Başkan Bush’un Ortadoğu Gezisi
Noam Chomsky
12 Ağustos 2008
Çeviren:
Kurtuluş Öztürkler
Yazının orijinali için tıklayınız.
Mayıs ortalarında Başkan Bush, başkanlığı süresince hep
ilgi odağı olan dünyanın bu bölgesinde sürdürdüğü mirası
daha sağlam biçimde tesis etmek için Ortadoğu gezisine
çıktı.
Gezinin, her biri büyük bir yıldönümünü kutlamak için seçilmiş
başlıca iki güzargahı vardı: Birincisi, kuruluşunun ve ABD
tarafından tanınmasının 60. yıldönümünü kutlayan İsrail’di. Diğeri
ise, ABD tarafından yeni kurulmuş bir krallık olarak tanınmasının
75. yıldönümündeki Suudi Arabistan’dı.
Bunların her ikisi de gayet yerli yerinde tercihlerdir, özellikle
de Birleşik Devletler’in Ortadoğu politikasının tarihi ve devamlılık
gösteren karakteri göz önüne alındığında. Bu politika, petrolün
kontrol altına alınması ve bu kontrolün muhafaza edilmesine yardım
eden vekil ülkelerin desteklenmesi olarak özetlenebilir.
Buna karşın, gezi programına alınmayan başka bir olay, bölge
halklarının hafızasından silinmedi. İsrail’in kuruluşunu kutlayan
Bush, 60 yıl önce buna eşlik eden bir olayı anmak bir yana,
varlığını kabul etmeye dahi yanaşmadı. Bu, Filistinlilerin,
topraklarından sürüldükleri olaylardan bahsederken kullandıkları
sözcükle “Nakba”, yani Filistin’in yıkıma uğratılmasıydı.
Kudüs’te geçirdiği üç gün süresince, Başkan müsrifçe para
harcanarak düzenlenen etkinliklere coşkuyla katıldı ve Yahudi
milliyetçiliğinin kutsal mekanı sayılan Masada’ya uğramayı da ihmal
etmedi.
Bush, ne Filistin Yönetimi’nin merkezi olan Ramallah’ı ne Gazze
kentini ne bir mülteci kampını ziyaret etti. İlk kez bir ABD
Başkanı’nın resmi olarak desteklediği yasadışı İsrail yerleşimleri
ve gelişme programları nedeniyle, şimdi bir İlhak Duvarı haline
gelen Ayırma Duvarının nefessiz bıraktığı Qalqilya kentine de
uğramadı.
Hamas liderleri ve milletvekilleriyle temas kurması tabii ki söz
konusu bile değildi. Halbuki bu kişiler, Arap dünyasındaki yegâne
serbest seçimle seçildiler ve pek çoğu herhangi bir yasal kovuşturma
gerekçe gösterilmeden İsrail cezaevlerinde tutuluyor.
Bu duruş için gösterilebilecek bahaneler, bir analizle anında
çürütülebilir. Ayrıca, ABD ve İsrail’in 30 yılı aşkın bir süredir
neredeyse tek başlarına reddettikleri uluslararası mutabakata uygun,
iki devletli bir çözüm için Hamas’ın defalarca çağrı yapmış olması
da görmezden geliniyor.
Bush, ABD’nin gözdesi olan Filistin Devlet Başkanı Mahmut
Abbas’ın, çok sayıda bölgesel liderle birlikte Mısır’daki
toplantılara katılmasına izin verdi.
Bush en son Ocak ayında Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Her
iki gezisinde de Suudi Krallığı’nı oluşturmayı hedeflediği
İran-karşıtı ittifaka çekmeye çalıştı, ancak başarılı olamadı. Sünni
yöneticilerin “Şii Hilali”ne ve genellikle “saldırganlık” olarak
tanımlanan, İran’ın artan etkisine dönük kaygılarına karşın, bunun
pek kolay bir iş olduğu söylenemez.
Suudi yöneticiler açısından, İran’la uyumlu bir ilişki kurmak,
onunla çatışmaktan iyidir. Halkın görüşleri önemsiz olsa bile,
tamamen göz ardı edilemez. Yakınlarda Suudiler arasında yapılan bir
kamuoyu araştırmasında, Bush “hiç istenmeyenler” listesinde Usame
bin Ladin’in çok üstünde yer aldı. İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın
ve İran’ın Lübnan’daki Şii müttefiki Hizbullah’ın lideri Hasan
Nasrallah’ın listedeki yerleriyle karşılaştırıldığında ise, Busn iki
kat daha üstte yer alıyordu.
ABD-Suudi Arabistan ilişkileri, 1933’de Krallık’ın tanınmasına
dayanır. Bu pek tesadüf sayılmaz, zira aynı yıl Kaliforniyalı
Standart Şirketi bir petrol imtiyazı elde etmişti ve Amerikalı
jeologlar, sonradan dünyanın en büyük rezervlerinin bulunduğu
anlaşılan bölgede araştırma yapmaya başlamışlardı.
