SAVAŞ ÇILGINLIĞI
Sunera Thobani
Bir kadın konferansında kadına yönelik şiddet üzerine yaptığım
son konuşma oldukça ihtilaf yarattı. Korkunç 11 Eylül
saldırılarının ardından; ABD’nin tepkisel olarak başlattığı
“Amerika’nın yeni savaşı”nın kadına yönelik şiddeti arttıracağını
iddia etmiştim. Şimdiki krizi, kökleri sömürgecilik ve
emperyalizme dayanan Kuzey-Güney ilişkilerinin bir devamı olarak
değerlendirmiştim. Amerika’nın dış politikası kadar Başkan Bush’un
ırksallaştırılmış Amerikan Ulusu inşaasını da eleştirmiştim. Son
olarak, Afgan kadın örgütleriyle dayanışmanın ve Kanada’daki kadın
hareketinin savaşa acilen karşı çıkmasının gerekliliğinden
bahsetmiştim.
Hakkımdaki bağlamından koparılmış ve çarpıtılmış medya haberleri,
akademik anlamda sahtekar, ahlaki anlamda iflas etmiş biri olmakla
ve nefret tellalığı yapmakla suçlanmama neden oldu. Kesinliği ve
güvenilirliğinden şüphe duyulamaz ve pek çok kaynakça doğrulanmış
bir belge olan Amerikan dış politikasına dair yorumlarımın nasıl
da bir ‘nefret konuşması’ olarak yorumlandığını görmek büyüleyici
oldu. Amerika destekli darbelerden, ölüm bölüklerinden, bombalama
ve öldürmelerden bahsetmek, ironik bir şekilde beni bir ‘nefret
tellalı’ yaptı. Hatta konuşmamla bir ‘nefret suçu’ işlediğim
iddiasıyla, RCMY’e şikayet edildim.
Bu tepkilerin öldürücülüğüne rağmen, konuşmamın Amerika’nın yeni
savaşına Kanada’nın verdiği destek hakkındaki kamusal tartışmayı
ilerletme şansı yaratmasını iyi karşılıyorum. Konuşmayı yaptığımda
bu tartışmayı herhangi bir ülkeye, herhangi bir saldırı
başlatılmadan önce yapmanın zorunlu olduğuna inanıyordum.
Afganistan’ın bombalanması ve Pakistan’da askeri yönetim ilan
edilmesiyle birlikte olaylar bizi aştı. Ölü ve yaralı kayıtlarının
haberlere girmeye başlaması, bu tartışmaya olan ihtiyacın
aciliyetini daha da arttırdı. Kadın konferansındaki konuşmam bu
savaşa karşı kadın hareketini seferber etmeye yönelikti. Şimdi, bu
vesileyle daha geniş kitlelere ve farklı forumlara yönelinmesinden
memnunum.
Yine de ilk olarak konumum hakkında bir iki şey söylemek isterim:
Çalışmamı radikal, politik akademik geleneğin içine koyuyorum.
Akademisyenlerin entelektüel güvenilirlik oluşturmak için politik
aktivizmin dışında olmaları ve sadece objektif bir dil kullanarak
uygun şekilde tarafsız bir tavır sergilemeleri gerektiği konusunda
ısrar eden akademik elitizm politikalarını her zaman reddettim.
Çalışmamın temelleri, bağlantılı olduğum çeşitli toplulukların ve
içinde bulunduğum toplumsal adalet hareketlerinin dilinde,
politikalarında ve pratiklerinde yatmaktadır.
AMERİKAN DIŞ POLİTİKASI ÜZERİNE
Dünya Ticaret Merkezi’ne ve Pentagon’a yapılan korkunç 11 Eylül
saldırılarının ardından Bush hükümeti “Amerika’nın Terörle Savaşı”nı
başlattı. BM’ye herhangi bir rol biçmekten ve uluslararası hukuğa
sadık kalma ihtiyacından kaçınan ABD yönetimi, Afganistan’a karşı
tek yönlü askeri harekatı haklılaştırmak için uluslararası bir
ittifak başlattı. Bu koalisyonun ilk ortaklarından biri, ABD’nin
talep edebileceği her türlü yardımı kesinlikle destekleyeceğini
açıklayan Kanada hükümetiydi. Bu koşullarda, Kanada’daki insanların
Amerikan dış politika sicilini dikkatlice incelemeleri kesinlikle
makul bir harekettir.
