SAVAŞ ÇILGINLIĞI

Sunera Thobani


Bir kadın konferansında kadına yönelik şiddet üzerine yaptığım son konuşma oldukça ihtilaf yarattı. Korkunç 11 Eylül saldırılarının ardından; ABD’nin tepkisel olarak başlattığı “Amerika’nın yeni savaşı”nın kadına yönelik şiddeti arttıracağını iddia etmiştim. Şimdiki krizi, kökleri sömürgecilik ve emperyalizme dayanan Kuzey-Güney ilişkilerinin bir devamı olarak değerlendirmiştim. Amerika’nın dış politikası kadar Başkan Bush’un ırksallaştırılmış Amerikan Ulusu inşaasını da eleştirmiştim. Son olarak, Afgan kadın örgütleriyle dayanışmanın ve Kanada’daki kadın hareketinin savaşa acilen karşı çıkmasının gerekliliğinden bahsetmiştim.

Hakkımdaki bağlamından koparılmış ve çarpıtılmış medya haberleri, akademik anlamda sahtekar, ahlaki anlamda iflas etmiş biri olmakla ve nefret tellalığı yapmakla suçlanmama neden oldu. Kesinliği ve güvenilirliğinden şüphe duyulamaz ve pek çok kaynakça doğrulanmış bir belge olan Amerikan dış politikasına dair yorumlarımın nasıl da bir ‘nefret konuşması’ olarak yorumlandığını görmek büyüleyici oldu. Amerika destekli darbelerden, ölüm bölüklerinden, bombalama ve öldürmelerden bahsetmek, ironik bir şekilde beni bir ‘nefret tellalı’ yaptı. Hatta konuşmamla bir ‘nefret suçu’ işlediğim iddiasıyla, RCMY’e şikayet edildim.

Bu tepkilerin öldürücülüğüne rağmen, konuşmamın Amerika’nın yeni savaşına Kanada’nın verdiği destek hakkındaki kamusal tartışmayı ilerletme şansı yaratmasını iyi karşılıyorum. Konuşmayı yaptığımda bu tartışmayı herhangi bir ülkeye, herhangi bir saldırı başlatılmadan önce yapmanın zorunlu olduğuna inanıyordum. Afganistan’ın bombalanması ve Pakistan’da askeri yönetim ilan edilmesiyle birlikte olaylar bizi aştı. Ölü ve yaralı kayıtlarının haberlere girmeye başlaması, bu tartışmaya olan ihtiyacın aciliyetini daha da arttırdı. Kadın konferansındaki konuşmam bu savaşa karşı kadın hareketini seferber etmeye yönelikti. Şimdi, bu vesileyle daha geniş kitlelere ve farklı forumlara yönelinmesinden memnunum.

Yine de ilk olarak konumum hakkında bir iki şey söylemek isterim: Çalışmamı radikal, politik akademik geleneğin içine koyuyorum. Akademisyenlerin entelektüel güvenilirlik oluşturmak için politik aktivizmin dışında olmaları ve sadece objektif bir dil kullanarak uygun şekilde tarafsız bir tavır sergilemeleri gerektiği konusunda ısrar eden akademik elitizm politikalarını her zaman reddettim. Çalışmamın temelleri, bağlantılı olduğum çeşitli toplulukların ve içinde bulunduğum toplumsal adalet hareketlerinin dilinde, politikalarında ve pratiklerinde yatmaktadır.


AMERİKAN DIŞ POLİTİKASI ÜZERİNE

Dünya Ticaret Merkezi’ne ve Pentagon’a yapılan korkunç 11 Eylül saldırılarının ardından Bush hükümeti “Amerika’nın Terörle Savaşı”nı başlattı. BM’ye herhangi bir rol biçmekten ve uluslararası hukuğa sadık kalma ihtiyacından kaçınan ABD yönetimi, Afganistan’a karşı tek yönlü askeri harekatı haklılaştırmak için uluslararası bir ittifak başlattı. Bu koalisyonun ilk ortaklarından biri, ABD’nin talep edebileceği her türlü yardımı kesinlikle destekleyeceğini açıklayan Kanada hükümetiydi. Bu koşullarda, Kanada’daki insanların Amerikan dış politika sicilini dikkatlice incelemeleri kesinlikle makul bir harekettir.

