2008 Finansal Krizi Noam Chomsky ile Söyleşi
Simone Bruno
13 Ekim 2008
Çeviren:
Taylan Doğan
Yazının orijinali için tıklayınız.
Hâlihazırdaki kriz hakkında konuşmak istiyorum. Nasıl oldu bu kadar
çok insan krizin geldiğini görebildi de, buna rağmen hükümetleri ve ekonomileri
yöneten yetkililer bunu görmediler veya hazırlık yapmadılar?
Krizin kaynağı öngörülebilirdi ve gerçekte öngörüldü de. Fakat sık ve
derin krizlerin olacağı finansal serbestleşmenin yapısında olan bir özelliktir.
Gerçekte, finansal serbestleşmenin kurumsallaştığı yaklaşık 30 yıldan bu
yana krizlerin ve daha derin krizlerin artan bir düzenlilikle meydana gelmesi
yönünde bir eğilim var; bunun nedenleri bünyevidir ve gayet iyi anlaşılmaktadır.
Bu nedenler, temelde piyasaların iyi bilinen verimsizliğiyle alâkalıdır.
Şimdi örneğin benim ve sizin ticari bir işlem yaptığımızı, diyelim sizin
bana bir araba sattığınızı düşünelim. Biz kendimiz için iyi bir alış veriş
yapmış oluruz, fakat bu işlemin başkaları üzerindeki etkisini hesaba katmayız.
Eğer ben sizden bir araba alırsam, bunun sonucunda benzin kullanımı artar,
kirlilik artar, trafik vs. artar. Ama biz bu sonuçları hesaba katmayız.
Bu gibi sonuçları iktisatçılar dışsallıklar olarak adlandırırlar ve piyasa
hesaplarında dikkate alınmazlar.
Bu dışsallıklar devasa düzeylerde olabilir. Özellikle finansal kurumlar
söz konusu olduğunda, yüksektirler. Finansal bir kuruluşun görevi, risk
almaktır. Şimdi eğer söz konusu olan iyi yönetilen bir finansal kurumsa,
diyelim ki Goldman Sachs ise, kendisiyle ilgili olan riskleri değerlendirecektir;
ama buradaki kritik ifade "kendisiyle ilgili olan"dır. Sistemik riskleri,
örneğin Goldman Sachs büyük bir zarar ettiğinde bütün sistem açısından doğacak
riskleri hesaba katmaz. Ve bunun anlamı, risklerin olduğundan daha düşük
fiyatlanmasıdır. Bütün neticeleri hesaba katan ve verimli şekilde işleyen
bir sistemde alınması gerekenden daha fazla risk var demektir. Üstelik,
bu düşük fiyatlandırma basitçe piyasa sisteminin ve finansal serbestleşmenin
yapısından kaynaklanan bir özelliktir.
Riskleri düşük fiyatlandırmanın sonuçları şunlardır: Risklerin daha sık
oluşmaya başlaması ve çöküşler olduğunda ortaya çıkan maliyetlerin dikkate
alınandan daha yüksek olması. Finansal işlemlerin kapsamı ve çeşitliliği
artıkça, krizler daha sık olmaya başlar ve kapsamı da genişler. Tabii bütün
bu sonuçların kapsamı, düzenleyici-denetleyici aygıtı ortadan kaldıran ve
tuhaf ve şeffaf olmayan finansal enstrümanların yaratılmasına izin veren
piyasa fundamentalistlerinin fanatizmiyle daha da artmaktadır. Bu bir tür
irrasyonel fundamentalizmdir, çünkü bir piyasa sisteminde düzenleyici-denetleyici
mekanizmaların zayıflatılmasının bizatihi yapısı gereği çok kapsamlı krizlere
yol açma riski taşıdığı gayet açıktır. Bunlar anlamsız ve saçma hareketlerdir,
şu istisnayla ki ekonominin egemenlerinin ve toplumun kısa vadede işine
yararlar. Finansal şirketler, özellikle denetleyici-düzenleyici mekanizmaların
ortadan kaldırılması dâhil, çok riskli hareketler yaparak kısa vadede devasa
kârlar elde edebilirler ve nitekim ettiler de; bu hareketler genel anlamda
ekonomiye zarar verir, ama en azından planların yapıldığı kısa vade için
bu şirketlere zarar vermez.
