Kıyamet Gününü Geciktirmek: Bu Yüzyılın Meydan Okumaları
Noam Chomsky
24 Nisan 2008
Çeviren:
Ozan Aksoy
Yazının orijinali için tıklayınız.
İnsanlığın karşı karşıya bulunduğu en öncelikli meydan okuma,
sözcüğün gerçek anlamıyla, bir tür olarak varlığını sürdürüp
sürdüremeyeceğidir.
ABD Stratejik Komutanlık (STRATCOM) eski başkanı General Lee
Butler 10 yıl önce meseleyi açıkça ortaya koydu. Butler, uzun süren
askeri kariyeri boyunca, “nükleer silahlara iman edenlerin en
ateşlilerinden birisi” olduğunu yazdı. Oysa şimdi şöyle diyor:
“Bütün inancımla şu gerçeği ilan etmeyi kendi sorumluluğum olarak
görüyorum: Kanaatime göre, nükleer silahların bize son derece büyük
kötülüğü dokundu.”
Butler zihinleri sürekli meşgul eden bir soruyu soruyor: “Nükleer
silahlara sahip ülkelerin liderleri kuşaklar boyunca, hangi yetkiye
dayanarak gezegenimizde yaşamın devamı için gereken şartları
belirleme gücünü zorla ellerinde tutabiliyorlar? Daha acil olanı
ise, çılgınlığımız karşısında titrememiz ve onun en ölümcül
tezahürlerini ortadan kaldırma taahhüdü altında birleşmemiz gereken
bir anda, bu korkunç cüretkârlık neden hâlâ devam ediyor?”
Butler’ın sorusu sadece yanıtsız kalmıyor, fakat daha da büyük
aciliyet kazanıyor. Bu durum karşısında utanç duymalıyız.
Butler, ulaşılabilir kayıtlardaki en şaşırtıcı planlama
belgelerinden birisine, STRATCOM’un 1995 tarihli bir raporuna tepki
gösteriyor olabilir: “Soğuk Savaş Sonrası Caydırıcılığın Esasları.”
Rapor, eski Soyvetler Birliği’ne yöneltilmiş olan askeri
kaynakların daha da genişletilmiş bir görev çerçevesinde elde
tutulmasını tavsiye ediyor. Ayrıca rapor, Pentagon’un “uluslararası
ortam şimdi ‘silahların bol olduğu bir ortamdan’ (Sovyetler Birliği)
‘hedeflerin bol olduğu bir ortama’ (Üçüncü Dünya) doğru evrilmiştir”
şeklindeki görüşüne uygun olarak, bu kaynakların Üçüncü Dünya’nın
“haydut devletlerine” de yöneltilmesi gerektiğini belirtiyor.
STRATCOM, kullanılmasalar bile, “her krize ya da ihtilafa daima
gölgelerini düşüren nükleer silahların” gözdağı ve sindirme yoluyla
amaçlarımıza ulaşmamızı sağladıkları sonucuna varıyor.
Rapora göre, nükleer silahların “öngörülebilir gelecekte ABD
stratejik caydırıcılığının merkezi unsuru olacağı mukadder
görünüyor.” “İlk kullanan taraf olmama politikasını” reddetmeli ve
düşmanlarımıza “tepkimizin” “bir karşılık” olabileceği gibi
“ön-alıcı eylem de” olabileceğini açıkça göstermeliyiz.
Üstelik “kendimizi tamamen rasyonel ve soğukkanlı olarak
göstermemiz de bize zarar veriyor.” “Milli karakterimiz hakkında
yaratacağımız izlenim ... Birleşik Devletler’in, hayati çıkarlarına
saldırıldığında irrasyonel ve intikamcı olabileceğini” ve “bazı
unsurların potansiyel olarak ‘kontrol dışına’ çıkabileceğini” açıkça
göstermeli.
