Önleyici Savaş “En Büyük Suçtur”
Irak: Utanç içinde yaşanacak olan bir işgal
Noam Chomsky
11 Ağustos 2003
2002 yılının Eylül ayında birbirleriyle yakından ilişkili oldukça
önemli üç olay gerçekleşmiştir. Tarihteki en güçlü devlet küresel
hegemonyayı kalıcı olarak sürdüreceğini açıklayan yeni bir Ulusal
Güvenlik Stratejisi ilan etmiştir. Bu hegemonyaya herhangi bir
meydan okuma, kuvvet kullanarak engellenecektir, ki bu ABD’nin üstün
olduğu bir boyuttur. Aynı zamanda halkı Irak’ın işgali için seferber
etmek üzere savaş tamtamları çalmaya başlamıştır. Ve kongre ara
seçimleri için kampanya başlamıştır. Bu seçimler yönetimin radikal
uluslararası ve yerel gündemlerini ilerletip ilerletemeyeceklerini
belirleyecektir.
Önde gelen düzen yanlısı bir derginin terimleri ile bu yeni “büyük
emperyal strateji” ABD’yi “şu anki avantajlarını gösteriyi yönettiği
bir dünya düzenine”, “küresel önderlik, koruyuculuk ve yasa
uygulayıcılık” konumuna hiçbir devlet ya da koalisyonun hiçbir zaman
meydan okuyamayacağı tek kutuplu bir dünyaya yatırma peşinde koşan
revizyonist bir devlet olarak takdim etmektedir. [1] Yazar, dış
politika ile ilgili seçkin çevrelerden diğer birçok yorumcuya
katılarak bu politikaların ABD’nin kendisi için bile çok tehlikeli
olduğu uyarısında bulunmaktadır.
“Korunması gereken” ABD’nin gücü ve temsil ettiği çıkarlardır, bu
kavrayışa şiddetle karşı çıkan dünyanın kendisi değil. Birkaç ay
içinde çalışmalar politik önderliğine karşı duyulan güvensizlikle
birlikte, ABD’den duyulan korkunun olağanüstü düzeylere ulaştığını
ortaya çıkarmıştır. Aralık ayında yapılan ve ABD’de hiç değinilmeyen
uluslararası bir Gallup anketi, “ABD ve müttefikleri tarafından”,
işin aslında ABD-BK “koalisyonu” tarafından “tek yanlı olarak
yürütülecek” bir Irak savaşına dair Washington planlarına neredeyse
hiç destek verilmediğini bulmuştur.
Washington BM’nin ABD planlarını onaylayarak “önemini
koruyabileceğini” aksi halde bir tartışma kulübü haline
gelebileceğini söylemiştir. Yönetimin ılımlılarından Colin Powell,
Washington’un savaş planlarına şiddetle karşı çıkan Dünya Ekonomik
Forumu’nda ABD’nin “askeri eyleme girişmeye ilişkin egemenlik hakkı”
olduğunu söylemiş ve şöyle devam etmiştir: “bir şeye güçlü bir
şekilde karar vermişsek bizi kimse takip etmese de önderlik ederiz.”
[2]
Bush ve Blair uluslararası hukuku ve kurumları nasıl küçük
gördüklerini işgalin hemen öncesinde Azor zirvesinde bir kez daha
vurguladılar. Irak’a değil Güvenlik Konseyi’ne bir ültimatom
verdiler: teslim olun yoksa o anlamsız onay mührünüz olmadan işgal
edeceğiz. Ve Saddam Hüseyin ve ailesi ülkeyi terk etse de bunu
yapacağız. [3] En önemli ilke ABD’nin Irak’ı etkin olarak
yönetmesidir.
