Radikal Olmak
Felsefecilerden Bazı Bilge Sözler
David Cromwell
28 Ekim 2003
Neden aktivistler çoğu kez motivasyon, yalnızlık, kendini tüketme,
bencillik ve ıstırap gibi hassas insani meselelerle ilgilenmeyi
savsaklarken zor olaylara, bir sürü şahıs ve sıkıcı tartışmalara
odaklanır? Neden seçkinlerin iktidarına çoğunlukla öfke, nefret ve
bazen de şiddetle tepki gösteririz? İnsanlığımızı koruyarak gayri
meşru otoriteyi nasıl alt ederiz?
Karl Marx bir keresinde şuna dikkat çekmişti: “Radikal olmak kökene
inmektir ve köken insanın kendisidir.” “Mülkiyet hırsızlıktır” diye
yazan Pierre Joseph Proudhon şunu öğütlemişti: “Eski Dünya çözülme
süreci içerisindedir. O sadece düşüncedeki ve kalplerdeki yekpare
devrimle değiştirilebilir.”
Marx ve Proudhon’un bu akıllıca sözleri düşünüp taşınmaya değerdir.
Yekpare bir devrim hem politik fikirlerin hem de kendi
vicdanlarımızın dürüst bir muhasebesini gerektirir. Radikal olmak,
insan olmanın kökenine inmektir. Ve yine de, bu görüşlerin hepsi
sol-yeşil çevrelerde “ilgisiz”, “duygusal” olduğu gerekçesiyle
çoktan bir kenara itilmiştir ya da dillendirilmemektedir.
Brezilyalı aktivist-eğitimci Paolo Freire Ezilenlerin Pedagojisi’nde
şu öngörüde bulunmuştu: “ezilme durumu hem ezenlerin hem de onların
ezdiklerinin etkilendiği bir insandışılaşmış ve insandışılaştırıcı
bütünlüktür” Can alıcı olan “hem-hem de” kelimelerine dikkat edin;
ezilenler ve ezenler insanlıktan çıkarılmıştır. Freire sözlerine
şunları ekliyordu: “özgürlüğün elde edilmesine karşı en büyük
engellerden biri ezmek gerçeğinin içine aldıklarına nüfuz etmesi ve
böyle yaparak insanların bilincini perdelemek yönünde hareket
etmesidir.” Özgürlük için mücadele her zaman tehlike altındadır,
çünkü ezilenler mücadele içerisinde kendi insanlıklarını
kaybedebilirler. Diğer yandan ne zaman ezen güçler devrilse,
geçmişte ezilenlerin hümanist ve özgürlükçü vizyonu, o zaman
herkesin olur. Her birey, ideal olarak, “sürekli özgürleşme”
sürecini tecrübe ile öğrenir.
Bu tarz özgürlük sürekli öz-bilinçlilik ve özel durumlarda
varsayımlarımızın, kararlarımızın ve hareketlerimizin gözden
geçirilmesini gerektirir. Bu zordur; çok zordur. Özellikle sorumsuz
ya da bayağı bir şekilde hareket ettiğimizde bize ait
davranışlarımızı rasyonalize etmek gibi son derece insani bir eğilim
vardır. Alman ruhbilimci Erich Fromm’un Özgürlük Korkusu’nda yazdığı
gibi: “Bir eylem her ne kadar mantıksız ya da ahlaka aykırı olsa da,
insanın bunu rasyonalize etmek için, başka bir deyişle, eyleminin
akıl, sağduyu ya da en azından yerleşik ahlâk tarafından
yönlendirildiğini kendisine ve başkalarına kanıtlamak için önüne
geçilemez bir dürtüsü vardır. Mantıksız hareket etmesi çok zor
olmasa da hareketine mantıklı neden görünümü vermemek, onun için
neredeyse imkânsızdır.
Bu tarz rasyonalizasyon ister iş yerindeki patronumuz, ister bir
ordu komutanı ya da politik liderlerimiz olsun “amirlerimizin emri
altında” olduğumuzda ortaya çıkabilir. Bu tür durumlarda, birinin
kişiliğini daha gelişkin bir “iyiye” boyun eğdirmek için güçlü,
hatta karşı konulamaz, bir istek olabilir. Bununla birlikte, teslim
olmayı arzulayan güçlü bir unsur da bulunabilir. Erich Fromm’un
belirttiği gibi: “yalnızlıktan ve güçsüzlükten kurtulma çabamız
içerisinde, gerek otoritenin yeni biçimlerine teslim olarak gerekse
kabul edilmiş kalıplara zoraki boyun eğerek kendi bireysel
benliğimizden feragat etmeye hazırızdır.”
