Doktrinler ve Vizyonlar:
Dünyayı Kim Yönetecek ve Nasıl Yönetecek?
Noam Chomsky
7 Haziran 2004
Başkan’ın Irak’ta zafer ilan etmesinin
birinci yıldönümünü geride bıraktık. Irak’ta neler olup
bittiği hakkında konuşmayacağım. Bu konuda yeterince bilgi
var ve herkes kendi sonuçlarını çıkartabilir. Bunun bir yönünden
bahsedeceğim: Iraklılara neler oluyor? Bu konuda çok az şey
biliyoruz, çünkü bu araştırılmıyor. Yakın zamanda Britanya
basınında bilgilerimizdeki bu boşluk ile ilgili bir şaşınlık
dile getirildi. Bu bir yanlış anlaşılmadır. Bu son derece
genel bir pratiktir. Örneğin Hintçini’ndeki Amerikan savaşları
sırasında milyon mertebesinde bir yaklaşıklıkla dahi kaç kişinin
öldüğünü bilmiyoruz. Bilgi ve ilgi o kadar zayıftır ki
bulabildiğim tek dikkatli çalışmada ölen Vietnamlılara ilişkin
ortalama tahmin 100,000 kişidir, ki bu da resmi rakamların
%5’i ve gerçek rakamların belki de %2-3’üdür. Neredeyse hiçkimse,
1962’de başlayan kimyasal savaşın kurbanlarının 600,000 cıvarında
tahmin edildiğini, hala ölenler olduğunu, kullanılan öldürücü
karsinojenlerin miktarının açıklanandan iki kat fazla ve
sanayileşmiş toplumlarda tolore edilebilecek seviyenin çok üstünde
olduğununun yakın zamanda açığa çıktığını bilmiyor
–bunların hepsi Güney Vietnam’da olmuştur, Kuzey Vietnam bu
zalimlikten nasibini almamıştır.
Bir düşünce deneyi olarak, eğer Almanlar Holokost’ta ölenlerin
sayısını 200-300 bin kişi olarak tahmin ederlerse ve kıyımın
biçimleri konusunda çok az bilgi ve ilgi sahibi olurlarsa nasıl
tepki vereceğimizi kendi kendimize sormalıyız.
Hindçini’ndeki kayıplarla ilgili bilgi eksikliğine bir
istisna vardır. Kızıl Kmerler’e atfedilebilecek zalimlikleri
ortaya çıkartmak ya da sıkça olduğu gibi onların üzerine yıkılacak
bir takım zalimlikler icat edivermek için başından beri yoğun
emek harcanmıştır. Kızıl Kmerler sonrası yayınlanan çalışmalar
oldukça hacimlidir. Bunlar arasında, sonuna doğru zalimliklerin
en yüksek seviyeye ulaştığı yolunda kanıtların mevcut olduğu
1980 yılında CIA tarafından yayınlanan ve Kızıl Kmerler’in
işledikleri suçlara ilişkin çok düşük bir tahminde bulunan
tuhaf demografik çalışmadan, çok daha fazla ve daha inandırıcı
rakam tahminlerinde bulunan ciddi ve geniş akademik çalışmalara
kadar bir dizi yayın vardır. Kurala istisna oluşturan tek
durumun doktriner olarak kullanışlı olan suçları içerdiğini
görmemek için kör olmak lazım.
Irak’a dönecek olursak bilgi azdır ancak tamamen de yok değildir.
Merkezi Londra’da bulunan bir sağlık örgütü olan MEDACT geçen
Kasım’da yayınlanan ve ABD’de neredeyse hiç sözedilmeyen
bir çalışmasında kaba bir tahminle 22 bin ila 55 bin Iraklı’nın
öldüğünü, doğum sonrası anne ölümlerinin arttığını,
akut yetersiz beslenmenin neredeyse ikiye katlandığını, sudan
bulaşan ve aşı ile önlenebilir hastalıkların arttığını
rapor etmiştir. Dr Victor Sidel, “bu çalışmadan çıkan en
önemli sonuç elimizde verilerin olmadığıdır” yorumunda
bulunuyor. Kendisi önde gelen bir ABD’li sağlık otoritesidir,
Nükleer Savaşın Önlenmesi İçin Uluslararası Hekimler Birliği’nin
eski başkanı ve yapılan çalışmanın danışmanıdır. İki
ay önce Belçikalı bir STÖ olan Üçüncü Dünyaya Tıbbi Yardım
adlı kuruluş tarafından organize edilen bir hakikat komisyonu,
ABD ve Britanya’nın tıbbi malzemeye uyguladıkları veto da
dahil, uyguladıkları yaptırımların mahvedici etkisinin bile
daha aşılamadığı, gittikçe bozulan yaşam koşulları –gıda,
taşınabilir su, tıbbi yardım ve hastanelere erişimin eksikliği
ve alım gücündeki hızlı düşüş- nedeniyle çocuk ölümlerinin
arttığı ve genel sağlık durumunun kötüleştiğini bulmuştur.
Bunlar büyük ölçüde, tarihteki en kolay askeri işgalin olağanüstü
başarısızlığının sonuçlarıdır. Kıdemli Britanyalı
muhabir Patrick Cockburn son derece makul bir şekilde bunun
“tarihteki en olağandışı başarısızlıklardan biri olduğunu”
söylemektedir.
Duyduğum en iyi açıklama, dünyanın önde gelen insani yardım
örgütlerinin birinin, dünyadaki en berbat yerlerde geniş bir
deneyime sahip olan üst düzey bir yetkilisinden geldi: Bağdat’ta
geçirdiği moral bozucu aylardan sonra askerleri değil de
Pentagon’u yöneten sivilleri kastederek “kibirlilik,
bilgisizlik ve yetersizliğin” bu şekilde biraraya geldiği başka
bir durumla karşılaşmadığını söylemiştir. Irak’ta aşağı
yukarı uluslararası arenada başardıkları şeye ulaştılar:
ABD’yi en çok korkulan ve nefret edilen ülke haline getirmek.
Irak’ta –işkencenin açığa çıkmasından önce- yapılan
en son derinlemesine kamuoyu yoklamaları, Iraklı Araplar’ın
12’ye 1 oranında ABD’yi bir “kurtarıcı güç” olarak değil
bir “işgalci güç” olarak gördüğünü bulmuştur ve bu
oran giderek artmaktadır. Yine Ebu Greyb öncesi bir kamuoyu
yoklamasına göre, kendi açık amaçları ve umutları olan Kürtler
hesaba katıldığında bile %88 gibi ezici bir çoğunluk böyle
düşünmektedir. Rumsfeld ve Wolfowitz ile yardımcıları daha
önceden marjinal bir figür olan Muktada el-Sadr’ı Irak’ta Büyük
Ayetullah Ali Sistani’den sonra en popüler kişi haline
getirmeyi başarmışlardır; halkın 1/3’ü onu “kuvvetle
desteklemekte” diğer 1/3’ü ise “bir şekilde
desteklemektedir”. Diğer Batılı kamuoyu yoklamaları işgalci
güçlere desteğin tek haneli rakamlarda olduğunu göstermektedir;
Yönetim Konseyi için de durum aynıdır.
Ancak Irak’ı bir kenara koyup Irak’ın işgali ile eyleme geçirilen
“yeni emperyal büyük strateji” ve bunun ardında yatan
doktrinler ve vizyonlara döneceğim.
“Yeni emperyal büyük strateji” terimi bana ait değildir. Çok
daha ilginç bir kaynaktan geliyor: Dış İlişkiler
Konseyi’nin kurulu düzen yanlısı yayın organı Foreign
Affairs dergisi. Irak’ın işgali Eylül 2002’de Bush yönetiminin,
dünyaya belirsiz bir geleceğe dek hükmetme ve ABD hakimiyetine
yönelen herhangi bir meydan okumayı yok etme niyetini belirten
Ulusal Güvenlik Stratejisi (UGS) ile birlikte ilan edilmişti.
BM’nin, yönetimin ılımlılarından Colin Power’ın verdiği
talimatta söylediği gibi, ABD’nin her nasılsa yapacaklarına
onay verdiği takdirde, “konuyla ilgili kalmaya” devam
edebileceği, aksi takdirde bir tartışma cemiyetine dönüşeceği
belirtildi. Irak’ın işgali UGS’de ilan edilen yeni doktrinin
denendiği ilk durumdu, bir yıl önce bu deneyin büyük bir başarı
olduğunu ilan eden New York Times’ın tabiri ile “önalıcı
politika deneyinin geliştirildiği test tüpü” idi.
Bu doktrin ve onun Irak’ta uygulanması tüm dünyada daha önce
örneği görülmemiş protestolara neden oldu; buna ABD’de dış
politika seçkinleri de dahildir. Foreign Affairs dergisinde
“yeni emperyal büyük strateji” hem dünyaya hem de ABD’ye
karşı bir tehdit oluşturduğu için hemen eleştirildi. Bu seçkinci
eleştiri dikkate değer ölçüde yaygındı ancak çok dar bir
zeminde yapılıyordu: ilke yanlış değildir, ancak tarz ve
uygulama tehlikelidir ve ABD’ye bir tehdit oluşturmaktadır. Bu
eleştirinin ana teması Madeleine Albright tarafından yine
Foreign Affairs dergisinde saptanmıştı. Albright her başkanın
benzer bir doktrini olduğuna ancak bunu gerek görüldüğü
takdirde kullanılmak üzere cebinde saklandığına işaret etti.
