Müdahaleler Söyleşisi *
Noam Chomsky
20 Mart 2008
Çeviren:
Ozan Aksoy
Yazının orijinali için tıklayınız.
Booktalk: Onlarca yıldır güncel olaylar ve yakın
tarih üzerine yazıyorsunuz. Bu süre zarfında görüşleriniz hiç değişti
mi?
Chomsky: Tabi ki çok şey öğrendim. Dolayısıyla görüşlerim
de değişti ancak çok da temel şekilde değil. Aslında Müdahaleler'de
epey örnek var. Bir tanesini söyleyecek olursam, ABD'nin Kamboçya bombardımanı
hakkındaki Taylor-Kiernan açıklamalarını okuyana kadar Kissinger'in şok
edici –ve hiç bir devlet arşivinde benzeri kolay kolay bulunmayacak- emirlerinden
haberim olmayacaktı. Ya da ABD'nin Kızıl Kmerler'in kuruluşunda ne kadar
etkili olduğu gibi daha önce sadece şüphe olarak kalan şeyler ve benzeri
pekçok örnek var.
Booktalk: ABD ordusu Irak'tan çekilirse sizce
ne olur?
Chomsky: Kimse kesin bir şey söyleyemez. Bir olasılık,
oldukça tutarlı Irak kamuoyunun uzun süre önce vardığı sonucun hala doğru
olduğu: İşgal ordusunun varlığı iç şiddetin en büyük sebebidir.
ABC-BBC-NHK'nın yaptırdığı ve Patraeus'un kongrede verdiği ifadeden bir
gün önce yayınlanan ama burada basında neredeyse hiç değinilmeyen kapsamlı
anketlerde ortaya çıktığı üzere son "akın" harekatı da şiddeti arttırmıştır.
Bu doğruysa, işgal ordusunun çekilmesi gerilimleri azaltıp Iraklılar arasında
bir çeşit uzlaşmaya yol açabilir. Ya da en kötü ihtimal Rusların Afganistan'dan
çekildiğinde olduğu gibi bir şey olabilir. ABD destekli köktenci İslami
terörist guruplar ülkeyi o denli şiddet ve yıkımla paramparça etmişlerdi
ki, halk Taliban'ın gelişini hoşnutlukla karşılamıştı. Neler olacağı hakkında
kesin bir şey söylemek imkansız.
Booktalk: Hugo Chavez hakkındaki makalenizde Venezuela'daki
demokrasi ve insan hakları ile ilgili kaygılara değinmiyorsunuz. Bu konudaki
görüşleriniz nedir?
Chomsky: Asıl soru, açıkça, Venezuelalıların bu konularda
ne düşündüğüdür. Bu konuda önemli kanıtlar var. Ana kaynaklardan bir tanesi,
oldukça saygın bir araştırma kuruluşu olan, Latin Amerika'da düzenli olarak
belirli derinlikte kamuoyu yoklamaları yapan Şilili Latinobarometro'nun
yaptığı anketlerdir. Yaptıkları en son Latin Amerika anketinde ortaya
çıkan, Venezuela'nın demokrasiye ve seçtiği hükümete verdiği destekle
Uruguay'la birlikte başı çektiğidir. Bu rakamlar Chavez'li yıllarda dramatik
bir şekilde artmıştır. Ayrıca Venezuelalılar ekonomik beklentilerdeki
iyimselik açısından diğer bütün ülkelerin oldukça önünde. Medyada Chavez
hakkındaki sert kınamaların ardı arkası kesilmiyor, ama bahsettiğim bu
anket sonuçlarından bahseden kimseyi görmedim.
Benim kişisel fikrim, gerçekten ümit vaat eden pek çok demokratik katılım
formlarının bir karışımının yanında, potansiyel olarak tehlike arz eden
yaygın bir yozlaşmanın ve otoriter eğilimlerin de olduğu. En sert eleştirmenler
bile kişisel özgürlüklerin genel anlamda korunduğunu teslim eder. Batı'daki
en sert eleştirilerden biri hükümetin RCTV'nin lisansını (şu anda sadece
kabloludan yayın yapabiliyor) yenilemeyi reddetmesi üzerinedir. Bence
de bu gerçekten yanlış bir şeydi. Ayrıca "burada (ABD'de) böyle bir şey
olamaz" diyen Batı'lı yazara da katılıyorum. Olamazdı hem de çok önemli
sebeplerden dolayı. Burada bu olamazdı çünkü ABD'de hükümeti deviren,
Kongre'yi, yüksek mahkemeyi ve bunun gibi bütün demokratik kurumları dağıtan
bir askeri darbe olsa, daha sonra bu darbe bir halk ayaklanmasıyla tersine
çevrilse, ve diyelim CBS alenen darbeyi savunmuş ve darbeyi hızlandırmak
için gerçekleri tahrif etmiş olsa CBS'nin lisansı 5 yıl sonra iptal edilmezdi.