Başkan Bush, Bush doktrinine göre ABD’nin, Saddam olsa da olmasa da
Irak tarafından tehdit edilen “kendi ulusal güvenliğini sağlama
almak için kuvvet kullanmaya ilişkin egemen otoriteye sahip olduğunu”
ilan etti. Britanya’nın dünyaya egemen olduğu günlerde kullandığı
bir terimi ödünç alırsak, Washington bir “Arap vitrini” kurabilirse
mutlu olacaktır, ama ABD gücü dünyanın en önemli enerji üreticisi
olan bu bölgenin kalbine sıkı bir şekilde yerleştirilmiş olacaktır.
Biçimsel bir demokrasi iyidir, ancak tarihin ve mevcut uygulamaların
gösterdiği gibi Washington’un “arka bahçesinde” kabul edilen türden
teslimiyetçi bir demokrasi.
Büyük strateji Washington’a “önleyici savaş” yürütme yetkisi
vermektedir. Önalıcı değil önleyici savaş,. Önalıcı savaşı haklı
çıkarmak için öne sürülen gerekçeler ne olursa olsun bunlar önleyici
savaş için geçerli değildir, özellikle de bu konseptin bugünkü
taraftarları tarafından yorumlandığı biçimi için: icat ya da hayal
edilen bir tehdidi ortadan kaldırmak için askeri kuvvet kullanımı,
ki burada “önleyici” terimi bile fazlasıyla cömert kaçmaktadır.
Önleyici savaş çok açık bir biçimde Nuremberg mahkemesinde
lanetlenen “en büyük suçtur.”
Bu, ülkeleri için biraz olsun kaygı duyanlar tarafından
anlaşılmıştır. ABD Irak’ı işgal ettiğinde tarihçi Arthur Schlesinger
Bush’un büyük stratejisinin “emperyalist Japonya’nın Pearl Harbor’da
uyguladığı politikaya tehlike sinyalleri verecek derecede benzer
olduğunu ve bu nedenle de Japonya’nın daha önceki bir Amerikan
başkanının söylediği gibi utanç içinde yaşadığını” yazmıştır.
Roosevelt haklıydı diye eklemektedir, “ancak bugün utanç içinde
yaşayanlar biz Amerikalılardır.” “11 Eylül’den sonra Birleşik
Devletleri sarmalayan küresel sempati dalgasının yerini, Amerikan
kibrine ve militarizmine karşı duyulan küresel nefret dalgasına” ve
Bush’un “barış için Saddam Hüseyin’den daha büyük bir tehdit
oluşturduğu inancına” bırakmış olmasına şaşmamak gerek. [4]
Çoğu Reagan-I. Bush yönetimlerinin en gerici kesimlerinin yeniden
dolaşıma sokulmuş unsurları olan politik önderlik için “küresel
nefret dalgası” bir sorun teşkil etmemektedir. Sevilmeyi değil
nefret edilmeyi istiyorlar. Donald Rumsfeld’in Chicago’lu gangster
Al Capone’un sözlerini tekrarlaması son derece doğaldır: “bir silah
ve iyi sözle yalnızca iyi sözle elde edebileceğinizden daha
fazlasını elde edersiniz.” Düzen içinden yöneltilen eleştiriler
kadar kendileri de eylemlerinin Kitle İmha Silahları’nın (KİS) ve
terörün yayılması riskini arttırdığını anlamışlardır. Ancak bu da
büyük bir sorun değildir. Öncelikler sıralamasında en üstlerde
küresel hegemonyanın tesisi ve iç politikaya ilişkin gündemin hayata
geçirilmesi yer almaktadır: geçen yüzyılda halk mücadelesi ile
kazanılan ilerlemeci başarıların ortadan kaldırılması ve bu radikal
değişikliklerin, yeniden kazanımların hiç de kolay olmayacağı bir
şekilde kurumsallaştırılması.