Büyük bir krizin kesin olarak ne zaman meydana geleceğini ve krizin boyutunun
tam olarak ne olacağını öngöremezsiniz, ama böyle bir krizin olacağı aşikârdı.
Aslında denetleyici-düzenleyici mekanizmaların giderek ortadan kaldırıldığı
bu dönemde, art arda ciddi boyutlarda krizler yaşandı. Aradaki fark şuydu
ki, bu krizler zenginliğin ve gücün merkezini henüz şimdi olduğu kadar ciddi
şekilde vurmamıştı; çoğunlukla daha çok Üçüncü Dünya'yı vurmuştu. Ama bu
krizler de öngörülebilir nitelikteydi ve öngörüldü de. Örneğin, on yıl önce
uluslararası düzeyde son derece saygın iki iktisatçının, John Eatwell ve
Lance Taylor'ın yazdığı bir kitap yayımlanmıştı, Global Finance at Risk
[Risk Altındaki Küresel Finans]. Yazarlar bu kitapta, finansal
serbestleşmenin riskleri olduğundan daha düşük fiyatlandırmasının temel
mantığını ele almış ve dolayısıyla nasıl düzenli olarak bazen ciddi boyutlara
varabilen sistemik risklere ve çöküşlere yol açtığını tartışmışlardı. Aynı
zamanda bu sorunla başa çıkmanın yollarını genel hatlarıyla ortaya koymuşlardı.
Ama bu öneriler, zaten aşağı yukarı aynı kişilerden oluşan şirketler sisteminde
ve politik sistemdeki karar alıcılar tarafından görmezden gelindi, çünkü
bu kişiler kısa vadede kazanç elde ediyorlardı.
Birleşik Devletler'i düşünün. Zengin bir ülkedir, ama nüfusun çoğunluğu,
büyük bir çoğunluğu açısından bakıldığında, son 30 yıl muhtemelen Amerika'nın
ekonomik tarihindeki en kötü dönemlerden birisi oldu. Devasa krizler, büyük
çaplı savaşlar, ekonomik buhranlar vs. olmadı. Ama bu 30 yılın büyük bölümünde
gerçek ücretler büyük ölçüde yerinde saydı. Uluslararası ekonomide finansal
serbestleşmenin tahrip edici etkileri oldu. Basında son 30 yılın –neo liberalizmin
30 yılı– yoksulluğun en fazla azaldığı ve çok büyük bir büyümenin yaşandığı
vs. yıllar olduğunu okuyorsunuz. Ve bu söylenende doğruluk payı da vardır,
fakat yanıltıcı tarafı yoksulluğun azaldığı ve büyümenin gerçekleştiği ülkelerin
neo liberal kuralları görmezden gelen ülkeler olmasıdır. Neo liberal kuralları
gözeten ülkeler ise büyük kayıplar yaşadılar. Dolayısıyla Doğu Asya'da büyüme
oldu, ama bu bölgedeki ülkeler kurallara uymamışlardı. Kuralların gayet
sıkı şekilde gözetildiği Latin Amerika'da ise tam bir felaket oldu.
Joseph Stiglitz geçenlerde yazdığı bir makalede en son gerçekleşen
krizin neo liberalizmin sonuna işaret ettiğini söyledi ve Chavez bir basın
toplantısında krizin kapitalizmin sonu olabileceğini belirtti. Sizce hangisi
gerçeğe daha fazla yaklaşıyor?