Konuşmamda da belirttiğim gibi bu sicil tehlike işareti veriyor ve güven uyandırmıyor. Şili’de demokratik şekilde seçilmiş Allende hükümetine karşı gerçekleştirilen CIA destekli darbe, 30,000’in üstünde insanın ölümüne neden oldu. El Salvador’da ABD destekli rejim 75,000 civarında insanı öldürmek için ölüm tugayları kullandı. Nikaragua’da ABD destekli terörist karşı savaş 30,000’in üstünde insanın ölümüne yol açtı. İlk Irak bombalaması, ardında 200,000’in üzerinde ölü bıraktı ve bombalamalar son on yıl boyunca devam etti. UNICEF bir milyonun üzerinde Iraklı’nın öldüğünü ve en sert biçimiyle ABD güçleri güdümündeki BM yaptırımlarıyla her ay 5,000’inin daha ölmeye devam ettiğini tahmin ediyor. Liste burada bitmiyor. Guatemala’da 1954’te CIA tarafından desteklenen darbeden sonra 150,000 kişi öldürüldü, 50,000 kişi kayboldu; Vietnam’da iki milyonun üzerinde insan öldürüldü; ve daha öncesinde Hiroşima ve Nagazaki nükleer saldırılarında da 200,000 kişi öldürülmüştü. Suudi Arabistan, Mısır, Güney Afrika’daki ırkçı rejim, Endonezya’daki Suharto diktatörlüğü, Filipinler’deki Marcos ve İsrail’in Lübnan, Golan Dağları ve Filistin sınırları işgalini de içine alan pek çok otoriter rejim ABD tarafından desteklendi. ABD’nin dış müdahale biçimi, sol hükümetleri devirip yerine ABD’nin kendi çıkarlarını destekleyecek sağ kanat rejimleri empoze etmek şeklinde olmuştur -bu, ölüm tugaylarını eğitmek, kullanmak ve solcu politikacıları ve aktivistleri katletmek anlamına gelse bile. Bu açıdan ABD, sivil şahıslara ‘harcanabilir’ gözüyle bakan bir geçmişe sahip.

ABD’nin dünyaya dehşet verici düzeyde şiddet yayan ve dış politikası kana bulanmış en büyük ve en tehlikeli küresel güç olduğu yorumunu, bu bağlamda yapıyorum. Bu yorumun doğurduğu ihtilaf, şaşırtıcı biçimde bu değerlendirmenin dürüstlüğüne yönelmedi. Bunun yerine, ses tonum ve kelime seçimim (tahrik edici, aşırı, kabasaba, kızgın, akademik olmayan, vs.) üstüne odaklandı.

İtiraf etmeliyim ki, ‘dehşet verici şiddet’ ve ‘kana bulanmış’ kelimelerini kullanışım kasıtlıydı ve üzerine düşünülmüştü. Bu kelimeleri öylesine kullanmıyorum. Birbirini izleyen ABD yönetimlerine göre kendi politikalarından kaynaklanan ölümler sadece ‘bir sürü istatistik’, bir sürü ‘ikinci dereceden hasar’dan ibarettir. Saldırılar için hedef alınanların insanlığını görünmez kılmak, sömürgeci ve emperyalist müdahalelerin etkisini saklamak için ustaca kullanılmış bir stratejidir. Belki de bu insanların acı çeken bedenlerini cisimlendirilmemiş istatistikler ve ‘ikinci dereceden hasarlar’ olarak görünmez kılarken, ‘akıllı’ silah sistemlerinin etkililiğini ve doğruluğunu; cerrahi ve teknolojik kusursuzluğu övünerek açıklamaktan daha güçlü bir insanlıktan çıkarma stratejisi yoktur. İnsanların bedenlerinde dolaşan kanın gerçekliğinin ayırt edilmesine dayanan cisimlendirilmiş bir dil kullanmak, bu insanları insanlaştırmak için bir teşebbüstür. Bu, bizi, üzerine bombalar yağan ve terörün sürekli var olduğu bir alanın hakiki bedenselliğini tanımaya zorlar. Bu dil, bizi ‘onlar’ın da ‘biz’im gibi kanadığını ve ‘onlar’ın da ‘biz’im gibi incindiğini ve acı çektiğini anlamaya, tanımaya çağırır.