Hegemonik bir güç için resmi bir politikayı ilan etmek yeterli
değildir. Aynı zamanda bu politikayı örnek eylemlerle yeni bir
uluslararası hukuk normu olarak kurmalıdır. O zaman seçkin
yorumcular, hukukun esnek, canlı bir araç olduğunu, yeni normun
artık eylem için bir rehber olarak kullanılabilir olduğunu
belirtebilirler. Sadece elinde silahları olanların “normlar”
belirleyebileceği ve uluslararası hukuku değiştirebileceği de
anlaşılmış olur.
Seçilen hedef, birkaç koşula uymalıdır. Savunmasız ve derde girmeye
değecek kadar önemli olmalı, varlığımıza yönelik acil bir tehdit
oluşturmalı ve en büyük şer olmalıdır. Irak her açıdan bunlara
uyuyordu. İlk iki koşul açık. Üçüncüsü için, Bush, Blair ve
meslektaşlarının konuşmalarını tekrarlamak yeter: diktatör, "hakimiyet
kurmak, gözdağı vermek ve saldırmak için dünyanın en tehlikeli
silahlarını bir araya getirmektedir" ve "bunları daha önce köyler
üzerinde kullanmış, kendi vatandaşlarından binlercesini öldürmüş,
kör etmiş ya da sakat bırakmıştır. Buna şer denmezse, şer
kelimesinin hiçbir anlamı yoktur."
Başkan Bush’un dokunaklı açıklamaları kuşkusuz doğrudur. Ve şerin
artmasına katkıda bulunanların da dokunulmazlığın keyfini
çıkarmasına kesinlikle izin verilmemelidir: Bunlar arasında, bu yüce
sözleri sarfedenler ve şimdiki iş arkadaşları ile Saddam Hüseyin tüm
bu suçları işledikten ve Irak savaşından çok sonra bile hala o şer
adamı desteklemekte onlara katılan diğerleri var. I. Bush yönetimi,
"ABD'li ihracatçılara yardım görevimiz nedeniyle bunu yaptık"
demiştir. Politik liderliğin canavarın en kötü suçlarını sayarken şu
can alıcı sözleri yutmaları ne kadar etkileyici: “bunları bizim
yardımımızla yaptı, çünkü bu meseleler bizim için önemli değil.”
Arkadaşları, Kuveyt'i işgal ederek emirlere uymama (belki de
emirleri yanlış anlama) şeklindeki ilk gerçek suçunu işlediğinde,
destek yerini kınamaya bıraktı. Cezalandırma ağır oldu -tebası için.
Tiran zarar görmeden kaçtı ve eski müttefikleri tarafından uygulanan
yaptırımlar rejimiyle daha da güçlendi.
Saddam Körfez Savaşı'ndan hemen sonra, kendisini devirebilecek olan
isyanları bastırırken Washington’un ona tekrar destek vermeye
başlamasının nedenlerini örtbas etmek da kolay. New York Times'ın
baş diplomatik muhabiri Thomas Friedman, ABD için “dünyaların en
iyisinin”, "Saddam Hüseyinsiz demir yumruklu bir Irak cuntası"
olacağını; ancak bu hedefe erişilemeyeceğine göre, ikinci en iyiyle
yetinmek zorunda olduğumuzu açıklamıştı . ABD ile müttefikleri, "Irak
liderinin günahları ne olursa olsun, ülkenin istikrarı konusunda
Batıya, baskısı altında ezilenlerden daha fazla umut verdiği yolunda
şaşırtıcı derecede ortak bir görüş" sahibi olduklarından, asiler
yenildi [5]. Tüm bunlar, ABD'nin izniyle ve Saddam Hüseyin eliyle
gerçekleştirilen terör galeyanının kurbanlarına ait kitlesel
mezarlarla ilgili açıklamada da örtbas edildi; Bu terör şimdi,
savaşı haklı çıkarmak için "ahlaki neden" olarak gösterilmektedir
[6]. Tüm bunlar 1991'de de biliniyordu ama devlet olmaya ilişkin
nedenlerle göz ardı edildi.