Aksine kanal sahibi ve yöneticileri çok önceden hapse atılmış ya da muhtemelen
idama mahkum edilmiş olurdu. Resmi bir düşmanın yaptığı hak ihlallerini
eleştirmek doğru olabilir, ama ikiyüzlülüğün de bir sınırı olmalı.
Booktalk: Başkanlık adayı ön seçimleri için yarışan
demokrat adaylar hakkındaki görüşleriniz nedir?
Chomsky: Hala şansı olan adaylardan bahsedersek, pek
etkilenmediğimi söyleyebilirim. Örneğin Barack Obama'yı ele alalım.
New York Times'inbu sabahki (2 Kasım) baskısındaki bir ilk sayfa
haberinde Obama'nın dış politika duruşu özel bir söyleşiye dayanarak anlatılıyor.
Şöyle başlıyor: seçildiği takdirde ve İran, Irak'ta "sorumsuzca davranmayı"
ve "terörist faaliyetleri" desteklemeyi bırakır ve "nükleer meselelerde"
ABD ile işbirliğine giderse, Obama'nın İran'da "‘rejimi değiştirmeyi'
hedeflemeyeceğine dair bir söz verme ihtimali var". Söz değil, "uslu davranma"
karşılığında ödül olarak verilebilecek muhtemel bir söz. Güç kullanma
tehdidi, tabii ki Birleşmiş Milletler kurucu antlaşmasının ciddi bir ihlalidir,
ama bu pek de önemli bir sorunmuş gibi durmuyor. İran'ın Irak'da "sorumsuzca
davrandığı" fikri gerçekten de öne sürülebilir; eğer Dünyanın Sahibi Olduğumuzu
varsayarsak. Bu durumda başka bir ülkeye saldırıp bu ülkeyi işgal ettiğimizde,
eylemlerimize yapılan en küçük müdahaleyi "sorumsuz" olarak niteleyebiliriz.
Terörizm ve "nükleer meseleler" konularında Müdahaleler'de yazdığım
yorumlara atıfta bulunacağım. Bu atıflar konuya sadece yüzeysel olarak
değinse de Obama'nın beyanlarının –Dünyanın Sahibi Olduğumuz varsayımı
dışındakilerin— ne kadar şaşırtıcı olduğunu göstermeye yetiyor. Adaylar
başka konularda birbirinden biraz ayrışıyor. Burda ayrıntılara girmeye
vaktimiz yok. Bana göre bütün adaylar arasında en iyi görünen Edwards,
ya da daha doğru söylemek gerekirse "en az eleştirilebilecek" posizyon
Edwards'ın ileri sürdüğü.
Booktalk: "Irak'taki çıkarlar neler" bölümünden
Alıntı:
"Ancak kamuoyu–Irak'ta, ABD'de ya da başka bir yerde–politika yapıcılar
için kendi tercihleri açısından bir engel teşkil etmiyorsa, pek bir önem
arz etmiyor. Bunlar planlamacılar ve takipçilerinin demokrasiye karşı
ne kadar derin bir küçümseme duyduklarına ilişkin diğer işaretlerdir ve
standart bir şekilde, demokrasi aşkı ve demokrasiyi ilerletmek için ihtiyaç
duyulan ilahi kurtarıcılık misyonu hakkındaki mağrur retorik seline eşlik
ederler."
Bu bölüm sadece Irak konusunda değil, ABD'nin herhangi bir dış politikası
üzerine de yazılmış olabilirdi. Kitabınızın, Müdahaleler'in, büyük bölümü,
politika yapıcılarının temsil etmeleri gereken kamuoyunu nasıl hiçe saydıklarının
ve doğrudan doğruya nasıl aşağıladıklarının bir ifşası. İki soru: Eğer
ABD, dış politikasını planlama ve uygulama konusunda temsili demokrasiyi
yansıtmıyorsa sizce nasıl adlandırılmalıdır? Politika yapıcılarının kendi
dış politikalarını desteklemeleri için halkı aldatmakta kullandıkları
mekanizmaları biraz açıklayabilir misiniz? Eğer "aldatmak" doğru bir tabir
değilse siz ne derdiniz?
Chomsky: Amerika Birleşik Devletleri biçimsel bir
demokrasidir, ama kısmi olarak işleyen bir demokrasi. Muhtemelen dünyanın
en özgür ülkesi, ancak pek çok önemli konuda kamuoyu ve kamu politikaları
arasında büyük bir uçurum var – bu önemli konularda bence kamuoyu çok
daha akla uygun ve dikkate alındığında çok daha iyi bir dünyaya yol açabilir.