40 yıl önce Bertrand Russel ve Albert Einstein “yalın, korkunç ve
kaçılması mümkün olmayan” bir tercihle karşı karşıya olduğumuzu
söyleyerek bizi uyarmışlardı: “İnsan soyunun sonunu mu getireceğiz,
yoksa insan türü savaştan vazgeçecek mi?” Bunu söylerken
abartmıyorlardı.
Çok da uzak olmayan bir gelecekte meydana gelebilecek bir çevre
felaketi de insan bekası açısından benzer bir tehdit oluşturuyor.
Ciddi bir yaklaşım hiç kuşkusuz büyük sosyo-ekonomik değişiklikler
gerektirecek ve pek çok bilim insanının öne sürdüğü gibi,
kaynakların teknolojik yeniliklere, özellikle de güneş enerjisinden
yararlanmaya yönelik buluşlara ayrılmasını gerektirecektir.
Bununla bağlantılı bir başka tehdit de temel yaşam araçlarına,
yani suya ve yeterli gıdaya kısıtlı erişimdir. Kısa dönemli çözümler
arasında, Suudi Arabistan’ın ölçek, İsrail’in de teknoloji
bakımından başı çektiği deniz suyunun tuzdan arındırılması yer
alıyor. Yapıcı işbirliği için pek çok dayanak noktasından birisi
olabilir bu; tabii eğer ABD ve İsrail, nadir ve kısa süreli sapmalar
dışında 30 yıldır engelledikleri, uygulanabilir iki-devletli bir
çözüm öngören uluslararası mutabakata uygun olarak İsrail-Filistin
ihtilafının çözümüne izin verirlerse. ABD ve İsrail’in böylesi bir
çözümü engellemesi, kapsamlı yansımaları olan diğer bir can alıcı
mücadele alanını oluşturuyor.
Bu sorunlara nasıl yaklaşılacağına dair pek çok belirsizlik var.
Ancak şundan emin olabiliriz ki onlarla yüzleşmekte ne kadar geç
kalırsak, gelecek nesillerin ödeyeceği bedel de o kadar fazla
olacak.
En azından nükleer silahların oluşturduğu tehdide nasıl son
verebileceğimiz açık: Onları ortadan kaldırarak. Bu, Dünya
Mahkemesi’nin 10 yıl önce belirlediği gibi, nükleer güçlerin yasal
bir yükümlülüğüdür.
Daha genel olarak, silahlarda kullanabilecek çekirdeği
parçalanabilir maddelerin bütün üretiminin sadece uluslararası bir
kurum tarafından yapılmasını ve askeri olmayan amaçlar için
devletlerin bu kuruma başvurmasını öngören makul planlar mevcut. BM
Silahsızlanma Komitesi 2004 Kasımı’nda bu hükümleri içeren
sınanabilir bir antlaşmayı kabul etti bile. Oylama, 147’e karşı 1
red (Birleşik Devletler) ve 2 çekimser oyla (İsrail ve Britanya)
sonuçlandı.
Önemli bir ara adım, nükleer silahlardan arındırılmış bölgeler
(NSAB’ler) oluşturmak olacaktır. Örneğin Afrika, Güney Pasifik ve
Güneydoğu Aysa’da olduğu gibi halihazırda bu tür birkaç bölge
mevcut. Ancak söz konusu bölgelerin önemi, her zaman olduğu gibi
büyük güçlerin kurallara ne kadar uymak isteyeceğine bağlı.
NSAB’lerin oluşturulması hiçbir yerde Ortadoğu’daki kadar değer
taşımayacak. Nisan 1991’de BM Güvenlik Konseyi “Ortadoğu’da kitle
imha silahlarından ve bu silahların fırlatılmasında kullanılacak
bütün füzelerden arındırılmış bir bölge tesis edilmesi hedefini ve
kimyasal silahların küresel düzeyde yasaklanması amacını” teyit etti
(687 No’lu karar, 14. Madde).
Bu taahhüt Birleşik Devletler ve Birleşik Krallık için özel bir
önem taşıyor, çünkü her iki ülke de Irak’ın işgali için cılız bir
yasal gerekçe ararken bu karara dayanmışlardı.