İsteksiz Amerikan nüfusu, savaş heyecanı için uygun ruh durumuna
getirilmeliydi. Eylül ayının başlarından itibaren Saddam'ın ABD
karşısında oluşturduğu büyük tehdit ve El Kaide ile bağlantıları
konularında iç karartıcı uyarılar hazırlandı; bunlarda Saddam'ın, 11
Eylül saldırıları ile ilgisi olduğu yolunda imalarda bulunuluyordu.
Atom Bilimciler Bülteni'nin editörü, "Medya önünde ortaya atılan"
suçlamaların birçoğunun "gülünüp geçilecek şeyler olduğu" yorumunda
bulunuyordu; "ama bunlar ne kadar saçma idiyse, medya da bunları
hevesle yutmayı yurtseverliğin kanıtı haline getirmeye o kadar
gayret etti." [7]
Propaganda saldırısı sonuç verdi. Birkaç hafta içinde,
Amerikalıların büyük bir çoğunluğu Saddam Hüseyin'i ABD'ye yönelik
yakın bir tehdit olarak görmeye başlamıştı. Kısa bir süre sonra,
neredeyse yarısı 11 Eylül terörünün ardında Irak'ın olduğuna
inanmıştı. Savaşa yönelik destek bu inançlarla uyum içindeydi.
Propaganda kampanyası ara seçimlerde yönetime zar zor bir çoğunluk
sağlamaya anca yetti; çünkü oy verenler, acil kaygılarını bir kenara
bırakıp şeytani bir düşman karşısında duyulan korkuyla gücün
şemsiyesi altında kümelendiler.
Bush “altı hafta süren savaşı 1 Mayıs'ta uçak gemisi Abraham
Lincoln’un güvertesinde güçlü bir Reaganımsı final" ile bitirdiğinde,
kamu diplomasisinin parlak başarısı açığa çıkmıştı. Bu muhtemelen,
Başkan Ronald Reagan'ın 1983'te dünyanın hindistan cevizi başkenti
Grenada'yı işgal ettikten ve böylece Rusların burayı ABD'yi
bombalamak için kullanmasını engelledikten sonra gururla yaptığı,
Amerika'nın "başı dimdik" açıklamasına bir gönderme. Reagan'ın
taklitçisi, -ülke içindeki şüpheci yorumlar konusunda kaygı duymadan-
"El Kaide'nin bir müttefikini ortadan kaldırmak suretiyle, teröre
karşı savaşta bir zafer" elde etmiş olduğunu ilan etmekte serbestti”
[8]. Saddam Hüseyin ile baş düşmanı Usame bin Ladin arasında olduğu
iddia edilen bağ konusunda hiçbir güvenilir kanıt olmaması ve bu
iddianın uzman gözlemcilerce reddedilmesi önemli değildi. Zafer ile
terör arasındaki tek bağ da önemli değildi: Amerikalı görevlilerin
de teslim ettiği gibi, işgal El Kaide'ye katılanların sayısını büyük
oranda artırdığından, "teröre karşı savaşta büyük bir gerileme"
olarak görülmektedir [9].
Wall Street Journal, Bush'un dikkatle sahnelediği uçak gemisi
fantazisinin "2004'te yeniden seçilmesine yönelik kampanyanın
başlangıcına" işaret ettiğinin farkına varmıştır; Beyaz Saray bu
kampanyanın "mümkün olabildiğince ulusal güvenlik konuları
etrafından örüleceğini" umuyor. Cumhuriyetçilerin baş politik
stratejisti Karl Rove'a göre, seçim kampanyası, "savaşa değil, Irak
muharebesine" odaklanacak [10]: savaş, sadece yurtiçinde halkı
kontrol altına almak için olsa bile devam etmeli. 2002 seçimlerinden
önce, Rove, parti aktivistlerine güvenlik konularını vurgulamaları
ve dikkati Cumhuriyetçilerin hoşa gitmeyen iç politikalarından
uzaklaştırmaları talimatını vermişti. Tüm bunlar, bugün görevde olan,
Reagan döneminden kalıp da yeniden dolaşıma sokulan unsurların
doğasında var. İlk göreve geldiklerinde de politik iktidarı bu
şekilde ellerinde tutmuşlardı. 1992 itibariyle Reagan'ı Richard
Nixon'la birlikte en sevilmeyen başkan yapan politikalara karşı
muhalefeti engellemek için düzenli olarak panik düğmesine basarlardı.