Konuşmamda da belirttiğim gibi bu sicil tehlike işareti veriyor ve
güven uyandırmıyor. Şili’de demokratik şekilde seçilmiş Allende
hükümetine karşı gerçekleştirilen CIA destekli darbe, 30,000’in
üstünde insanın ölümüne neden oldu. El Salvador’da ABD destekli
rejim 75,000 civarında insanı öldürmek için ölüm tugayları kullandı.
Nikaragua’da ABD destekli terörist karşı savaş 30,000’in üstünde
insanın ölümüne yol açtı. İlk Irak bombalaması, ardında 200,000’in
üzerinde ölü bıraktı ve bombalamalar son on yıl boyunca devam etti.
UNICEF bir milyonun üzerinde Iraklı’nın öldüğünü ve en sert
biçimiyle ABD güçleri güdümündeki BM yaptırımlarıyla her ay
5,000’inin daha ölmeye devam ettiğini tahmin ediyor. Liste burada
bitmiyor. Guatemala’da 1954’te CIA tarafından desteklenen darbeden
sonra 150,000 kişi öldürüldü, 50,000 kişi kayboldu; Vietnam’da iki
milyonun üzerinde insan öldürüldü; ve daha öncesinde Hiroşima ve
Nagazaki nükleer saldırılarında da 200,000 kişi öldürülmüştü. Suudi
Arabistan, Mısır, Güney Afrika’daki ırkçı rejim, Endonezya’daki
Suharto diktatörlüğü, Filipinler’deki Marcos ve İsrail’in Lübnan,
Golan Dağları ve Filistin sınırları işgalini de içine alan pek çok
otoriter rejim ABD tarafından desteklendi. ABD’nin dış müdahale
biçimi, sol hükümetleri devirip yerine ABD’nin kendi çıkarlarını
destekleyecek sağ kanat rejimleri empoze etmek şeklinde olmuştur -bu,
ölüm tugaylarını eğitmek, kullanmak ve solcu politikacıları ve
aktivistleri katletmek anlamına gelse bile. Bu açıdan ABD, sivil
şahıslara ‘harcanabilir’ gözüyle bakan bir geçmişe sahip.
ABD’nin dünyaya dehşet verici düzeyde şiddet yayan ve dış politikası
kana bulanmış en büyük ve en tehlikeli küresel güç olduğu yorumunu,
bu bağlamda yapıyorum. Bu yorumun doğurduğu ihtilaf, şaşırtıcı
biçimde bu değerlendirmenin dürüstlüğüne yönelmedi. Bunun yerine,
ses tonum ve kelime seçimim (tahrik edici, aşırı, kabasaba, kızgın,
akademik olmayan, vs.) üstüne odaklandı.
İtiraf etmeliyim ki, ‘dehşet verici şiddet’ ve ‘kana bulanmış’
kelimelerini kullanışım kasıtlıydı ve üzerine düşünülmüştü. Bu
kelimeleri öylesine kullanmıyorum. Birbirini izleyen ABD
yönetimlerine göre kendi politikalarından kaynaklanan ölümler sadece
‘bir sürü istatistik’, bir sürü ‘ikinci dereceden hasar’dan
ibarettir. Saldırılar için hedef alınanların insanlığını görünmez
kılmak, sömürgeci ve emperyalist müdahalelerin etkisini saklamak
için ustaca kullanılmış bir stratejidir. Belki de bu insanların acı
çeken bedenlerini cisimlendirilmemiş istatistikler ve ‘ikinci
dereceden hasarlar’ olarak görünmez kılarken, ‘akıllı’ silah
sistemlerinin etkililiğini ve doğruluğunu; cerrahi ve teknolojik
kusursuzluğu övünerek açıklamaktan daha güçlü bir insanlıktan
çıkarma stratejisi yoktur. İnsanların bedenlerinde dolaşan kanın
gerçekliğinin ayırt edilmesine dayanan cisimlendirilmiş bir dil
kullanmak, bu insanları insanlaştırmak için bir teşebbüstür. Bu,
bizi, üzerine bombalar yağan ve terörün sürekli var olduğu bir
alanın hakiki bedenselliğini tanımaya zorlar. Bu dil, bizi ‘onlar’ın
da ‘biz’im gibi kanadığını ve ‘onlar’ın da ‘biz’im gibi incindiğini
ve acı çektiğini anlamaya, tanımaya çağırır.