Sebepleri burda tekrarlamayacağım, Müdahaleler'de belirli bir
derinlikte, daha ayrıntılı olarak da başka yerlerde, yakın zamanda
Başarısız Devletler kitabımda tartıştım. Ayrıca Benjamin Page ve
Marshall Bouton, kamuyonun aslında ne kadar tutarlı ve zaman içinde ne
kadar istikrarlı olduğunu "The Foreign Policy Disconnect" [Dış
Politika Kopukluğu] adlı kitaplarında anlatıyor. Bazen halk, hükümet-medya
propogandası ile aldatılabiliyor – etkileyici bir örnek olarak Saddam
ve 11 Eylül konularında olduğu gibi. Kandırma araçlarını biliyoruz; bunlar
farkedilir sonuçlar doğuran, muazzam hükümet-medya poropoganda egsersizleri.
Ama kamuoyu araştırmalarının ortaya koyduğu gibi, çoğu kez halk aldanmıyor
ve hükümetin verdiği kararlara, meyda ve seçkinlerin fikirlerine karşı
çıkmaya devam ediyor.
Booktalk: Neden ilahi kurtarıcılık misyonuna ve
mağrur retoriğe ihtiyaç duyuyorlar? Hedef kitleleri kim: halk mı, kurbanları
mı yoksa kendileri mi?
Chomsky: Hepsi. Akademide ve genel kamuya dönük söylevlerde
ön plana çıkartılan "Amerikan istisnacılığı" ilüzyonununun aksine ABD
bu konuda hiç de istisna değil. Britanya, Fransa, ve diğerleri yayılma
süreçlerinde çoğunlukla aynısını yapmışlardır. Hatta bu en beter canavarlar
için de geçerlidir: Hitler, Stalin, Japon faşistler gibi. Retorik çoğu
zaman mağrur ve kurtarıcıdır —hatta dahili belgelerin de gösterdiği gibi
muhtemelen bu retoriğe kendileri de inanmıştır. 1960'lardan beri pek çoğunu
basılı kaynaklardan değerlendirdim.
Booktalk: Yine "Irak'taki çıkarlar neler" bölümünden
Alıntı:
"Bazı gözlemciler ABD'nin Irak'tan çekilmesinin ülkeyi tam bir iç savaşa
sürükleyeceğinden ve ülkedeki durumun daha da kötüleşmesine yol açacağından
korkuyor. Çekilmenin sonuçlarına ilişkin tabii ki kendi kişisel yargılarımız
olabilir, ancak bunlar da en az ABD gizli servislerinin yargıları kadar
kuşkulu ve bilgiden yoksun olacaktır. Ancak bu yargıların bir önemi de
yoktur. Önemli olan Iraklıların ne düşündüğüdür. Ya da önemli olan şey
bu olmalıdır."
ABD'nin çekilmesi üzerine bütün değerlendirmeler aynı derecede
bilgiden yoksun ve kuşkuyla yaklaşılması gereken bilgiler mi? Bu süreçte
diğerlerinden daha meşru olduğu kanıtlanmış mantıksal bir araç ya da tarihsel
veya ahlaki bir ilke yok mu?
Chomsky: Bazı farklar var. Juan Cole ve Hans von Sponeck
gibileri, kayıtlara göre Dick Cheney, Donald Rumsfeld ya da Condoleezza
Rice'dan çok daha bilgi sahibiler. Neredeyse hep bir ağızdan reddedilen
basit ahlaki ilkeler var. En bariz olanı, ciddiye alınabilecek bütün ahlak
yasalarının da temeli olan evrensellik ilkesi: bana doğru olan şey, sana
da doğru; sana yanlış olan şey bana da yanlış. Tarihten çıkarılacak dersler
vardır, ama bu dersler tartışmaya açıktır. Mantık ilkelerinin ise tartışmasız
olması gerekir.
Booktalk: Peki ya Iraklılar meşru yollardan ABD kuvvetlerinin
kalmasını, hatta sayılarını arttırmasını isterlerse?
Chomsky: Saldırganlar kurbanlarının isteklerine ciddi bir şekilde dikkat
etmelidir. Şayet Afganlar 1980'lerde Rus istilacıların kalmasını, hatta
sayılarını arttırmasını istemiş olsaydı, bu Rusların geri çekilip çekilmeme
kararında önemli bir etken olmalıydı. Aklıma gelmişken, aslında bunu isteyen
pek çok kişi vardı. Örneğin Rus işgali altında pek çok haklar elde etmiş
olan Kabil'li kadınlar. Bu kadınların, fazla özgürleşmiş kadınların yüzüne
kezzap atmakta eğlence bulan Gülbeddin Hikmetyar gibi, Reagan'ın gözdelerinin
davranışlarından pek memnun kalmadıkları açık. Ama her iki durumda da
soru akademik bir soru.