Bunu insanların yüzüne çalmak, dünyanın geri kalanı bir
yana, müttefiklerin bile karşı olduğu bu doktrini arsızca
uygulamak ciddi bir hatadır. Bu açık bir aptallıktır ve
“kibirlilik, cahillik ve yetersizliğin” tehlikeli karışımının
başka bir örneğidir.
Albright tabii ki Clinton’ın da benzer bir doktrini olduğunu
biliyordu. ABD’nin BM nezdindeki büyükelçisi olarak, Başkan
Clinton’ın “ABD’nin, yapabildiği durumda çokyanlı
olarak, ancak gerekli olduğu durumda da tek yanlı olarak
davranabileceği” mesajını Güvenlik Konseyi’ne iletmişti.
Daha sonra da Dışişleri Bakanı olarak Beyaz Saray’ın
Kongre’ye yolladığı mesajların anlamını ayrıntılarıyla
açıklamıştı. Bu mesajlarda ABD’nin, hayati çıkarlarını
korumak için Bush ve Blair’in öne sürdüğü bahanelere bile
başvurmadan “tek yanlı olarak askeri güç kullanma” hakkı
olduğunu ilan etti. ABD’nin hakları arasında “kilit önemdeki
piyasalara, enerji kaynaklarına ve stratejik kaynaklara sınırsız
erişimini garanti altına almak” da vardı. Kelimesi kelimesine
alındığında Clinton doktrini Bush’un UGS’nden daha yayılmacıdır,
ancak sessizce ve düşmanlık uyandırmayacak bir tavırla yayınlanmıştır,
uygulanması için de aynı şey geçerlidir. Ve Albright’ın da
doğru bir şekilde belirttiği gibi bu doktrinin ABD’de ve başka
yerlerde, düşünmek bile istemeyeceğimiz örneklerle köklü
bir geleneği vardır.
Daha önceki örneklerine rağmen “yeni emperyal büyük
stratejinin” son derece önemli olduğu düşünülmüştür.
Henry Kissenger 17. yy. Westphalia sistemi ile kurulan uluslararası
düzeni, ve tabii ki BM tüzüğünü ve modern uluslararası
hukuku ayaklar altına alan bu doktrini “devrimci” olarak
nitelemektedir. Kissenger, yeni devrimci yaklaşımın doğru olduğunu
söylemekte ancak tarz ve uygulama konusunda uyarıda bulunmaktadır.
Çok önemli bir şart koymaktadır: bu “erenselleştirilmemelidir”.
Üstü kapalı ifadeleri bir kenara koyacak olursak canı istediği
zaman saldırma hakkı yalnızca ABD’ye saklı olmalı ve belki
de seçilmiş birkaç müttefikine devredilmelidir. En temel
ahlaki apaçıklıklarından birisini kuvvetli bir biçimde
reddetmeliyiz. Bu apaçıklık da şudur: kendimize de diğerlerine
uyguladığımız standartları uygulamalıyız.
Başkaları da bu doktrini ve ilk denemesini çok farklı
nedenlerle eleştirdiler. Bunlardan biri belki de hayattaki en
saygın Amerikan tarihçisi olan Arthur Schlesinger idi.
Schlesinger, Bağdata ilk bombalar düştüğünde, Japonya Pearl
Harbor’ı bombaladığında Rooswelt’in söyledi “onursuzluk
içinde yaşadığımız bir gün” lafını hatırlattı. Şimdi
Amerikalılar onursuzluk içinde yaşıyorlardı, çünkü hükümetleri
emperyal Japonya’nın izlediği yolu izliyordu. Aynı zamanda
Bush ve planlamacılarının “küresel bir sempati dalgasını”
“Amerikan kibirliliğine ve militarizmine karşı duyulan küresel
bir nefret dalgasına” çevirdiğini de ekliyordu. Uluslararası
kamuoyu yoklamalarının açığa çıkardığı üzere bir yıl
sonra durum daha da kötüdür. ABD politikaları hakkında en
fazla deneyime sahip olan Latin Amerika’da en fazla ABD yanlısı
kesimlerde, Latin Amerikalı seçkinler arasında Bush’a
muhalefet %87’ye ulaşmıştır; Brezilya’da %98’dir,
Meksika’da da bu kadar yüksektir. Yine etkileyici bir başarı.
Yine savaşın terör tehdidini arttıracağı tahmin edilmiştir.
İslam dünyasındaki tavırları gözlemleyen bir Ortadoğu uzmanı,
“küresel cihada çağrı yapan İslamcılığın” bir süredir
düşmekte olan cazibesinin yeniden canlandığını görünce şaşkınlığa
düşmektedir. Daha önce terör ile bir bağlantısı olmayan
Irak (Harvard’lı terörizm uzmanı Jessica Stern’ın dediği
gibi) bir “terörist cenneti” haline gelmiştir ve 13.
yy.’dan beri ilk intahar saldırılarına maruz kalmıştır.
2003’de intahar saldırıları modern zamanların en yüksek
seviyesine ulaşmıştır. Yılın sonunda ABD’de daha önce örneği
görülmemiş ölçüde sert bir terör alarmı verilmiştir.
Savaşın birinci yıldönümünde New York Büyük Merkez İstasyonu’nda,
Avrupa’daki en kötü terörist suç olan Madrid bombalamalarına
karşı bir tepki olarak, ağır silahlarla donanmış polisler
devriye gezmiştir. Birkaç gün sonra İspanya, halkın ezici çoğunluğunun
iradesine rağmen savaşa giden hükümeti iktidardan düşürmüştür.
Bu hükümet savaşa girerek, Yeni Avrupa’daki öncü rolü ile
geleceğin umudu olduğu için büyük takdir kazanmıştır; Batılı
yorumcular Yeni Avrupa’ya üyelik kriterinin, halkın iradesini
bir kenara atmaya ve Texas’taki Crawford çiftliğinden gelen
emirlere uymaya istekli olmak olduğunu farketmemekte parlak bir
başarı sergilediler. Bir yıl sonra İspanya Irak’taki İspanyol
birliklerini BM otoritesi altına girmedikleri takdirde geri çekeceğini
söylediğinde teröre taviz verdiği için şiddetli bir biçimde
kınandı. Yorumcular bunun aynı zamanda Amerikalıların da
%70’inin görüşü olduğunu saptamayamadılar. Amerikalılar güvenlik
konusunda BM’nin önderliğini, Irak’ın ekonomik olarak
yeniden inşa edilmesini ve demokratik bir hükümet kurmak için
Iraklılarla birlikte çalışılmasını istiyordu. Ancak bu gerçekler
çok az bilinmektedir, bu meseleler seçim gündeminde değildir
ve bu durum “demokratik yeterliliğin” bir başka örneğidir.
Şu anda Bush yönetiminin Irak üzerindeki emelleri nedeniyle
“teröre karşı savaşı” önemsiz bir konuma itip itmediğini
tartışan Batılı yorumcular tuhaf bir performans sergiliyorlar.
Tartışmayı kışkırtan Bush yönetiminin eski yetkililerinin
itiraflarının en ilginç yanı bunları ilginç bulan kişilerin
olmasıdır; hele şu anda, yönetimin Irak’ı işgal ederek
buradaki amaçlarına ulaşmak için terör tehditini bilerek attırdığı
bu kadar açıkça ortaya çıkmışken.
Ancak öncelikler bu kadar dramatik bir biçimde ortaya konmadan
da çıkartılacak sonuçlar son derece açık olmalıdır. Hükümet
planlamacıları açısından önceliklerin sıralaması son
derece rasyoneldir. Terör binlerce Amerikalıyı öldürebilir,
ancak bu ABD tarafından eğitilen mücahitlerin 1993’de Dünya
Ticaret Merkezi’ni havaya uçurma girişimlerinden beri
biliniyordu. Ancak bu tehlike, dünyanın en büyük enerji
rezervlerinin kalbindeki bağımlı bir uydu devlette ilk güvenli
askeri üslerin kurulması ile karşılaştırıldığında çok
da önemli değildi; bu enerji rezervleri 1940’larda yüksek düzeylerdeki
yetkililerin farkına vardığı üzere “muazzam bir stratejik güç
kaynağı” ve kıyas kabul etmez bir “maddi ödül” idi.
Zbigniew Brzezinski, “Amerika’nın bölgedeki güvenlik rolünün”
–yani düz bir dil ile askeri hakimiyetinin- “kendileri de bölgeden
enerji ihracatına bağımlı olan Avrupa ve Asya ekonomileri üzerinde
dolaylı fakat politik olarak kritik bir kaldıraç sağlayacağını”
söylemiştir. Brezinski’nin de çok iyi bildiği üzere Avrupa
ve Asya’nın bağımsız bir rota izleyebileceği kaygısı bugün
küresel hakimiyetin esas sorunudur ve yıllar boyunca da ana kaygısı
olmuştur. Elli yıl önce önde gelen planlamacı George Kennan
muazzam stratejik güç kaynağı üzerinde denetim kurmanın
ABD’ye rakiplerinin yapabilecekleri karşısında bir “veto gücü”
vereceğini söylemiştir. Otuz yıl önce Avrupa, savaşın yıkımını
telafi ettiğini onaylamak için “Avrupa Yılı”nı kutladı.