Amerikan savaşlarını desteklediğimizde bu kan dökme suçuna ortak oluyoruz. Bu olayların gerçek korkularına tanık olmaktansa benim sesime ve sözlerime yansıyan sarsılmış ve dehşete düşmüş tepkilerdeki cisimlendirmenin gücüne tanık olun. Soyut, genel kategorilerin ve istatistiklerin yerine kan ‘görme’nin son derece cesaret kırıcı olduğunu kabul edebilirim. Ama yine de imparatorluk kurmanın korkunç insani bedellerini anlamak için bunu görebilmemiz gerek. New York ve Washington’da ölenlerin üzücü şiddet görüntülerine tekrar tekrar tanık olmanın şokunu ve acısını hepimiz hissettik. Sevenlerinden dinlediğimiz hikayeler bize onların kaybının acısını hissettirdi. Peki ama, ABD saldırganlığının kurbanlarının acısına nerede tanık oluyoruz? Onların kaybının boyutunu anlamaya nasıl başlıyoruz? Kimin insaniyetini tanımayı ve kiminle empati kurmayı seçiyoruz ve kim bize daha çok ‘ikinci dereceden hasar’ gibi geliyor? Sömürgecilik ve emperyalizm karşıtı hareketler ve kuramcılar, uzun süre, marjinalize olmuş ötekilerin varlıklarını ve deneyimlerini toplumsal dünya analizimizin merkezine koymakta ısrar ettiler. Tarihin bu anında bunu yapamamak insafsızlık olurdu. Konuşmama verilen tepkilerin ardından cisimleşmiş düşünce ve konuşma dili ve politikasıyla uğraşmanın gerekliliğine her zamankinden çok ikna oldum. Her şeye karşın, bahsettiğimiz şey milyonlarca insanın yaşamı ve ölümü.

Bu, ne tartışmalı ne de yeni bir talep. Irkçı sömürge ilişkilerinin haritası çıkarılırken, feministler (Mahasweta Devi, Toni Morrison, Gayatri Spivak ve Patricia Williams gibi) dikkatimizi güçlü bir şekilde gerçekte kadınların bedenlerine yapılanlara çekiyorlar. Sömürgecilikten kurtulma konusunda çalışan tanınmış kuramcılarından biri olan Frantz Fanon, sömürgeye dayalı sosyal yapılarda şiddetin rolü ve bastırılmışlık psikolojisini araştırdı ve yazdı; ancak, basitçe kanı akıtılan, işkence gören siyah bedenleri ve ‘dağlayan kurşunlar’ı, ‘kanlı bıçaklar’ı sömürge dünyasının gündelik yaşamının düzeniymiş gibi gösterdi. Eduardo Galeano kitaplarından birine ‘The Open Veins of Latin America’ (Latin Amerika’nın Açık Damarları) adını verdi ve sömürge sonrası kuramcısı Achille Mbembe “bedenin küçük düşürülmesi”nden, bastırılmış bedenin “sakat bırakılması”ndan, “boynun vurulması”ndan bahsetti. Aime Cesaire’nin şiirlerinin nabzı; Afrikalı güçlerin egemenliğine karşı protestosundaki kızgınlığının ve hiddetinin, kanın, acının somutluğuyla atar. Modern sosyal bilimlerin kurucularından biri kabul edilen Karl Marx sermayenin, sömürülmenin ve klasik politik ekonominin güçlü eleştirilerini yapar ve üzerine çalıştığı ekonomik sistemi ‘vampir kapitalizm’ olarak adlandırmaktan kaçınmaz. Kişisel olmayan ve soyut politikaların şiddetli etkilerine dikkat çekmeye teşebbüs etmek de onurlu bir entelektüel geçmişe sahip çıkmaktır.


AMERİKAN ULUSUNU YARDIMA ÇAĞIRMAK

Konuşmamda, Bush yönetiminin giriştiği emperyalist saldırganlığı meşrulaştırmak için, başkanın intikamcı ve kana susamış Amerikan ulusu ve halkı imgesine başvurduğunu iddia etmiştim. Sosyal bilimlerde “ulus” ve “halk” kavramlarının toplumsal olarak inşa edildiğini kabul etmek zorunludur. Amerikan ulusu da buna bir istisna değildir.