Booktalk: "Washington ve Tahran arasındaki soğuk
savaş" bölümünden:
Alıntı: "ABD için Ortadoğu'daki temel mesele, eşi benzeri olmayan enerji
kaynaklarının etkin denetimi olagelmiştir ve hâlâ da öyledir. Erişim ikincil
bir meseledir. Petrol bir kez denizlere ulaştığında oradan her yere taşınabilir.
Denetim küresel hakimiyetin bir aracı olarak kabul edilmektedir."
ABD hegemonyası üzerine öne sürdüğünüz tezlerinizin önemli bir ayağı
bu hegemonyanın Orta Doğu'daki enerji kaynaklarını kontrol etmedeki rolü.
Yukarıdaki alıntı bölgedeki kaynakların kontrolü ve kaynaklara ulaşım
arasında bir ayrım yapıyor. Sizce Amerikan halkı da bu ayrımı yapıyor
mu? Yapmıyorsa neden?
Chomsky: Bu konuda hiç bir çalışma görmedim, ama halkın
böyle bir ayrım yaptığından oldukça şüpheliyim. Yapmıyor kabul edersek,
sebepleri de oldukça açık olacaktır. Medya ve yazılı basın, hatta maalesef
pek çok akademisyen bu ayrımı nadiren yapıyor. Ama bu ayrım çok açık;
bir o kadar da önemli.
Booktalk: ABD'nin bu kaynaklar üzerindeki kontrolü
küresel hakimiyetle eş anlamlı olmak mecburiyetinde mi? Bu kontrolü, diktatörlerin,
despotların ve teröristlerin bu kaynaklara ulaşmasını engelleyecek gerekli
bir müdafaa olarak göremez miyiz?
Chomsky: Küresel hakimiyete direk yol açmak "mecburiyetinde"
değil. Ama bu, İngilizlerin açıkça bir yüzyıl önce, Amerikan planlamacılarının
da 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD'nin küresel bir güç olmasından beri
farkına olduğu önemli bir faktör. İngilizlerin ya da ABD'nin diktatörlerin,
despotların ya da teröristlerin enerji kaynaklarına ulaşmasını engelleme
çabası içerisinde olduğunu ciddi bir şekilde iddia edemeyiz. Tam aksine.
Hem Britanya hem de ABD (daha küçük aktörler de dahil) kendilerini kaynakların
bu ellerde kalmasına adamıştır –tabii ki bu eller itaatkar uydular oldukları
sürece. Yıllar boyunca yaptıklarına bakmanız yeterli. Örneğin dünyanın
en aşırı köktenci İslam devleti olan Suudi Arabistan despotluğuna verilen
destek. Ya da acımasız bir despot ve işkenceci olan Şah'ı, İran'ın parlamenter
hükümetini yıkarak zorla başa geçirmeleri. Ya da parlamenter sistemi yıkan,
birkaç ay içinde yüzbinlerce insan öldürerek ülkeyi yöneten, bir terör
ve şiddet rejimi kuran ama aynı zamanda ülkesinin zengin kaynaklarını
Batı'nın kullanımına açan cani diktatör Suharto'nun başa geçmesinden aldıkları
sınırsız haz. Suharto ne kadar korkunç suçlar işlerse işlesin hala
(ABD'nin, İngiltere'nin ve diğerlerinin düzenli desteğini alarak) Clinton
yönetiminin betimlediği gibi "bizim adamımız" olmaya devam etti.
Tarihin iddiaları çarpıcı bir şekilde çürüttüğü gerçeğini bir kenara
koyarsak, liderlerin kendi davranışlarını iyi kalpli ve dünyanın çıkarlarına
en iyi hizmet edecek davranışlar olarak gördüğüne şüphe yok. Daha önce
de değindiğim gibi, bu tutum en beter canavarlar da dahil neredeyse evrensel.
Daha temel sorular da sorabiliriz: (1) Devasa bir güce, dünyanın kaynaklarının
nasıl kontrol edileceğini belirleme konusunda zor kullanma ve şiddete
başvurma otoritesinin bahşedildiği bir dünya istiyor muyuz? (2) Eger istiyorsak
bu ülkenin, Avrupa'da yapılanlar da dahil uluslarararı araştırmaların
ortaya koyduğu gibi, dünyada barışa en büyük tehlike olarak görülen ülke
olmasını istiyor muyuz? (1)'in cevabının hayır olduğunu varsayıyorum ki
bu durumda (2)'nin cevabı üzerine çok da fazla düşünmek gerekmez.
Booktalk: "Washington ve Tahran arasındaki soğuk
savaş" bölümünden alıntı:
" Washington için Tahran'ın en büyük suçu boyun eğmemesi idi, bu 1979'da
Şah'ın devrilmesi ve ABD Büyükelçiliği'ndeki rehine krizine kadar gider.