Ortadoğu’da bir NSAB oluşturma hedefi İran tarafından onaylandı
ve Amerikalılar ile İranlıların çoğunluğu tarafından da
destekleniyor. Fakat bu amaç, ABD hükümeti ve iki büyük siyasi parti
tarafından kaale alınmıyor ve ana-akım tartışmalarda telaffuz dahi
edilmiyor.
Amerikalıların ve İranlıların büyük çoğunluğu, ayrıca gelişmekte
olan ülkeler (şu anda 130 üyesi bulunan 77’ler Grubu) İran’ın,
Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’na (NTP) taraf olan
bütün ülkeler gibi, “devredilemez haklara” sahip olduğunu kabul
ediyor. Söz konusu haklar, “ayrım gözetmeksizin nükleer enerjinin
barışçıl amaçlar için araştırılmasını, geliştirilmesini, üretimini
ve kullanımını” kapsıyor. Şayet NTP antlaşmasına imza koysalardı,
İsrail, Pakistan ve Hindistan da bu haklara sahip olacaklardı.
Basın, genellikle yaptığı gibi, uranyum zenginleştirmeye devam
eden İran’ın “dünya”ya kafa tuttuğunu bildirirken, ilginç bir
“dünya” kavramı benimsiyor.
Denetim meselesine gelince, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu bu
konuda bir hayli yetkin olduğunu kanıtladı ve eğer büyük güçlerin
desteğini alabilirse daha da başarılı olacaktır.
İsrail’in önde gelen strateji analistlerinden Zeev Maoz,
İsrail’in nükleer programının kendi güvenliğine zarar verdiğine dair
güçlü kanıtlar öne sürdü. Maoz, “nükleer politikasını ciddi şekilde
gözden geçirmesi ve nükleer gücünü manivela olarak kullanıp
Ortadoğu’da kitle imha silahlarından arındırılmış bir bölge (KİSAB)
oluşturmanın yollarını araması için” İsrail’i uyardı.
Karşı konulmaz bir gücü olan Washington’un duruşu elbette ki
belirleyici. Yakınlarda saldırgan bir militarizmden diplomasiye
yöneldiği düşünülen Bush yönetimi Batı’da övgüyle karşılanıyor;
fakat bu hayranlığın evrensel olduğu söylenemez.
Bush’un Ocak 2008’de Körfez ülkelerini ziyaretini yorumlayan
Ortadoğu Uzmanı ve eski Büyükelçi Chas. Freeman “Araplar
kibarlıklarıyla ve misafirlerini sevmeseler bile gösterdikleri
misafirperverlikle ünlüdür” diye yazdı ve şöyle devam etti: “Fakat
Amerika Başkanı’nın ziyareti ve İran hakkındaki konuşması, Suudi
Arabistan’ın en büyük İngilizce gazetesinde ‘Amerikan politikasının
barış peşindeki bir diplomasiden ziyade savaş peşindeki bir
çılgınlığı temsil ettiği’nden şikayet eden bir başyazının çıkmasına
yol açtı.”
Avrupa’daki gelişmeler de tehlikelerle dolu. NATO liderlerine
göre, kendilerinin bizatihi bir barış kuvveti olduğu apaçık bir
gerçek. Batı’nın iyi niyeti konusunda daha farklı hatıralara sahip
olan dünyanın büyük bölümü ise meselelere farklı şekilde bakıyor.
Tabii ki Rusya da.
Sovyetler Birliği çöktüğünde Avrupa’da kalıcı bir barış umudu
doğmuştu. Mihail Gorbaçov’un birleşik bir Almanya’nın NATO’ya
katılmasına izin vermeyi kabul etmesi, tarihsel olarak bakıldığında
şaşırtıcı bir tavizdi. Almanya bu yüzyılda tek başına Rusya’yı iki
kere yerle bir etmişti ve şimdi de küresel bir süpergüç tarafından
yönetilen düşman bir askeri ittifaka katılıyordu. Ama bunun
karşılığında başka bir taviz de verilmişti: Başkan I. Bush, NATO’nun
eski Varşova Paktı üyelerini kapsayacak şekilde genişlemeyeceğini
taahhüt etmiş ve böylece Rusya’ya bir ölçüde kendi güvenliğini
sağlama imkanı tanımıştı. Başkan Bill Clinton anlaşmaya uymadı. NATO
doğuya doğru genişlemekle kalmadı, Rusya’nın (Ukrayna ve Beyaz
Rusya’yla beraber) yaptığı, Kuzey Kutbu’ndan Orta Avrupa’yı içine
alarak Karadeniz’e kadar uzanacak resmi bir NSAB oluşturma önerisini
de reddetti.