Amerikan savaşlarını desteklediğimizde bu kan dökme suçuna ortak
oluyoruz. Bu olayların gerçek korkularına tanık olmaktansa benim
sesime ve sözlerime yansıyan sarsılmış ve dehşete düşmüş
tepkilerdeki cisimlendirmenin gücüne tanık olun. Soyut, genel
kategorilerin ve istatistiklerin yerine kan ‘görme’nin son derece
cesaret kırıcı olduğunu kabul edebilirim. Ama yine de imparatorluk
kurmanın korkunç insani bedellerini anlamak için bunu görebilmemiz
gerek. New York ve Washington’da ölenlerin üzücü şiddet
görüntülerine tekrar tekrar tanık olmanın şokunu ve acısını hepimiz
hissettik. Sevenlerinden dinlediğimiz hikayeler bize onların
kaybının acısını hissettirdi. Peki ama, ABD saldırganlığının
kurbanlarının acısına nerede tanık oluyoruz? Onların kaybının
boyutunu anlamaya nasıl başlıyoruz? Kimin insaniyetini tanımayı ve
kiminle empati kurmayı seçiyoruz ve kim bize daha çok ‘ikinci
dereceden hasar’ gibi geliyor? Sömürgecilik ve emperyalizm karşıtı
hareketler ve kuramcılar, uzun süre, marjinalize olmuş ötekilerin
varlıklarını ve deneyimlerini toplumsal dünya analizimizin merkezine
koymakta ısrar ettiler. Tarihin bu anında bunu yapamamak insafsızlık
olurdu. Konuşmama verilen tepkilerin ardından cisimleşmiş düşünce ve
konuşma dili ve politikasıyla uğraşmanın gerekliliğine her
zamankinden çok ikna oldum. Her şeye karşın, bahsettiğimiz şey
milyonlarca insanın yaşamı ve ölümü.
Bu, ne tartışmalı ne de yeni bir talep. Irkçı sömürge ilişkilerinin
haritası çıkarılırken, feministler (Mahasweta Devi, Toni Morrison,
Gayatri Spivak ve Patricia Williams gibi) dikkatimizi güçlü bir
şekilde gerçekte kadınların bedenlerine yapılanlara çekiyorlar.
Sömürgecilikten kurtulma konusunda çalışan tanınmış kuramcılarından
biri olan Frantz Fanon, sömürgeye dayalı sosyal yapılarda şiddetin
rolü ve bastırılmışlık psikolojisini araştırdı ve yazdı; ancak,
basitçe kanı akıtılan, işkence gören siyah bedenleri ve ‘dağlayan
kurşunlar’ı, ‘kanlı bıçaklar’ı sömürge dünyasının gündelik yaşamının
düzeniymiş gibi gösterdi. Eduardo Galeano kitaplarından birine ‘The
Open Veins of Latin America’ (Latin Amerika’nın Açık Damarları)
adını verdi ve sömürge sonrası kuramcısı Achille Mbembe “bedenin
küçük düşürülmesi”nden, bastırılmış bedenin “sakat bırakılması”ndan,
“boynun vurulması”ndan bahsetti. Aime Cesaire’nin şiirlerinin nabzı;
Afrikalı güçlerin egemenliğine karşı protestosundaki kızgınlığının
ve hiddetinin, kanın, acının somutluğuyla atar. Modern sosyal
bilimlerin kurucularından biri kabul edilen Karl Marx sermayenin,
sömürülmenin ve klasik politik ekonominin güçlü eleştirilerini yapar
ve üzerine çalıştığı ekonomik sistemi ‘vampir kapitalizm’ olarak
adlandırmaktan kaçınmaz. Kişisel olmayan ve soyut politikaların
şiddetli etkilerine dikkat çekmeye teşebbüs etmek de onurlu bir
entelektüel geçmişe sahip çıkmaktır.
AMERİKAN ULUSUNU YARDIMA ÇAĞIRMAK
Konuşmamda, Bush yönetiminin giriştiği emperyalist saldırganlığı
meşrulaştırmak için, başkanın intikamcı ve kana susamış Amerikan
ulusu ve halkı imgesine başvurduğunu iddia etmiştim. Sosyal
bilimlerde “ulus” ve “halk” kavramlarının toplumsal olarak inşa
edildiğini kabul etmek zorunludur. Amerikan ulusu da buna bir
istisna değildir.