ABD'nin İran'da, bundan önceki yıllarda oynadığı zalim rol, tarihten silinmiştir.
İran'ın boyun eğmemesine misilleme olarak Washington, Saddam Hüseyin'in
İran'a karşı binlerce kişinin ölümüne ve ülkenin yerle bir olmasına yol
açan saldırganlığını destekledi. Daha sonra cani yaptırımlar geldi ve
Bush yönetimi ile birlikte, doğrudan saldırı tehditleri arttırıldı ve
İran'ın diplomatik girişimleri reddedildi."
Görünen o ki ABD'nin yurt dışındaki askeri müdahalelerinin birincil
sebebi kendi hegemonyasına boyun eğilmemesi. İran da bu konuda bir istisna
teşkil etmiyor. Kısaca ABD hegemonyasının ne anlama geldiğini ve bu hegemonyanın
seçilmiş yöneticiler tarafından ABD kamuoyuna nasıl anlatıldığını açıklayabilir
misiniz?
Chomsky: Boyun eğmeme bir faktör, bazen de çok açık
bir faktör. Bundan dolayı Castro tehlikesi, Kennedy-Johnson yıllarındaki
dahili belgelerde, Monroe Doktrini'nden başlayan ABD politikalarına karşı
Castro'nun "başarılı meydan okuması" olarak tanımlanıyor ve böylelikle
geniş çaplı Amerikan terörü uygulamak ve ekonomik olarak boğmak meşrulaştırılıyor.
Hegemonya, başkalarına karşı zor kullanabilme ve onları kontrol edebilme
kapasitesi anlamına gelir. Hiç bir zaman, hatta Stalin ve Hitler döneminde
bile mutlak değildir. Ama oldukça gerçektir. Halka yüce ve iyi bir şey,
acı çeken dünya halkları için yapılan bir fedakarlık gibi anlatılır. Ama
aslında bu eski bir plağın tekrar çalınmasından başka bir şey değildir.
Aynısı, çoğunlukla da aynı kelimelerle, daha önce de değindiğim en beter
canavarlar da dahil, diğer bütün egemen kuvvetlerin yaptığı bir şeydir.
Pek çok örneği basılı kaynaklarda anlattım.
Booktalk: ABD'nin önceki yıllarda İran'da sahip
olduğu acımasız rolün tarihten silinme sürecini biraz daha açıklayabilir
misiniz? Nasıl oluyor da bütün gazeteciler, yorumcular ve resmi görevliler
(neredeyse evrensel bir şekilde tüm ana akım medya ve her iki partinin
seçilmiş temsilcileri) silinmiş bu tarihe hiç değinmiyor? Gizli bir anlaşmaları
mı var?
Chomsky: Süreç çok kolay anlaşılabilir, hatta akademide bile çalışıldı.
Medya Gerçeği kitabımda bazı kaynakları ele
aldım. En önemlisi de Mansour Farhang ve William Dorman'ın özenli çalışması
The US Press and Iran [ABD basını ve İran] kitabı.
Bu kitapta ABD destekli bir despotun, Şah'ın, yaptığı korkunç insan hakları
ihlallerinin medya tarafından nasıl örtbas edildiği, öte yandan aynı medyanın
Şah devrilir devrilmez nasıl ateşli bir insan hakları savunucusu haline
geldiği ve İran'ın uydu devletlikten resmi düşman konumuna nasıl bir anda
kaydığı derinlemesine anlatılıyor. Bu çok tipik bir şey. Peki sebep ne?
Çok basit ve akla yatkın bir cevap George Orwell'in Hayvan
Çiftiği için yazdığı (yayımlanmamış) önsözde var. Bu önsözde
Orwell, özgür İngiltere'de popüler olmayan fikirlerin güç kullanılmadan
nasıl bastırıldığını, bu açıdan bakıldığında İngiltere ile hicvettiği
totaliter canavarın aslında tamamen farklı şeyler olmadığını yazar. Asıl
sebep, entelektüel kültürün eğitimli sınıflara "asla söylenilmemesi" hata
düşünülmemesi gereken bazı şeylerin olduğu anlayışını telkin etmesi. Bence
dürüstçe kendimizi değerlendirirsek hepimiz kolaylıkla benzer örnekler
bulabiliriz.
Booktalk: ABD yetkilileri, Saddam Hüseyin'in,
ABD desteğiyle İran'a karşı işlediği savaş suçlarından sorumlu tutulmalı
mı? Böyle bir yargılamanın yürürlüğe konulması ve suçlananların adalet
önüne çıkarılması için neler yapılması lazım?
