümeti anlaşmayı kabul etti –
belki de, İsrail ve ABD siyasi bir çözümü reddettiği
sürece bundan daha fazlasını yapamayacakları öne
sürülebilir. ABD’nin uzlaşmaz tutumunun, ancak Amerikan
halkı izin verdiği sürece devam edebileceğini de
ekleyebiliriz.
Anlaşma konusunda iyimser olmak ve geleceği dönük
herhangi bir olumlu işaretin üzerine atlamak isterdim,
ama şimdiye dek gerçekliği olan hiçbir şey görmedim.
Tıpkı Carothers’ın pişmanlık duyarak vardığı sonuç
gibi, Washington açısından gerçekten de “güçlü bir
süreklilik çizgisi” vardır: Demokrasi ve hukukun
üstünlüğü ancak ve ancak, resmi stratejik ve ekonomik
hedeflere hizmet ediyorsa kabul edilebilir. Fakat
kamuoyu araştırmalarına göre, Amerikan halkının Irak ve
İsrail-Filistin konusundaki tutumu hükümetin
politikasıyla çelişiyor. O halde, hakiki anlamda
demokrasiyi geliştirmeye Birleşik Devletler’in
kendisinden başlamanın en iyisi olup olmayacağı sorusu
gündeme geliyor.
Çeviren: Taylan Doğan (Boğaziçi
Gösteri Sanatları Topluluğu (BGST)
|