Bush ve hükümeti tarafından bu ulusu savaşa seferber etmek için
kullanılan dili dikkate alırsak şunlarla karşılaşırız: din savaşı
başlatmak, sonsuz adalet operasyonu, şeytanın ve karanlığın
güçleriyle dövüşmek, barbarlarla savaşmak, kötülük edenlerin peşini
bırakmamak, Orta Doğu’nun bataklıklarını kurutmak, vs., vs.. Bu dil
Avrupa tarafından sömürgeleştirilen halklara oldukça tanıdık
gelmekte. Bu dilin böyle bir zamanda kullanılması, birlikleri
harekete geçirmek ve ‘medeniyet’ adına ulusal ve uluslararası bir
fikir birliği oluşturmak için fişeklenen köktenci ve
ırksallaştırılmış bir Batı ideolojisi olduğunu gözler önüne seriyor.
Bu dil, katılmakta tereddüt eden herkesin “medeniyetsiz” ve
“şeytani” olduğunu öne sürüyor. Bu açıdan ben, sadece ABD dış
politikasını ve Batı sömürgeciliğini eleştirdiğim için, pek çok kez
aşırı İslamcı rejimleri desteklemekle suçlandım.
Bir başka savaş destekleme taktiği de, kamuoyunun manipüle edilmesi.
11 Eylül saldırılarının hemen sonrasında yapılan anketler,
Amerikalıların şaşırtıcı bir çoğunluğunun güçlü bir askeri
misillemeyi güya desteklediğini bize bildirmek için defalarca
kullanıldı. Kime karşı olduğunu bilmiyorlardı ama her halükârda bu
stratejiyi destekler göründüler. Hem anketlerin hem de bu dilin
kullanımında Noam Chomsky’nin “rıza imalatı” (manufacture of
consent) dediği şeye tanık oluyoruz. National Review editörü,
Richard Lowry, “Şam’ın bir kısmını ya da Tahran’ı ya da herhangi
başka bir yeri ezersek bu, çözümün bir bölümüdür” şeklinde fikir
yürüttü. Başkan Bush “Terörist saldırıları gerçekleştirenler ve
onları koruyanlar arasında fark gözetmeyeceğiz”, dedi. Bombalama,
geçen haftasonu başladığında bile savaşın sadece Afganistan’la
‘sınırlı’ kalmayacağını, diğer ulusların da kendi yönetimi yanında
yer almak ile “katil ve yasadışı” olmak arasında seçim yapmaları
gerektiğini açıkladı. Pek çok yorumcu tarafından, ABD’ye yapılan
saldırılar düşünülürse, “kötülük edenler”e yönelik askeri saldırı
çağrılarını doğal, anlaşılabilir, ve hatta makul kabul etmemiz
istendi. Bu konumu reddediyorum. Amerikan dış politikasını yeniden
incelemek, Amerika’ya yapılan vahşi saldırıların kökündeki sebeplere
işaret etmek, uluslararası hukuğa bağlı kalınmasında ısrar etmek de
en az o kadar anlaşılabilir bir tepkidir. Konuşmamda, kadınları, bu
askeri saldırıyı “doğallaştırma” söylemini kırmaya ve onu olduğu
gibi -intikamcı bir misilleme ve Amerikan askeri gücünü göz önüne
serecek bir fırsat olarak- tanımaya çağırdım. Şunu sormaya hakkımız
var: Hangi ‘ulus’ların “katil” ve “yasadışı” olarak
adlandırılacağına kim karar verecek? Hangi ‘adalet’ kavramları
onaylanacak? Standartları, ırkçı profilleri bütün ABD’de açıkça
kurumlaştırıyor olmasına rağmen, Bush hükümeti mi belirleyecek?
Amerika’daki insanların tavrıyla, hükümetlerinin savaş çağrısını
ciddi olarak birbirinden ayırıyorum. Kanada basınında çok az yer
alsa da, Amerika’daki birçok insan büyük şehirlerde mitingler ve
barış yürüyüşleri organize ederek ve konuşmalar yaparak, yaratılan
‘ulusal’ konsensusa itiraz etmeye çalışıyor. Sorumsuz medya,
yorumlarımın Bush’un Amerikan ulusunu intikamcılığa, çağırmasıyla
ilgili olan kısmını kabaca çarpıtılmış bir biçimde bir televizyon
programından diğerine taşıyarak tekrarlıyor, kasten bağlamından
çıkartıyor.