Her şeyde önce bir şeyi açıklığa kavuşturmalıyız: Kapitalizm sona eremez,
çünkü hiçbir zaman başlamadı. İçinde yaşadığımız sistemin sadece kapitalizm
olarak değil, devlet kapitalizmi olarak adlandırılması gerekir. Birleşik
Devletler'i ele alalım. Ekonomi çok ağırlıklı bir şekilde kamu sektörüne
dayanmaktadır. Şimdilerde ekonominin toplumsallaştırılmasına şiddetle karşı
çıkılıyor, ama bu yalnızca kötü bir şakadır. Ekonominin gelişmiş sektörleri,
yüksek teknoloji vs. her zaman büyük ölçüde ekonominin dinamik kamu sektörüne
dayanmıştır. Bilgisayarlar, internet, uçak, biyoteknoloji için, etrafınıza
baktığınızda gördüğünüz pek çok şey için bunu söyleyebiliriz. Şimdi sizinle
söyleşi yaptığımız yer olan MIT [Massachusetts Teknoloji Enstitüsü] kamu
sektörünün parayı akıttığı ve diğer uçundan, sonradan kâr için özel sektöre
devredilecek geleceğin teknolojisinin çıktığı bir tür huni gibidir. Dolayısıyla
burada maliyetin ve riskin toplumsallaştırıldığı ve kârın özelleştirildiği
bir sistem söz konusudur. Ve bu sadece finansal sistem için geçerli değildir.
Bütün gelişmiş ekonomik sektörler böyledir.
Eğer finansal sistem için konuşacak olursak, muhtemelen sonuç tam da
Stiglitz'in betimlediği gibi olacak. Piyasa fundamentalizminin yön verdiği
belirli bir finansal serbestleşme döneminin sonuna geldik. The Wall
Street Journal gazetesi, yatırım bankalarının batmasıyla birlikte
bildiğimiz Wall Street de sona erdiği için feryat ediyor. Düzenleyici-denetleyici
mekanizmaların kurulmasına dönük bazı adımlar atılacak. Bu doğru. Fakat,
her ne kadar gayet kapsamlı ve önemli olsalar da, yapılan öneriler temel
kurumların yapısını değiştirmeye yönelik değil. Devlet kapitalizmine dönük
bir tehditten söz edemeyiz. Devlet kapitalizminin temel kurumları esas olarak
değişmeden ve hatta sarsılmadan varlığını sürdürecektir. Bazı büyük grupların
diğerlerini satın alması ve hatta bazı büyük şirketlerin sözcüğün zayıf
anlamında –yani, karar alma süreçlerinin özel sektör tarafından tekel altına
alınmasına dokunulmaksızın– kısmen ulusallaştırılması gibi çeşitli yollarla
temel kurumlar kendilerini yeniden düzenleyebilir. Yine de şu aşamada göründüğü
kadarıyla, mülkiyet ilişkileri, gücün ve zenginliği dağılımı fazla değişmeyecek;
bura karşın, kabaca 35 yıldır işlevsel olan neo liberalizm çağı kuşkusuz
kapsamlı bir değişikliğe uğrayacaktır.
Bu arada, bu krizin ne ölçüde tahripkâr olacağını kimse bilmiyor. Her
gün beraberinde yeni sürprizler getiriyor. Bazı iktisatçılar gerçek bir
felaket öngörüsünde bulunuyorlar. Başka bazı iktisatçılar ise işlerde ılımlı
bir aksaklık ve durgunlukla krizin atlatılabileceğini düşünüyorlar. Durgunluk
muhtemelen Avrupa'da, ABD'de olduğundan daha ağır yaşanacak. Ama kimse bir
şey diyemiyor.
İnsanları işsiz kaldığı ve yemek için uzun kuyruklar oluşturdukları
Büyük Buhran'a benzer bir durumla karşılaşacağımızı düşünüyor musunuz? ABD'de
ve Avrupa'da buna benzer bir durumun oluşması sizce mümkün mü? Ardından,
ekonomiyi tekrar rayına oturtacak büyük bir savaş veya şok bir tedavi mi
gelecek?