Chomsky: Temel ahlak ilkesi olan evrenselliği kabul
edersek şüphesiz ABD yetkilileri korkunç suçlara bilinçli bir şekilde
verdikleri destekten, hatta daha kötüsü, kendi işledikleri suçlardan sorumlu
tutulmalıdır. Konuyla ilgili olarak Müdahaleler'de
de atıfta bulunduğum, aynı soruya işaret eden Nuremberg mahkemesi yargıcı
Robert Jackson'un güzel sözlerini hatırlayabiliriz. Başkalarına uygulamakta
tereddüt etmediğimiz ilkeleri kendimize de uygulayabilmemiz için neler
yapılması lazım? Ahlaki bir devrim gibi bir şey. Hiç de imkansız değil.
Yıllar içinde bu konuda pek çok ilerleme kaydedildi, tabi ki bütün bu
örneklerin de gösterdiği gibi katetmemiz gereken daha çok yol var.
Booktalk: Müdahaleler'den
Alıntı: "Batı'da İran Devlet Başkanı Mahmut Ahmedinejad'ın
her hiddetli beyanatı kuşkulu bir şekilde tercüme edilerek hemen manşetlere
taşınıyor. Ancak gayet iyi bilindiği üzere Ahmedinejad'ın dış politika
üzerinde hiç bir denetimi bulunmuyor. Dış politika, Ahmedinejad'ın amiri
olan Ruhani Lider Ayetullah Ali Hamaney'in ellerinde."
Columbia Üniversitesi rektörü Lee Bollinger ile İran cumhurbaşkanı
Mahmud Ahmedinjad arasındaki tartışmaya ne
anlam veriyorsunuz? Böyle bir etkinlik daha farklı bir şekilde, daha iyi
sonuçlar doğuracak bir şekilde ele alınabilir miydi, ya da nasıl ele alınmalıydı?
Etkinlik MIT'de olsaydı ve siz İran cumhurbaşkanıyla önemli küresel konularda
tartışmak üzere davet edilmiş olsaydınız; cevap vermesini isteyeceğiniz
sorulardan bazıları ne olurdu?
Chomsky: Rektör Bollinger'in performansı ve medyanın
tepkisi üzerine okuduğum en güzel yorum, sanıyorum Batı dışında hakim
olan görüşleri yansıtan bir Asia Times yorumcusundan geldi:
Batı küstahlığının daha da korkunç bir göstergesi de ... Columbia Üniversitesi
rektörü Lee Bollinger'in misafirini, bir devlet başkanını "selamlarken"
yaptığı aşağılamadır... Şayet başkan Bush, gelişmekte olan bir ülke üniversitesinde
aynı şekilde selamlansaydı -ve Bush'u "zalim, aşağılık bir diktatör" olarak
niteleyen sıfatlar da bolca kullanılsaydı– Pentagon, anında "hadi onları
demokrasiyle bombalayalım" moduna geçerdi.
Şunu da eklemeliyiz ki Bush'un işlediği suçlar Ahmedinejad'a atfedilen
bütün suçların kat kat üzerinde.
Şüphesiz bu etkinlik daha farklı bir şekilde ele alınabilirdi, spekülasyon
yapmamıza da gerek yok. Columbia Üniversitesi tek başına pek çok örnek
sağlıyor. Ahmedinejad'ın Columbia'daki konuşmasından birkaç saat önce
üniversite, parlak bir demokrasiye ve bol yıldızlı bir insan hakları karnesine
ama aynı zamanda da ABD'nin göz koyduğu geniş bir doğal gaz kaynağına
sahip olan Türkmenistan'ın cumhurbaşkanını ağırladı. Hiç bir aşağılamaya
gerek duyulmadı. Çok da uzun olmayan bir süre önce rektör Bollinger, Pakistan'ın
askeri diktatörü Pervez Müşerref'i ağırladı. Diktatör'e yaptığı
dalkavukca karşılama konuşmasına şöyle başladı: "Bu kadar merkezi ve küresel
öneme sahip bir figürü selamlama fırsatına çok ender sahip olabiliriz.
Büyük bir şükran ve coşkuyla cuhmurbaşkanı Müşerref ve eşine ... Columbia
Üniversitesine hoş geldiniz diyorum. Sayın cumhurbaşkanı, fikir ve öngörülerinizi
paylaştıkça öğrencilerimize, yarının liderlerine, gelecek kuşakların miras
alacağı dünya hakkında birinci elden bilgi vermiş olacaksınız. Cumhurbaşkanı
Müşerref, bu gün bizimle birlikte olduğunuz için size teşekkür ediyorum,
ve Columbia Üniversitesine hoş geldiniz diyorum." Oluşan tabloyu tamamlamak
için şunu da ekleyebiliriz: Bollinger Ahmedinejad'ı haşlarken, Müşerref'in
toplum polisi, genelkurmay başkanı görevini sürdürürken kendini yeniden
seçtirme planlarına karşı çıkan avukatları ve insan hakları aktivistlerini
dövüyor ve üzerlerine göz yaşartıcı bombalar atıyordu. Şu anda da sıkıyönetimi
kurumsallaştırmakla meşgul.