Henry Kissenger bir “Avrupa Yılı” konuşması yaptı ve bu
konuşmada Avrupalı astlarına, sorumluluklarının ABD tarafından
yönetilen bir “genel düzen çerçevesi” içinde “bölgesel
sorumluluklarıyla” meşgul olmak olduğunu hatırlatıyordu.
Bugün problemler daha da ciddidir ve dinamik Kuzeydoğu Asya bölgesine
uzanmaktadır. Körfezin ve Orta Asyanın denetimi daha da fazla
önem kazanmıştır. Körfezin, önümüzdeki onyıllarda dünya
enerji üretiminde daha da önemli bir rol üstleneceği
beklentisi ile önemi artmaktadır. ABD ve Britanya’nın Orta
Asya’daki kötü diktatörleri desteklemesi ve boru hatlarının
nereden geçeceği ve kimin yönetiminde olacağı üzerine çevrilen
dalavereler, yeniden oynanan aynı “büyük oyunun” parçalarıdır.
Bu durumda neden “teröre karşı savaşın” Irak’ın işgali
lehine önemsiz bir konuma itilmesi şaşkınlık yaratıyor? Ya
da Wolfowitz-Rumsfeld-Cheney üçlüsü ile yardımcılarının ve
de Blair ve Straw’un için haberalma teşkilatları üzerine, işgali
haklı çıkartacak delil kırıntıları bulmaları, Irak’ın
terörle bağlantısı, Kitle İmha Silahları, ne olursa olsun
bir delil bulup çıkartmaları için baskı uygulaması neden saşkınlık
yaratıyor? Asıl çarpıcı olan şey, bahaneler birbiri ardına
çökerken ve liderlik yeni bir bahane ortaya atarken yorumcuların
sadık bir şekilde bunu takip etmeleri ve neredeyse hiç dile
getirilemeyen açık nedeni her zaman dikkati çeker bir şekilde
es geçmeleridir. Tabii bu durum Batılı aydınlar arasında böyledir,
Irak’ta değil. Bağdat’ta Amerikalılar tarafından yapılan
kamuoyu yoklamalarında büyük çoğunluk, işgalin ardında
yatan güdünün Irak’ın doğal kaynaklarının denetimini ele
geçirmek ve Ortadoğu’yu ABD çıkarları doğrultusunda
yeniden düzenlemek olduğunu varsaymıştır. Namlunun ucunda
olanların, yaşadıkları dünyaya dair daha açık bir kavrayışları
olması hiç de olağandışı bir durum değildir.
Ortadoğu’nun uygun bir şekilde disiplin altına alınması ile
karşılaştırıldığında terörün önemsiz bir mesele olarak
değerlendirildiği gerçeğini açığa çıkaran bol miktarda güncel
örnek var –Bağdatlılar için bu gerçek yeterince açıktır.
Daha geçen hafta bu durumu açığa vuran bir örnek vardı:
Bush, geçen ay Kongre’den geçen Suriye Hesap Verebilirlik
Yasası’nı uygulamaya geçirerek bu ülkeye yeni yaptırımlar
uyguladı, ki bu, Suriye ABD emirlerini uygulamazsa fiilen savaş
ilanı anlamına geliyordu. Suriye terörizmi destekleyen ülkelerin
sıralandığı resmi listede yeralmaktadır; oysa CIA
Suriye’nin uzun yıllardır terörü desteklemediğini ve
el-Kaide ve diğer radikal İslamcı örgütler hakkında
Washington’a önemli bilgiler sağlayarak işbirliği yaptığını
teslim etmektedir. Suriye’nin terör ile bağlantılı olduğu yönündeki
kaygıların ciddiyeti on yıl önce, Suriye’yi ABD-İsrail barış
koşullarını kabul ederse terörü destekleyen ülkeler
listesinden çıkarmayı teklif eden Clinton tarafından dile
getirildi. Suriye işgal edilmiş topraklarını geri kazanmak
konusunda ısrar edince listede kaldı. Eğer bu gerçekleşseydi
1982’den beri ilk defa bir ülke listeden çıkarılıyor
olacaktı. Bugün yönetim makamlarını işgal edenler 1982’de
Reagancı evrelerinde Saddam’ı listeden çıkardılar; böylece
–Britanya ve diğer ülkelerle birlikte- ona en kötü
zalimliklerini yaparken çok ihtiyaç duyduğu yardımı sağlayabilirlerdi.
Irak’ın listedeki yerini Küba almıştır, ki bu, Küba’ya
karşı Kennedy’nin başkan olduğu yıllardan beri süregiden
ABD terörist savaşının 1982’de vahşilik açısından tepe
noktasına ulaştığı gerçeğini teyit etmektedir. Bu durum da
yine bize terör ve devlet suçlarına karşı tutum hakkında birşeyler
söylemektedir.
Bunların hiçbirinin, Reagan yönetimi tarafından 1981’de ilan
edilen, hızla cani bir terörist savaş haline gelen ve 20 yıl
sonra az çok aynı retorikle yeniden ilan edilen “teröre karşı
savaş” hakkında hiçbir şey söylemeyeceği varsayılmaktadır.
Oybirliğine yakın bir oyla geçen Suriye Hesap Verebilirlik
Yasası’nın uygulanması, Suriye’de ABD ve İsrail’in
taleplerini kabul edecek bir rejim kurmayı hedefleyen yüksek
amaca ulaşmak için ABD’yi radikal islamcı terörizme ilişkin
önemli bir kaynaktan mahkum bırakmaktadır. Bu hiç de alışılmamış
bir kalıp değildir, ancak yine de deliller ne kadar kuvvetli ve
kalıp ne kadar düzenli olursa olsun, yapılan tercihler açık
ve anlaşılabilir planlama öncelikleri açısından ne kadar
rasyonel olursa olsun yorumcular sürekli olarak bunu şaşırtıcı
bulmaktadırlar.
Geçen Aralık’ta çıkan Suriye Hesap Verebilirlik Yasası
uluslararası ilişkiler uzmanı Steven Zunes’in işaret ettiği
gibi devlet öncelikleri ile entellektüel ve ahlaki kültürdeki
yaygın doktrinler hakkında daha fazla bilgi vermektedir. Esas
talebi 520 sayılı Güvenlik Konseyi kararına gönderme
yapmaktadır. Bu karar Lübnan’ın egemenliğine ve toprak bütünlüğüne
saygı gösterme çağrısında bulunmaktadır. Lübnan’ın
egemenliği ve toprak bütünlüğü Suriye tarafından ihlal
edilmiştir çünkü Suriye burada, 1976’da Filistinlileri
katletme görevi ile Lübnan’a girdiğinde ABD ve İsrail tarafından
memnuniyetle karşılanan bir askeri güç bulundurmaktadır.
Kongre’den çıkan yasada, ve haberlerle yorumlarda görmezden
gelinen bir nokta 1982’de alınan 520 nolu kararın açık bir
şekilde Suriye’ye değil İsrail’e yöneltilmiş olması ve
İsrail Lübnan’la ilgili bu kararı ve diğer Güvenlik Konseyi
kararlarını 22 yıldır ihlal ettiği halde İsrail’e karşı
yaptırım uygulanması ya da İsrail’e verilen muazzam koşulsuz
yardımın azaltılması yönünde bir çağrı yapılmamış
olmasıdır. Bu 22 yıllık sessizliği İsrail’in Lübnan’ı
terketmesini emreden Güvenlik Konseyi kararlarını ihlal ettiği
için Suriye’yi kınayan bu yasaya bugün imza verenler de paylaşmıştır.
İlke çok açıktır; Zunes şöyle yazmaktadır: “Lübnan’ın
egemenliği ancak işgalci ordu, ABD’nin karşısına aldığı
bir ülkeye ait ise savunulmalı, eğer ABD’nin müttefiki ise
bir kenara atılmalıdır.” Bu ilke tabii ki yalnızca ABD’de
değil başka yerlerde de çeşitli örneklerle oldukça yaygın
bir şekilde uygulanmaktadır.
Bir gözlem notu ekleyeyim: ABD nüfusunun üçte ikisi İsrail’i
KİS geliştirdiği ve insan haklarını ihlal ettiği için hesap
vermeye çağıracak bir İsrail Hesap Verebilirlik Yasası’nı
desteklemektedir. Ancak bu gündemde değildir, hatta görüldüğü
kadarıyla haber bile edilmemiştir.
Açık ancak farkedilemez önceliklere ilişkin daha bir çok örnek
vardır. Bunlardan birinden bahsedecek olursak Hazine Bakanlığı’nın
kuşkulu finansal transferleri araştırmakla görevlendirilen bir
ofisi vardır (OFAC: Office of Foreign Assets Control, Yabancı
Malvarlıklarını Denetleme Ofisi) ve bu, “teröre karşı savaşın”
çok önemli bir bileşenidir. OFAC’ın 120 çalışanı vardır.