Küçük başarılarına rağmen, yoğun propaganda kampanyası temel
konularda halkın görüşünü değiştiremedi. Nüfusun çoğu, uluslararası
krizlerde ABD'nin değil, BM'nin liderliğini tercih etmeye devam
ediyor; ayrıca halkın üçte ikisi, Irak'ta yeniden inşanın ABD yerine
BM'nin gözetiminde yapılmasını tercih ediyor.[11]
İşgalci koalisyon ordusu kitle imha silahlarını ortaya
çıkaramayınca, Amerikan yönetiminin duruşu değişti; önceden Irak'ın
elinde kitle imha silahları olduğu “mutlak kesinlik” iken, şimdi
suçlamalar, "potansiyel olarak silah üretimi için kullanılabilecek
ekipmanların bulunmasıyla doğrulanıyor". [12] Daha sonra üst düzey
yetkililer, önleyici savaş kavramında, ABD'nin "büyük miktarlarda
ölümcül silah" bulunduran ülkelere saldırmasına olanak tanıyan bir
“düzeltme” önerdiler. Bu değişiklik, "yönetimin, kitle imha
silahları geliştirme yolunda niyeti ve yetisinden başka bir şeyi
olmayan düşman rejimlere karşı harekete geçmesini" öngörüyor. İşgal
için ortaya atılan argümanın çökmesinin en önemli sonucu, kuvvete
başvurma konusundaki kriterlerin aşağı çekilmesi oldu.
Belki de propagandanın en görülmeye değer başarısı, demokrasiye
yönelik sıradışı bir nefret ve küçümseme gösterisinin ortasında,
Bush'un Ortadoğu'ya demokrasi getirme “vizyonunun” övülmesi olmuştur.
Bir örnek, Eski ve Yeni Avrupa arasında yapılan ayrımdır; bunlardan
eskisi lanetlenirken, yenisi cesaretinden ötürü selamlanıyordu.
Kriter oldukça netti: Eski Avrupa, Irak konusunda kendi nüfuslarıyla
aynı tavrı alan hükümetlerden oluşurken, Yeni Avrupa'nın
kahramanları, çoğu durumda savaşa karşı çıkan halkın büyük
çoğunluğunu göz ardı ederek, Texas'taki Crawford çiftliğinden gelen
emirlere uyuyordu. Politik yorumcular bu itaatsiz Eski Avrupa ve
onun ruhsal hastalıkları konusunda ağız kalabalığı yaparken, Kongre
bayağı bir komedi halini aldı.
Yelpazenin liberal ucunda, eski ABD BM Büyükelçisi Richard
Holbrooke, Yeni Avrupa'nın sekiz orijinal üyesinin nüfusunun Eski
Avrupa'dan daha fazla olduğu ve bunun da, Fransa ile Almanya'nın "yalıtılmış"
olduğunu kanıtladığını söyleyerek "çok önemli bir noktayı" vurguladı.