İçinde bulunduğumuz durumun, Büyük Buhran dönemine benzediğini pek düşünmüyorum.
Evet, bu dönemle bazı benzerlikler taşıyor. 1920'ler de çılgınca bir vurgunculuk
dönemiydi ve büyük bir kredi ve borç genişlemesi vardı; bu durum, zenginliğin
nüfusun çok dar bir kesiminin elinde yoğunlaşmasına yol açtı ve işçi hareketini
yıkıma götürdü. Bu saydıklarım, Büyük Buhran'ın bugüne benzer olan yönleri.
Fakat pek çok farklılık da var. New Deal
i zamanında hayata geçirilen çok daha istikrarlı bir denetim ve düzenleme
aygıtı var ve bu aygıt aşınmış olsa da büyük bir kısmı hâlâ yerli yerinde.
Ve New Deal döneminde aşırı derecede radikal görünen politikaların şimdi
az çok normal oldukları anlaşıldı. Örneğin, dünkü başkanlık seçimi tartışmasında
sağ-kanat adayı olan John McCain, konut krizinin üstesinden gelebilmek için
doğrudan New Deal dönemindeki Ev Sahiplerine Yeniden Finansman Sağlama Yasası'dan
ödünç alınan New Deal tarzı önlemler önerdi; aslında McCain bu fikri, onu
New Deal döneminden ödünç alan Hillary Clinton'dan ödünç almıştı. Burada
aşırı sağdan söz ediyoruz. Dolayısıyla, hükümetin ekonomi yönetiminde belirleyici
bir rol üstlenmesi gerektiğine dair bir idrak var ve ekonominin ileri sektörlerinde
50 yıldır bu politikayı uygulamalarından kaynaklanan bir deneyime sahipler.
Bu konuda okuduğunuz pek çok şey uydurmadan ibarettir. Örneğin Reagan'ın
piyasaların mucizevî gücüne olan inancının şimdi darbe yediğini okuyorsunuz,
böylece Reagan'a piyasa inancının Baş Rahibi statüsü veriliyor. Gerçekte
ise Reagan Savaş Sonrası Amerikan ekonomi tarihinin en korumacı başkanıydı.
Koruyucu önlemleri, kendinden önceki bütün başkanların toplamından daha
fazla artırdı. Geri kalmış Amerikalı işletme yöneticilerini gelişmiş Japon
üretim yöntemleri konusunda eğitmek için Pentagon'un projeler geliştirmesini
istedi. Amerikan tarihindeki en büyük banka kurtarma operasyonlarından birisine
imza attı ve yarı-iletken sanayisini yeniden canlandırmak için hükümetin
öncülük ettiği bir holding oluşturdu. Aslına bakarsanız Reagan, ekonomiye
radikal biçimde müdahale eden güçlü ve büyük hükümet yanlısıydı. "Reagan"
derken, onun yönetimini kast ediyorum; bu görüşlerden herhangi birisine
inanıp inanmadığını gerçekte bilmiyoruz ve çok da önemli değil zaten.
Bu konuyla ilgili olarak parçalanıp açığa çıkarılması gereken bir sürü
uydurma var. Buna büyük büyüme oranlarının yakalandığı ve yoksulluğun azaldığı
yolundaki söylem de dâhil. Az önce söylediğim gibi, bu yanlış değil; sadece
şu olguyu gözden kaçırıyor: Bu sayılanlar, çok büyük ölçüde neo liberal
kuralları dikkate almayan bölgelerde gerçekleşti; hâlbuki bu kurallara sıkı
sıkıya bağlı kalan ülkeler büyük sorunlar yaşadılar. Aynı şey ABD'de de
geçerli. Neo liberal kuralların uygulanması nüfusun çoğunluğu açısından
oldukça yıkıcı sonuçlar doğurdu. Dolayısıyla bu meseleler hakkında konuşurken
öncelikle bir sürü uyduruk hikâyeyi silip süpürmemiz gerekir. Ardından baktığımızda
ise şunu görüyoruz: Özellikle II. Dünya Savaşı'ndan bu yana çok önemli ölçüde
kamu sektörüne dayanarak faaliyet göstermiş olan devlet kapitalisti bir
ekonomi, şimdi finansal sistemin çöküşünü idare edebilmek için –ki bu çöküş
finansal serbestleşmenin öngörülebilir bir sonucuydu– tekrar kamu sektörüne
bel bağlama politikasına geri dönüyor. Belirleyici kurumsal yapı değişime
uğruyor, ama bu değişimin temel bir değişim olduğunu söyleyemeyiz.