Birkaç hafta önce OFAC Kongre’ye, dört çalışanının Osama
bin Laden ve Saddam Hüseyin’in varlıklarını araştırmakla görevlendirildiğini,
buna karşılık iki düzine çalışanın Küba’ya ambargonun
uygulamasını denetlemeye atandığını bildirmiştir, ki bu
ambargo konuyla ilgili her uluslarararası kuruluş tarafından,
hatta genellikle itaatkar olan Amerika Devletleri Örgütü tarafından
bile yasadışı ilan edilmiştir. OFAC Kongre’ye şu bilgileri
vermiştir: 1990’dan 2003’e kadar terörizmle ilgili 93 adet
soruşturma yapılmış ve bunların sonucunda 9000 dolar ceza
kesilmiştir; oysa Küba ile ilgili 11,000 adet soruşturma yapılmış
ve 8 milyon dolar ceza kesilmiştir. Bu durum, şimdi Bush yönetiminin
-ve öncellerinin- diğer öncelikler yararına teröre karşı
savaşı ikinci plana itip itmediği üzerinde düşünüp taşınanlar
arasında hiç bir ilgi uyandırmamıştır.
Neden Hazine Bakanlığı Küba’yı boğmaya teröre karşı
savaştan çok daha fazla enerji harcıyor? ABD istisnai bir açık
toplumdur, dolayısıyla devlet planlaması hakkında oldukça
fazla miktarda bilgi edinebiliriz. Temel nedenler, Arthur
Schlesinger’in terör operasyonlarını en yüksek önceliği
olarak yürüten Robert Kennedy’nin biografisinde anlattığı
üzere, 40 yıl önce Kennedy yönetimi Küba’yı “her türlü
terör belasına” maruz bırakmaya çabaladığında hazırlanan
gizli belgelerde açıklanmıştır. Dışişleri Bakanlığı
planlamacıları, Castro rejiminin varlığının bile 150 yıllık
ABD politikalarına ve Monroe doktrinine “başarılı bir meydan
okuma” olduğu yolunda uyarıda bulunmuştu. Burada Ruslar işin
içinde değildi, ancak yarıkürenin efendisine karşı meydan
okumak hoş görülemezdi. Dahası Schlesinger, Başkan’ın
Latin Amerika misyonunun yazdığı raporu özetlerken yönetimi
devralan Başkan Kennedy’yi şu şekilde uyarmaktadır: bu başarılı
meydan okuma, “Castro’nun halkın kendi kaderini kendi eline
alması” fikrini bulaştırarak diğer halkları da
cesaretlendirebilirdi. Schlesinger’in ayrıntısıyla anlattığı
gibi bu türden tehlikeler özellike “toprakların ve diğer
ulusal zenginliklerin dağılımının mülk sahibi sınıfları
kayırdığı ... ve fakirlerin ve ayrıcalıklardan yoksun
olanların Küba devrimi ile uyarılıp makul bir yaşam sürdürme
talebinde bulunduğu” durumlarda özellikle vahim idi. Halkın
kendi sorunlarını kendi eline alması fikri kötü tohumlarını
yaydıkça tüm hakimiyet sistemi çözülebilir.
Başarılı meydan okuma hala hoş görülemez, terörle mücadeleden
daha yüksek bir önceliğe sahiptir, ve bu durum yerleşik, içsel
olarak rasyonel, kurbanları için yeterince açık, ancak uygulatıcıları
için algılanamaz olan ilkelerin başka bir örneğidir. Bush yönetiminin
öncelikleri açığa çıktığında kopartılan gürültü ve 11
Eylül olaylarına ilişkin Washington’daki oturumlar apaçık
olan şeyleri algılamakta, hatta bir olasılık olarak akılda
tutmaktaki tuhaf yetersizliğin başka bir örneğidir.
Teröre dönecek olursak –ve terörün doktriner olarak kabul
edilebilir tek alt kategorisinden, yani onların bize uyguladığı
terörden konuşacak olursak- uzmanlar arasında tehditin nasıl
azaltılacağı, ya da tam tersine, er ya da geç gerçekten
korkunç bir hal alabilecek yeni terörist zalimliklerin nasıl kışkırtılacağı
konusunda yaygın bir uzlaşma vardır. Konuyla ilgili teknik
literatürün 11 Eylül olaylarından çok önce tahmin ettiği
gibi terör ve KİS’nın biraraya gelmesi yalnızca zaman
meselesidir.
Irak’ın işgali tipik bir örnektir: genellikle olduğu gibi şiddet,
şiddet içeren bir tepkiyi kışkırtır. El-Kaide ve bin
Laden’e ilişkin ciddi araştırmalar bu isimlerin Clinton
1998’de Sudan’ı bombalayana kadar bilinmediğini ortaya çıkarmıştır.
Bombalamalar el-Kaide tipi şebekelere (el-Kaide gerçekten bir örgüt
değildir) verilen desteği, katılımları ve bunların finans ağlarını
arttırmış, bin Laden’i önemli bir kişilik haline getirmiş,
ve daha önceden birbirlerine soğuk ve düşmaca olan el Kaide
ile Taliban arasında daha sıkı ilişkiler kurulmasını sağlamıştır.
Eğer istersek Batı uygarlığının Sudan’ın bombalanmasına
verdiği tepkiden birşeyler öğrenebiliriz. Bu bombalama güvenilir
tahminlere göre onbinlerce kişinin ölümüne yol açmış ve İnsan
Hakları İzleme Örgütünün yöneticisi tarafından hemen öngörülen
bir insani felakete yol açmıştır. Her zaman olduğu gibi konu
ciddi bir şekilde araştırılmamış ve ilgi uyandırmamıştır.
Eğer büyük bir terörist saldırı ABD’de, İngiltere’de,
İsrail’de ya da önem taşıyan başka bir yerde önemli bir
ilaç malzemesini yok etseydi tepki daha farklı olurdu, ki
buralarda sonuçlar o kadar da ciddi olmazdı çünkü zengin bir
ülkede ilaç malzemeleri kolayca yenilenebilirdi. Bu hiç de alışılmamış
bir durum değildir. Burada da silahın namlusunda olanlar dünyayı
farklı bir biçimde görmektedirler ve bu, uygarlık değerlerinin
bekçileri arasında öfke yaratmaktadır.
1998’deki bombalamalardan sonra el Kaide’nin büymesine katkıda
bulunan en büyük etmen, Afganistan’ın daha sonradan sessiz
bir biçimde teslim edildiği üzere hiç bir inanılır gerekçe
öne sürmeden bombalanmasıdır. Bu durum “iyi ve kötü arasındaki
evrensel mücadeleye” katılımları ve katılanların şevkini
keskin bir biçimde arttırmıştır. “İyi ve kötü arasındaki
evrensel mücadele” retoriği bin Laden ve Başkan Bush’un
konuşmalarını yazanlar tarafından paylaşılmıştır (bin
Laden’in kendi söylevlerini kendisinin yazdığını tahmin
ediyorum).
Burada el-Kaide hakkında yapılan en dikkatli ve ayrıntılı çalışmadan,
Britanyalı gazeteci Jason Burke’in çok önemli kitabından alıntı
yapıyorum. Burke birçok örneği inceleyerek “her güç kullanımının
bin Laden için başka küçük bir zafer olduğu” sonucuna
varmaktadır. Genel sonuç, başka yorumcuların yanısıra İsrail
askeri haberalma teşkilatının ve Genel Güvenlik Teşkilatı’nın
(Shabak) eski başkanları tarafından da kendi bağlamlarında
yaygın olarak paylaşılmaktadır.
Neredeyse hergün yeni bir örnek ortaya çıkıyor. Mukteda
el-Sadr’ın ününün yükselişi de buna bir örnektir. Daha öğretici
bir örnek Felluce’de yakın geçmişte yaşanan dehşettir. 100
kişinin ölümüne yol açan deniz piyadelerinin istilası sözleşmeli
çalışan dört Amerikalı güvenlik görevlisinin öldürülmesine
tepki idi. Bu vahşi cinayetlerin sorumluluğu kendilerini “Şehit
Ahmet Yasin Tugayları” olarak adlandırılan yeni bir örgüt
tarafndan üstlenildi. Bir hafta önce Gazze’de bir camiden çıkarken
cıvarda bulunan yarım düzine insan ile birlikte öldürülen
felçli bir din adamı olan Şeyh Yasin’in intikamını alıyorlardı.
Bu hatalı bir şekilde bir İsrail suikasti olarak haber edildi.
Şeyh Yasin, İsrailli bir pilot tarafından kullanılan bir
Amerikan helikopteri tarafından öldürüldü. İsrail helikopter
üretmemektedir. ABD bu helikopterleri savunma için değil, düzenli
olarak böylesi amaçlar için kullanılacağını bilerek göndermektedir.
Çok iyi şekilde belgelenen ancak sistematik olarak görmezden
gelinen bazı olaylar oldukça dikkate değerdir. Geçen altı ay
boyunca “hedeflenmiş süikastler” 50 şüpheliyi ve cıvarda
bulunan 80 kişiyi öldürmüştür. Bunların hiçbiri, yürütenlerin
niteliği nedeniyle devlet terörizmi kayıtlarına girmemiştir:
ABD böylesi bir suçlamadan muaftır ve uyduları, özellikle de
ortak harekatlarda dokunulmazlığı devralır. Entellektüel ve
ahlaki kültürün canalıcı bir şartı güçlülere kuralları
koyma hakkının bahşedilmiş olmasıdır. Bunlar dünya düzeninin
önemli ilkeleridir, ya da uluslararası düzene raslantısal
olmaktan öte bir benzerliği olan mafyanın ilkeleridir.