Buna karşılık Rusya da, Bush-Gorbaçov anlaşmasından sonra kabul
ettiği nükleer silahları ilk kullanan taraf olmama politikasından
vazgeçti ve NATO’nun aslında hiç bir zaman terk etmediği ilk
kullanan taraf olma politikasına geri döndü.
II. Bush’un göreve geldikten sonra tehditkâr bir retorik
kullanması, saldırı amaçlı askeri kapasitesini hızla genişletmesi,
kilit önemdeki güvenlik antlaşmalarından çekilmesi ve doğrudan
saldırı politikası izlemesi gerilimi tırmandırdı. Tahmin edildiği
gibi Rusya da kendi askeri kapasitesini artırarak cevap verdi ve
daha sonra Çin de aynı şeyi yaptı.
Balistik füze savunması (BFS) programları başlı başına bir tehdit
oluşturuyor. Her iki taraf da BFS programlarını, belki de bir
misilleme saldırısını etkisiz kılacak ve böylece karşı tarafın
caydırıcılık kapasitesinin altını oyacak bir ilk saldırı silahı
olarak görüyor. Yarı-resmi bir kuruluş olan Rand şirketi BFS’yi
“basit bir kalkan değil, ABD’nin eylemlerini kolaylaştıran bir araç”
olarak tarif ediyor.
Siyasi yelpazenin farklı yerlerindeki süreli yayınlarda askeri
analistler BFS’yi onaylayan yazılar yazıyorlar. Muhafazakâr bir
dergi olan National Interest’te Andrew Bacevich şöyle yazıyor: “Füze
savunmasının gerçekte Amerika’yı korumak gibi bir amacı yok. Daha
çok küresel bir hakimiyet aracı.” Liberal eğilimli New Republic’te
yazan Lawrence Kaplan’a göre ise BFS, “Birleşik Devletler’in
yurtdışında güç kullanabilme yeteneğini korumasıyla ilgili. Savunma
amaçlı değil. Saldırı amaçlı. İşte tam da bu yüzden ona ihtiyacımız
var.”
Rus stratejistler de aynı sonuca varıyorlar. Amerikalı analistler
George Louis ve Theodore Postol’a göre, Rus stratejistlerin Kuzey
Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ndeki Amerikan BFS üslerini kendi
güvenlikleri açısından ciddi bir potansiyel tehdit olarak görmemesi
mümkün değil.
Amerikan politika yapıcıları uzun süre dünyaya bizim sahip
olduğumuzu düşündüler. Fakat ABD’nin hakimiyeti zayıflıyor, hatta en
güçlü olduğu merkezde bile.
Son yıllarda Güney Amerika, ABD’nin kontrolünden kurtulmak için
adımlar atıyor. Bölge ülkeleri, bağımsızlığın önkoşulu olan
bütünleşmeye doğru ilerliyor. Aynı zamanda kendi içlerindeki ciddi
düzensizliklere çözüm bulmaya çalışıyorlar. Bunların en önemlisi,
zengin ve büyük ölçüde beyaz olan bir azınlığın, bir sefalet ve
ıstırap denizi üzerinde kurduğu geleneksel hakimiyetidir.
Diğer etkileşimlerin yanı sıra, Brezilya, Güney Afrika ve
Hindistan’ı birbirine bağlayan Güney ülkeleri arasındaki ilişkiler
de güçleniyor. Ayrıca yükselen ekonomik güç Çin, Afrika ve
Ortadoğu’da olduğu gibi Batı hakimiyetine karşı alternatifler
sunuyor.
