Ölmeyi Reddeden Nazi
Sudhanva Desphande
10 Ekim 2003
Leni Riefenstahl, Üçüncü Reich’ın poster kızı, öldü. Bazıları
zamanı çoktan gelmişti diyecektir. 101 yaşındaydı.
Üçüncü Reich’ın propaganda mekanizması denince akla otomatik
olarak Nuremberg’de, devasa gamalı hacın altında, muhteşem bir uyum
içinde yürüyen binlerce insanın enfes manzarası, ve çılgına dönmüş
hayran kitlesinin arasından heybetli bir şekilde yükselen Führer’in
sureti gelir. Bu suret en mükemmel anlatıma Leni Riefenstahl’ın
“Triumph des Willens” (İradenin Zaferi) ve “Olympia” (1936
Olimpiyatları üzerine) filmlerinde ulaşmıştır.
1933’te Eugen Hadamovsky şöyle yazmıştır: “Birinin sahip olduğu
tüm güç, hatta sahip olduğundan da fazlası, gösterilmelidir. Yüz
konuşma, beş yüz gazete makalesi, radyo konuşmaları, filmler ve
oyunlar; disiplinle ve aktif katılımla dev insan kitlelerinin yer
aldığı bir geçit töreniyle aynı etkiyi uyandıramaz.” Hadamovsky hiç
de şaşırtıcı olmayan bir şekilde Üçüncü Reich’ın Ulusal Basın Müdürü
olmuştur.
İktidarın gücü, gösterilmesindeydi; ve Leni Riefenstahl gibi
insanlar bunu herkesten daha iyi yaptılar.
İradenin Zaferi görünüşte bir belgeseldir; ama bugün gayet iyi
bilindiği gibi yönetmen rahatlıkla olayların sırasını değiştirir,
ayrı çekimleri sanki aynı zamanda ve aynı yerde gerçekleşmiş gibi
yan yana koyar, ve en önemlisi olayların çoğu doğal değildir,
önceden dikkatlice düzenlenmiş ve prova edilmiştir. Aslında Leni
Riefenstahl’ın kendisi, nasıl “Parti Kongresi hazırlıklarının kamera
hazırlıklarına bağlı yapıldığını” yazmıştır.
Riefenstahl’ın kullandığı çekim aletleri, bilgisayar ve cep
telefonu öncesi o dönem için son derece şaşırtıcıdır. Otuz kamera,
birer asistanı olan on altı ana kameraman, dört tam teçhizatlı ses
kayıt kamyonu, yüz yirmi asistan ve yüz bin muhtelif temel hammadde.
Tüm bunlar bir süperstarı ve yarım milyon ilavesi olan bir film
hilesi için kullanılmıştır.
Her parçası bir demagog olan süperstar, dev kalabalıkların
dalkavukluğuyla büyümüştür. Riefenstahl onu yalnız, tek başına
ihtişam içinde, genelde arka zemini oluşturan gökyüzü ve bulutlarla
birlikte aşağıdan çekmiştir, böylece çerçevenin üstünden bir karaltı
gibi görülür. Diğer yandan kalabalıklar çoğunlukla izdiham halinde
çekilmiştir, ve teker teker yüzler görünse bile yaratılan etki kitle
çılgınlığı ya da kitle disiplini şeklindedir. Kolektif irade bir
adamın demir iradesiyle anlatılır, bir halkın ve bir ulusun kaderi
bu adamın iradesinin zaferiyle harekete geçirilir. Bu görüntüdeki
her katılımcının Goebbels’in ünlü sözündeki gibi “küçük bir
solucandan büyük bir ejderhanın parçası”na dönüşmesi bekleniyordu.
O bütüncül performans anında, gerekli her şey sihrin çemberine
yerleştirildiğinde, başka her şey unutulur - Gestapo’nun terörü,
toplama kampları, 6 milyon Yahudi’nin yok edilmesi, komünistlerin
katledilmesi, çingenelere yapılan işkenceler; bunların hepsi
boşlukta eriyip kaybolur ve geriye tek gerçeklik olarak “saf”
Ari-Alman ırkı ve bu ırkın “bin yıllık Reich” aracılığıyla dünyayı
ilahi yönetme hakkına dair kurgu kalır. Post-komünist zamanların
neo-liberal filozofları, Tarihin Sonu düşüncesinin oldukça yavan
bazı öncülleri olduğunu hatırlasalar iyi olur.
Ancak bir oyuncu hiçbir zaman oynadığı kurguya tamamen inanmaz,
ve ben bazen Adolf Hitler gibi adamlarla bunun nasıl olduğuna
şaşırıyorum.
Nietzsche 1878 tarihli metni “İnsan, Fazlasıyla İnsan”da şöyle
yazar: “En derin ıstıraplardayken bile oyuncu en nihayetinde
kendisinin ve bütün sahne anlamının yarattığı etkiyi düşünmeyi
bırakamaz...
Eğer biri uzun süredir ısrarla tek bir şekilde GÖRÜNMEK istiyorsa,
sonunda başka bir şey OLMASI zordur...