Tekrarlıyorum, dil seçimim kastiydi. Bush’un sağ kanat, köktenci
eğilimlerine ve hükümetinin neo-sömürgeci/emperyalist uygulamalarına
dikkat çekmek istedim. ‘Kana susamışlık’ ve ‘intikamcılık’ gibi
özellikler birçok kişi tarafından ilk elden ‘yabani’ ve
‘medeniyetten uzak’ toplumlara atfedilirken, ABD, demokrasi ve
medeniyetin ışığı olarak sunulur. ‘Kana susamış’ ve ‘intikamcı’
kelimeleri, bu savaşın huzursuz edici tarihsel köklerine olduğu
kadar, ideolojik haklılaştırmasının doğasına da karşı çıkmamıza
sebebiyet veriyor.
KADINLARI ÖZGÜRLEŞTİRME POLİTİKALARI
Dünya üzerindeki Batı egemenliği ortadan kalkıncaya kadar hiçbir
yerde kadınların özgürleşemeyeceğini belirtmiştim. Konuşmamda,
Afganistan’ın, merkez Asya’nın geniş petrol ve doğal gaz kaynakları
yakınındaki stratejik konumunun önemine dikkat çektim. Batı’nın,
dünyanın doğal kaynaklarını hakimiyet altına alması ve tüketmesi
üzerine çok az tartışma olduğunu düşünüyorum. Bu, ihtilaflı bir
ifade değil. Benzer bir şekilde birçok tanınmış aydın, gazeteci ve
eylemci bu hakimiyetin, sömürgeciliğin tarihinde oluştuğunu, halen
devam eden Kuzey/Güney bölünmesinin temeline dayandığını ve de
şiddet ve direnci kışkırtmaya devam edeceğini belirtmiştir.
Militarizmin gücünün giderek arttığı günümüzde, ne Kuzey ne de Güney
ülkelerinde kadınlar için kayda değer bir özgürleşme
gerçekleşmeyecektir. Özel olarak Afganistan olayında Hekmatvar’ın
Hezb i İslami’sinin desteklenmesi ve silahlandırılması ve 90’ların
ortalarında Pakistan’ın Taliban rejimini örgütlemesindeki işbirliği,
ABD yönetiminin ekonomik ve politik çıkarları gereğiydi. Pakistanlı
gazeteci Ahmet Raşit’e göre 90’ların ortalarında ABD ve Unocal,
Afganistan’dan geçecek petrol boru hattı için Taliban yönetimiyle
uzlaşmaya yönelik tartışmalar yapmıştı. Bunun Afgan kadınları
açısından korkunç sonuçlarını gördük. Afgan kadın grupları Taliban
rejiminin güç kazanmasında ABD desteğinin büyük rolü olduğuna dikkat
çektiklerinde onları önemsemedik.
Taliban’a ve Kuzey İttifakı’nın şimdiki milisleri de dahil -Taliban’dan
önceki İslamcılar’a karşı Afgan kadın gruplarının ön saflardaki
direnişlerini görmezden geldik. Bunun yerine onları, İslam
kültürünün Batı tarafından ‘korunacak’ ve acınacak kurbanları olarak
görmeyi tercih ettik. 3. Dünya feministleri defalarca Güneyli
kadınların etkisinin ve direncinin görünmez kılınması ve kadınların
ezilmesinin çeşitli 3. Dünya kültürlerine indirgenmesi tuzaklarına
dikkatimizi çektiler. Pekçoğu bunları göz ardı etmeye devam ediyor.
Bugün, Afgan kadın grupları ABD’nin Afganistan’a düzenlediği askeri
saldırılara karşı çıkarken ve Kuzey İttifakı’nın ülkede halen devam
eden insan hakları ihlallerini ve geçmişte kadına yönelik şiddete
dair yaptıklarını gözler önüne sererken bile Amerikan yönetimi Kuzey
İttifakı’nı destekledi. Eğer bu kadınlara kulak verirsek ABD’nin
askeri müdahelesinin Afganistan’daki kadınları özgürlüğe
ulaştıracağı fikrinden çok çabuk sıyrılabiliriz.