İran'la devam edecek olursak, ABD ve İngiltere'nin askeri bir darbeyle
İran parlamenter sistemini devirerek Şah'ı başa geçirmesinden hemen sonra
Columbia Üniversitesi bu despotu 1955 yılında, üniversitenin uluslararası
barışa adanmış olan Gabriel Silver dersini vermesi için davet etti. Aynı
zamanda kendisine fahri doktora ünvanı da verdi. Şah dersinde şu uyarıyı
yaptı "harici olarak desteklenen dahili devrim hevesini boşa çıkarmak
için hem dahili olarak hem de harici olarak güçlü olmalıyız." New
York Times yazarı hiç bir utanma belirtisinden bahsetmiyor. Manşeti
şöyle "Şah Barış Politikası İçin ABD'yi Övdü; Iran lideri Batı'ya, Bağımsız
Milletleri Destekleme Çağrısında Bulundu" – ABD ve Britanya da Şah'ın
ülkesinde nezaket ve asaletle aynen bunu yapmıştı.
Yani evet, devlet doktriniyle uyum içinde despotları ve işkencecileri
selamlamanın çok farklı türleri var.
Ahmedinejad'la tartışması için kimse çağrılmamıştı. Sadece aşağılanmaya
ve alaya maruz kaldı. En yontulmamış kabalığa ulaşan da, kapağında Ahmedinejad'ı
tuvalette bir ayağı yan kabine uzanmış bir şekilde gösteren New Yorker
oldu. Ahmedinejad'ın İran'daki homoseksüeller hakkında söylediği saçma
sözler, bağımsızlıklarını elde ettikleri yüzyıllar öncesinden beri eşcinsel
haklarını savunma konusunda bol yıldızlı bir karneye sahip Batı'yı çok
gücendirerek büyük alay konusu oldu. Oysa örneğin kim başkan Bush'un sodomiyi
yasaklamış bir ülkenin başkanı olduğunu düşünebilir? Ya da kim Britanya
hükümetinin çok seçkin bir matematikçi ve bilgisayar bilimcisi olan Alan
Turing'i [1] "hastalığından" dolayı hormon tedavisine zorlamış ve Turing'in
intihar etmesine yol açmış olduğunu düşünebilir? Bunların olduğu yıl 1953'tü,
ABD ve İngiltere'nin İran ile ilişkileri için oldukça önemli olan bir
yıldı.
Eğer bir tartışma planlanmış olsaydı ve ben de davet edilmiş olsaydım,
bu daveti reddederdim. Ama bunun olma ihtimali o kadar düşük ki tartışmaya
bile gerek yok.
Booktalk: Hugo Chavez ve Usame Bin Ladin'in ABD dış
politikalarını eleştirdikleri konuşmalarında isminizi ve yazdığınız kitapları
kullanmaları hakkındaki düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız? Chavez
"Hegemony or Survival" [Hegemonya mı Hayatın Bekası
mı?] kitabınızı Birleşmiş Milletler genel kurulunda yaptığı bir
konuşmada kürsüye getirmiş; Bin Ladin sizi dünya işlerinde aydınlanmış
Amerikan bakışının bir örneği olarak göstermişti. Bunları yapmamış olmalarını
ister miydiniz? Ya da bunları yapmış olmaları sizi ilgilendiriyor mu?
Ya da dünyaya seslenirken sizin yazdıklarınızı kullanmalarında değerli
bulduğunuz bazı şeyler var mı?
Chomsky: Bin Ladin, Irak işgaline karşı çıkmamı onayladı.
Şimdi işgali mi onaylamalıyız? Küresel ısınma tehtidine karşı da uyardı.
Şimdi hepimiz bisikletlerimizi satıp Humvee mi[2] alalım? Bin Ladin aşırı
şahin bir CIA yetkilisi Michael Scheuer'in bir kitabını önererek bana
yaptığı küçük atıfın çok ötesine geçti. Scheuer, Bush'u "nazik" politikalarından
dolayı eleştiriyor ve gerektiğinde kişisel özgürlüklerin üzerinden silindir
gibi geçmemizi öneriyor. Ladin'in kendisine atıfta bulunmasının Saheuer'in
umrunda olduğundan (ya da kendisine bu sorunun sorulduğundan) şüpheliyim.
Bu konuda neden bir şeyler düşünmek zorunda olayım? Aynı şey Hugo Chavez
için de geçerli. Eğer kitabımı tavsiye etmek istiyorsa, öyle ya da böyle
bunu neden umursayayım?
Booktalk: Tarih boyunca güçlü medeniyetler hep
çöktü. ABD'nin de zamanla aynı sonla karşılaşacağı kaçınılmaz gibi görünüyor.