Bir süreden beri uluslararası ekonomi üç kutuplu olmaya başladı.
Belli başlı merkezler, Kuzey Amerika, Avrupa ve Doğu/Kuzeydoğu Asya;
şimdiyse Güney Asya ve Güneydoğu Asya giderek Doğu/Kuzeydoğu Asya
bloğuna katılıyor.
ABD tek bir alanda devasa bir hakimiyete sahip: şiddet araçları.
Birleşik Devletler bu alanda, kabaca geri kalan ülkelerin toplamı
kadar para harcıyor ve teknolojik olarak çok daha gelişmiş durumda.
Ama diğer alanlarda dünya giderek daha çeşitli ve daha karmaşık hale
geliyor.
Amerikan hakimiyetinin geleneksel iki yöntemi, şiddete başvurma
ve ekonomik cendereye almadır. Şimdi bu yöntemlerin etkisi azalıyor
olabilir, ama hiç bir şekilde terkedilmiş değiller.
Mart 2008’de ABD Hazine Bakanlığı, dünyadaki finansal kurumları
İran’ın büyük devlet bankalarıyla işlem yapmamaları için uyardı. Bu
uyarılar, Washington’a ABD’nin emirlerini ihlal eden bütün finansal
kurumların Amerikan finans sistemine erişimini yasaklama imkanı
veren Vatanseverlik Yasası’nın bir hükmü sayesinde büyük yaptırım
gücüne sahip.
Bu öyle bir tehdit ki, kimse kolay kolay karşı gelmeye cesaret
edemez, hatta Çin bile. Ekonomi analisti McGlynn, İran’ı
uluslararası ekonomiden büyük ölçüde tecrit edebilecek olan
Hazine’nin Mart ayındaki uyarısını İran’a karşı bir savaş ilanı
olarak değerlendiriyor. McGlynn’in bu değerlendirmesinin abartılı
olduğu söylenemez.
McGlynn’in analizi hiç tahmin edilmeyecek bir kaynaktan destek
gördü: beş eski yüksek rütbeli NATO komutanının Ocak 2008’de
açıkladığı, saldırgan bir “yeni büyük strateji” öneren bir
manifestodan. Manifesto, “nükleer silahlardan arındırılmış bir
dünyadan bahsetmek hiç kolay olmadığı için, nükleer silahların –ve
onlarla birlikte ilk kullanan taraf olma politikasının– vazgeçilmez
olduğunu” salık veriyor.
Komutanlar ayrıca kendimizi sakınmamız gereken “savaş
filleri”nden söz ederken, “finansal silahların” sağladığı “güç
manivelasının kötüye kullanılmasını” da sayıyorlar. Hiç kuşkusuz
komutanlar şu geleneksel doktrini benimsemişler: Bu türden silahlar
ancak başkalarının elinde olduğunda bir “savaş fiili” teşkil eder.
Bizim tarafımızdan potansiyel olarak değil, gerçekten
kullanıldıklarında ise –tarih boyunca imtiyazlı ülkelerin
gerçekleştirdiği bütün saldırgan fiiller gibi– adil birer öz-savunma
aracı oluverirler.
Türümüzün nükleer silahlar çağında bu kadar uzun süre hayatta
kalmış olması bile bir mucize sayılmalı. Halihazırdaki gidişatımızı
sürdürdüğümüz sürece, hiç kimse, Robert McNamara’nın tabiriyle
“kıyamet çok yakında” uyarısını hafife almamalı.
Karşı karşıya bulunduğumuz meydan okumalarla yüzleşmekte acze
düşersek, modern biyolojinin büyük isimlerinden birisi olan Ernst
Mayr’ın spekülasyonunu doğrulamış olacağız: Yüksek zekâ, evrimsel
zamanın geçici bir anından daha uzun süre hayatta kalma becerisine
sahip olmayan evrimsel bir hatadır.
|