Bu “kabul edilmiş kalıplar” devlet-şirket gücü tarafından meydana
getirilen yıkıcı çizgiyi takip etme eğilimindedir. Bugün Afganistan
ve Irak’ta gördüğümüz gibi, olumlu insani özellikler–olumsuzlarla
birlikte- yıkıcı amaçlara hizmet etmek için kullanılır. Sevgi,
özgürlük, sorumluluk, vicdan, yıkıcı itkilere dayanak sağlamak için
liderler tarafından ileri sürülür. Bu itkiler lider politikacılar,
şirket patronları ve etkili medya yorumcularını içine alan güçlü
toplumsal gruplar tarafından rasyonalize edilir ya da düşüncesizce
kendilerine mal edilir. Yakın zaman önce Edward Herman’ın belirttiği
gibi: “Kamuoyu açısından kabul edilemez olanı normalleştirmek ana
akım medya ve uzmanların işidir.” Böylece, elit iktidarın
‘demokrasi’ olarak adlandırdığı şeyi uygulamaya koymak üzere
yoksulları ve direnci kırılmış ulusları istila etmesi “kabul
edilebilir” ve “gerçekçi” olur.
Bu arada, resmi akıl uyarınca, hızlı bir şekilde kötüleşen küresel
nimetlerin boşa harcanmasını önlemeye yardımcı olmak için kapitalist
kurumların yerine ekolojik/toplumsal ağları ve pratikleri geçirmek
“düşünülemezdir.” Bunun yerine, “bizler” ‘pragmatik’ bir yaklaşım
benimsemeli ve ticaret ve yatırımı “daha verimli” kılmalıyız.
“Sağduyu” ve “her şeyden haberdar kamuoyunu” meydana getiren bu
düşüncelerdir. Refah kesintileri, kemer sıkmak ve “sıkıntı” kısa
vadede icap edebilir. Ama yine de, bize bu sıkıntı veren ancak
zorunlu önlemlerin hepimiz için daha iyi bir gelecek sağlayacağı
söylenir.
Kabul edilmiş hakikatlere meydan okumak zahmetli, belki de alaya,
tutsaklığa, işkenceye ya da daha kötüsüne neden olan bir deneyim
olabilir. Nüfuzlu çevrelerdekiler açısından, ‘grup’ üyeliğini
kaybetme, bu nedenle çok önemli bir “aidiyet” hissini kaybetme riski
-bu his kişinin kendi potansiyelini ve kişiliğini geliştirme
yetisini kaybetmek pahasına elde edilmiş olsa da- vardır. Bu yüzden
devlet-şirket gücünün toplumsal talepleri bireysel ahlâki normlar
seviyesine yükseltilir.
On altı yıl önce, jeofizikçi olarak Shell’e iş başvurusunda
bulunduğum zamanı hatırlıyorum. Hague’deki Shell’in merkez bürosunda
görüşmelerden oluşan çok yorucu bir güne katılmak için Hollanda’ya
uçmuştum. Farklı oturumlarda beni sorguya çeken çeşitli
departmanlardan kıdemli sekiz değişik yönetici vardı. Özellikle biri
kasıtlı olarak kışkırtıcıydı. Bana “çevreyi tahrip eden ve Üçüncü
Dünyayı soyup soğana çeviren bir şirket için neden gelip çalışmak
istiyorsun?” diye sordu. Gerçekten de! ‘Doğru’ cevap, elbette,
Shell’in Üçüncü Dünyada “yatırım” yaptığı, bu nedenle orada
kalkınmayı desteklediği ve ayrıca çevreyi koruyacak -daha temiz
yakıtlar, etkisi azaltılmış kimyasal maddeler, yenilenebilir enerji
projeleri- yeni teknolojileri desteklediğiydi. O zaman benim de
gerçekten inandığım –yarı yarıya inandığım!- bu cevabı verdim. Ve
işe alındım. Ancak yaklaşık olarak beş yıl sonra Shell’i terk
ettiğimde, bu doktrine olan inancımı yitirdim. Şirketlerdeki ve
devlet kurumları içerisindeki birçok bireyin kapitalist mitin
sakıncasız niyetine ve verimli sonuçlarına inandığına eminim. Eğer
başka türlü düşünseler işlerini titiz ve gayretli bir şekilde nasıl
yapabilirlerdi?
Devlet-şirket gücünün muhafazası –ve bunun devam eden
konsantrasyonu- gerçekten elit istekleriyle oyalanmamızı ve bunları
bireysel etik seviyesine çıkarmamızı gerektirir. Ya da, işçiler
olarak, –her zaman yaptığı gibi- bilançonun insanların ve gezegenin
yağmalanması anlamına geldiğinde bile sadece kâr, kâr ve kâr
olduğuna aldırmamaya çalışırız. Devlet-şirket gücü insanlar
arasındaki toplumsal bağların zayıflamasını; bizlerin tecrit
edilmiş, terk edilmiş ve en sonunda demoralize edilmiş hissetmemizi
ister. Bundan sonra toplum, Emile Durkheim’ın dikkat çektiği gibi:
“bireylerden meydana gelen karmakarışık bir toza” dönüşür.