Bush ve hükümeti tarafından bu ulusu savaşa seferber etmek için kullanılan dili dikkate alırsak şunlarla karşılaşırız: din savaşı başlatmak, sonsuz adalet operasyonu, şeytanın ve karanlığın güçleriyle dövüşmek, barbarlarla savaşmak, kötülük edenlerin peşini bırakmamak, Orta Doğu’nun bataklıklarını kurutmak, vs., vs.. Bu dil Avrupa tarafından sömürgeleştirilen halklara oldukça tanıdık gelmekte. Bu dilin böyle bir zamanda kullanılması, birlikleri harekete geçirmek ve ‘medeniyet’ adına ulusal ve uluslararası bir fikir birliği oluşturmak için fişeklenen köktenci ve ırksallaştırılmış bir Batı ideolojisi olduğunu gözler önüne seriyor. Bu dil, katılmakta tereddüt eden herkesin “medeniyetsiz” ve “şeytani” olduğunu öne sürüyor. Bu açıdan ben, sadece ABD dış politikasını ve Batı sömürgeciliğini eleştirdiğim için, pek çok kez aşırı İslamcı rejimleri desteklemekle suçlandım.

Bir başka savaş destekleme taktiği de, kamuoyunun manipüle edilmesi. 11 Eylül saldırılarının hemen sonrasında yapılan anketler, Amerikalıların şaşırtıcı bir çoğunluğunun güçlü bir askeri misillemeyi güya desteklediğini bize bildirmek için defalarca kullanıldı. Kime karşı olduğunu bilmiyorlardı ama her halükârda bu stratejiyi destekler göründüler. Hem anketlerin hem de bu dilin kullanımında Noam Chomsky’nin “rıza imalatı” (manufacture of consent) dediği şeye tanık oluyoruz. National Review editörü, Richard Lowry, “Şam’ın bir kısmını ya da Tahran’ı ya da herhangi başka bir yeri ezersek bu, çözümün bir bölümüdür” şeklinde fikir yürüttü. Başkan Bush “Terörist saldırıları gerçekleştirenler ve onları koruyanlar arasında fark gözetmeyeceğiz”, dedi. Bombalama, geçen haftasonu başladığında bile savaşın sadece Afganistan’la ‘sınırlı’ kalmayacağını, diğer ulusların da kendi yönetimi yanında yer almak ile “katil ve yasadışı” olmak arasında seçim yapmaları gerektiğini açıkladı. Pek çok yorumcu tarafından, ABD’ye yapılan saldırılar düşünülürse, “kötülük edenler”e yönelik askeri saldırı çağrılarını doğal, anlaşılabilir, ve hatta makul kabul etmemiz istendi. Bu konumu reddediyorum. Amerikan dış politikasını yeniden incelemek, Amerika’ya yapılan vahşi saldırıların kökündeki sebeplere işaret etmek, uluslararası hukuğa bağlı kalınmasında ısrar etmek de en az o kadar anlaşılabilir bir tepkidir. Konuşmamda, kadınları, bu askeri saldırıyı “doğallaştırma” söylemini kırmaya ve onu olduğu gibi -intikamcı bir misilleme ve Amerikan askeri gücünü göz önüne serecek bir fırsat olarak- tanımaya çağırdım. Şunu sormaya hakkımız var: Hangi ‘ulus’ların “katil” ve “yasadışı” olarak adlandırılacağına kim karar verecek? Hangi ‘adalet’ kavramları onaylanacak? Standartları, ırkçı profilleri bütün ABD’de açıkça kurumlaştırıyor olmasına rağmen, Bush hükümeti mi belirleyecek?

Amerika’daki insanların tavrıyla, hükümetlerinin savaş çağrısını ciddi olarak birbirinden ayırıyorum. Kanada basınında çok az yer alsa da, Amerika’daki birçok insan büyük şehirlerde mitingler ve barış yürüyüşleri organize ederek ve konuşmalar yaparak, yaratılan ‘ulusal’ konsensusa itiraz etmeye çalışıyor. Sorumsuz medya, yorumlarımın Bush’un Amerikan ulusunu intikamcılığa, çağırmasıyla ilgili olan kısmını kabaca çarpıtılmış bir biçimde bir televizyon programından diğerine taşıyarak tekrarlıyor, kasten bağlamından çıkartıyor.