Bu örnekte şiddet döngüsünü izlersek doğrudan doğruya Şeyh
Yasin’in ABD ve İsrail tarafından öldürülmesinden
Irak’taki yangına ulaşırız. Bu başından beri biliniyordu
ancak medyada neredeyse tamamen susturuldu; en azından medyanın
dikkatli bir biçimde denetlendiği ABD’de.
Devlet terörünü haklı çıkartmaya çalışanlar şiddet döngüsünün
Şeyh Yasin suikasti ile başladığına itiraz edecektir. Bu doğru
olabilir ancak konumuzla ilgisi yoktur. Şiddet döngüsünü daha
gerilere doğru izlemek çok daha çirkin sonuçlara yol açacaktır.
Terör tehditinin nasıl azaltılacağına dair uzmanlar arasında
yaygın bir uzlaşma vardır. Bunun iki ayağı var. Teröristler
kendilerini öncü olarak görür, diğerlerini harekete geçirmeye
çalışır, ve kendi davalarına hizmet edecek şiddeti
memnuniyetle karşılar. Kriminal eylemlere karşı uygun tepki
polisiye bir iştir ve bu, Avrupa’da Güney ve Güneydoğu
Asya’da ve diğer yerlerde oldukça başarılı olmuştur.
Bundan çok daha önemlisi, teröristlerin seferber etmeye çalıştıkları,
onlardan korkan ve nefret eden ancak yine de doğru ve adil bir
dava için savaştıklarını düşünen geniş tabandır. Burada
uygun tepki, bu insanların genellikle meşru olan ve terör ile
herhangi bir bağlantısı olup olmadığına bakılmaksızın ele
alınması gereken şikayetlerine kulak vermektir.
Bunun bir çok örneği vardır. Yakın geçmişten bir örnek ele
alacak olursak İngiltere ve Kuzey İrlanda’ya bakabiliriz.
Londra’nın IRA terörüne tepkisi şiddet olduğu sürece terör
ve teröre verilen destek artmıştır. Meşru şikayetlere biraz
kulak verilmeye başlandığında ise azalmıştır. Belki şimdi
Belfast bir ütopya değildir ama on sene öncesine göre çok
daha iyi bir yerdir. Aklıma gelmişken, IRA terörü ABD’den,
tam da benim yaşadığım yerden * finanse
edilmektedir. FBI’ın antiterör uzmanları bunun farkındaydı,
ancak müdahale etmediler. Bunun mümkün olamayacağına inandılar.
Şimdi bu türden önlemler Suudi Arabistan’dan talep
edilmektedir ve göründüğü kadarıyla az çok başarılı bir
şekilde yürütülmektedir. Her zaman olduğu gibi bunun “mümkün
olup olmadığı” kimin canının yandığına bağlıdır.
Şiddet başarıya ulaşabilir. Bunun bir çok da örneği vardır.
ABD’nin yerli nüfusu bunun dramatik bir örneğidir. Bu çoğu
zaman çok şaşırtıcı bir biçimde gözardı edilmiş ya da
yadsınmıştır ve bu kendi işlediğimiz suçlara verilen tipik
bir tepkidir.
Şiddet başarılı olabilir ancak muazzam bir maliyeti vardır.
Tepki olarak daha büyük bir şiddeti kışkırtabilir ve
genellikle de kışkırtmıştır. Üstelik terörü kışkırtmak
en uğursuz güncel örnek de değildir.
İki ay önce Rusya son yirmi yıldır en büyük askeri tatbikatını
gerçekleştirdi. ABD’yi hedef alan yeni ve daha sofistike KİS’lerini
sergiledi. Rusya’nın siyasi ve askeri liderleri bunun, daha önceden
de tahmin edildiği gibi Bush yönetiminin eylem ve programlarına
karşı doğrudan bir tepki olduğunu açıkça belirttiler. Üzerinde
durdukları başlıca örneklerden birisi ABD’nin düşük
kapasiteli nükleer silahlar –sığınak tahrip eden bombalar-
geliştirmesidir. Rusya’nın stratejik analistleri Amerikalı
meslektaşları gibi, bu silahların Ruslar’ın nükleer
cephaneliğini kontrol eden komuta sığınaklarını hedef aldığını
biliyordu. Washington’un uzayı saldırıya yönelik askeri amaçlar
için kullanma ısrarı bir diğer temel kaygıdır.
ABD’li analistler Rusya’nın ABD tarafından geliştirilen, dünyanın
yörüngesinde dolaşıp birdenbire atmosfere girerek herhangi bir
yere uyarmadan ağır bir saldırı yapabilen sesüstü Cruise
Aracı’nı taklit etmeye çalıştığından kuşkulanıyorlar.
ABD’li analistler Bush-Putin yıllarında Rusya’nın askeri
harcamalarının üç katına çıktığını da tahmin ediyorlar.
Rusya Bush’un -istenilen zamanda saldırganlık yapmak anlamına
gelen ve- Kissenger’ı etkileyen “önalıcı vuruş”
doktrinini de benimsemiştir. Aynı zmanda otomatik karşılık
verme sistemlerine de bel bağlamaktadırlar, ki bu sistemler geçmişte
birkaç dakika içinde bir nükleer saldırıyı başlatma noktasına
gelmişlerdir ve bu saldırı son anda insan müdahalesi ile
durdurulmuştur. Şimdi bu sistem son yılların piyasa fanatizmi
sayesinde Rus ekonomisinin çökmesi ile daha da kötüleşmiştir.
ABD sistemleri, bilgisayarlar bir füze saldırısı uyarısında
bulunduktan sonra insan müdahalesi için üç dakika süre tanımaktadır,
ve bu türden uyarılar gündelik olarak meydana gelmektedir. Daha
sonra başkana 30 saniyelik bir brifing verilmektedir. Pentagon
analistleri bilgisayar güvenlik sistemlerinde terörist hackerların
girmesine ve bir füze saldırısını simüle etmesine izin veren
ciddi hatalar bulmuşlardır. ABD’nin önde gelen stratejik
analistlerinden biri olan olan Savunma Enformasyon Merkezi başkanı
Bruce Blair bunun “geliyorum diyen bir kaza” olduğu uyarısında
bulunmuştur. Rusya’nın sistemleri çok daha az güvenilirdir.
Tehlikeler, şiddet tehditi ya da şiddet kullanılması ile tırmandırılmaktadır,
ve şimdi hayatın bekasına ilişkin gerçek tehditlerden
bahsediyoruz.
Bush yönetimi yeni bir füze savunma sisteminin ilk ögelerini
2004 yazında başkanlık seçimleri sırasında Alaska’ya yerleştireceğini
açıkladı. Bu planlar eleştirildi, çünkü zamanlama partizan
siyasi amaçlar gözönünde bulundurularak yapılmıştı, çok
pahalı bir maliyetle denenmemiş bir teknolojiyi kullanıyordu,
ve muhtemelen çalışmayacaktı. Bunların tümü doğru olabilir
ancak daha ciddi bir eleştiri de var: sistem çalışabilir, ya
da en azından çalışıyor gibi görünebilir. Nükleer savaşın
mantığında önemli olan gerçeklik değil algılamadır ve
planlamacılar en kötü durum analizi yapmak zorundadır. Tüm
taraflar “füze savunma sisteminin” bir saldırı silahı olduğunu
anlamışlardır, bu da ilk nükleer saldırı da dahil saldırganlık
konusunda kendilerini özgür hissetmelerine neden olacaktır. Bu
durum ABD’li analistlerce ve potansiyel hedeflerce üzerinde
uzlaşılan bir yargıdır, hatta aynı kelimelerle ifade
edilmektedir: bir füze savunma sistemi yalnızca bir “kalkan”
değil aynı zamanda bir “kılıçtır” da.
Yakın zamanda açıklanan bazı belgeler. 1968 yılında Moskova
cıvarına yerleştirilen küçük bir Anti Balistik Füze
sistemine ABD’nin nasıl tepki gösterdiğini açığa çıkarmaktadır.
ABD sistemi ve radar üslerini hemen nükleer silahlarla hedef almıştır.
Mevcut ABD planları da benzer bir Rus tepkisini kışkırtacaktır,
ancak şimdi herşey çok daha büyük bir ölçekte olacak. Çin’in
de aynı yönde, belki de daha şiddetli bir tepki vermesi
beklenmektedir, çünkü bir füze savunma sistemi Çün’in
halihazırda çok sınırlı olan caydırıcı gücününün inandırıcılığına
zarar verecektir. Bu bir dalga etkisi yaratacaktır: Hindistan Çin’in
saldırı amaçlı stratejik silahlarının genişlemesine tepki
verecektir, Pakistan Hindistan’a, ve bu böyle yayılacaktır.
Bu olasılıklar tartışılmaktadır ve ciddi kaygı kaynağıdır.