Şu anda, 1929 çöküşüne benzer bir şeyin gerçekleşeceğini gösteren herhangi
bir veri yok.
O halde dünya düzeninde bir değişimin olacağını düşünmüyorsunuz?
Dünya düzeninde çok önemli değişimler oluyor ve belki de bu kriz onlara
katkıda bulunacaktır. Ama bu sözünü ettiğim değişimler zaten belirli bir
süredir meydana geliyordu. Dünya düzenindeki en büyük değişimlerden birisini
şu sıralar Latin Amerika'da görebilirsiniz. Latin Amerika, ABD'nin arka
bahçesi olarak anılır ve uzun süredir ABD tarafından yönetildiği düşünülürdü.
Ama bu durum değişiyor. Daha birkaç hafta önce, Eylül'ün ortalarında, bu
değişimin çok çarpıcı bir örneği yaşandı. 15 Eylül'de UNASUR'un, yani Güney
Amerika Cumhuriyetleri Birliği'nin bir toplantısı vardı. Birleşik Devletler'in
gözdesi olan Kolombiya dâhil, bütün Güney Amerika hükümetleri oradaydı.
Toplantı, yine Birleşik Devletler'in bir başka gözdesi olan Şili'de, Santiago'da
yapıldı. Toplantıda, Bolivya'da Evo Morales'i destekleyen ve ABD'nin arka
çıktığı Bolivya'daki yarı ayrılıkçı unsurlara karşı duran çok güçlü bir
açıklama yapıldı.
Bolivya'da büyük bir mücadele sürüyor. 500 yıldır ilk kez nüfusun Yerlilerden
oluşan çoğunluğu politika sahnesine girdi, çok etkilemeci demokratik bir
seçim gerçekleştirdi ve iktidarı ele geçirdi. Elbette bu durum, kendisi
açısından doğru neticelere yol açmadığı müddetçe, bütün gücüyle halk demokrasisine
karşı olan Birleşik Devletler hükümetini dehşete düşürdü. Bu gelişmeler,
özellikle, çoğunlukla Beyazlardan oluşan Avrupalılaşmış bir azınlık durumundaki
seçkinlerin meydana getirdiği geleneksel yönetici grupların düşmanlığını
kazandı. Ülkeyi her zaman azınlıktaki bu seçkinler yönetmişlerdir ve elbette
kaynakların ve politikanın genel anlamda çoğunluk tarafından ve çoğunluğun
ihtiyaçlarına göre yönlendirildiği demokratik bir toplum istemiyorlar. Bu
nedenle, seçkinler özerklik, belki de ayrılmak istiyorlar ve tabii ki ABD'nin
desteğiyle durum giderek şiddetli bir hal alıyor. Fakat Güney Amerika Cumhuriyetleri,
yerlilerin hâkimiyetindeki demokratik hükümete güçlü bir destek verdiler.
Bildiri, Batı'nın gözde politikacılarından birisi olan Şili Başkanı Bachelet
tarafından okundu. Evo Morales, başkanlara destekleri için teşekkür etti
ve gayet yerinde bir tespitle, 500 yıldır ilk kez Avrupalıların ve özellikle
ABD'nin müdahalesi olmadan Latin Amerika'nın kaderini kendi eline aldığına
işaret etti. Pekâlâ, bu, meydana gelmekte olan çok önemli bir değişimin
simgesidir; bu değişim zaman zaman pembe dalga olarak da adlandırılıyor.