Tekrarlıyorum, dil seçimim kastiydi. Bush’un sağ kanat, köktenci eğilimlerine ve hükümetinin neo-sömürgeci/emperyalist uygulamalarına dikkat çekmek istedim. ‘Kana susamışlık’ ve ‘intikamcılık’ gibi özellikler birçok kişi tarafından ilk elden ‘yabani’ ve ‘medeniyetten uzak’ toplumlara atfedilirken, ABD, demokrasi ve medeniyetin ışığı olarak sunulur. ‘Kana susamış’ ve ‘intikamcı’ kelimeleri, bu savaşın huzursuz edici tarihsel köklerine olduğu kadar, ideolojik haklılaştırmasının doğasına da karşı çıkmamıza sebebiyet veriyor.

KADINLARI ÖZGÜRLEŞTİRME POLİTİKALARI

Dünya üzerindeki Batı egemenliği ortadan kalkıncaya kadar hiçbir yerde kadınların özgürleşemeyeceğini belirtmiştim. Konuşmamda, Afganistan’ın, merkez Asya’nın geniş petrol ve doğal gaz kaynakları yakınındaki stratejik konumunun önemine dikkat çektim. Batı’nın, dünyanın doğal kaynaklarını hakimiyet altına alması ve tüketmesi üzerine çok az tartışma olduğunu düşünüyorum. Bu, ihtilaflı bir ifade değil. Benzer bir şekilde birçok tanınmış aydın, gazeteci ve eylemci bu hakimiyetin, sömürgeciliğin tarihinde oluştuğunu, halen devam eden Kuzey/Güney bölünmesinin temeline dayandığını ve de şiddet ve direnci kışkırtmaya devam edeceğini belirtmiştir. Militarizmin gücünün giderek arttığı günümüzde, ne Kuzey ne de Güney ülkelerinde kadınlar için kayda değer bir özgürleşme gerçekleşmeyecektir. Özel olarak Afganistan olayında Hekmatvar’ın Hezb i İslami’sinin desteklenmesi ve silahlandırılması ve 90’ların ortalarında Pakistan’ın Taliban rejimini örgütlemesindeki işbirliği, ABD yönetiminin ekonomik ve politik çıkarları gereğiydi. Pakistanlı gazeteci Ahmet Raşit’e göre 90’ların ortalarında ABD ve Unocal, Afganistan’dan geçecek petrol boru hattı için Taliban yönetimiyle uzlaşmaya yönelik tartışmalar yapmıştı. Bunun Afgan kadınları açısından korkunç sonuçlarını gördük. Afgan kadın grupları Taliban rejiminin güç kazanmasında ABD desteğinin büyük rolü olduğuna dikkat çektiklerinde onları önemsemedik.

Taliban’a ve Kuzey İttifakı’nın şimdiki milisleri de dahil -Taliban’dan önceki İslamcılar’a karşı Afgan kadın gruplarının ön saflardaki direnişlerini görmezden geldik. Bunun yerine onları, İslam kültürünün Batı tarafından ‘korunacak’ ve acınacak kurbanları olarak görmeyi tercih ettik. 3. Dünya feministleri defalarca Güneyli kadınların etkisinin ve direncinin görünmez kılınması ve kadınların ezilmesinin çeşitli 3. Dünya kültürlerine indirgenmesi tuzaklarına dikkatimizi çektiler. Pekçoğu bunları göz ardı etmeye devam ediyor.

Bugün, Afgan kadın grupları ABD’nin Afganistan’a düzenlediği askeri saldırılara karşı çıkarken ve Kuzey İttifakı’nın ülkede halen devam eden insan hakları ihlallerini ve geçmişte kadına yönelik şiddete dair yaptıklarını gözler önüne sererken bile Amerikan yönetimi Kuzey İttifakı’nı destekledi. Eğer bu kadınlara kulak verirsek ABD’nin askeri müdahelesinin Afganistan’daki kadınları özgürlüğe ulaştıracağı fikrinden çok çabuk sıyrılabiliriz.