En azında ABD’de tartışılmayan şey ise Batı Asya’dan
kaynaklanan tehdittir. İsrail’in diğer KİS’lerle arttırılan
nükleer kapasitesi yalnızca oluşturdukları tehdit nedeniyle değil,
tepki olarak bu türden silahların yayılmasını teşvik ettiği
için de, ABD Stratejik Komuta Merkezi’nin önceki başkanı
olan General Lee Butler tarafından “son derece tehlikeli”
olarak değerlendirilmektedir. Bush yönetimi şimdi bu tehditi
arttırıyor. İsrailli askeri analistler hava kuvvetlerinin ve zırhlı
kuvvetlerinin ABD dışındaki bütün NATO güçlerinden daha büyük
ve teknolojik olarak daha gelişmiş olduğunu iddia ediyor. Bunun
nedeni, bu küçük ülkenin kendi kendisine güçlü olması değil,
ABD’nin bir denizötesi askeri üssü ve yüksek teknoloji
merkezi olarak hizmet vermesidir. ABD şimdi İsrail’e en gelişmiş
bombardıman jetlerinden, 100’ün üzerinde F16I göndermektedir.
Çok açık bir şekilde bu uçakların İran’a gidip geri uçabilme
kapasitesinde olduğu söylenmiştir, ve 1981’de İsrail’in
Irak’ın nükleer reaktörünü bombalamak için kullandığı
F16’ların modernleştirilmiş versiyonudur. Bombalanan reaktörün
nükleer silah üretme kapasitesine sahip olmadığı hemen anlaşıldı.
Daha sonra Batı’ya iltica eden Iraklı bilim adamlarının
sunduğu kanıtlar, İsrail bombardımanının Saddam’ın nükleer
silah programını geciktirmediğini, tam tersine başlattığını
açığa çıkarmıştır, ki bu tanıdık olduğumuz türden bir
şiddet döngüsüdür. İsrail basını bugünlerde (İbranice
olarak) ABD’nin İsrail hava kuvvetlerine “özel silahlar” gönderdiğini
yazmaktadır. Bu raporların gideceği adres olduğu varsayılan
İran gizli servisleri ise muhtemelen en kötü durum analizleri
yapacaklar ve bu silahların İsrail bombardıman uçakları için
nükleer savaş başlıkları olduğunu varsayacaklar. Belki de,
bu gözle görünür hamleler bir saldırı bahanesi olarak kullanılabilecek
bir İran tepkisini kışkırtabilir ve bu saldırı İran liderliğini
sarsıp iç çatışmalara ve kaosa katkıda bulunabilir. Amaç ne
olursa olsun olası sonuçlar hiç de hoş değil.
Irak’ı işgal etmek için öne sürülen bahaneler de tanıdıktır.
Ancak Bush ve Blair’ın yalanlarının çökmesinin en önemli
sonucuna yeterli ilgi gösterilmedi. Bu sonuç saldırganlık için
çıtanın alçalmasıydı. Terör ile bağ kurma gereksinimi
sessiz sedasız bir kenara bırakıldı. Daha da önemlisi Bush yönetimi
–Powell, Rice, ve diğerleri- hiç bir KİS’e ya da KİS geliştirme
programına sahip olmasa bile bunu yapmaya “niyeti ve
kapasitesi” olan bir ülkeye saldırma hakları olduğunu açıkladılar.
Neredeyse her ülke KİS geliştirme “kapasitesine” sahiptir
ve niyet ise öznel bir kriterdir. Buradan çıkan sonuç,
neredeyse herkesin herhangi bir bahane olmadan yokedici bir saldırıya
maruz kalabileceğinin açıklanmış olmasıdır.
Geriye işgali destekleyen tek bir (açık) delil kalıyor: işgal
Saddam’ı devirdi ve bu en kötü suçlarını işlerken ABD ve
Britanya’nın Saddama verdiği desteğe gayretle karşı çıkanlar
tarafından içten bir şekilde memnuniyetle karşılanacak bir
sonuçtur. Saddam’ın en kötü suçları arasında 1991’de
belki de kendisini devirebilecek Şii isyanının bastırılması
da vardır ve bu bastırma sırasında ABD ve Britanya, o zaman
ulusal basında içtenlikle açıklanan ancak şimdi kamuoyunun gözünden
uzak tutulan nedenlerle kendisine destek oldu.
Saddam’ın iktidarının sona ermesi, memnuniyetle karşılanan
iki “rejim değişikliğinden” birisi idi. Diğer rejim değişikliği
ise yaptırım rejiminin resmi olarak son bulmasıdır. Yaptırımlar
binlerce kişinin ölümüne yolaçmış, Irak’ın sivil
toplumunu mahvetmiş, tiranı güçlendirmiş, ve halkı hayatta
kalmak için tirana bel bağlamaya mecbur bırakmıştır. Bu
nedenlerle BM’nin “gıda karşılığı petrol” programını
yöneten saygın uluslararası diplomatlar Denis Halliday ve Hans
von Sponeck, “soykırım” olarak niteledikleri yaptırım
rejimini protesto etmek için istifa ettiler. Bunlar Irak’ı en
iyi bilen Batılı diplomatlardı, ülkenin her tarafındaki araştırmacılardan
gelen düzenli bilgilere erişimleri vardı. Yaptırımlar BM
tarafından yönetildiği halde, zalim ve vahşi içeriği ABD ve
emrindeki Britanya tarafından dikte ediliyordu. Rejimin sona
ermesi işgalin çok olumlu bir yanıdır. Ancak bu, işgal
olmadan da yapılabilirdi.
Halliday ve Sponeck, eğer yaptırımlar silah programlarını önlemeye
yönlendirilmiş olsaydı, Irak halkının Saddam Hüseyin’i, şu
anda Washington’daki makam sahiplerinin ve onların Britanyalı
müttefiklerinin desteklediği Ceausescu, Suharto, Marcos,
Duvalier, Chun, ve Mobutu gibi diğer cani gangsterler ile aynı
kadere havale edeceğini öne sürmüşlerdir. Bu canilerin
listesi oldukça etkileyicidir, bazıları Saddam ile kıyaslanabilir,
ve bu listeye hergün Batılı liderler tarafından yeni isimler
eklenmektedir. Eğer durum böyle ise her iki cani rejm de işgale
gerek olmaksızın sona erdirilebilirdi. David Kay’in başkanlığını
yaptığı Irak İnceleme Grubu ** gibi savaş
sonrası soruşturmalar, Saddam’ın ülke üzerindeki
denetiminin ne kadar sallantıda olduğunu açığa çıkararak bu
kanıları destekledi.
Konu ile ilgili öznel yargılara sahip olabiliriz ancak bunun bir
önemi yok. ABD ve Britanya tarafından desteklenen diğer
Haydutlar Galerisi üyelerinin durumunda olduğu gibi halka zalim
bir tiranı devirme şansı verilmediği sürece bu iş için dış
güce başvurmayı haklı gösterecek hiç bir dayanak yok. Yalnızca
bu nedenler bile, resmi bahanelerin çökmesinden sonra uydurulan
yeni doktrinleri destekleyebilecek hakikat kırıntılarını safdışı
bırakır. Başka nedenler de vardır, ve bunların bazıları İnsan
Hakları İzleme Örgütü’nün 2004 yıllık raporunda örgütün
başkanı Kennet Roth tarafından tartışılmaktadır.
Bahane olmadan işgali içeren geliştirilmiş doktrine dönecek
olursak, planları hayata geçirme kapasitesi, yeni askeri
programlarla daha da arttırılmaktadır. Ulusal Güvenlik
Stratejisinin yayınlanmasından kısa bir süre sonra ilan edilen
bir büyük program, “uzayın askeri amaçlarla denetiminden”
–ki bu Clinton’ın programıydı- “dünyada her yerde anında
çatışmaya girebilme anlamına gelen uzayın sahiplenilmesine”
doğru ilerlemeyi amaçlar. Ulusal Güvenlik Stratejisinin bu
uygulaması dünyanın her bölgesini, sofistike küresel keşif
sitemleri ve ölümcül uzay silahları sistemleri sayesinde ani
imha riski ile karşı karşıya bırakır.
Dünyadaki haberalma servisleri de alıntı yaptığım HAVA
KUVVETLERİ UZAY KOMUTA STRATEJİK MASTER PLANI’na en az benim
kadar kolaylıkla erişebilirler. Ve hepimiz için tehlike oluşturan
uygun sonuçları çıkarırlar. Tarihin -yakın tarih de dahil-
iktidar amaçlı dar çıkarlar peşinde koşarken, çok ciddi
tehditleri bilinçli olarak şiddetlendiren liderlere ilişkin birçok
örnekle dolu olduğunu anımsamalıyız. Ancak şimdi oynanan
kumar çok daha yüksektir.
Bahanelerin birbiri ardına çökmesi başka bir yeni doktrine yol
açtı: Irak savaşının esin kaynağı, Başkan’ın Irak,
Ortadoğu ve dünyaya demokrasi getirmeyi amaçlayan –liberal
medyada söylendiği üzere- “Mesihvari kurtarıcı vizyonu”
idi. Başkan bu vizyonu geçen Kasım ayında yaptığı bir konuşmada
tasdik etmişti.