Ancak yalnız kalmaktan sakınmak için, ilişki kurmak yönünde akıl
almaz ölçüdeki güçlü dürtüyü söndürmek zordur. Şüphesiz, bu pek çok
iyi şeye yol açabilir. Ancak, eğer akıl olmaksızın sürdürülürse, bu
tür bir dürtü fiilen aşağıya doğru bir kendini kandırma sarmalına
neden olabilir. Şefkati Sevmek’in yazarı Sharon Salzberg şunu
anlatır: “kimliğimizi korumak ya da bir aidiyet hissini devam
ettirmek için hakikati gözden çıkarabiliriz. Bunu tehdit eden ne
olursa olsun korku ve endişede artış meydana getirir, bu yüzden
duygularımızı yadsır, engelleriz. Bu gidişatın son neticesi
insanlıktan çıkmaktır. Kendi yaşamlarımızdan ayrı hale geliriz ve
diğer yaşayan varlıklardan da büyük kopukluk hissederiz. İç
yaşantımızla temasımızı kaybettikçe, kim olduğumuz, neye
tasalandığımız ve neye değer verdiğimizle ilgili bir duygu için
dışsal değişimin değişen rüzgarlarına bağımlı hale geliriz.
Kurtulmaya çalıştığımız acı korkusu, gerçekte, sürekli eşlikçimiz
haline gelir.”
O zaman nereye yönelmeli? Carl Jung sevgi ve iktidar arasındaki
ilişki hakkında zeki bir gözlemde bulunurken teselli verir:
“Sevginin egemen olduğu yerde, hükmetmek için bir arzu olmaz ve
gücün baskın olduğu yerde sevgi yoktur. Biri diğerinin gölgesidir.”
Gerçek sevgi eşitlik, karşılıklı saygı ve paylaşmaya dayalıdır,
orada yükselmek ve iktidar için itişip kakışmaya hiç yer yoktur. Bu
bireyler arasında olduğu kadar toplum içerisindeki güç ve sevgi için
de doğrudur. Güç için yanıp tutuşanların çıkarlarına ya da kendi
iktidarlarını muhafaza etmek isteyenlere hizmet etmek, doğal olarak
toplum içerisindeki sevgi gösteren güçler ve insanlık, dayanışma,
barış ve merhamet açısından yıkıcıdır.
Ancak Salzberg, umutlu olmak için birçok neden sunar. İlk önce şuna
dikkat çeker: “Yanılgı ya da cehaletin en önemli yönlerinden biri
yaptıklarımızın gerçekten önem teşkil etmediğiinancıdır.” Ve bu,
aslında iş çevreleri ve hükümet propagandasının aralıksız ve güçlü
kampanyalarının başarılı olduğunun da bir göstergesidir. Mevcut
devlet-şirket sistemleri denetiminin genellikle aslında tehlikesiz
ve ne olursa olsun değiştirilemez olduğu düşünülür. Bizler
kapitalist malları ve hizmetleri tüketmeye ve resmi çizgiye itaat
etmeye devam ettiğimiz sürece, statükonun sürdürülmesi için, bizim
gerçekten önemli olmadığımız mitinin aralıksız desteklenmesi elit
iktidar açısından elzemdir.
Salzberg şöyle karşı çıkar: “Kendimizi belli değerlerle düzene
sokacak ve yararlı seçimler yaparak istediğimiz yaşamı yaratacak
gücümüz vardır. Cömert olduğumuzda, yaşam elle tutulabilir ve
niteliksel bir şekilde farklı olur.” Albert Einstein bunu kabul
ederdi: “Erkek [ve büyük ihtimalle, kadın!] yaşamın anlamını-hayat
kısa ve tehlikeli olsa da- ancak kendisini topluma adayarak
bulabilir.” Bu tür bir adanmışlık akıllıca uygulandığında, kendimize
olduğu kadar başkalarına da yardımcı olur. Cömertlik pratiğinin
dikkate değer yenilenebilir bir niteliği vardır; bu, her nerede
karşılaşırsak karşılaşalım acının dindirilmesine yardım etmek için
içkin insani gücümüzü artırır ve yeniden doldurur. Sözkonusu pratik
yararlı olmayan güç ifadesi ile sevgi ifadesi arasındaki çatlağa
dikkat çeker.
Salzberg bunu şu şekilde ifade eder: “Merhamet hiç de âcizlik
değildir. Merhamet, dünyadaki ıstırabın gerçek doğasını görerek
ortaya çıkan güçtür. Merhamet ister bizim içimizde ister
başkalarının içinde olsun, korkmadan, bu ıstıraba tanıklık etmeye
dayanmamızı mümkün kılar; tereddüt etmeden adaletsizliği
adlandırmamıza ve idaremizdeki bütün becerilerimizle güçlü bir
şekilde harekete geçmemize olanak sağlar.”
Radikal olmanın kökeni burada yatar.
David Cromwell Media Lens’in editörüdür. Ücretsiz medya
uyarıları için http://www.medialens.org’a katılın.
|