Bu toplantı o kadar önemliydi ki Birleşik Devletler basını ona haber yapmadı.
Bir şeylerin olduğuna dair basında dağınık birkaç cümle haber çıktı, ama
bu haberler olup bitenin içeriğini ve önemini tamamen gizlediler.
Güney Amerika'nın korkunç boyutlardaki iç sorunlarının ve Batı'ya, çoğu
kez de ABD'ye olan bağımlılığının üstesinden gelmeye başladığı uzun vadeli
bir gelişmenin bir parçasını oluşturuyor bu toplantı. Güney Amerika aynı
zamanda dünyayla ilişkilerini de çeşitlendiriyor. Brezilya'nın Güney Afrika
ve Hindistan'la, özellikle de Çin'le ilişkileri gelişiyor; Çin, Latin Amerika
ülkeleriyle artan ölçekte yatırım işleri ve ticaret yapıyor. Bunlar son
derece önemli gelişmelerdir ve şu sıralar Orta Amerika'ya da yayılmaya başladı.
Örneğin Honduras klasik bir muz cumhuriyetidir. Reagan'ın bölgede yürüttüğü
terör savaşları için bir üs görevi görüyordu ve tamamen ABD'ye bağımlıydı.
Fakat Honduras yakınlarda ALBA'ya, Venezüella merkezli "Bolivarcı alternatif"e
katıldı. Küçük bir adım bu, ama yine de çok önemli.
Güney Amerika'daki ALBA, UNASUR gibi eğilimlerin, Venezüella, Bolivya
ve diğer ülkelerdeki kapsamlı gelişmelerin şu sıralar karşı karşıya olduğumuz
boyuttaki ekonomik bir krizden etkileneceğini düşünüyor musunuz?
Evet, krizden etkileneceklerdir, ama hâlihazırda Avrupa ve ABD kadar
etkilenmediler. Dolayısıyla eğer Brezilya'daki borsaya bakacak olursanız,
çok çabuk çöktüğünü görebilirsiniz, ama bankalar çökmedi. Keza Asya'da borsalar
keskin düşüşler gösteriyor, ama İngiltere'de, ABD'de ve Avrupa'nın pek çok
ülkesinde olduğu gibi hükümet bankaları devralmıyor. Bu bölgeler, yani Güney
Amerika ve Asya bir şekilde finansal piyasaların tahribatından yalıtılmış
durumdalar. Mevcut krizi başlatan şey, kum üzerine inşa edilmiş varlıklar
için verilen eşik altı (subprime) borçlar oldu. Bu varlıklar da
elbette Birleşik Devletler'deki kuruluşların elindeydi, ama açıkça görülüyor
ki yaklaşık yarısını da Avrupa bankaları almış. İpotekli kredilere (mortgage)
dayalı zehirli varlıklara sahip olmaları, ilgili bankaları çabucak bu olayların
içine çekti. Ayrıca ABD'nin ve Avrupa'nın, özellikle de Britanya ve İspanya'nın
kendi konut sektörlerinde de kriz var. Asya ve Latin Amerika, özellikle
1997-98'de meydana gelen neo liberal çöküşten bu yana çok daha ihtiyatlı
kredi verme stratejileri uyguluyorlar, bu yüzden de krizden çok daha az
etkilendiler. Aslında büyük bir Japon bankası, Mitsubishi UFG, daha geçenlerde
ABD'deki Morgan Stanley'in hisselerinin büyük kısmını satın aldı. Dolayısıyla
şimdiye kadarki manzaraya bakılırsa, Asya ve Latin Amerika'nın, ABD ve Avrupa
kadar krizden ciddi şekilde etkilenmeyeceği görülüyor.