ABD'nin karşılaşacağı bu benzer sonun ne zaman ya da hangi sebeplerden
dolayı olacağı üzerine öngörüleriniz neler?
Chomsky: Tarihte hiç bir şey kaçınılmaz değildir.
İnsan ilişkilerine ilişkin öngörüler pek de doğru çıkmıyor, bunun da belli
sebepleri var. Pek çok şey, insan iradesi ve isteğine dayanıyor. Gelecek
hakkında spekülasyon yapmaktan daha önemlisi geleceği şekillendirmek için
harekete geçmek.
Booktalk: Anarşizm gibi bir fikir (özellikle de
bütün karmaşıklığına rağmen anarko-sendikalizm, ya da katılımcı ekonomi)
Amerikan seçmenine nasıl akla yatkın gelebilir?
Chomsky: Çok da karmaşık olduğunu düşünmüyorum. Benim
ya da başkalarının değindiği gibi bu fikirlerin Amerikan tarihinde güçlü
kökleri var. Sıradan insanların anlayamayacağı şeyler değil bunlar. Bu
fikirlere dikkat çekmek ve fikirleri aktivizmin odağına almak isteyenler
için sihirli anahtarlar yok, eski bilindik yollar var: eğitim, örgütlenme,
ve koşullara uygun olarak hareket etme. Geçmişte çoğunlukla işe yaradı,
gelecekte de yarayacağını düşünüyorum.
Booktalk: Nükleer silahlar ya da herhangi bir
kitle imha silahı konusunda en makul, akla yatkın, ya da akıllıca (doğru
tabiri siz seçin) yaklaşım ne; Amerikan politika yapıcılarının bu alanda
aldığı riskler neler?
Chomsky: Amerikalıların % 80'i ABD'nin, nükleer silahları,
diğer bütün nükleer güçlerle birlikte, "iyi niyet" çerçevesinde ortadan
kaldırmak isteyen Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması'nın
getirdiği yükümlülüklere uyması gerektiğini düşünüyor. Bence çok mantıklı.
Politika yapıcıları bazen bu yönde adımlar attılar: Nunn-Lugar inisiyatifi
bu konudaki en önemli örnek. Ama sıklıkla, Robert McNamara'nın uyarısına
atıfla, "kıyametin yakın olduğu" ihtimalini arttırma yönünde adımlar attılar.
Kötü şöhretli Bush yönetimi de aynı yolda. Burada bunları tekrar etmeye
gerek yok (Müdahaleler kitabında epey bir örnek var, daha fazlası
da başka yerlerde bulunabilir).
Booktalk: Al Gore'un "Uygunsuz Gerçek" (An
Inconvenient Truth) filmi hakkında ne düşünüyorsunuz: 2007 Nobel
Barış ödülünü paylaşması, önermeleri, çözüm reçetesi, tartışmaya getirdiği
politik olgular; temel olarak Devletlerarası İklim Değişimi Paneli'nin
(Intergovernmental Panel on Climate Change-IPCC) vardığı sonuçlara katılıyor
musunuz? Katılıyorsanız, iklimsel felaket dalgasının yönünü değiştirmek
için iktisadi olarak neler yapılmalı?
Chomsky: Gore, kritik konuları kamuoyu gündemine taşımakta
yapıcı bir rol oynadı. Bağımsız bir yargıya varacak kadar yetkin değilim,
ancak IPCC'nin vardığı sonuçların inandırıcı olduğunu ve muhtemelen pek
çok ciddi biliminsanının gözlemlediği gibi yeterince de uyarıcı olmadığını
düşünüyorum. Olası krizi –muhtemelen felaketi—hafifletebilmek için, doğal
kaynakları korumayı, yenilenebilir zararsız enerji kaynaklarının geliştirilmesini,
ufukta çevresel bir kriz görünmese bile uygun olacak toplumsal ve iktisadi
dönüşümleri hedefleyen kararlı çabalar olmalıdır. Burda detaylara girecek
vaktimiz yok, ama en azından genel ilkeler tanıdık olmalı.
Notlar:
* Chomsky'nin BGST Yayınları'ndan çıkan Müdahaleler kitabı üzerine
Booktalk sitesi tarafından kendisi ile yapılan bir söyleşinin çevirisidir.
[1] Alan Turing 1952 yılında eşcinsellik suçlamasından yargılanıp
bir sene boyunca östrojen iğnesi olmaya mahkum edilmiştir. 1954 yılında
süpheli bir şekilde potasyum siyanid zehirlenmesinden ölmüştür, kaynak:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Alan_Turing (ç.n.).
[2] Humvee: ABD ordusu tarafından üretilmiş Hummer benzeri dört çekişli
arazi aracı (ç.n.).
|