Bu vizyona gösterilen tepkiler korku ile karışık bir saygıdan
eleştiriye kadar bir yelpazede yer alıyordu. Mesihavari vizyonun
“asaleti” ve “cömertliği” övülüyor, ancak uygulanmasının
yapabileceğimizin ötesinde olduğu yolunda uyarılarda
bulunuluyordu: bu çok pahalıya patlayabilirdi, bundan
faydalanacak olanlar çok geri idi, başkaları asaletimizi ve
fedakarlığımızı anlamayabilirdi. Haberlerde ve yorumlarda işgalin
ardındaki güdünün yalnızca bu olduğu varsayılıyordu. Bu
saygın tavır İngiltere’ye de sıçramıştı, örneğin
Economist dergisi Irak’ı “komşuları için esin kaynağı
olacak bir demokrasi örneğine dönüştürme yolundaki Amerikan
misyonunun” sorunlarla karşılaştığını yazıyordu.
İşgalin mesihvari bir vizyondan esinlenlendiğine dair kanıtları
araştırmak yararlı bir alıştırma olabilir. Bu araştırmayı
yaparsak sözkonusu kanıtın, liderimizin bu doktrini ilan etmiş
olmasının, doğruluğu hakkında hiç bir kuşkuya yer bırakmaması
gerektiği gerçeğinden ibaret olduğunu görürüz. Ama bu asil
niyet iddialarının herhangi bir bilgi vermediğini ve tamamen öngörülebilir
olduklarını en kötü canavarların da yaptıklarından
biliyoruz. Bu durumda “vizyonun” sorgulanmadan kabul
edilmesinin fazladan bir zorluğu var: vizyonu ortaya koyan kişinin
böylece kendisinin en etkileyici yalancı olduğunu ilan ettiği
gerçeğinin bastırılması gerekmiştir, çünkü ülkeyi
seferber ederken tek sorunun Irak’ın silahsızlanıp silahsızlanmayacağı
olduğunu söylemişti. Anaakım medyadaki haberlerde ve
yorumlarda söyleneni körü körüne kabul etme tavrına istisna
oluşturan tek bir örnek varsa dahi ben raslamadım.
Tam doğrusunu söylemek gerekirse, bir istisna buldum. Başkan’ın
korku ile karışık hayranlık uyandıran mesihvari açıklamasından
birkaç gün sonra Washington Post gazetesi Bağdat’ta yapılan
ve insanlara ABD’nin neden Irak’ı işgal ettiğini soran bir
kamuoyu yoklamasının sonuçlarını yayınladı. Bir kısım Bağdatlı
işgalciler arasında (anaakım eleştirmenler de dahil) neredeyse
tam bir uzlaşma ile benimsenen görüşe, yani amacın Irak’a
demokrasi getirmek olduğu düşüncesine katılıyordu: bunların
oranı %1 idi. %5’i işgalin amacının Irak’lılara yardım
etmek olduğunu düşünüyordu. Geriye kalan çoğunluktan zaten
sözettim: büyük çoğunluk temel güdünün, kibar çevrelerce
“komplo teorileri” olarak ya da daha düşük sınıflar tarafından
kullanılan bir küfürün başka bir entellektüel karşılığı
olarak reddedilen şey olduğunu düşünüyordu.
Aslında Bağdat anketinin sonuçları ince farklılıklar içeriyordu.
Ankete katılanların yarısı aslında ABD’nin demokrasi istediğini,
fakat buna ancak sonuç üzerinde kendi etkisini koruyabildiği sürece
izin vereceğini düşünüyordu. Kısacası demokrasi iyiydi, aslında
kendimiz iyi hissetmemiz ve iyi olduğumuzu göstermemiz için
tercih edilir bir şeydi, ama yalnızca her dediğimizi
yapacaklarsa. Yine Iraklılar bizi bizden daha iyi biliyorlardı,
ya da kendimizi bilmeyi tercih ettiğimiz biçimden... Burada bir
tercih sözkonusudur, çünkü aksi yöndeki kanıtlar son derece
boldur, hatta ezicidir. Son aylarda gazetelerin ilk sayfalarında
Haiti ve El Salvador’daki asil “demokrasi geliştirme” çabalarına
ilişkin bolca kanıt yer aldı. Bir kez daha bu örneklerde Bağdatlılar’ın
yargıları son derece doğru olduğunu “görmemek” için basının
hürmetkar bir disiplin içinde olması gerekir, ancak burada ayrıntılara
girmek için zamanımız yok.
Iraklılar’ın, bize anlatıldığı üzere ABD ve Britanya’nın
politikalarına yön veren mesihvari vizyondan belli sonuçlar çıkarmak
için Amerikan tarihini bilmeleri gerekmiyor. Kendi tarihleri
yeterlidir. Irak’ın Britanya tarafından, kuzey Irak
petrollerinin denetiminin Türkiye’de değil İngiltere’de
kalmasını ve Irak’ın Britanya tarafından yönetilen Kuveyt
prensliği tarafından denizden yalıtılarak bağımlı halde
kalmasını garanti altına alacak sınırlar dahilinde yaratıldığını
gayet iyi biliyorlar. Irak’a “bağımsızlık” ve bir
“anayasa” verilmişti, ancak Iraklılar’ın, Britanya’nın
Irak’ta ve başka yerlerde çeşitli “anayasal kurguların”
ardında etkin olarak yönetimde olmasını sağlayacak bir
“Arap vitrini” dayatma niyetlerini öğrenmek için gizli kayıtların
serbest bırakılmasını beklemeleri gerekmiyordu. Irak,
Anglo-Amerikan ikili hakimiyetinden çıktıktan sonra yüksek düzeyde
yapılan tartışmalarda Britanya’nın bağımsız ulusçuluk
dalgasını durdurmak için Kuveyt’e sözde kalan bir bağımsızlık
vermeyi kabul ettiği, ancak Britanya ekonomisinin ana dayanaklarından
biri olan bu ülkede işler ters gittiğinde acımasızca müdahale
etme hakkını saklı tutuğunun, bu arada ABD’nin de Körfez’deki
diğer büyük ganimetler için aynı hakkı saklı tuttuğunun öğrenilmesi
için 1958 yılına ait ABD-Britanya kayıtlarının üzerindeki
gizlilik hükmünün kaldırılmasını beklemeleri de
gerekmiyordu. Bu belgelerin tümü Birinci Körfez Savaşı’ndan
önce kamuya açıktı ve daha sonra meydana gelecek olaylarla
oldukça ilgili idi, ancak kıyıda köşede birkaç yer dışında
bu belgelere değinilmekten sistematik olarak kaçınıldı.
Dahası Iraklılar gözleri önünde olan biteni kendileri de görebilirler.
Diplomatik cephede ABD dünyadaki en büyük elçilik binasını
Irak’ta inşa ediyor. Amaçlarını bir kez daha vurgulamak için
John Negroponte’yi elçi olarak atadı, ki bu ilginç bir seçimdir.
Wall Street Journal Negroponte’yi (çok doğru bir biçimde)
“modern prokonsül *** ” olarak tanımlamıştır.
Kendisi bu sanatı 1980’lerde, şu anki makam sahiplerinin
Reagancı evresi sırasında Honduras’da öğrenmiştir. Orada
“prokonsül” olarak bilinmekteydi ve ABD’nin Latin
Amerika’daki ikinci büyük elçiliğine ve dünyadaki en büyük
CIA karakoluna başkanlık ediyordu –kuşkusuz ki Honduras dünya
egemenliğinin merkezi bir bileşeniydi. Prokonsül olarak
Negroponte’nin görevi Kongere’ye Hondura’taki devlet terörü
ile ilgili yalan söylemek, böylece askeri yardımın yasaları
ihlal ederek akmasını sağlamak, daha da önemlisi
Nikaragua’ya saldıran, onu yerle bir eden ABD lejyoner ordusunu
yönetmekti. ABD bu nedenle Adalet Dıvanı’nda uluslararası
terörizm (teknik olarak “yasadışı güç kullanımı”)
nedeniyle kınananan dünyadaki tek ülke olmuştu, bu kınama iki
Güvenlik konseyi kararı tarafından desteklenmişti, ancak
Britanya kibar bir şekilde çekimser kalırken ABD kararı veto
edip uluslararası terörist saldırıları tırmandırdı. Dolayısıyla
Negroponte dünyanın en büyük elçiliğini ve muhtemelen yine
en büyük CIA karakolunu yönetmek için tam kalifiye bir kişidir
–bunların hepsi Irak’lılara tam egemenliği devretmek içindir.
Prokonsül Negroponte, BM özel temsilcisi Lakhdar Braahimi’nin
sevecenlikle Irak “diktatörü” olarak adlandırdığı
Pentagon’un adamı Paul Bremer’in yerini alacaktır.
Iraklılar’ın, “sahne gerisinde ABD’nin Irak’ın geleceğini
sıkı sıkıya eline aldığını”, bakanlıkları ABD’li
“danışmanlarla” ve özenle seçilmiş “vekillerle”
doldurduğunu, prokonsül Bremer’in “ABD’ye, geçiş hükümetinin
alacağı her önemli kararı etkileyecek güçlü manivelalar sağlayacak
kurumları sessizce inşa ettiğini” ve “daha önce bakanlıkların
elinde olan neredeyse tüm yetkileri ellerinden alacak” etkin
fermanlar çıkartttığını öğrenmeleri için Wall Street
Journal okumalarına gerek yok.