Serbest Ticaret Anlaşması ve Kolombiya Plan'ı
ii gibi konularda Obama'nın veya McCain'in Başkan seçilmesinin büyük
bir farklılık yaratacağını düşünüyor musunuz? Bu soruyu şunun için soruyorum:
Yaşadığım ülke olan Kolombiya'da Başkan'ın ve yerleşik düzenin, Obama'nın
başkan seçilmesinden korktuğunu hissedebiliyorsunuz. Sizin, Obama'nın henüz
ne yapacağını planlamamış birisi olduğunu düşündüğünüzü biliyorum. Yine
de sormak istiyorum, bir fark olacağını düşünüyor musunuz?
Tam da sizin söylediğiniz gibi. Obama kendisini gerçekten de ne yapacağı
tam olarak belli olmayan birisi olarak tanıttı. Fakat Kolombiya'daki yerleşik
düzenin Obama'nın seçilmesinden endişe duyması için bir sebep yok. Kolombiya
Plan'ı Clinton'ın politikasıdır ve Obama'nın yeni bir Clinton olacağını
düşünmek için pek çok nedene sahibiz. Çok muğlâk konuşuyor. Kasıtlı olarak
pek çok konuda içi boş bir izlenim veriyor, fakat dönüp politikalara bakacak
olursak, tıpkı Clinton'ın politikaları gibi, tamamen merkezci politikalara
benziyorlar. Nitekim Kolombiya Plan'ını şekillendiren ve oradaki ihtilafı
militarize eden vs. Clinton'dı.
Zaman zaman Bush'un Başkan olduğu iki dönemin dünya düzeninin değişmekte
olduğu bir bağlama oturduğunu ve kuvvet kullanarak gücünü korumaya çalıştığını
düşünüyorum. Buna karşın, sanki Obama dünya düzenini yeniden müzakere edebilecek
kibar ve nazik bir tutum takınabilirmiş gibi geliyor. Bunun doğru olabileceğini
düşünüyor musunuz?
Birleşik Devletler'de politik yelpazenin epeyce dar olduğunu hatırlayalım.
Birleşik Devletler iş dünyasının yönettiği bir toplumdur ve bu konuda Avrupa'dan
biraz daha ileridedir. Esas olarak tek partili bir devlettir; bu tek parti,
Demokratlar ve Cumhuriyetçiler olmak üzere iki hizbi olan iş dünyasının
partisidir. Bu hizipler birbirlerinden biraz farklıdır ve bazen bu farklılıklar
dikkate değer bir hal alır. Ama politik yelpaze oldukça dardır. Buna karşın,
Bush yönetimi bu yelpazenin aşırı ucunda yer alıyordu; aşırı derecede radikal
milliyetçilerdi, devlet gücüne, deniz aşırı ülkelerde şiddet kullanımına,
büyük hükümet harcamalarına iman ediyorlardı. Yelpazenin o kadar aşırı ucundaydılar
ki, daha iktidarlarının başlangıç döneminden itibaren ana-akım içinde sert
biçimde eleştiriliyorlardı.
İktidara kim gelirse gelsin, muhtemelen politikaları tekrar yelpazenin
merkezine doğru çekecektir. Üstelik Obama bu konuda büyük olasılıkla daha
fazlasını yapacaktır. Dolayısıyla ben, Obama seçildiği takdirde, Clinton
döneminin yeniden canlandırılmasına benzer bir durumla karşılaşacağımızı
bekliyorum, elbette değişen koşullara uyum sağlamış olarak. Buna karşın
eğer McCain seçilirse, ne olacağını öngörmek epeyce güç. Her şeyi yapabilir
ve hiç kimse ne yapacağını bilmiyor...
Evet, oldukça tehlikeli görünüyor.
Çok tehlikeli, özellikle de bu kadar güçlü bir ülke olan Birleşik Devletler'de.