Bombalamalar başlamadan önce bile, yüz binlerce Afgan kadını evlerinden ve cemaatlerinden kaçmak ve mülteci olmak zorunda kaldılar. Kabil, Kandahar, Celalâbâd ve ülkedeki diğer şehirlerin bombalanması, kadınlar ve çocuklar dahil, daha fazla insanın ölümüyle sonuçlanacaktır. Şimdi üç milyonun üzerinde Afgan mültecisi ABD saldırılarından dolayı yola koyuldu. Gerçekleşecek kadın özgürlüğü adına bu bombalamaları nasıl haklılaştırabiliriz ki?

Değindiğim ikinci nokta, emperyalizm ve militarizmin Batı ülkelerinde de kadın özgürlüğünü sağlamadığıydı. Kadınlar ırkçı emperyalist hedef ve pratikleri desteklemek için hizaya getirilmek ve sürdürülen savaşta gaddarlaştırılan erkekler geri döndüklerinde onlarla beraber yaşamak zorundalar. Ülke dışında kadın ve çocukları öldüren erkeklerin, bu gaddarlaşmanın etkisinden kurtulmuş bir şekilde geri dönmeleri çok zordur. Yine bu da ihtilaflı bir ifade değildir. Kadınlara askeri saldırıları desteklemeleri öğretilir; böylelikle bu saldırılar, onların ulusal ‘çıkarları’ içinde yer alıyormuş gibi sunulur. Kadınların özgürlüğü bu koşullar içinde gerçekleştirilemez. Küçük bir örnek olarak, bu savaşın karşısında yer aldığım için kamuoyunda maruz kaldığım iftiraya/aşağılamaya bakın.

Bana, aleyhtarlarım tarafından, bir kadın olarak Batı hakimiyetini bu kadar eleştirdiğim, neden burada yaşadığım soruldu. Onlara hemen Batılı olmayan dünyayı bu kadar aşağılarken, o dünyanın petrol, ticaret, ucuz iş gücü ve diğer kaynaklarını neden bu kadar arzu ettikleri sorulabilir. Bizim Batı’daki varlığımıza meydan okuyanlara karşı; “Biz buradayız, çünkü siz oradaydınız (oradasınız)!” diyen farklı renklerdeki insanlar tarafından uzun süredir bir cevap oluşturulmuş durumdaydı. Biz göçmenler kişisel, tarihsel ve politik pek çok nedenden dolayı kendimizi birden fazla yerde buluyoruz. Nereye yerleşirsek yerleşelim, kamusal yaşamda konuşma ve var olma hakkını talep ediyoruz.


BİTİRİRKEN

Konuşmam Kanada’da kadınları savaşa karşı bir araya getirmek için yapılmıştı. Ülkedeki gazeteci ve yayıncılar beni geri zekalı, aptal, salak ve tamamen deli olarak nitelendirdiler. Birkaç gazeteci ve köşeyazarı konuşmama yazılarında ölçülü bir şekilde yer verirken, çoğu medya mensubu, kişisel saldırılarda bulundu. Diğerleri gibi, bunların da ana akım medya içinde kavrayışa açık yorumların önüne geçtiğini ifade etmeliyim.

Müteşekkir olmayan bir göçmene ya da uluorta konuşmaya cüret eden farklı renkte kibirli bir kadına dönük içgüdüsel bir tepki olarak görülmedikçe, aşağılanma tarzımı anlamak zor olacaktır. Hakaret ve alay etme aykırı sesleri bastırmanın en yaygın biçimlerinden ikisidir. Benim gibi birçok meslektaşımın da gibi uğradığı taciz ve tehdit, bugünkü savaş çılgınlığının destekçileri için, süreci ve etkilerini tartışmakatansa, var olan tartışmaları bastırmanın daha önemli olduğunu gösteriyor. Neyse ki güçlü destek mesajları da aldım. Bu anlamsız savaşa karşı muhalefet, Kanada’da ve dünyanın her yerinde günden güne artıyor.

Beni destekleyen ve cesaretlendiren aileme, arkadaşlarıma, meslektaşlarıma ve yanımda yer alan herkese teşekkür etmek istiyorum.