Bütün büyük hilekârların güçlerini borçlu oldukları dikkate değer
bir olay vardır. Gerçek aldatma eyleminde; tüm hazırlıklarıyla,
büyüleyici sesiyle, anlatımıyla ve jestleriyle, etkiyi arttırmak
için düzenlenmiş dekorun ortasında KENDİLERİNE DUYDUKLARI İNANÇLA
işin üstesinden gelirler: bu şekilde etraflarındakilere mucizevi ve
saygı uyandıran bir şekilde konuşurlar. Dinin kurucuları bu büyük
hilekârlardan ayrılırlar, çünkü onlar hiçbir zaman kendini aldatma
durumundan ortaya çıkmazlar: ya da çok ender, eğer şüphe onları alt
ederse bir kereliğine açıklık anını yaşarlar...
Büyük bir etki yaratılacaksa, kendini aldatma olmalıdır. Çünkü
insanlar, açıkça şiddetle inanılanın doğruluğuna inanırlar.” (Vurgular
orijinaldir.)
O halde Nietzsche bize iki şey söyler. Bir, “dinlerin kurucuları”
“büyük hilekârlar”dan daha fazlasıdırlar. İkincisinin kendinden
şüphe ettiği zamanlar varken, ilki hiçbir zaman kendini aldatma
halinden ortaya çıkmaz. İki, “kendilerine duydukları inanç”ın mümkün
olabilmesi için, etkileme amacıyla düzenlenen sahne dahil hazırlıkla
çok fazla uğraşmak gerekir. Öyleyse sahne seyirci için neyse oyuncu
için de odur.
Böyle bir sahneyi yaratan uzmanlardan biri, 1936 Nuremberg
mitingi için yüz otuz uçaksavar ışığının gece gökyüzüne dikey olarak
yükselmesini amaçlayarak bir “ışık katedrali” inşa eden mimar Albert
Speer’di. Kendisi şöyle ifade eder: “Oluşan etki benim hayal
edebileceğimden çok daha fazlası oldu. Alanın çevresine kırkar fit
aralıklarla yerleştirilen yüz otuz sivri direk yirmi-yirmi beş bin
fit yüksekliğe kadar seçiliyordu, daha yüksekte de genel bir
parlaklığa dönüşüyordu.
Sonsuz yükseklikteki dış duvarların muazzam sütunları işlevini gören
direkler, çok geniş bir oda hissiyatını veriyordu. Ara sıra bulutlar
bu ışık çelengine doğru, manzaraya sürpriz etkisi yaparak hareket
ediyorlardı. Sanırım bu ışık katedrali bu tip bir ışık mimarisinin
ilk örneği; ve benim için bu sadece en güzel mimari düşüncem olarak
kalmayacak, modası geçtikten sonra bile geçen zamana rağmen
yaşayacak olan tek tasarımım olacak.”
Leni Riefenstahl da bir diğer ustaydı. Beğensek de beğenmesek de
filmleri üzerlerinden geçen zamana rağmen fevkalade gücü ve
hipnotizasyon becerileriyle yaşamıştır.
Ancak hayatı bazı rahatsızlık verici sorular ortaya atar. Nazi
iktidarı şiddetli bir biçimde ataerkildi, ve kadınların rolünün
güçlü Ari erkek çocukları üretmek için sağlıklı, iyi anneler olmak
olduğuna inanıyordu. Leni Riefenstahl neredeyse istisnasız erkek
egemen bir ortalamayı aşarak kamusal alanda büyük övgü toplayan bir
avuç kadından biriydi. Bu onu bir nevi feminist yapar mı, yoksa o
ataerkil egemenliğin sadece bir aracı mıydı? Karşı karşıya kaldığı
şüphe duyulmayacak erkek muhalefeti karşısında onun iradesinin
zaferine nasıl bakacağız?
1940’larda savaş endüstrisinin yönetmeni olan Speer savaş
suçlarından hüküm giydi ve yirmi yıl hapis yattı. Leni Riefenstahl
savaş biterken birden fazla kez yakalandı ama hiç mahkûm edilmedi.
Hep sadece görevini yapan bir profesyonel olduğunu söyledi. O,
ruhlarımızı satın almak isteyen Mephistopheles mi, yoksa kendi
ruhunu satan Faust mu? Onun gibi insanların, böyle göze çarpan bir
şekilde hizmet ettikleri iktidarların işlediği suçlara ne kadar
ortak olduğuna inanıyoruz? Bir soykırım yönetimini onaylama eylemi,
devlete karşı başka sorumlulukları yerine getirmekten daha mı az suç
barındırıyor?
Leni Riefenstahl karizmatik liderleri, çılgına dönmüş
kalabalıkları, imparatorluğun sembollerini ve ikonlarını, geçit
törenindeki askerleri ve güçlü atletleri filme çekme tekniğinde
öncülük etti. Tekniklerinin her biri, bugün, modern teknolojinin
daha cazip hale getirdiği şekliyle, gündelik bir dayanakla çizim
odalarımıza giriyor. Tek yapmamız gereken, Leni Riefenstahl’ın
mirasının, kendisi sonunda ölmüş olsa bile, ölmekten çok uzak
olduğunu görmek için, modern imparatorlukların küresel markaları ve
propagandacılarının bizi devamlı etkilemelerine karşı gözümüzü açmak.
Sudhanva Desphande Yeni Delhi, Hindistan’da
LeftWord Yayıncılık’ta editör olarak çalışıyor. Aynı zamanda, en çok
sokak tiyatrosuyla tanınan Jana Natya Manch’da oyunculuk ve
yönetmenlik yapıyor. Kendisine
deshsud@rediffmail.com
’dan ulaşılabilir.
Çeviren : Sezin (Feminist Kadın Çevresi)
|