Bombalamalar başlamadan önce bile, yüz binlerce Afgan kadını
evlerinden ve cemaatlerinden kaçmak ve mülteci olmak zorunda
kaldılar. Kabil, Kandahar, Celalâbâd ve ülkedeki diğer şehirlerin
bombalanması, kadınlar ve çocuklar dahil, daha fazla insanın
ölümüyle sonuçlanacaktır. Şimdi üç milyonun üzerinde Afgan mültecisi
ABD saldırılarından dolayı yola koyuldu. Gerçekleşecek kadın
özgürlüğü adına bu bombalamaları nasıl haklılaştırabiliriz ki?
Değindiğim ikinci nokta, emperyalizm ve militarizmin Batı
ülkelerinde de kadın özgürlüğünü sağlamadığıydı. Kadınlar ırkçı
emperyalist hedef ve pratikleri desteklemek için hizaya getirilmek
ve sürdürülen savaşta gaddarlaştırılan erkekler geri döndüklerinde
onlarla beraber yaşamak zorundalar. Ülke dışında kadın ve çocukları
öldüren erkeklerin, bu gaddarlaşmanın etkisinden kurtulmuş bir
şekilde geri dönmeleri çok zordur. Yine bu da ihtilaflı bir ifade
değildir. Kadınlara askeri saldırıları desteklemeleri öğretilir;
böylelikle bu saldırılar, onların ulusal ‘çıkarları’ içinde yer
alıyormuş gibi sunulur. Kadınların özgürlüğü bu koşullar içinde
gerçekleştirilemez. Küçük bir örnek olarak, bu savaşın karşısında
yer aldığım için kamuoyunda maruz kaldığım iftiraya/aşağılamaya
bakın.
Bana, aleyhtarlarım tarafından, bir kadın olarak Batı hakimiyetini
bu kadar eleştirdiğim, neden burada yaşadığım soruldu. Onlara hemen
Batılı olmayan dünyayı bu kadar aşağılarken, o dünyanın petrol,
ticaret, ucuz iş gücü ve diğer kaynaklarını neden bu kadar arzu
ettikleri sorulabilir. Bizim Batı’daki varlığımıza meydan okuyanlara
karşı; “Biz buradayız, çünkü siz oradaydınız (oradasınız)!” diyen
farklı renklerdeki insanlar tarafından uzun süredir bir cevap
oluşturulmuş durumdaydı. Biz göçmenler kişisel, tarihsel ve politik
pek çok nedenden dolayı kendimizi birden fazla yerde buluyoruz.
Nereye yerleşirsek yerleşelim, kamusal yaşamda konuşma ve var olma
hakkını talep ediyoruz.
BİTİRİRKEN
Konuşmam Kanada’da kadınları savaşa karşı bir araya getirmek için
yapılmıştı. Ülkedeki gazeteci ve yayıncılar beni geri zekalı, aptal,
salak ve tamamen deli olarak nitelendirdiler. Birkaç gazeteci ve
köşeyazarı konuşmama yazılarında ölçülü bir şekilde yer verirken,
çoğu medya mensubu, kişisel saldırılarda bulundu. Diğerleri gibi,
bunların da ana akım medya içinde kavrayışa açık yorumların önüne
geçtiğini ifade etmeliyim.
Müteşekkir olmayan bir göçmene ya da uluorta konuşmaya cüret eden
farklı renkte kibirli bir kadına dönük içgüdüsel bir tepki olarak
görülmedikçe, aşağılanma tarzımı anlamak zor olacaktır. Hakaret ve
alay etme aykırı sesleri bastırmanın en yaygın biçimlerinden
ikisidir. Benim gibi birçok meslektaşımın da gibi uğradığı taciz ve
tehdit, bugünkü savaş çılgınlığının destekçileri için, süreci ve
etkilerini tartışmakatansa, var olan tartışmaları bastırmanın daha
önemli olduğunu gösteriyor. Neyse ki güçlü destek mesajları da aldım.
Bu anlamsız savaşa karşı muhalefet, Kanada’da ve dünyanın her
yerinde günden güne artıyor.
Beni destekleyen ve cesaretlendiren aileme, arkadaşlarıma,
meslektaşlarıma ve yanımda yer alan herkese teşekkür etmek istiyorum.
|