ABD bölge üzerindeki kontrolünü garanti altına almak için hızla
harekete geçti. Birleşik Devletler’in dünya hâkimiyetini devraldığı
bir süreçte bunlar önemli adımlardır. Böylece, Britanya Dışişleri
Bakanlığı’nın şikayet ettiği gibi, “iyi niyetli ve dostane bir
enternasyonalizm maskesi altında gayet aktif davranan” ve “bizi bir
kenara iteklemeye çalışan ... Amerikan iş dünyasının ekonomik
emperyalizmine” karşı koyamayan Britanya yavaş yavaş “küçük ortak”
haline geldi.
ABD-İsrail arasındaki sağlam ittifak bugünkü biçimini 1967’de
aldı. İsrail o yıl, seküler Arap milliyetçiliğinin merkezi olan
Nasır’ın Mısır’ını yıkıma uğratıp Suudi egemenleri seküler
milliyetçi tehditten koruyarak Birleşik Devletler’e büyük bir
hizmette bulundu. Bundan 10 yıl önce ABD’li planlamacılar, Birleşik
Devletler’in “radikal” (yani, bağımsızlıkçı) Arap milliyetçiliğine
karşı oluşunun “mantıksal sonucunun ... Ortadoğu’da geriye kalan
Batı yanlısı tek güç olan İsrail’i desteklemek olduğunu” fark
etmişlerdi.
Intel, Hewlett Packard, Microsoft, Warren Buffet ve diğerlerinin
de aralarında bulunduğu Amerikan şirketleri, İsrail’in ileri
teknoloji sektörüne yatırımlarını hızla arttılar. Japonya ve
Hindistan’dan büyük yatırımcılar da bu sürece dahil oldular;
Hindistanlı şirketlerin İsrail’e yatırım yapması, gelişen
ABD-İsrail-Hindistan stratejik ittifakının veçhelerinden birisidir.
Hiç kuşkusuz ABD-İsrail ilişkilerini belirleyen başka faktörler
de var. Avustralya basının aktardığına göre, Bush Kudüs’te, “kendisi
gibi Hıristiyanların ve Yahudilerin paylaştıkları” imandan, “Kutsal
Kitab’ın manevi bağlarından” bahsetti. Ama öyle görünüyor ki,
Müslümanlar, hatta şimdi İsrail’in yaşadışı inşaat projeleri
nedeniyle birkaç kilometre uzaklıktaki Kudüs’e girmeleri engellenen
Beytüllahim’deki Hıristiyan Araplar bile bu “imanı” paylaşmıyorlar.
Saudi Gazette, Bush’un “İsrail’i ‘seçilmiş halkın’ vatanı olarak
adlandırma küstahlığını” şiddetle kınadı. Bu terminoloji, sertlik
yanlısı aşırı dindar İsraillilere aittir. Gazette ayrıca, “bölgenin
gelecek 60 yılına ilişkin vizyonunu açıklarken bir Filistin
devletine sadece geçerken değinmesinin, [Bush’a] özgü ahlaki
çöküntüyü tamamen gözler önüne serdiğini” ekledi.
Bush’un tercih ettiği mirasın neden İsrail ve Suudi Arabistan’la
ilişkileri vurgulamayı, Mısır’a şöyle bir yandan bakmayı ve birkaç
resmi ifade dışında, Filistinlileri ve içinde bulundukları perişan
durumu küçümsemeyi gerektiğini anlamak zor değil.
Başkanın tercihlerinin, adaletle ve insan haklarıyla veya Irak’ın
işgali için gösterilen bahaneler çöker çökmez ruhunu ele geçiren
“demokrasiyi geliştirme” vizyonuyla alâkalı olduğu fikriyle
oyalanmamalıyız.
Fakat tercihler, büyük bir tutarlılıkla gözetilen genel bir
ilkeye gayet güzel uyuyor: “Haklar, iktidara hizmet edildiği oranda
tanınır.”
Filistinliler, yoksul, zayıf, dağılmış bir halktır ve hiç
dostları yoktur. Dolayısıyla hiçbir haklarının olmaması temel ilke
gereğidir. Suudi Arabistan ise, tam tersine, benzersiz enerji
kaynaklarına sahiptir. Mısır en büyük Arap devletidir. İsrail ise
zengin bir Batılı ülkedir ve bölgenin en kudretli aktörüdür;
(patronunu saymazsak) herhangi bir NATO gücünden daha büyük ve
teknolojik açıdan daha gelişkin hava kuvvetlerine ve zırhlı
birliklere sahiptir; ayrıca yüzlerce nükleer silahı ve ABD’yle güçlü
bağları olan, gelişmiş ve büyük ölçüde askerileşmiş bir ekonomisi
vardır.
Dolayısıyla, nasıl bir mirasın sürdürülmek istendiği, genel
hatlarıyla kolaylıkla tahmin edilebilir.
|