Her şeyden önce burada Lüksemburg'tan bahsetmiyoruz. McCain'in nasıl birisini
olduğunu ve neler yapacağını öngörebilmek mümkün değil. McCain'in Başkan
Yardımcısı adayı olan Sarah Palin (dünya standartlarına göre) aşırılık yanlısı
bir arka plana sahip, örneğin yaratılışçığılı savunuyor; biliyorsunuz, dünya
10.000 yıl önce yaratılmıştır vs. vs. Eğer böyle birisi Lüksemburg'da devletin
tepesi için seçimlere katılıyor olsaydı, komik bir durum der geçerdik. Ama
aynı şey dünyanın en zengin ve güçlü ülkesinde meydana geldiğinde, haliyle
tehlikeli oluyor.
Şimdi neo liberal küreselleşmenin sonuna geldiğimize göre, gerçekten
yeni bir şeyin, iyi bir küreselleşmenin ortaya çıkma ihtimali var mı sizce?
Geleceğe dönük olasılıkların geçmişe göre çok daha pozitif olduğunu düşünüyorum.
Güç hâlâ inanılmaz derecede dar bir kesimin elinde toplanmış vaziyette,
ama uluslararası ekonomi giderek çok yönlü ve karmaşık bir hal alıyor, dolayısıyla
bir değişim var. Güney daha bağımsız hale geliyor. Fakat eğer ABD'ye bakarsanız,
Bush'un yol açtığı onca hasara karşın, yine de en büyük iç pazara ve en
güçlü, teknolojik olarak da en gelişmiş askeri güce sahip olan, dünyanın
en büyük homojen ekonomisini görürsünüz. Bu askeri gücün yıllık harcamaları,
dünyanın geri kalanının yıllık askeri harcamalarının toplamına yaklaşıyor
ve dünyanın her yanına yayılmış askeri üsler ağına sahip. Neo liberal düzen,
giderek artan muhalefet karşısında gerek ABD'de ve Avrupa'da gerekse uluslararası
düzlemde aşınmakta olsa da, bu saydıklarım sürekliliği sağlayabilen kaynaklarıdır.
Dolayısıyla, gerçek bir değişim için fırsatlar var, ama bu fırsatların ne
oranda gerçeğe dönüşeceği insanlara, bizlerin nasıl bir girişimde bulunmak
istediğimize bağlı.
Notlar:
i New Deal: ABD'de 1929'da
meydana gelen Büyük Buhran'dan sonra başkan seçilen Roosevelt'in 1933-36
arasında yürürlüğe koyduğu kapsamlı sosyal devlet ve ekonomiyi canlandırma
politikaları. New Deal programları, devletin ekonomiye müdahalesini,
fiyat kontrollerini, tarımda ve sanayide üretimin artırılarak işsizliğin
engellenmesini, sosyal güvenliği ve işçi sendikalarının desteklenmesini
içeriyordu.
ii Kolombiya Planı:
90'lı yıllarda Başkan Clinton'ın inisiyatifiyle yürürlüğe giren Kolombiya
Planı, Kolombiya'da uyuşturucu üretiminde de kullanılan "koka" bitkisi
yetiştirilmesine son verilmesi, böylece uyuşturucu üretimi ve kaçakçılığının
engellenmesini; Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) ile Kolombiya
hükümeti arasında süre giden savaşın sona erdirilmesini amaçlıyordu.
"İnsan hakları" söylemiyle uygulanan plan, muhalifler tarafından Yerlilerin
koka tarlalarından sürülmesini amaçladığı, böylece Kolombiya'daki
petrol ve maden kaynaklarının çokuluslu şirketlerin eline geçmesini
hedeflediği gerekçesiyle eleştirildi. Ayrıca, ABD tarafından Kolombiya
hükümetine yapılan yardımın çok büyük bir kısmının gerillaları yenilgiye
uğratmak için gelişmiş askeri donanım tedarikini kapsadığı da eleştirilen
hususlar arasındaydı. Kolombiya Planı'yla Kolombiya ordusunun güçlendirilmesinin,
iç savaşta ağır insan hakları ihlalleri yaşanmasına neden olduğu ifade
ediliyor.
|