Dolayısıyla Bush ve Blair’ın kurguladığı anlamda “tam
egemenlik devrinden” sonra “yeni Irak hükümeti, silahlı
kuvvetleri üzerinde çok az denetime sahip olacak ve ABD’nin
gizli onayı olmaksızın yasa yapamayacak, mevcut yasaları değiştiremeyecek,
ya da belli bakanlıklarda önemli kararları alamayacaktır.”
En önemlisi de tüm Irak askeri kuvvetlerinin “operasyonel
kontrolünü” ABD’li komutanlara devredektir. Washington, işini
sağlama almak için en yüksek askeri görevlerin, ABD askeri
varlığını desteklemek için iyi nedenleri olan Kürt
komutanların elinde olmasını garanti altına almıştır. Iraklıların
işin özünü iyice anlamalarını ve “kendi kaderlerini kendi
ellerine almak” türünden komik fikirlere kapılmamalarını
iyice sağlama almak için Negroponte’nin elçiliği Saddam’ın
“pek çok Iraklı’nın Irak egemeliğinin sembollerinden biri
olarak gördüğü” saraylarından birinde yer alacaktır. Yatırımcılar
herşeyin yolunda olduğuna güvenebilirler.
Adil olmak gerekirse dünya karşısında “Iraklıların görüşlerini”
yansıtan geçici hükümetin yerel destekten yoksun olmadığını
görmeliyiz. Son kamuoyu yoklamaları, başbakan Ayad
Allawi’nin, %7 desteğe sahip devlet başkanının hemen altında,
%5’lik bir desteğe sahip olduğunu açığa çıkarmıştır.
Daily Telegraph gazetesinin diplomatik editörü tarafından
kaleme alınan güncel bir makalenin başlığı şudur: “Devir
teslim hala yolunda”. Son paragrafında şöyle yazıyor: “Kıdemli
bir Britanyalı yetkili bunu hassas bir şekilde ortaya koydu:
‘Irak hükümeti tam egemeliğe sahip olacaktır, ancak egemelik
fonksiyonlarını kullanamayacaktır’.” Bu söze Lord Curzon
bilgece başını sallayacaktır.
Pentagon adına konuşan Paul Wolfowitz –“demokrasiyi yetiştirmek
için”- uzun bir süre ABD birliklerinin Irak’ta varlığını
sürdüreceğini ve Irak ordusunun zayıf olacağını ilan etti.
Wolfowitz demokrasi getirme yolundaki mesihvari misyona önderlik
ettiği için ulusal liberal basının takdirini toplamıştır.
International Herald Tribune’un önceki editörü olan kıdemli
yorumcu David Ignatius’a göre Wolfowitz yönetimin “baş
idealistidir”. Kendisi aynı zamanda demokrasiye karşı ne
kadar büyük bir işgüdüsel nefret taşıdığını gösteren
olağandışı ve şaşkınlık verici bir sicile sahiptir; ancak
bunu burada gözden geçirmek için vaktimiz yok. Bu kolayıkla
ortaya çıkarılabilir, ancak gözlerden gizlenmiştir. Baş
idealist “demokrasiyi yetiştirmek için” Pentagon’un
denetimini bırakmaması gerektiğini söylemişse, Batılı
kamuoyu yoklamalarına göre Iraklıların ezici bir oranla,
Felluce’de ABD komutasının kabul etmek zorunda kaldığı gibi
Iraklıların güvenlikten sorumlu olmalarını istemelerinin bir
önemi yoktur. Gerçi tüm Iraklılar bunu istememktedir: %7’si
ABD komutasının, %5’i ise şimdi dağıtılmış olan Yönetim
Konseyi’nin denetimini istemektedir, ancak Pentagon’un
favorisi Ahmed Çelebi’nin hiç bir desteği yoktur.
Bunların hiçbirinin mesihvari misyon açısından bir önemi
yoktur.
Iraklılar bir yandan ABD’nin diplomatik ve askeri önlemlerle
denetimi elinde tutmasını seyrederken diğer yandan diktatör
Bremer tarafından dayatılan biçimleri de görüyorlar. Bunlar
arasında ABD’nin sanayi ve bankacılığı etkin bir şekilde
ele geçirmesi için gerekli olan kararnamelerle (bu arada
Britanya’ya da birkaç kırıntı atılacaktır) Irak’ın en
az vergilendirilen ülkeler arasında yer almasını sağlayan
%15’lik düz bir vergi oranı gibi şeyler de vardır. Bu vergi
oranı ile, sosyal yardımlar ve altyapının yeniden inşası için
son derece gereksinim duyulan kaynaklar için beslenen umut yok
edilmiştir. Bu planlar Iraklı iş çevreleri tarafından hemen
eleştirilmiştir. Bunlar, ekonomiyi yöneten yabancıların yerel
acentaları olmayı kabul eden şirketlerin ayakta kalacağı, diğerlerinin
ise yok olacakları suçlamasında bulunmuşlardır. Bu ekonomik
tarihin çok iyi bilinen bir sonucudur: ekonomik bağımsızlık
olmadan kalkınma da muhtemelen sınırlı olacaktır ve politik
bağımsızlık yalnızca bir gölgeden öte birşey olamayacaktır.
Iraklı işçiler, emek eksenli uzun bir militanlık gelenekleri
olmasına rağmen çok az sorun yaratacaklardır. İşgalci ordu
sendikaları yoketmek üzere eyleme geçmiştir: sendika binalarına
girilmiş, sendika liderleri tutuklanmış, Saddam’ın sendika
karşıtı yasaları uygulanmış ve şiddetli bir şekilde
sendika karşıtı olan ABD’li şirketlere ayrıcalıklar tanınmıştır.
Muhtemelen, er ya da geç ABD sendika bürokrasisi ve Ulusal
Demokrasi Vakfı devreye girecek, ve her yerde son derece tanıdık
olan kasvetli bir tarihi tekerrür ettirerek “demokratik
sendikalar kuracaktır”.
Dayatılan ekonomik önlemler de tanıdıktır. Bu önlemler bugün
“Üçüncü Dünya” olarak adlandırdığımız şeyin
emperyal güç ile yaratılmasında büyük rol oynamıştır. Bu
arada İngiltere, eski beyaz sömürgeleri ile Batı Avrupa güçlü
bir devlete ve devletin ekonomiye canalıcı müdahalelerine bel
bağlayarak tamamen değişik bir rota izlemişlerdir. Bu hala geçerlidir,
en çok da ABD’de. Aynı şey, Japonya ile Güney’in sömürgeleştirilmeye
direnen ve gelişen ülkeleri için de doğrudur.
Iraklıların çeşitli “anayasal kurgularla” önerilen sözde
bir egemenlik öngören mesihvari vizyona boyun eğip eğmeyecekleri
cevabı şu an belli olmayan bir sorudur. Ancak ayrıcalıklı
Avrupalılar ve Amerikalılar için çok daha yerinde bir soru
var: hükümetlerinin geleneksel nüfuz ve etki alanlarındaki diğer
yerlerde olduğu gibi, “baş idealist” Wolfowitz tarzında
“demokrasi yetiştirmesine” izin verecekler mi? Aslında kısmen
bir yanıt verdiler: Iraklıların geleneksel “anayasal kurguları”
ısrarla reddetmeleri, biraz da NewYork Times’ın “ikinci süpergüç”
olarak nitelediği dünya kamuoyunun da yardımıyla
Washington’u adım adım geri çekilmesini sağladı. New York
Times dünya kamuoyuna ilişkin bu nitelemeyi, 2003 yılı Şubat
ayı ortalarında Avrupa ve eski beyaz sömürgelerinin tarihinde
ilke defa daha resmi olarak başlamadan bir savaşa karşı yapılan
kitlesel protestoları anlatmak için kullanmıştı. İşte bu
bir fark yaratır. Örneğin Felluce problemi 1960’larda ortaya
çıksaydı B-52’lerle **** ve karada yürütülen
kitle kıyım operasyonları ile halledilirdi. Bugün daha uygarlaşmış
bir toplum bu türden önlemlere izin vermez ve geleneksel
kurbanların gerçek bağımsızlık kazanmaları için en azından
bir alan temin eder. Bush yönetiminin başlangıçtaki savaş
planlarını terketmek zorunda kalması bile olasıdır; bu Iraklılar
tarafından gayet iyi anlaşılmıştır, ancak işgalcilerin ülkelerinde
karanlıkta tutulmaktadır.
Tam da bu noktada sanayi demokrasilerinin doğasına ve geleceğine
ilişkin canalıcı bir soru belirmektedir ve bu son derece önemli
bir sorudur. Yeryüzündeki türlerin bekası gerçekten de
tehlikededir. Ancak bunu başka bir zaman konuşalım.
------
* Boston (ç.n.)
** Iraq Survey Group (ç.n.)
*** prokonsül: Roma İmparatorluğu’nda bir eyaletteki orduya
komutanlık eden ve bölge valisi olarak da görev yapan resmi
yetkili (ç.n.)
**** ABD hava kuvvetlerinin envanterinde bulunan uzunmenzilli ağır
bombardıman uçağı.
Çeviren: Nuri Ersoy
|