Gerçekten de bu doğru olabilir, tabii ki, kamunun demokraside bir
ölçüde rolü olduğu yolundaki radikal sol aykırı görüşe boyun
eğmediğimiz sürece. Daha sonra Thomas Friedman, Fransa'nın Güvenlik
Konseyi'nin daimi üyeleri arasından çıkarılmasını istedi, çünkü
Fransa "anaokulundaydı ve diğerleriyle doğru dürüst oynamıyordu"
Buradan da, Yeni Avrupa nüfusunun hala çocuk yuvasında olması
gerektiği sonucu çıkıyor, en azından anketlere bakarsak . [14]
Türkiye, özellikle öğretici bir örnekti. Hükümet, kendi nüfusunun
%95'ini göz ardı edip emirlere uyarak “demokratik yeterliliğini”
kanıtlaması yolundaki ağır ABD baskısına direndi. Yorumcular bu
demokrasi dersi karşısında çileden çıktılar; o kadar ki, bazıları
Türkiye'nin 1990'larda Kürtlere karşı işlediği suçları haber yaptı;
halbuki, bu konu daha önce, ABD'nin olup bitenlerdeki rolü nedeniyle
bir tabuydu; gerçi bu rol yorumcuların feryatlarında yine de
dikkatle gizlenmişti.
Hayati noktayı ifade eden Paul Wolfowitz oldu, Türk ordusunu "kendilerinden
beklediğimiz güçlü liderlik rolünü oynamadığı" ve hükümetin, halkın
neredeyse tümü tarafından kabul edilen kamuoyu görüşüne uymasını
engelleyecek biçimde müdahale etmediği için kınadı. Bu nedenle
Türkiye'nin çıkıp "Bir hata yaptık, şimdi Amerikalılara nasıl
olabildiğince yardım edebileceğimizi düşünelim" demesi gerekti. [15]
Wolfowitz'in duruşu özellikle öğretici oldu, çünkü kendisi yönetimin
Ortadoğu'yu demokratikleştirme seferinde önde gelen bir figür olarak
sunulmuştu.
Eski Avrupa'ya yönelik kızgınlığın, demokrasiye karşı duyulan
küçümsemeden daha derin nedenleri var. ABD, Avrupa'nın birleşmesini
daima biraz çelişik duygularla izlemiştir. Henry Kissinger, 30 yıl
önce yaptığı Avrupa Yılı konuşmasında, Avrupalılara kendi bölgesel
sorumluluklarını "ABD tarafından yönetilen düzenin genel çerçevesi
dahilinde" tutmalarını tavsiye etmiştir. Avrupa, Fransız - Alman
sınai ve mali merkezi temelinde kendi bağımsız yörüngesini takip
etmemelidir. ABD yönetiminin kaygısı şimdi, dünyanın en dinamik
ekonomik bölgesi olan, yeterli kaynağı ve ileri sanayi ekonomileri
bulunan Kuzeydoğu Asya'ya da uzanıyor; burası, aynı zamanda,
Washington'un ilan ettiğine göre, gerekirse güçle, sürekli olarak
korunacak olan genel dünya düzeni çerçevesine meydan okuyabilecek
potansiyel olarak entegre bir bölgedir.
[1] John Ikenberry, Foreign Affairs, Sept.-Oct. 2002.
[2] Wall Street Journal, Jan. 27, 2003.
[3] Michael Gordon, New York Times, March 18, 2003.
[4] Los Angeles Times, March 23, 2003.
[5] Thomas Friedman, NYT, June 7, 1991. Alan Cowell, NYT, April
11, 1991.
[6] Thomas Friedman, NYT, June 4, 2003.
[7] Linda Rothstein, editor, BAS July 2003.
[8] Elisabeth Bumiller, NYT, May 2, 2003; Transcript, same day.
[9] Jason Burke, London Sunday Observer, May 18, 2003.
[10] Jeanne Cummings and Greg Hite, WSJ, May 2, 2003. Francis
Clines, NYT, Op-ed, May 10, 2003; Rove’s emphasis.
[11] Program on International Policy Attitudes (PIPA), U. of
Maryland, April 18-22.
[12] Dana Milbank, Washington Post, June 1, 2003
[13] Guy Dinmore and James Harding, Financial Times, May 3/4,
2003.
[14] Lee Michael Katz, National Journal, Feb. 8, 2003; Friedman,
NYT, Feb. 9, 2003.
[15] Marc Lacey, NYT, May 7/8 2003.
|